Thursday, July 02, 2009

Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar disizindeki yazılar:

Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar - Haydi gelin birlik olalım

Not: Yazınının sonunda blog yazarları için bir çağrı var. Malum uzun bir yazı oldu, sonuna kadar okumaya bunalırsanız, en sondaki çağrıya bakmayı ihmal etmeyin.

ANNELER, BABALAR, BLOGLAR VE MARKALAR - BLOGCU KİMDİR?

Dizinin ilk yazısında, ikinci bölüm içinde dünyada neler olup bittiğini, yurt dışındaki pazarlama örneklerini, Türkiye'de benim izlediğim blog türlerini, bunları yazanlar nasıl insanlardır, ne motivasyonlarla yazarlar bunları anlatmaya çalışacağımı belirtmiştim. İzlediğim ve yaptığım aramalarda rastladığım bloglarda gözlediklerimi, ayrıca okuduğum kitaplarda ve araştırmalarda gördüklerimi yazmaya çalışacağım. Elbette benim yaptığım, kendi algımla bir toparlama olacak.

Dünyada Ebeveyn Bloglarında Pazarlama

Aile bloglarının markalar tarafından keşfini takiben, yurt dışında markalar tarafından bir talep patlaması yaşanmış. Blogcular önce bizim gibi farkedilmiş olmalarına şaşırmışlar. Çoğunun bu durum çok hoşuna gitmiş ve kendilerine ulaşan markaları tanıtmışlar. Bazıları, örneğin "Green Mom" (Yeşilci Anne) kategorisinde değerlendirilen bir anne, kendisine gönderilen katkı maddeli numuneyi, hakaret olarak algılayabilmiş. Düzenli trafiği olan, sık yazı yayınlama sorumluluğunda olan bazı bloglar, bu ürünlerle hazır gönderilen makaleleri, bültenleri kullanmaktan, duyurmaktan memnun olmuşlar. Kimileri, eğer onlara hediye olarak gönderilen numune hakkında yazarlarsa, bunun bir rüşvet gibi algılanarak, bloglarında kendiliklerinden yazdıkları yorumların saygınlığının azalacağından endişelenmişler.

Blog sayıları ve türleri, diğer yandan bloglarla ilgilenen marka sayısı arttıkça artmış. Böylelikle işler karmaşıklaşmaya başlamış. Markaların bloglarla iletişimini üstlenmek için ajanslar kurulmuş. Anneler, bloglar üzerine kitaplar, makaleler yazılmış (babaları bir gözardı etme eğilimi var). Bazı saygın blog yazarları, ürün yorumlarına yer açmak ve "esas" bloglarından ayırmak için "product review" (ürün yorumu) blogları açmışlar. Bunun üzerine bazıları da sadece "product review" blogları açıp, bu bloglara reklam alarak ek gelir sağlamaya çalışmışlar. Bazı markalar bloglara reklam vermişler. Sonra bu mısır patlağı gibi bir sürü blogu toparlayıp, ortak bir dil oluşturmak, ya da sadece bir zincir oluşturarak bu bloglara topluca reklam almak gibi amaçlar için platformlar kurulmuş. Bloglar, aileler, markaların iletişimi almış başını yürümüş.

Artık Amerika ve Avrupa pazarını hedefleyen markalar bu bir sürü blog içinde, bir sürü markanın arasından sıyrılıp ön plana çıkmak için yaratıcı yollar araştırmak zorundalar. Türlü çeşit kampanyalarla blog yazarlarının ve okuyucularının kalplerini kazanmaya çalışıyorlar. Blog yazarının kendi evinde nefis bir parti vermesi için gerekli tüm malzemeleri sağlamaktan, sınırlı sayıda blog yazarına özel butik ürünler üretmeye kadar varıyor bu kampanyalar.

