# 12 Mart 2010 Cuma

Aslıberry, türkçe kaynak yetersizliğinden yakınmış, disleksi için de aradığını bulamamış. Çorbada bizim de tuzumuz bulunsun dedik. Tercüme bu defa Gökhan'a ait.

------------------------

Çok duyulu eğitim metodlarını kullanmak

Çalışmalar, öğrenme güçlüğü olan çocuklarda en başarılı yöntemlerin çok duyuya hitap edenler olduğunu ortaya koyuyor. Bu özellikle disleksik çocuklar için çok önemli. Peki bu ne anlama geliyor?

Çok duyulu öğrenme, çocuğa öğrenmesi için birden fazla duyu kanalıyla yardım etmektir. Okullardaki öğrenme modeli görme ya da işitme üzerine kuruludur. Çocuğun görüşü okuma, diyagram ve resimlere bakma gibi, duyuşu da öğretmenin söylediğini duyma için kullanılır. Disleksik bir çocuk bu iki duyunun birinde ya da her ikisinde de problem yaşıyor olabilir. Çocuğun görüşü takipte zorluk, görsel olarak işleme, kelimelerin karışması ya da hareket etmesiyle etkileniyor olabilir. Çocuğun duyma testlerinde problemi olmayabilir, ama duymayla ilgili hafıza ve işleme problemleri olabilir.

Çözüm çocuğun daha fazla duyusunu öğrenmeye dahil etmektir, özellikle de dokunma ve hareket etme/ettirmeyi. Böylece çocuğun beyni görsel ve işitsel olanların yanında dokunsal ve kinetik anılardan da yardım alabilir.

Bir örnek
Bir örnek daha iyi anlatacaktır. Disleksik çocukların çoğu "b" ve "d" harflerinin yönü konusunda problem yaşar. İkisi de altında bir daire olan çubuklar olarak görülebilir. Ama daire hangi taraftadır? Öğretmen, çocuğun halıya eliyle kocaman bir "b" çizmesini sağlayarak dokunsal bir deneyim yaşamasını sağlayabilir. Böylece çocuk kollarını, denge hissini ve tüm vücudunu kullanacaktır. Öğretmenin ona koca harfi eliyle "yazdırdığı" günü hatırlayacak, bunu da harfi tekrar yazması gerektiğinde kullanabilecektir.

Kimi öğretmenler çocukların zımpara kağıdından harfler üzerinde parmaklarını gezdirerek "b" harfini dokunsal olarak hatırlamasını sağlarlar. "b" harfini havaya el yazısıyla kocaman yazmak da bu harfe değişik bir bakış getirebilir. Çubuğa başlar, yukarı çıkar ve aşağı inersiniz, daireyi ileriye doğru çizmeye devam etmekten başka yol yoktur.
Bu harfe dokunsal hafıza oluşturmak için kullanılacak başka bir yol da play-dough, kil gibi malzemelerden harfi oluşturmaktır.

"b" ve "d" harflerinin yönünü öğretmek için çok kullanılan bir numara da çocuğa "bed" kelimesini göstermektir. Kelime "b" ile başlar ve "d" ile biter, böylece eğer harfleri bir yatak gibi düşünürseniz "b"nin üst kısmı yatağın başı, "d"nin üst kısmı da ayakları olacaktır. Yatağın üzerinde yatan bir çocuk da çizebilirsiniz. Bu çocuğa harfi tekrar yazarken kullanabileceği sağlam bir görsel anı verecektir.


 
Çocuğa ayrıca her iki elinde de baş ve işaret parmaklarını birleştirip kalan parmaklarını açarak "b" ve "d" harflerini yapabileceklerini gösterebilirsiniz. Sınıfta bu hareketleri ihtiyaç olduğunda yaparak harfleri hatırlayabilir.


 
Tüm bunların sonucu çocuğun bu harflerle ilgili görsel, işitsel, dokunsal ve hareketsel hafızası geliştirilmiş olur. Bunların tümü çok duyulu eğitim yöntemini oluşturur.
Bu test edilmiş bir yöntemdir ve uzun süredir kullanılmaktadır. Başarısı, disleksik çocuğun sadece görsel ve işitsel değil, beynin diğer merkezlerini de kullanabilmesi ve hatırlanması zor harfler, kelimeler ve rakamlar hakkında sağlam anılar geliştirebilmesidir.

--------------------------------

Zımpara kağıdından harfler Montessori'de de kullanılıyor. Hatta Pratik Anne'nin bir yazısı vardı bununla ilgili.

posted on 12 Mart 2010 Cuma 12:01:19 UTC  #    Yorumlar [1]
# 27 Ocak 2010 Çarşamba

Bugün üye olduğum bir mail grubunda bir arkadaşımız, çocuğunun yuvasına bir şey bırakmak için gittiğinde, mutfağında sigara içildiğini yakaladığını yazdı. AYDO'da öyle şey olmaz. Bu vesile ile bir kez daha Ilgaz'ın Ekimden beri devam ettiği AYDO çocukevinden söz etmek istedim. Böyle bir anaokulu bulabildiğimiz için çok şanslı olduğumuzu düşünüyorum.

  • AYDO anadolu yakası için gayet merkezi bir yer olan E5'in dibinde merdivenköyde, Göztepe köprüsünden geçince, Halis Kurtça Kültür merkezinin olduğu sokakta. Çamlıca, Göztepe, Bostancı, Acıbadem gibi bir sürü semte ve minibüs yoluna çok yakın.
  • AYDO'nun iki kolay bulunmaz cevheri Atanur ve Aydanur Hanım kardeşler. Atanur Hanım Viyana Üniversitesinden mezun pedagog okulu yönetiyor.
  • Akademi ile pratiği birleştirmiş Atanur Hanım öğretmenlerini titizlikle seçip, çocuklara nasıl davranmaları gerektiği konusunda duruşlarından, ses tonlarına kadar yetiştiriyor. Bununla kalmayıp, ailelere de yardımcı oluyor. İstediğiniz sıklıkla danışma görüşmesi yapabiliyorsunuz. Sorunlara ürettiği çözümler ancak 20 yıllık okul yönetimi tecrübesi ve akademinin birleşimi ile elde edilebilir.
  • Okul AYDO ismini Aydanur Hanım'dan alıyor. Aydanur Hanım sürekli gencecik, pırıl pırıl öğretmenlerinin ve çocuklarının başında. Çocuklar uyurken onların yanında kitabını okuyor, Ilgaz Aydo teyzesinin hangi tür kitapları sevdiğini bize kitapçıda gösterebiliyor. O bizim kedimiz olduğu gibi Aydo teyzesinin de kedisi.
  • Kendisinin de 3 yaşında bir oğlu olan Banu öğretmen grup öğretmenleri, o da tüm gün tüm öğretmenler ve çocuklar ile birlikte, kendisinden de söz etmeden geçmemek lazım.
  • AYDO yıl sonu gösterisi yapmıyor. Bu tek başına Aydo'ya vermek için bir neden. Buradan çocuklar için doğru olduğunu düşündükleri şeyi uygulama konusundaki kararlılıklarını kestirebilirsiniz.
  • AYDO İstanbul'un ağır çalışma şartlarına uyumlu. Servis imkanı var. İdari izinlerde de çalışıyorlar. Akşam üzeri nöbetçi öğretmenleri bile gittikten sonra çocuklar Aydo ve Atanur teyzeleri ile oynayarak anne-babalarını bekliyorlar.