Türkiye'de Aile Blogları, Yazarları ve Okuyucuları

Türkiye'de belki de en gelişmiş blog türü aile blogları. Oturup kaç tane blog var, bunları kaç kişi takip ediyor diye hesaplarsanız şaşırırsınız. Facebook'u en yoğun kullananan ülkeler arasındaki sıramızın Eurovizyon yarışmalarındakine hiç benzemediğini biliyor muydunuz? Facebook müdavimi ülke oluşumuzu yalnız gevezeliğimize, geyikçiliğimize bağlıyorsanuz, biraz önyargılı davranıyorsunuz demektir. Aşağıdaki liste en çok blogger okuyan ülkeleri sırasıyla gösteriyor (Kaynak:TechCrunch)

1. Amerika
2. Brezilya
3. Türkiye
4. İspanya
5. Kanada
6. İngiltere

Öyle bloglar var ki içerik, yorum, fotoğraf ve dil kalitesi yabancı örneklerini aratmaz. Türlü çeşit blogumuz mevcut:

Bilgi, tecrübe paylaşımı: Çocuk sahibi olmaya ilk çocuktan başlamak büyük haksızlık. Bu işin bir stajı, ön hazırlığı olmalı. İnsan çocuğunu yetiştirirken, o kadar zorlukla karşılaşıyor, o kadar çok şey öğreniyor ki, bunları başkalarıyla paylaşmak ihtiyacı duyuyor. Anne, babalar, hatta anneanneler, babaanneler edindikleri tecrübeyi paylaşarak başkalarının çocuklarına yardımcı oluyorlar. Bu tür bloglara birkaç örnek: http://www.pratikanne.com/, http://www.cocuklahayat.com/, http://anneanneningunlugu.blogspot.com

Gelişim paylaşımı: Bu bloglarla aileler kendi çocuklarının gelişimini merak edenlerle toplu olarak paylaşma imkanı bulurken, aynı zamanda çocuk yetiştirme ile ilgili tecrübelerini, paylaşmak istedikleri haberleri, görüşlerini de kendi içlerinde kararlı bir üslüpla yazıyorlar. Örnekler: http://www.miracik.com/http://asliberry.blogspot.com/, http://ozguranne.blogspot.com,

Özelleştirilmiş bloglar: Çocuk konusunun daha da özeline inip, yemekler, çocuklara yönelik el işi tarifleri, masallar, çocuk aktiviteleri gibi alt konularda yazıyorlar. Örnekler: http://bebegiminyemekgunlugu.blogspot.com/, http://www.cocuklacocuk.com, http://masalagaci.blogspot.com/

Temalı katılım blogları:  Belirli bir tema özelinde, isteyen herkesin belirli kurallar çerçevesinde yazı yazabildiği bloglar. Genelde bir süredir düzenli kişisel blog yazan yazarlar tarafından oluşturulup yönetiliyorlar. Örnekler: www.benimleoynarmisinanne.com/, http://montessoriegitimi.blogspot.com/

Bunlar benim ilk aklıma gelen başlıca blog çeşitleri. Elbette farklı türde, ya da karma türlerde bloglar da var. Bütün güzel blogları saymak, listeleyip kategorize etmeye çalışmak başka bir iş olur. Ben sadece tanımayak isteyenlere tipik örneklerle fikir vermeye çalışıyorum.

Blog yazarı kimdir? Neden yazıyor?

Peki nedir bu insanları, para pul almadan durup durmaksızın yazmaya iten?

Türkiye’de yakın zamana kadar blog yazarlarına “işi gücü yok mu bunun” ya da “sosyalleşme sorunlu, internet bağımlısı” gözüyle bakılıyordu. Oysaki benim tanıdığım düzenli blog yazan herkes, son derece aktif, yoğun ve sosyal kişilikler. Genelde öğrendiklerini, keşfettiklerini başkalarıyla paylaşma motivasyonuyla yazıyorlar. Düzenli, okunan bloglar yazan insanlar (bir yıldan uzun süre, aynı konuda, en az haftada bir-iki yazı yayınlayan):