Hayatımın bu en yoğun döneminde, Ilgaz'ın AYDO'da emin ellerde olduğu iç rahatlığının, herkese kısmet olmasını dilerim. Domuz gribi korkularını bir kenara bırakıp artık çocuğunuzu sosyalleştime noktasına geldiyseniz, AYDO ile bir görüşün. AYDO ile ilgili daha birçok şey için:
AYDO'nun facebook grubu
AYDO'nun facebook hayran sayfası
Aydo mezunu çocuğu olan Ekmekçi Kız'un blogundaki yazı

posted on 27 Ocak 2010 Çarşamba 15:30:50 UTC  #    Yorumlar [5]
# 22 Ocak 2010 Cuma

Aranızda izleyenler vardır, BBC'nin televizyon ve obezite ilişkisi üzerine bir belgeseli vardı. Televizyon izlediğimiz zamanlarda bir kanalda rastlamıştık.

Yemeklerin televizyon karşısında yenildiğinde tokluk hissinin gelmediği için daha fazla yemek yenilerek obezite riskinin sağlam şekilde arttığını ortaya koyan araştırmaları sunuyordu belgesel. Bir masada sakin sakin 2 dilim pizzayla doyan ergenlik çağındaki kızımız, annesi ile birlikte televizyonun karşısında aynı büyüklükteki pizzanın tamamını yiyiveriyordu bu belgeselde.

Bu akşam bu deneyi Ilgaz üzerinde yaptım, onayladım, TV kesinlikle obezite riskini arttırıyor.

Ilgaz normal kiloda bir çocuktur, hiç tombiş olmadı. En son kontrolünde doktoru göbeğine iltifat ederek, "oo yemeklerimizi güzel yiyoruz" şeklinde Ilgaz'a, kilosunun da yaşına ve boyuna göre çok iyi olduğunu bize ayrı ayrı belirtmişti. Yani fazlası da, eksiği de yoktur. Demek ki Ilgaz bu yediğinden fazla yese şişmanlayacak öyle değil mi? Ilgaz genel olarak akşam yemeklerinde fazla bir şey yemez. Bazen bir yemeği çok beğenir, çok da aç olur, oturur yer, bu durumları ayrı tutuyorum. Ama iki çeşit yemeğin ikisini de bitirecek kadar uzun süre sabredip sofrada oturamaz zaten. Oturduğu süre boyunca da genelde çöplenme şeklinde yer, biraz yemekten yer, salatanın suyunu içer, içinden bir şeyler seçer yer, öbür yemekten isteyip ondan biraz yer, birkaç kaşık yoğurt atar ağzına, hani rakı sofrasındaki mezelerden yer gibi.

Bu aralar "değişiklikler" çok hoşuna gidiyor. O gün her zamankinden farklı ayakkabı giymek gibi. Ben de artık büyüdü, bir "değişiklik" yapalım, DVD izlerken birlikte yemek yiyelim dedim. Bugün Aydo'yla tiyatroya gittiler ve öğlen uykusu uyuyamadı. Böyle günlerde akşam yemekleri pek eğlenceli geçmiyor. Televizyonun karşısına çilingir sofrasını kurdum ve Susam Sokağı DVD'sini açtım.

Ilgaz benim hayret dolu bakışlarımı da fark etmeden, kaşık kaşık çorbasını bitirdi, kasenin dibini sıyırdı. Sonra patates yemeğine geçti, kıymalarını falan da seçmeden tıkır tıkır hepsini yiyordu ki, DVD bitiverdi. Kalktı televizyonu kapattı ve tabaktaki yemeği bitirmedi. Tabakta az patates kalmıştı, eminim DVD bitmemiş olsaydı kalanını da yemiş olacaktı.

Hipnotize olarak yemiş olamaz, çünkü yemeğini kendisi yedi, ben ağzına yedirmedim. Yemeğin tadını mutlaka beğendi, beğenmediği yemeği yemeyecektir. Ama resmen doyduğunu anlayamadı işte. Ilgaz hayatında ilk kez bir şey izleyerek yemek yemiş oldu. Bu değişikliği pek sık yapmayacağız gibi duruyor.

Eğer sizin de veremediğiniz doğum kilolarınız ve televizyon karşısında yeme alışkanlığınız varsa, acil bırakmanızı öneririm. Güzel bir müzik eşliğinde mütevazi bir sofra gibisi yok, döke saça yiyen, sandalyeye inip çıkıp sizi huzursuz eden bir minik arkadaş eşlik etse bile.

posted on 22 Ocak 2010 Cuma 21:00:58 UTC  #    Yorumlar [6]
# 07 Ekim 2009 Çarşamba

En çok kullandığım 5 ürün - 24-36 ay
En çok kullandığım 5 ürün - 18-24 ay
En çok kullandığım 5 ürün - 12-18 ay
En çok kullandığım 5 ürün - 9-12 ay
En çok kullandığım 5 ürün - 6-9 ay
En çok kullandığım 5 ürün - 3-6 ay
En çok kullandığım 5 ürün - 0-3 ay
En çok kullandığım 5 ürün - Hamilelik

İlk doğum gününe 1 çeyrek kala, 9-12 ay arasında en çok kullandığım 5 ürün:

Soğuk Buhar Makinesi: Essenso Soğuk Buhar makinesi. Hayatımın en ağır gribini hamileliğimin 7. ayında geçirdim. Haftalarca geçmeyen öksürükten bel bölgemdeki tüm kaslar kıpırdamaz hale gelince, bir faydası olur ümidi ile soğuk buhar makinesi almaya karar verdim. İlk satın aldığım cihazın buhar yapacağım derken çıkardığı fabrika gürültüsü yetmezmiş gibi 1 metre çapında ne varsa sırılsıklam ıslatması üzerine geri götürdüm. Esse'nin kampanyasından geri verdiğim aletin iki katı fiyatına güzel bir buhar makinesi aldım. Kış aylarında kombinin yol açtığı kuruluğu azaltmak için özellikle de burnu tıkalı olduğu zamanlarda Ilgaz'ın odasında, onun yatma saatinden, biz yatana kadar çalıştırdık.

Uyku Tulumu: Fuar Baby'nin ayaksız pofuduk uyku tulumu, her daim serin evimizde, soğuk kış günlerinde Ilgaz'ı sıcak, bizim içimizi serin tuttu.

Bez Kitap: Konuşan Hayvanlar. Ilgaz'a kitap okumaya 4 ay civarında başladık. Yaşına doğru bizim okuma sıklığımız da arttı, kendi kendine kitapları bulup karıştırması da. Her hayvanın üzerine basıldığında, o hayvanın sesini çalan bu kitabın eşliğinde Ali Baba'nın Çiftliği şarkısını söylerdik. Bir de Gökhan köpek sesine belirli bir tempo ile basarak bir çeşit müzik yapardı (Ilgaz'dan çok biz eğlenirdik :) ). 

İtmeli Oyuncak (yürüme öncesi ve sonrası): Early Learning Center Yürüme Arabası. O zamanlar Mothercare ELC'yi satın almamıştı, Leonardini ELC oyuncaklarının Türkiye distribütörü idi. Tuğla taşıyan el arabasına tutunup iterken doğru hızı ayarlayıp dengesini bulana kadar aile büyüklerinin yüreğini hoplatsa da zamanla sürmekte usta oldu. Bazen tutunup gezdirirdi, bazen biz oturtup onu gezdirirdik. Emeklemede usta olduktan sonra yürümeye geçiş aşamasındaki zorlu el tutarak her yere gitmeye çalışma döneminde çektiğimiz bel ağrılarını biraz olsun hafifletmiş, muhtemelen yürüyebilmesi için gerekli kasları çalıştırmasına da yardımcı olmuştur.

Priz Güvenliği: Ikea Priz Koruyucu. Emeklemeye başlaması ile evde güvenlik önlemlerini arttırmak gerekti. İkea priz koruyucular da en uzun süre kullandığımız ürünler oldu. Yakın zamanda onları da tırnağını takarak açabilmeye başlayınca, evdeki tüm prizleri çocuk korumalı prizle değiştirmek zorunda kaldık.

Bu yazı ilginizi çektiyse:

Ev içi oyun parkları

posted on 07 Ekim 2009 Çarşamba 20:26:48 UTC  #    Yorumlar [2]
# 12 Eylül 2009 Cumartesi

Anaokuluna başlama yaşı, sokakta oynama şansı, komşuluk ilişkileri ve kardeş sayısının gitgide azaldığı günümüzde sık sorguladığımız bir konu (her ne kadar bunları sürekli karıştırsam da, kreş 0-3 yaş, anaokulu 3-6 yaş arasını ifade ediyor sanırım).

Ben işe başlamadan önce, Ilgaz 1 yaşındayken ilk olarak kreş alternatifini sorgulamıştık. Burada aradığımız kurum okul formunda bir kurumdan çok, bir öğretmene az sayıda çocuk düşen, çocukların eğitilmekten çok bakıldıkları bir kurum anlayışıydı. Doktorumuzdan Türkiye'de 0-3 yaşa bakılabilen kuruma rastlamadığı yorumunu aldıktan sonra, riske girmeyip evde bakım alternatifine yönelmiştik. Çeşitli kaynaklarda da 3 yaş altının uygun olmadığı belirtiyor. Burada temelde çocuğun birebir iletişim ihtiyacı üzerinde duruluyor. Çocuğun kreşe başlatılması için iki şartın sağlanması gerektiğini düşünüyorum (yazdığım konularda hemen her zaman olduğundan farklı olarak, bu konuda Gökhan benimle hemfikir değil, 2'den önce başlamasınlar der, özellikle not düşmek isterim):

1 - Aile çocuğunu kreşe vermeye hazır mı?
Çocuğun kreşe adaptasyonunda, ailenin istekli ve kararlı bir şekilde yaklaşmasının, bunu çocuğa normal bir süreç olarak hissettirmesinin çok önemi olduğu kanısındayım. Benim gözlediğim kadarı ile de, ebeveynlerden en az birinin aklına kreş düştüğü andan itibaren, çok geçmeden kreşe başlatılıyor çocuklar. Bu durum ailenin çocukla ilgili gözlemlerinden de kaynaklanıyor olabilir elbette. Yine de, çocuğu kreşe vermek için uygun yaşın, ailenin çocuğu kreşe vermek için hazır olduğu yaş olduğunu söylemek yanlış olmaz.

2 - Çocuğun yaşına uygun kreş var mı?
Birinci koşul sağlandıktan sonra, çocuğun yaşına uygun kreş bulunması gerekiyor. Benim gezdiğim yerlerin büyük çoğunluğu (10'un üzerinde) 2,5 yaşın altına uygun görünmüyordu. Ama zaman zaman 1 yaştan itibaren çocuğunu yuvaya verip, sonuçlarından çok memnun kalan aileler duyuyorum. Bazı durumlarda da, normalde kabul edilen çocuklar daha büyükken, yeni oluşturulmuş sınıfta 2-3 çocukla daha erken yaşın kabul edildiğine de rastladım. Düzgün bir kurumda, büyük çocukların yanında özellikle korunup gözetilerek bakılan bir minikler sınıfçığının da iyi bir alternatif olabileceğini düşünüyorum. İkiz, üçüz doğan çocuklar da olabildiğine göre, birebir ilgi ile tam rakamsal anlamını kastetmediklerini tahmin ediyorum.

Ilgaz'ın anaokuluna geçiş süreci şu şekilde oldu:
0-12 ay arası kadar tarafımdan evde bakıldı.
12-27 ay arası yatılı bakıcımız baktı.
bu arada 20-24 ay arasında haftada 3 gün 10-12 arasında Arı Çocukevi'nde oyun grubuna devam etti.
24 aylıktan itibaren çocukevinde oyun grubundan sonra öğle yemeğini de yemeye başladı.
26 aylıkken, sabahları tam gün okula gitti.
araya taşınmamızın girmesiyle 20 aylıkten itibaren devam ettiği çocukevinden ayrıldı.
27 aylıkken bakıcımızla yollarımızı ayırdık, 1-2 ay babaanne ve dedesi baktı.
Sonra tam gün yeni taşındığımız bölgeye yakın bir kreşe başladı. Buraya 1 ay devam ettikten sonra, okulun tadilat/taşınma gibi biraz belirsiz bir durum vardı ve her durumda çocukların bir süre mevcut binadan farklı bir okulda devam etmesi gerekiyordu. Biz de okulun uygunluğu ile ilgili kararımızı sorguladık ve değiştirmenin daha uygun olduğuna karar verdik. Ilgaz yeni okuluna (Aydo çocukevi) başlayalı 1 hafta oldu ve şimdilik yerini bulmuş gibi görünüyor. Bu kadar kısa sürede bu kadar sayıda değişiklikten sonra, ben daha kendime gelememişken, onun adaptasyon hızının önünde eğiliyorum.

3 Çok Geç
Geriye dönüp baktığımda, ilk 1 yıl Ilgaz'a kendim bakabilmiş olduğum için memnunum (9 ayda yeterdi aslında). Sonrasında bakıcımızın bizim istediğimiz gibi baktığını ve bu konuda şanslı olduğumuzu söylemek doğru olur. Daha uzun süre çocuğuna bakabilmek için işine ara veren anneler var. Benim gibi biri için 2-3 yıl sonunda iş garantisi, ve bu 2-3 yılda Ilgaz'ı yine en azından oyun grubuna gönderecek ve genel temizlik için de yardım alabilecek gelir şartlarını sürdüremediğim sürece çalışan anne olmak daha iyi bir alternatif gibi duruyor. Oyun grubuna başlama yaşı olarak da 15 aylıktan itibaren verebilirmişiz diye düşünüyorum. 18 aylıktan itibaren okulda yemek yemeye başlayabilirmiş, 24 aylıktan itibaren yarım gün okulu rahatlıkla kaldırabilirmiş. Tam güne de yaz başından itibaren geçebilirmişiz (27 aylıkken). Eğer oyun grubuna da göndermeden, 3 yaşına kadar evde oturtsaymışız biraz yazık olurmuş diye düşünüyorum.