  • Bilgiye çok değer verirler, karşı taraftan da bunu beklerler
  • Araştırmayı, öğrenmeyi severler
  • Genelde günleri yoğundur, çoğunlukla yetiştirebileceklerinden fazla işleri bekler
  • Yazacak şeyden çok, yazacak vakit sıkıntıları vardır
  • En az bir ya da daha fazla hobileri vardır
  • Sanıldığının tersine, ille de teknolojiye çok hakim olmaları gerekmez, sade bir internet kullanıcısı olabilirler
  • Dili iyi kullanan, insanlarla rahat iletişim kuran kişilerdir

Bebek-çocuk bloglarında ise çok güçlü bir motivasyon vardır. Anne-babalar kendi çocuklarında edindikleri tecrübeyi paylaşarak başkalarının çocuklarına yardımcı olurlar. Çocuk sahibi bir arkadaşınızdan, kendi çocuğunuzla ilgili bir konuda tavsiye isteyin. Hiç üşenmeden ne biliyorsa anlatacaktır. Ama tecrübeler zamanla unutuluyor, çünkü çocuğunuzun her yaşında yeni sorunlarla başa çıkmak zorundasınız. İşte bu noktada blog kayıt altına almak ve online olarak ihtiyaç duyana ulaştırmak adına muhteşem bir araç haline geliyor.

Bir diğer motivasyon da çocukla ilgili gelişmeleri paylaşmaktır. Evinize gelen misafirler, genelde size bir "Merhaba" demeden, nerede diye bebeği aramaktadırlar. Hayatınızın bu "çocuk odaklı" döneminde, onunla ilgili gelişmeleri sevdiklerinizle paylaşmak hem bir iş, hem de bir zevk halini almıştır.

Benim Kitubi'yi nasıl yazmaya başladığımı buradan okuyabilirsiniz: Bu kadar bilgiyi ne yapacağım ben?

Blog okuyucusu kimdir?

Blog okuyucusu da, blog yazarı ile aşağı yukarı aynı özelliklere sahiptir. Aslında potansiyel bir blog yazarıdır diyebiliriz, her an kendisi de yazmaya başlayabilir. Belki vakti olmadığını, belki de blog yazmanın kendisi için fazla teknik olduğunu düşünüyordur. Kendisini, düzenli takip ettiği blogun yazarına takip ettiği formal kaynaklara kıyasla çok daha yakın hisseder. Bir soru sorduğunda karşısında günlük tecrübelerinden yola çıkarak yanıtlar verebilen, politik olmayan gerçek bir insan vardır. Benim Kitubi'yi yazmaya başladığımdan beri, gerek yorumlarla, gerekse özel mail'lerle iletişim kurduğum çok güzel arkadaşlıklarım oluştu. Bir çoğu ile hiç yüzyüze tanışmadım ama eminim karşı karşıya gelsek, saatlerce susmadan konuşabiliriz.

Blog yazarlarına çağrı! (mim mi desem?)

Lütfen siz de blogunuzda neden blog yazdığınıza dair bir yazı yazıp, bu yazının yorumlarına linkini verin (Yorum yazdığınızda lütfen yorumunuzun yayınlandığından emin olmadan pencereyi kapatmayın, bazen sorun oluşuyor, yorumlar kayboluyor). Eğer blogunuz yoksa da, takip ettiğiniz blogları neden okuduğunuzu yorumlara yazabilirsiniz.

Devamı var...

Bu yazı dizisi ile ilgili gazete haberi için: Blogların gücü strateji yarattı

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

 

del.icio.us | Digg This :: posted on Thursday, July 02, 2009 2:03:46 PM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [4]
 

 
 Thursday, June 25, 2009

Artık annelerin, babaların sözü mü geçecek nedir, markalar da toplumun geneline hitap edecek ortada ürünler yakalamaya çalışmak yerine, dönüp bize mi soracaklar, ne istiyorsunuz, size nasıl yardımcı olabiliriz diye? Çok güzel işler yapılmaya başladı benim ülkemde de, neden olmasın?