Oyun grubu ve yarım gün alternatiflerinin çocukların adaptasyonun anlamak ve arttırmak için iyi bir seçenek olduğunu düşünüyorum. Ancak çok pahalı bir alternatif, çünkü hem fiyatları saate vurulunca tam güne göre oldukça pahalı, hem de bakıcınızı almaya devam etmek zorundasınız. Keşke bu ülkede part-time iş ve/veya part-time bakıcılar bulunsa.

Okula başlama mevsimi olarak da, eğer yazın da çalışan (iyi çalışan diyelim) bir kurumsa bence yazın başlatmak iyi bir alternatif. Hastalık mevsimi gelmeden ve okul çok kalabalıklaşmadan, çocuğun okula alışması sağlanmış olur. Aileler çocuğun hastalanmasından çok endişe ediyor. Çocuğun ilk okul kışında evdekine göre daha sık hastalanacağı bir gerçek olsa da, anaokulu yaşı gelmiş bir çocuğu kış geldi diye, üstelik kışın dışarıda oyun alternatifi de fazla bulunmazken, yaza kadar bekletmenin mantıklı olmadığını düşünüyorum.

Siz ne düşünüyorsunuz? Hangi yaşta verilmeli? Sizin çocuğunuz gidiyorsa hangi okula gidiyor ve memnun musunuz?

Geçen yazıda söz ettiğim GEO dergisinin çeşitli ülkelerdeki anaokulları ile ilgili sayfalarını aşağıdaki linklerden okuyabilirsiniz (dergi 2006 ekim'ine ait)

geo_gelecege_ilk_adimlar_64.JPG (405,69 KB)
geo_anaokulu_amerika_68.JPG (836,25 KB)
geo_anaokulu_gana_70.JPG (906,23 KB)
geo_anaokulu_cin_72.JPG (793,55 KB)
geo_anaokulu_fransa_74.JPG (700,05 KB)
geo_anaokulu_japonya_76.JPG (725,78 KB)
geo_anaokulu_norvec_78.JPG (604,49 KB)
geo_anaokulu_rusya_80.JPG (740,93 KB)
geo_anaokulu_turkiye_82.JPG (726,41 KB)

posted on 12 Eylül 2009 Cumartesi 20:35:49 UTC  #    Yorumlar [15]
# 29 Temmuz 2009 Çarşamba

Ayk, "bebeği annesinin kucağına gelsiiin" dedikten sonra, banyo havlusuyla kucağınıza kurulup, "Anne'ciğim ben seni çok seviyorum" demesidir.

Bu arada duygu sömürüsü ile iş halletmeyi de öğrenmiş bulunuyor, hayatımızda yeni bir dönem hayırlı uğurlu olsun. Önceki akşam anneannesine bir balon eşşek aldırmış, kolunun altına sıkıştırıp yanımıza gelmiş, "Ben bu eşşeği çok beğendim annecim, çok beğendim babacım" diye suratını eşşeğe gömmüş bıdırdanırken, "bu numarayı yiyorlar" ifadesiyle yandan yandan sırıttığını görmediğimi sanıyorsa çok yanılıyor :)

posted on 29 Temmuz 2009 Çarşamba 19:24:56 UTC  #    Yorumlar [0]
# 27 Temmuz 2009 Pazartesi

Ilgaz 1,5 yaşını doldurduğunda birden hayatımız çok değişmişti. Gece uyanmaları azalmış, dil gelişimiyle çok daha iyi iletişim kurabilir hale gelmiş ve her şeyi de yiyebilir olmuştu. Sanırım 2,5 yaş da 1,5 gibi bir mihenk taşı.

Oğlum artık sanki çok daha bir insan, bize ve bilimum özel gereç ve malzemelere ihtiyacı da gitgide azalıyor. Biz de "ne olur ne olmaz" modundan, "olmasa da olur" moduna dönüyoruz yavaş yavaş. Geçen yaz, eskisi gibi tatil seyahat edip edemeyeceğimiz konusunda önümüzü göremiyorduk. Her tatil sonrasında, bir gerekli şeyler listesi yapmak istedim ama o kadar çok eşyayla dolaşıyordum ki, kendimden utandım. Bu tatil öncesinde eskiden Gökhan'la yaptığımız gibi, tüm aile tek valize sığmaya karar verdim (laptoplar falan hariç canım :)). Başarılı da oldum. Geldiğimiz yer annemin yazlığı olmasa fazladan havlu, giysi almak gerekecekti tabi ama bu da bir küçük çanta daha yapardı, bir bagaj değil.

İşte geçtiğimiz iki yıl kısa-uzun evden uzak bilimum tatillerde yanımızda gezdirdiğimiz ve bu yıl bizimle tatile çıkamayan eşyalar (hepsi aynı tatilde olmasa da):

  • Süt pompası, biberon, suluk (tek bir spor suluk hariç), mama önlüğü, hazır mama, süt kapları, plastik bardak, tabak, çatal bıçak, süt arttırma çayı (Tanrım, ne günlerdi !!!)
  • Emzirme yastığı (her şekle girdiğinden yataktan düşmesini önleme vs. amaçlı)
  • Ilgaz'a bornoz, mermer şahi, alt değiştirme şeysi
  • Portatif mama sandalyesi (hakkını yemeyelim, çok iş gördü). Üç adet plastik sandalyeyi üst üste koyup Ilgaz'ı oturtuyoruz yemeklerde. Ikea'dan aldığımız küçük çocuk sandalyesinden çok daha rahat oldu. Sanırım gereksiz bir yatırım yapmışız ev için de.
  • Bebek yatağı
  • Battaniye, ıvır zıvır
  • Ne olur ne olmaz diye dört mevsim için bir sürü giysi (bir takım uzun kollu, bir eşofman üstü, iki çift çorap hariç)
  • Serum fizyolojik, calpol, ateşölçer (bunu almalıydım, ne kadar yer tutar ki), pişik kremi, bepanthene, devit, demir damlası, multivitamin
  • Bebek çantası. Bu benim hamileyken Eminönü Altın Han'dan 35 TL'ye kapattığım, üzerinde alt değiştirme ünitesi falan olan başarılı bir çanta. Bu çanta hep ufak tefek eklemelerle hazır olacak halde bekler ve Ilgaz'la birlikte dışarı çıkılırken demirbaştır. Öyle ki, insanlar "lgaz'ın çantası nerede"gibi bir soru sorduğunda benim " O Ilgaz'ın değil, benim çantam, benim eşyalarım da var onun içinde" gibi hassas bir reaksiyon vermeme neden olacak kadar çok kullandığım bir çantadır. Onu bırakmış olmamız bir devrin sonunu göstermektedir. Kocamla eskiden sağda solda gezerken kullandığımız sırt çantasına terfi etmiştir.
  • Bilimum oyuncak

Bunlar da vazgeçemediklerimiz:

  • Fotoğraf makinesi (vazgeçilir mi hiç)
  • Puset
  • Telsiz
  • Biberon termosları (birine Ilgaz'ın suyu, birine bizim suyumuz, soğuk kalsın diye çok pratikler)
  • Bir büyük tülbent, bir küçük pike
  • Duşavği (İngilizce okunuşuyla Dushary daha yakın, Ikea yavru file kendi koyduğu isim)
  • 5-6 kitap, küçük kutu boya, kağıt
  • Avene trixera nemlendirici (lazım olmadı henüz)
  • Islak mendil

Beklediğimden daha çabuk oldu aslında bu geçiş.

posted on 27 Temmuz 2009 Pazartesi 07:45:54 UTC  #    Yorumlar [4]
# 13 Temmuz 2009 Pazartesi

Can büyüdükçe, kullandığı kelimeler ve taklit yeteneği arttıkça, çocuk davranışlarıyla ilgili okuduğum yazılar aklımdan tekrar tekrar geçmeye başladı.
Hatta bir ara bu yazıları derleyip sizlerle de paylaşmak istiyorum. Özellikle de çocukların, yaptığımız ya da söylediğimiz şeyleri algılama şekliyle ilgili olan yazıları. Onları ne kadar anlar ve ihtiyaçlarına zamanında doğru cevaplar verebilirsek o kadar mutlu çocuklar yetiştiririz diye düşünüyorum.

Aslında Can’ın doğuştan asabi (sinirli) bir yapısı var. Buna rağmen sanırım benim ve bakıcımız Havva teyzesinin sakinliği ile içindeki canavar çoğu zaman uykuda kalıyor. 

  • İlk defa biz elindeki bir şeyi aldığımızda morarırcasına ağlayan 5 aylık oğluma doktorumuzun "Önce eline sizce uygun olan bir şey verin, sonra diğerini alın" önerisi hala çeşitli şekillerde devam ediyor. Tabi bazı kurallar dahilinde. Her zaman bir kenarda çocuğunuzun ilgisini çabuk çekecek bir şeyler bulundurun. Olmadı mutfak eşyalarından değişik bir şeyler gösterip, "Aaa bak bende ne var" deyip, elinizdeki yeni oyuncağı evirip çevirin ve değiş tokuş yapın.
  • Eğer henüz çocuğunuz hiç kesilen bir el kanayan bir yara kırılan bir bardak görmemişse ona ‘bak şimdi kırılacak’ vs diye bağırmayın, hem boşa bağırmış olursunuz, hem de çocuk acaba kırılmak ne demek diye daha çok merak ettiğinden özellikle kırmak için çaba harcayabilir.
  • "Üff çocum yaaa bırak onu bak şimdi kıracaksın!" gibi seslenişler çocuğun hoşuna gidebilir. Sırf sizden arada o ilginç sesleri duymak için tekrar ve tekrar aynı şeyleri yapabilir. Zamanla o da sık sık bağıran, huysuzlanan bir çocuk halini alır. Bunun nedeni, bu sesleri çok sık duyduğu için iletişimin böyle sağlandığını düşünmesidir. Bizim hareketlerimizin nelerle sonuçlandığını gösteren 2 örnek vereceğim eminim sizlerde de pek çok örnek vardır. Duymak çok hoşuma gider. Bazen insan nerede hata yaptığını fark etmiyor:
    • Can 10 aylık civarındaydı akşam yemeklerine oturduğumuzda sürekli işaret parmağıyla bir şeyler gösterir "ıhh ıh" derdi. Babası da ilerleyen saatlerde bu seslerinden ve bulmaca gibi hangisi diye bulmaya çalışmaktan sıkılmış olmalı ki "ne Can,ne,ne?" diye söyleniyordu. Derken Can "ıh" demeyi bırakıp yarı ağlamaklı tiz bir sesle işaret parmağı havada "ne,ne,neee!" diye bağırmaya başladı. İşte o zaman anladık ki çocukların yaptıkları bütün hareketler aslında bizim yaptıklarımızın biraz abartılı halinden ibaret.
    • Geçen gün tabağındaki büyük parça karpuzları bölmek istedim, kendi kendime "şimdi elimde bıçağı görürse ister, iki parça değil mi, incecikte hemen elimle bölüvereyim" dedim. Yanlış!! Çok yanlış yaptığımı 2 dakika içinde gördüm. Bir de baktım benim arkamdan, güzelce çatalını batırarak karpuz yiyen çocuk çatalı bırakmış elleriyle karpuzları mıncık mıncık eziyor! Annem hemen kızdı "dur ne yapıyorsun şimdi" diye ama ben görünce anladım ki sadece beni taklit ediyor. Hemen yanına gidip özür diledim Can’dan "annen yanlış yaptı bebeğim aslında çatal ve bıçakla kesmeliydi ve sende rahatça çatalınla yemeliydin. Hadi bu ezilenleri atıp yeniden karpuz keselim." dedim ve durumu düzelttik, o an fark etmeseydim büyük olasılıkla belki de aylarca karpuz dilimlerini düzgünce bölmeyi başarana kadar onları ezip duracaktı diye düşünüyorum. 
  • Durumları ne kadar az ağlatarak kurtarabiliyorsanız o kadar sakin bir çocuk elde ediyorsunuz, tabii "hayır"ların "hayır" olduğunu bilmesi kaydıyla.
  • Sadece gerçekten yapmaması gereken bir şeyse ona "hayır" deyin ki "hayır"ın bir anlamı olsun. Eğer ona hayır dedikten sonra ona biraz daha müsaade edecekseniz baştan hiç demeyin.  Tırmanmasına, zıplamasına izin verin. Sadece sakıncalı görüyorsanız yakınında bulunun ki kendisine zarar vermesin.  Çünkü siz ne kadar hayır da deseniz gelişiminin gereği bu hareketleri yapmak isteyecek ve küçük hayırları ezerek kuralları ve ikazları önemsememeyi öğrenecek.
  • Eğer elinde gördüğünüz şey çok tehlikeli bir şey ise hemen elinden alın arada bir biraz ağlaması onu asabi yapmaz.
  • Çocuğunuz elindeki bir oyuncağı kendisine, bir başkasına ya da cam gibi kırılabilecek bir yere vuruyor ve siz de olabilecek bir zarardan endişe ediyorsanız yavaşça yanına gidin ve "cama vurma bebeğim ama istersen taşa vurabilirsin" ya da "o kadar hızlı vurursan başın acır, ama istersen biraz yavaş vurabilirsin (bu arada elini tutup yavaş vuruşu göstererek) hatta daha da iyisi bak burada tahta var gel oraya vuralım" diye yön değiştirmeye çalışın, "yapma" diye bağırmak hiç işe yaramıyor.

Defalarca sizin ve kendi sınırlarınızı anlamak açısından aynı şeyleri deneyebilir. Öğrenene kadar sıkılmadan ve istikrarlı bir şekilde onu yönlendirmelisiniz.

En azından bizde bunlar işe yarıyor. Siz sorunlara nasıl yaklaşıyorsunuz?

posted on 13 Temmuz 2009 Pazartesi 09:36:51 UTC  #    Yorumlar [7]
# 16 Haziran 2009 Salı

Tan yaklaşık 2 haftalıkken bir türlü  mememden inmeyip sürekli emmek istediğinde öğrendim "büyüme atağı" tanımlamasını. Bendeki telaşı siz düşünün ey anneler! "Sütüm mü yetmiyor acaba, yok ben bu annelik işini kıvıramıyorum" ile başlayan, lohusa depresyonumun da etkisiyle ağlama krizlerine varan panik hali.