Bu yazı dizisini biraz annelere, daha çok da markalara yazıyorum.Bu nedenle, Kitubi okuyucularının alışkın oldukları dilden ve içerikten biraz farklı kalıyor olabilir. Amacım, dizi tamamlandığında, bloglarımızın iletişim gücünün farkına varmamız ve bu dizi aracılığı ile isteklerimizi markalara ulaştırmamız. Lütfen, yazılara yorum yazmayı ihmal etmeyin. Yazıları elimden geldiğince çok markaya ulaştırmaya çalışacağım.

Yazı 3 bölümden oluşacak, birinci bölümü, yazıyı yazmama esin kaynağı olan 4 girişimci markanın Kitubi'ye ulaşan çalışmalarına ayıracağım. Bloglar gibi birçok markaya çok buğulu, kontrolü imkansız (blogların dilinin kemiği yok) ve dolayısıyla da ürkütücü görünen, birçoklarının da daha ne olduğunu ve gücünü bile tam olarak hayal edemedikleri bir sosyal internet mecrası ile pazarlama cesaretinde bulundular, öncü oldular. Yazının ikinci bölümünde, hem Web 2.0'ı anlamaya ve kullanmaya çalışan markalar, hem de annelerimiz için dünyada neler olup bittiğini, yurt dışındaki pazarlama örneklerini, Türkiye'de benim izlediğim blog türlerini, bunları yazanlar nasıl insanlardır, ne motivasyonlarla yazarlar bunları anlatmaya çalışacağım. Yazının üçüncü bölümünde ise sadece bir anne olarak, markalardan istekte bulunacağım. O pazarlama bütçeleri ile hem çocuklarımız için çok nefis şeyler yapabiliriz, hem de mermer gibi sağlam markalar yaratabiliriz.

İşte dört yenilikçi marka, Tamek Kids, Cafe Crown, Milupa Aptamil ve Uno Büyümek:

TAMEK, http://www.tamekids.com/ sitesinin açılışını basın bülteni ile mail yolu ile ulaştırmış. Mail'de Kitubi'den söz edilmediğinden kredi kartım aracılığıyla gelen standart bir tanıtım mail'i sandım. Günler sonra maillerimi temizlemek amacı ile okunmamış mail'lerime göz atarken içinde bana meyve sepeti göndereceklerini belirttiklerini farkedince jetonum düştü. Adresimi gönderince gerçekten de çok güzel bir sepet geldi ve içinde çeşit çeşit meyve suları vardı. Ilgaz'a  daha çok meyve, daha az meyve suyu vermeye çalışsam da, özel zamanlarda aldığımız meyve suları için %100 Üzüm suyu ve Kan Portakalı Nar İçeceği'ni aklımın bir köşesine yazdım.

Cafe Crown'da kampanyayı yaymak için ağın kendi etki alanını değerlendirmek istemiş olmalı ki, bana takip ettiğim bloglardan Çocukla Hayat aracılığı ile ulaştı. Önce blogun yazarı Handem benden istemiş olduğu adresime bir küçük paket kahve promosyonu gönderdi. Sonra Cafe Crown'dan süslü bir kutu içinde bir kupa ve kahve numuneleri geldi. 3'ü biraradalar ilk çıktığında, yolda belde rahatlık olur diye değişik aromalı paketlerden denemiştik. O zamanlarda Cafe Crown'ı sıcak suya attığımda garip bir koku gelmişti burnuma. Bu numunelerle, kafamdaki kötü imajını silip, yerine güzel bir kahve tadını bırakmış oldu Cafe Crown. En çok karamellisini beğendim.

Milupa'nın iletişim ajansı kanalı ile Ayk Budur! detayında özelleştirilmiş bir mail geldi. İsmimi anneminkiyle karıştırmışlar ama olsun, bu vesile ile sitede ismimin (Damla Doğan Altınören :)) fazla geçmediğini farkettim. Ilgaz'ın ismini doğru yazmışlardı ya yeter. Beni bir organizasyona davet ettiler, çalıştığım için gidemedim. Gidebilsem takip ettiğim blogları yazan bir sürü insanla tanışacaktım tahminen süper olacaktı.