Oysa oğlum artan büyüme hormonunun etkisiyle hızlı büyüme evresine geçerek, sürekli emip, hem büyümek hem de benim sütümü çoğaltmak istiyormuş. Bu büyüme ataklarının bir tanesine de Tan 9. ayına girerken, bir hafta önce 4 gün süren bir uykusuzluk evresi ile yaşadım.

İnternette yaptığım araştırmaya göre büyüme, en başta beyindeki hipofiz bezi tarafından salgılanan  büyüme hormonu (BH), triod ve cinsiyet hormonu ile sağlanıyor. BH, bebeklerde 0-1,5 yaş arasında özellikle geceleri salgılanırken, belirli haftalarda salınımını artırıyor ve bebeklerde huzursuzluklara, özellikle geceleri sık uyanmalara neden oluyor. Fakat nedense doktorlar bu son derece önemli konuyu anne ve babalarla yeterince paylaşma gereği duymuyorlar. Bence bebek daha ilk rutin kontrolüne götürüldüğünde anlatılması gereken en önemli konu başlığı.  Almanya'da bebekleri yeni doğan ebeveynlerden, yalnızca bu konuda yazılan Oje, ich wachse adlı kitabı okumaları isteniyormuş. (Yazarlar: Hetty Ven de Rijt ve Frans X. Plooji. Almancası olan arkadaşlar belki ilgilenir ve kitabı bulurlar diye düşündüm)

BH, kan şekerini yükseltirken, vücuttaki yağ yıkımını artırıyor, kolestorol ve trigliseridi azaltıyor, protein sentezi ve hücre yapımını uyarıyor. En önemli etkisi kemik ve kıkırdak yapı üzerinde, yani boy uzamasında görülüyor. Bebeklerin yaşadığı değişimi bir düşünsenize. Hiç de kolay bir iş değil yaşadıkları.  4000 vakada bir görülen BH eksikliğinde ise boyda kısalık, beyinde hastalıklar, yüzde şekil bozuklukları gibi istemediğimiz sonuçlar doğurabiliyor.

İnternette bir doktor, "Bir gece yatıyorsunuz ve sabah kalktığınızda uçtuğunuzu görüyorsunuz. İşte bebeğinizin yaşadığı değişimde böyle bir şey" diye anlatıyor.
Gerçekten de  birkaç gün önce deyim yerindeyse "labut gibi yatan" bebeğiniz bir bakıyorsunuz gülümsüyor ya da emeklemeye çalışıyor.

Bebekler ilk 20 ayda 10 adet büyüme atağı geçiriyor, bu ataklar bebeğine göre  değişecek şekilde  5, 8, 12, 19, 26, 37, 46 ve 55. haftalarda görülüyor.  Bu dönemlerde bebeklere sakin, sevecen, taleplerini karşılayacak şekilde yaklaşılması  önerilirken, bebekteki huzursuzluklar nedeniyle "büyüme geriliği" diye adlandırılan ve yalnızca birkaç gün süren bu günlerde anne ile babalara paniğe kapılmamaları öneriliyor.

posted on 16 Haziran 2009 Salı 14:35:58 UTC  #    Yorumlar [4]
# 13 Mart 2009 Cuma

Dil gelişimin bir çocuk ve ailesi için ne kadar önemli ve yararlı olduğunu birkaç yazı önce anlatmıştım. Bazı çocuklar daha erken, bazıları daha geç konuşur, eğer çocuğunuz çevrenizdeki çocuklara göre daha yavaş ilerliyorsa bunun için endişelenmenize gerek yok. Muhtemelen içinde bulunduğunuz dönemde başka bir konuya daha yoğun konsantre olmasından kaynaklanıyordur. Yine de daha iyi konuşabilmesi için çaba sarfetmenin emeklerinizin (ve onun emeklerinin) karşılığını ödeyeceğine inanıyorum.

Aşağıda, bir erkek çocuğuna göre hiç fena konuşmayan Ilgaz sayesinde işe yaradığını tespit ettiğim bazı dil geliştirme taktiklerini sıraladım:

  1. Okuyun, okuyun, okuyun. Okurken parmağınızla okuduğunuz objeleri gösterin. Vurgulayın, heyecan katın. Eğer özellikle ilgilendiği bir bölüm varsa, fazladan hikayeler uydurun.
  2. Yemekleri ailecek hep birlikte yiyin. En azından bir öğünü, genellikle kültürümüzde akşam yemekleri daha sohbetli geçer, sofrada, başka işlerle ilgilenmeden ve televizyonu açmadan yemeye çalışın.
  3. Televizyona dikkat edin. Televizyon tek yönlü iletişimi teşvik ediyor. Özellikle dil gelişiminin yavaş olduğunu düşünüyorsanız, televizyonu tamamen yasaklayın derim.
  4. Özellikle tek tek kelimeleri söyleyebilen çocuğu cümle kurma aşamasına geçirebilmek için işe yaran bir yöntem keşfettim. Akşam uyku saatine yakın çocuğunuzla birlikte kısa bir gezi planlayın. Örneğin bakkala gidip, ekmek alıp eve dönün. Kapıyı açtığınız andan itibaren her attığınız adımı basit cümlelerle onun ağzından dillendirin. "Kapıyı açtım, kapattım. Merdivenleri teker teker iniyorum. Bir, iki, üç.. Dikkatli iniyorum. Ayağım takıldı, yaşasın düşmedim...". Sonra akşam yatırırken sana bir hikaye anlatacağım deyin. "Ali adında bir çocuk varmış. Acıkmış, yemek yemek istemiş. Ama evde ekmek yokmuş. Ekmek bitmiş. Anne'ciğim, ekmek almaya gidelim demiş. Annesiyle birlikte ekmek alıp gelmişler. Akşam babası, Ali ne yaptın bugün, diye sormuş. Baba'cığım annemle ekmek almaya gittik, demiş. Kapıyı açtık, evden çıktık. Kapıyı kapattım sonra. Merdivenleri teker teker indim. Ayağım takıldı, ama düşmedim... Bakkal amca, ne kadar, diye sordum. 2 lira dedi. Parayı verdim. Ekmekleri aldım...." Özellikle konuşmak için çaba sarfettiği bir dönemse nasıl ilgiyle dinlediğine şaşıracaksınız. Ben bunu bir akşam denedim. Henüz cümle kurmuyordu. Kulak kesildiğini farkedince uzattımi detaylandırdım. Ertesi gün tekrar olsun diye yine bakkala gittik. Ben ekmekleri alır almaz, "ne kadar, ne kadar?" diye heyecanla sordu. Sanırım öğrendikleri uykuda yerlerine yerleşiyor.
  5. Eve misafir davet edin. Yatılı daha iyi olur. Sizin gezmeniz de iyidir, ama kendi evinizde farklı insanlarla karşılaştığında, etraftaki objeler, ortam zaten tanıdık olduğu için insanların konuşmalarına, mimik ve beden diline dikkat eder. Onlardan yeni kelimeler, ifade biçimleri öğrenir. İnsanların birbirleri ile konuşmalarını izleyerek çok şey öğrenir.
  6. Her şeyi leb demeden anlamayın. Diyelim ki süt istiyor, siz de bunun farkındasınız. Süt mü istiyorsun, su mu? Bardağa mı koyayım, suluğuna mı? şeklinde teşvik edebilirsiniz. Ağzından yarım yamalak çıkan şeyleri onun arkasından sevinçle tekrar edin. Diyelim ki, kuşu gösterdi, "dut" dedi. Ah evet tatlım, kuş dedin değil mi, ne tatlı kuş, hadi kuş uç" falan diye abartın, sevinin :)
  7. Yanında hiçbir şekilde olumsuz konuşmayın. Doktoruna onun yanındayken, daha iyi konuşmasına nasıl yardımcı olabiliriz diye sorup, doktorun verdiği yanıtları onunla konuşarak teşvik edebilirsiniz. Ama sakın konuşamadığı için sizi anlayamadığını yanılgısına kapılarak, yanında 3. kişilerle yerici  ya da endişeli konuşmalar yapmayın.
  8. Eğer bir şeye bir ad taktıysa, örneğin "su"ya "bu" demesi gibi, hiçbir zaman "bu" vereyim mi gibi bir şey söylemeyin. Siz olması gerekeni kullanın, o kendininkini zamanla düzeltecektir.
  9. Onunla bir şey konuşurken göz teması kuracak şekilde, boyunun seviyesine inerek konuşun. Çok hızlı konuşmayın, anlaşılır ve vurgulu konuşun.