Son olarak bugün Uno'dan bir mail geldi. www.buyumek.com.tr 'yi yayına açtıklarını haber verirken, yazılarımdan Katı Gıdalar - Çiğnemeyi Öğretmek 'i bu sitede yayınlamak için izin istemişler. Ne yalan söyleyeyim çok hoşuma gitti. Hem yazdıklarıma değer verildiğini hissettim, hem de telif haklarıma.

Dört farklı yaklaşım, dört farklı çalışma, aynı mecra, aynı segment. Blog yazarlarına soruyorum, size ulaşan pazarlama aktiviteleri hangileri? Size ulaştıklarında bu markalar için neler hissettiniz? Onlar hakkında yazdınız mı, yazarken reklam yapıyor oluyor muyum diye tereddüt ettiniz mi? Markalara soruyorum, aktivitelere aldığınız tepki nasıl, emeklerinizin karşılığını alıyor musunuz? Yaptığınız, bizim haberimiz olmayan çalışmalar var mı?

Not: Özgür Anne'nin yazısını takip ettiğim için yakaladım. Bu konuda bir yazı yazdıysanız ya da yazarsanız yorumlara link'ini yazabilir misin?

Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar disizinde:

Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar - Haydi gelin birlik olalım

Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar - Blogcu nasıl biridir?

Devamı var...

Bu yazı ile ilgili gazete haberi için: Blogların gücü strateji yarattı

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

del.icio.us | Digg This :: posted on Thursday, June 25, 2009 2:17:48 PM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [5]
 

 
 Monday, June 22, 2009

Yemek yedirmedeki hatalarımı düzeltmekte çok zorlanıyorum. Bir küçük değişiklik oluyor, ve yaptığım planları unutup, yine onu yedi bunu yemedi diye endişelenmeye devam ediyorum. Başka bir şey ararken, 2 yaş civarı yemekle ilgili bir yazıya rastladım. Tekrar sürdürmekte istikrar göstermediğim çabalarımı hatırladım. Bozulmuş yemek düzenini düzeltme çabalarımla ilgili yazıyı bekleyenler de vardı. Hemen birkaç satır yazıvereyim dedim. Siz de aklınıza gelenleri ekleyin.

  • Eğer 2 yaş çocuğunuz sofrada 3-5 dakika oturarak kendi kendine bir şeyler yiyorsa, siz de, o da işinizi gayet iyi yapıyorsunuz demektir. Bir şeyleri düzelteceğim hevesiyle daha beter bozmayın.
  • Çocuğunuz aç olduğu için ve yemeği sevdiği için bir süre sakin bir şekilde duruyor, masayı bir çatışma alanı olarak gördüğü için değil. Beslenme bağımsızlığını ve yiyeceklere olan tutkusunu elinizden geldiğince teşvik edin. Ne yiyeceğini seçmesi için söz hakkı verin (peynirli sandviç mi, fıstıklı sandviç mi?). Yiyeceğini kendi kendine yiyebileceği formda sunmaya çalışın. Spagettisini elleriyle yemek istiyorsa yesin. İstediğinden daha fazlasını yemesi için zorlamayın (dikkati dağıldığında nazikçe yemeğe devam etmesini hatırlatabilirsiniz). Kendisinin böyle bir talebi olmadığı sürece ve yemeğin kalanını kaşıklayıvermesi için ona yardım etmeyin.
  • Ne yaparsanız yapın, yemeğini bitirdikten sonra masada oturmaya devam etmesi için zorlamayın. Diğerlerinin yemeğini bitirmesi için sofrada bekleme görgü kuralını öğreneceği günler de gelecek merak etmeyin. Eğer bu kuralı şimdiden zorlamaya çalışırsanız, mutlu bir yemek saatini riske atarsınız.

Bu yazıyı okudum da son günlerde her şeyi mi yanlış yapıyormuşum ne dedim. İyiki aramışım o diğer aradığım şeyi de buna rastlamışım.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

del.icio.us | Digg This :: posted on Monday, June 22, 2009 3:03:11 PM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [0]
 

 
 Thursday, June 18, 2009

Daha önce bir yerde daha okumuştum ama derli toplu elime geçince hemen yazayım dedim. Bu yazıdan "Practice climate control" paragrafının tercümesi:

"...Evet, konforlu bir yatak odası 22 derece olmalıdır, tabiki uyumadığınız zamanlarda. Aslında, ideal uyku ısısı 15,5 ile 21 derece arasındadır (60- 70 Fahrenheit). Vücut ısısındaki ani bir düşüşün ardından uykuya dalarız. Banyo yaptırmanın, çocukların uykuya dalmasını kolaylaştırmasının nedeni de budur aslında. Banyo çocuğunuzu rahatlatır ve onu ısıtır, sonra serin oda ıslak vücudunun ısısını düşürür ve çocuk uykuya dalar.

Çocuğunuzun odasını ısısını, yatağa yatırmadan en az bir saat önce düşürün. Eğer unutuyorsanız bir otomatik termostat alın. Her gece ısı düşecek ve sabah tekrar yükselecek şekilde ayarlayın... "

 

del.icio.us | Digg This :: posted on Thursday, June 18, 2009 10:29:54 AM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [0]
 

 
 Wednesday, June 17, 2009

Çocukla taşınmak gerçekten zormuş (Soyak Göztepe). Eski taşınmalarımızda bir 6 ay sürerdi yerleşmemiz çalışma temposunda. Şimdi mümkün mü o kolilerin aylarca ortada durması, her yer Ilgaz için tehlike dolu. Her şey çabucak yapılıp bitirilmek durumunda, ama hiç vakit yok.

Haftalardır ev aramayla başlayan Ilgaz'la ilgilenememe durumum, taşınma ve şansıma işin de yoğunlaşması ile had safhaya vardı. Babası ve benimle oynayamaması, okula gitmemesi, ablasının ayrılması ve herkes yorgun olduğundan yeterince yorulamaması gibi nedenlerle akşam uyuması 10-10:30'ları bulmakta. Sabahları da artık perdelerin inceliğinden midir, pencerelerin büyüklüğünden mi, yoksa yeni odasının heyecanından mı, saat 05:30'la 06:00 arasında uyanıp, pipi dansı yaparak güne başlamaktadır ki, uykusuz gecelerin kadını ben, 3 haftadır günde 4 saat uyku ortalamasıyla gezerken, toplantılar sırasında uyuyakalmamak için her nevi geyik muhabbetini teşvik etmekteyim. Final dönemlerimde bile böyle yorulduğumu hatırlamıyorum. Allahtan aile büyükleri var.

Peki madem durumun budur, ne işin var gecenin 12:30'unda taşınma yazısı yazmakla, te git yat derseniz, haklısınız. Seviyorum yazmayı, okumayı ve sizleri diyor, biramdan bir yudum daha alıyorum, şöyle yarı yerleşmiş eve bakıyor, bitmiş halini hayal ederek keyifleniyorum.

İş planı:

  • Tez zamanda, fazla uzatmadan işler yoluna koyula. Evdeki güvenlik açıkları kapatıla.
  • Çevre bölgede, düzgün bir yemek menüsü, şefkatli öğretmeni olan, mümkünse yıl sonu gösterisi falan yapmayan, sakin bir okul buluna.
  • Yaz okulları araştırıla.
  • Yaşıtlarından bir oyun grubu kurula.
  • Okul saatleri ağır gelirse, Ilgaz hasta olursa diye yakın çevrede oturan, hamarat bir sağ kol buluna.
  • Güncel bir bebek bakım kitabı ve hatta ev düzeni kitapçığı hazırlana.
  • Ilgaz'ı da alarak, Tan ziyarete gidile.

Bu çevrede iyi yuva bilen var mı?

del.icio.us | Digg This :: posted on Wednesday, June 17, 2009 11:46:57 PM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [0]
 

 
 Tuesday, June 16, 2009

Tan yaklaşık 2 haftalıkken bir türlü  mememden inmeyip sürekli emmek istediğinde öğrendim "büyüme atağı" tanımlamasını. Bendeki telaşı siz düşünün ey anneler! "Sütüm mü yetmiyor acaba, yok ben bu annelik işini kıvıramıyorum" ile başlayan, lohusa depresyonumun da etkisiyle ağlama krizlerine varan panik hali.