Sizin bildiğiniz işe yarayan konuşturma taktikleri var mı? Muhabbet kuşu öptürmek dışında :)

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

Quick Tips for Boosting Language Development

posted on 13 Mart 2009 Cuma 10:44:57 UTC  #    Yorumlar [3]
# 08 Mart 2009 Pazar

Çocuk gelişim aşamalarından en sevdiğim dil gelişimi. Çocuğun konuşmasının yararları:

  1. Derdini anlatabildiği için huysuzluğu ciddi şekilde azalır.
  2. Ağladığında, bir sıkıntısı olduğunda medyumluk yapmanıza gerek kalmaz. Derdini söyler. Örneğin, geçenlerde 40 ateşle yanarken, gece yarısı ağlayarak "korktum, annecim, tuk sesinden korktum" dedi. Bu cümleyi kuramayacak olsa, ağlamasını otomatik olarak hastalığına bağlayıp acile götürürdüm tahminen çocuğu.
  3. Sizin dışında bakımıyla ilgilenen birileri varsa, konuştuktan sonra daha az aklınız kalır, konuşturarak olan biteni iyi-kötü anlayabilirsiniz. Çocuğun anlattıklarından ona ne öğretildiğini, nelere tanık olduğunu anlayabilirsiniz. Burada televizyon izlettirmemenin pratik bir yararı vardır. Size ters gelen bir şeyler anlattığında, "televizyondan öğrenmiş" gibi bir yanıt almazsınız. Durumdan kimin sorumlu olduğunu bulmak daha kolay olur.
  4. Yemeklerde, onu istiyorum, bunu istemiyorum, dolaptan yoğurt ver, çorbama limon koy gibi yönlendirmeleriyle daha iyi yer, yemek saatleri daha keyifli bir hale gelir.
  5. Çocuk konuştuğu zaman, onun ne kadar çok şeyi anladığını daha iyi anlayacağınızdan, yanında konuşurken daha dikkatli olursunuz.
  6. Çok belirgin bir şekilde görünmeyen ama çok önemli bir yararı vardır. Çocuk konuştuğunda, ona ne verdiğinizi daha iyi görürsünüz. Bu da hatalı ebeveyn davranışlarınız varsa çok daha çabuk toparlanmanızı sağlar.
  7. Çocuğunuzla yaptığınız tatlı sohbetin verdiği keyfi hiçbir sohbet veremez.

Ilgaz'ın tatlı sözlerinden bazıları, bir kısmını kaybettik (düzeltti :)). Çoğunu da unuttuk :(

* Çok uzun süre kendisine sen, karşısındakilere ben dedi.

* - Ilgaz gel çorabını giydireyim

   - Haaayıır

   - O zaman baban giydirsin

   - Giydirmesinn, babann

   - Kim giydirsin, teyzen giydirsin mi?

   - Anne, baba, teyze, annane, Tan (5 aylık kuzeni)  giydirrmesiiiinn (kafayı iki yana sallıyor)

   - Ilgaz'cım bu tür durumlarda hiçkimse giydirmesin diyoruz, gel, ayağın üşüyecek!

* Sanırım özledim'le seviyorum'un aynı anlama geldiğini sanıyor.

* -Ilgaz senin soyadın ne?

   - Altı-ören

   - Peki benim adım ne?

   - Anne Altınören

   - Ablanınki? (bakıcısı)

   - Abla Doğan Altınnörrenn

* Hapur = vapur

* Benziniyor = benziyor

* A, be, ce, de, e, fe, efe gel

* Kendisi sıcak gelen içecekler için soğuk soğuk yap diye bir şey uydurdu. Bir gün ıhlamuru için soğuk soğuk yap dedi. Ben de onun bardağı ile büyük cam bir bardak arasında aktarmaya başladım soğutmak için. Her bir bardaktan diğerine geçerken, belki 20'şer kez, 1'er saniye ara ile hızlı hızlı:

   -sook sook yap, ılgazın bardaana, anncim sook sook yap, ılgazın bardağına, sook sook, ılgazın, sohohohok (ağlıyor)

* Nasıl başardık bilmiyorum ama şaka = sandwiç sanıyor.

Sonraki yazıda: Dil gelişimini hızlandırmak için yapılabilecekler.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 08 Mart 2009 Pazar 17:15:27 UTC  #    Yorumlar [9]
# 09 Şubat 2009 Pazartesi

Bugünlerde her işte bir "hayır" var. Ilgaz'ın iki yaşını doldurmasına 3 gün kaldı ve sanırım artık 2 yaş sendromu denen çağ da başladı. Pazar günü her ikimiz de hasta ve de yorgunken, üstüne bir de işler eklenince kendisiyle papaz olduk. Bu akşam durumumuz daha iyiyse de ana trend devam ediyor.

Durumu özetlemek gerekirse, kafasına bir şey koyduğunda ne söylersek söyleyelim onu yapıyor. Daha kötüsü, ne tonda ne söylersek söyleyelim duymazdan gelerek işine devam ediyor. Bazen defalarca seslendikten sonra yanına gidip omzuna pıt pıt yapıp "Ilgaz duymuyor musun?" diye soruyorum, "duyuyorum" diyor.

Uykusuz kalırsa daha kötü oluyor, bir şey istiyor, mesela "anneciğim kelebeği istiyorum, kelebeği verir misin? istiyorum, istiyorum..." saniyesinde vermezsem ağlar tonda devam ediyor, "istiyorum kelebeği istiyorum", sonra veriyorum, "istemiyorum, istemiyorum, kelebeği istemiyorum, kelebeği alır mısın, kelebeği al..."