Oysa oğlum artan büyüme hormonunun etkisiyle hızlı büyüme evresine geçerek, sürekli emip, hem büyümek hem de benim sütümü çoğaltmak istiyormuş. Bu büyüme ataklarının bir tanesine de Tan 9. ayına girerken, bir hafta önce 4 gün süren bir uykusuzluk evresi ile yaşadım.

İnternette yaptığım araştırmaya göre büyüme, en başta beyindeki hipofiz bezi tarafından salgılanan  büyüme hormonu (BH), triod ve cinsiyet hormonu ile sağlanıyor. BH, bebeklerde 0-1,5 yaş arasında özellikle geceleri salgılanırken, belirli haftalarda salınımını artırıyor ve bebeklerde huzursuzluklara, özellikle geceleri sık uyanmalara neden oluyor. Fakat nedense doktorlar bu son derece önemli konuyu anne ve babalarla yeterince paylaşma gereği duymuyorlar. Bence bebek daha ilk rutin kontrolüne götürüldüğünde anlatılması gereken en önemli konu başlığı.  Almanya'da bebekleri yeni doğan ebeveynlerden, yalnızca bu konuda yazılan Oje, ich wachse adlı kitabı okumaları isteniyormuş. (Yazarlar: Hetty Ven de Rijt ve Frans X. Plooji. Almancası olan arkadaşlar belki ilgilenir ve kitabı bulurlar diye düşündüm)

BH, kan şekerini yükseltirken, vücuttaki yağ yıkımını artırıyor, kolestorol ve trigliseridi azaltıyor, protein sentezi ve hücre yapımını uyarıyor. En önemli etkisi kemik ve kıkırdak yapı üzerinde, yani boy uzamasında görülüyor. Bebeklerin yaşadığı değişimi bir düşünsenize. Hiç de kolay bir iş değil yaşadıkları.  4000 vakada bir görülen BH eksikliğinde ise boyda kısalık, beyinde hastalıklar, yüzde şekil bozuklukları gibi istemediğimiz sonuçlar doğurabiliyor.

İnternette bir doktor, "Bir gece yatıyorsunuz ve sabah kalktığınızda uçtuğunuzu görüyorsunuz. İşte bebeğinizin yaşadığı değişimde böyle bir şey" diye anlatıyor.
Gerçekten de  birkaç gün önce deyim yerindeyse "labut gibi yatan" bebeğiniz bir bakıyorsunuz gülümsüyor ya da emeklemeye çalışıyor.

Bebekler ilk 20 ayda 10 adet büyüme atağı geçiriyor, bu ataklar bebeğine göre  değişecek şekilde  5, 8, 12, 19, 26, 37, 46 ve 55. haftalarda görülüyor.  Bu dönemlerde bebeklere sakin, sevecen, taleplerini karşılayacak şekilde yaklaşılması  önerilirken, bebekteki huzursuzluklar nedeniyle "büyüme geriliği" diye adlandırılan ve yalnızca birkaç gün süren bu günlerde anne ile babalara paniğe kapılmamaları öneriliyor.

del.icio.us | Digg This :: posted on Tuesday, June 16, 2009 4:35:58 PM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [2]
 

 
 Thursday, June 04, 2009

Geriye dönük araba koltuğu ile ilgili önceki yazılar için:

Geriye dönük çocuk araba koltuğu - Britax

Bebeğim neden arkaya dönük oturmalı?

Benim ve en azından Kitubi'yi takip eden ailelerden geriye dönük çocuk koltuğu arayanların Türkiye şartlarında temin edebildikleri iki ürün için yorumsuz iki mutlu çocuk fotoğrafı yayınlıyorum sizler için. Footoğraflarını bizlerle paylaşan Can'ın annesi Hande ve Ege'nin babası Ali'ye ne kadar teşekkür etsem azdır.

Ege, Antalya

Easy Combi (Karma Ltd)

Can, Antalya

Britax Fixway (Volvo Servisleri)

Başka ailelere yardımcı olmak için bu yazının altına araba koltuğunuzun markasını ve memnun olup olmadığınızı yazabilirsiniz. Eğer nadide geriye dönük koltuk sahibi ailelerdenseniz, çocuklarınızın araba koltuğunda fotoğraflarını gönderip, koltuk hakkında yorum yazarsanız, koltuk alacak anne babalar için çok iyi olacaktır (Çocuk ismi, sizin isminiz, yaşadığınız il). Malum çevremizde çok fazla görme imkanımız yok.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

del.icio.us | Digg This :: posted on Thursday, June 04, 2009 9:17:18 PM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [3]
 

 
 Monday, June 01, 2009

Tan büyümedi ki ama ben işe başladım.
 
Sabah 7.30'da kalktım, duş aldım, kahvaltımı yaptım, üzerimi giyindim, hafif bir makyaj, hatta vakit kaldı kuaföre gittim. Şimdi metrodayım işe gidiyorum.... 
 
Eee, ne var bunda her gün bunları yapıyoruz zaten demeyin. Ben evde 9 aylık oğlumu bıraktım ve neredeyse bir yılın ardından işe gidiyorum. Garip bir his hem de çok....

Günlerdir kendimi işe gitme durumuna hazırlamaya çalışıyorum. Eşim işten ayrıldığı için planlanandan önce işte olmak zorundayım. Oysaki Eylüle kadar ücretsiz izin almıştım.  Hayat o kadar basit ki, yeni durumlar olsa bile, bir canlı doğursanız dahi, eninde sonunda rutine dönmek zorundasınız ve aslında çocuk da bir rutin. Çünkü kim ne derse, çocuğu ulvi kelimelerle anlatsa da, o da üreme içgüdümüzün ürünü.
 
İşe başlamaya karar verdiğim 15 günden beri her gün geriye doğru sayıyordum, "Şu kadar gün kaldı, ne bakıcı ayarlayabildim, ne de Tan'a bir düzen kurabildim. Gündüzleri hala meme emip uyuyor, çok ağlayacak, ben ne yapacağım" diye... Eşim sürekli beni sakinleştirmeye çalıştı, her şeyin yolunda gideceğini söyledi.  Onu da üzdüm belki hayfılanmalarımla; sonuçta işinden ayrıldı. Ama iç seslerime bir türlü "dur artık lütfen" diyemedim, çünkü ben bir anneyim.
 
Ve işte beklenen gün geldi, işteyim ve bilgisayar başında haber okuyorum.  Bakıcı hafta sonunda bulundu. Tan onunla beraber sorunsuz bir-iki gün geçirdi. Sabah evden çıkarken anlattım ona "Oğlum ben işe gidiyorum, ablanı üzme, yemeklerini ye, güzelce uyu" dedim. Bana son iki haftadır yaptığı burnunu buruşturma mimiğiyle "bakarız" gibilerinden yanıt verdi. Vedalaşmayı daha fazla uzatıp da ağlamamak için hemen evden çıktım, canım yeniden mutfağa dönüp onu yeniden öpmek istedi ama yapmadım, Damla'nın deyimiyle "konuyu dramatize etmedim" kapıyı kapattım evden çıktım.

Yaklaşık 2 saat sonra eşim aradı, "Ben günde 10 kere seni arıyordum işteyken, sen niye aramıyorsun" dedi. Oysa bilse oturduğum yerde hep onlarla konuşuyorum aklımdan..

Öğrendim ki 5 dakikada yatağında uyumuş Tan efendi, "Oğlummmm tüm eziyetin bana mıydı?" Aman olsun o uyusun da benim çabalarım boşa çıksın. 

15.30'da süt iznimi de kullanarak bürodan çıkıp kuzuma sarılacağım ve "seni çok özledim tatlım, ama iyi olduğunu biliyorum" diyeceğim. 

Bana şans dileyin!

del.icio.us | Digg This :: posted on Monday, June 01, 2009 3:51:31 PM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [7]