Seçenekler sunmak bazen işe yarıyor ama her zaman değil, ya da her zaman yemiyor diyelim. İşe yarayan bir iki şey tespit ettim (tam bir çözüm değil sadece birkaç şey :) )

  • Eğer bir aşırı ilgi isteği durumu varsa, bu özellikle sizi özlediğinde gerçekleşiyorsa, işi gücü bırakın, bir yarım saat ilgiye boğun, sonra biraz daha kendi halinde oyalanabilir hale gelebiliyor. Sabah uyandınız, baktınız nane-molla, plan sıkı bir pazar kahvaltısıydı, boşverin, herkes ekmek arası yesin. Bizim dünkü halimiz gibi kısır döngüye girerse o nane-mollalıkta akşamı bulma ihtimaliniz yüksek.
  • Şarkılar, çocuk şarkıları, büyük şarkıları, uyduruk şarkılar. Büyümesi ile birlikte artık ilgilendiği şeye öyle iyi konsantre oluyor ki dikkatini başka bir şeye çekerek tehlikeden uzaklaştırmak imkansız hale geliyor. Ama şarkılar hala işe yarıyor, iki saniye önce altını değiştirirtmemek için (yatma vakti yaklaşmasın diye oyalamak için) sizi tekmeliyorken, iki saniye sonra sizinle birlikte tavşanım, tavşanım şarkısını söylemeye başlayabiliyor.
  • Erken yatın, iyi beslenin, siz yorgun olunca işler daha fena sarpa sarıyor.
  • Örnek masal: Gerçekten işe yarıyor, çok yapınca etkisi azalır korkusuna önemli şeyler için saklıyorum. Uydurmasyon bir çocuğun problemli konulardaki davranış gelişimini anlatıp, mutlu sonla bağlıyorsunuz. "..Bülent annesini babasının ne yaptığını merak ettiği için sürekli yatağından kalkıp salona gidiyormuş, ama bu sırada ayakları üşüyormuş, sonra çocukların uykuda büyüdüklerini öğrenmiş, bir daha yatağından kalkmamaya karar vermiş, bir gece hiç kalkmadan uyumuş, annesi babası çok sevinmişler.."
  • Sözünüzü dinlemese de çok sık kızmamaya çalışın. Morali bozulunca daha da söz dinlemez hale geliyor.

2 yaş kontrolünde doktoruna danışacağım, oğlumla külahları değişmeyi hiç istemiyorum. Önerileriniz var mı?

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

 

posted on 09 Şubat 2009 Pazartesi 20:16:18 UTC  #    Yorumlar [16]
# 28 Aralık 2008 Pazar

Küçük çocuklar sürprizleri sevmez. Düzenin, rutinlerin bu kadar önerilmesi de aslında bundandır (Sürpriz derken eve elinizde çikolatayla gitmenizi kastetmiyorum elbette :)) Sözünü ettiğim sürpriz türü, olağan hayatın dışına çıkılan durumlar. Bu minik arkadaşların sadece 2 kez bile olsa tekrarlanan her şeyi rutin kabul ettiklerini göz önünde bulundurursak, size son derece sıradan gelen bir durum, bebeğiniz ya da küçük çocuğunuz için bir sürpriz sayılabilir.

Akşam eve normal saatinizden geç gelmeniz, eve misafir gelmesi, tatile gitmeniz, o öğle uykusuna yatmışken o uyumadan önce evde olan birinin evden ayrılması, onun doktora götürülmesi. Onun her geçen gün daha büyüyen bir birey olduğunu ve sizinle ortak bir hayatı paylaştığını, ve hayatında neler olup biteceğinden haberdar olmayı hakettiğini ve istediğini unutmayın.

Haberdar olduğunuz değişikliklerden makul bir zaman önce onu bilgilendirin. Bahsi geçen konunun ne kadar sıradışı olduğuna bağlı olarak değişiklikten ara ara söz edin, detaylarına girin. Ayrıca sıradışı durum sona erdiğinde düzeninize dönebilmek için istisnalarda söz edin. Örneğin;

"Oğlum / kızım hani sen normalde yemekten sonra yatağına yatıp uyursun ya, bu seferlik, tatile gideceğimiz için, yemekten sonra hemen evden çıkacağız. Arabamıza bineceğiz, sen sütünü arabada içer uyursun, sonra biz Ankara'ya vardığımızda, teyzenin senin için hazırladığı yatağa geçiririz seni, biz de seninle aynı odada uyuyacağız, çünkü teyzenin evinde başka boş oda yok. Evimize dönünce yine yerinde yatarsın olur mu?" gibi.

Deneyin yararını göreceksiniz. Oğlumuz normalde kendisini babası veya benim dışımda bir kişinin yatırmasına kesinlikle izin vermez. Bir arkadaşımızın düğününe gitmeden bir gün önce, onun yattığı saatten önce ayrılıp düğüne gideceğimizi, onu ablasının yatıracağını,  o uyuduktan sonra eve gelip onu öpeceğimizi, sabah uyandığında evde olacağımızı anlattık. Giyinip süslenip o daha akşam yemeğini yerken evden ayrıldık, bize neşeyle "bay bay" yaptı. Sonra da hiç sorun çıkartmadan uyumuş.

Bir süredir bizde olan anneannesini yolcu etmek için kalktığımda "istisnai şekilde" uyuyordu. Bir gün önce anneannesi ertesi gün gideceğini söylemişti ama nasıl olsa uynamış olur düşüncesi ile vedalaşmadılar. Tersine ısrarlara rağmen onu uyandırdım ve anneannesini öpüp hoşçakal dedi. Eminim uyandığında onu bulamasa çok üzülecekti. Maksimum bir saatlik uyku için üzülmesine izin vermek istemedim.

Eğer çocuğunuz henüz konuşamıyorsa, bu olan biteni daha anlayamayacağı anlamına gelmiyor. Ilgaz konuşmaya başladı ve aylar önce konuşamadığı zamanlarda olan bitenleri anlatıyor şimdi.

Önemli bir şey de çocuğu kandırmamak. Dilimizde "çocuk gibi kandırmak" diye bir deyim var ve bence bu deyimin çıkış noktası çok yanlış. Çocuklar kandırılmamalı. Eğer çocuğunuza onun iyiliği için bile olsa yalan söylerseniz, bunu farkeder ve size olan güveni azalır, daha sonra söylediklerinize inanmaz. Ayrıca taklit ederek öğrendiği için, becerebilmeye başladığı zaman o da sizi kandırmayı deneyecektir. Kısa vadeli yatıştırmalar için küçük yalanlarla çocuğu kandırmak uzun vadede işinizi daha da güçleştirecektir.

Çocuğunuzu henüz kararlarınıza tam olarak dahil edemeseniz bile onu kararlarınızla ilgili doğru şekilde ve zamanında bilgilendirebilirsiniz. Bu davranış biçiminin  çocuğunuzun kararlarınıza saygı duyması ve onları kabullenmesi için çok yararı olacağını düşünüyorum.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 28 Aralık 2008 Pazar 18:52:49 UTC  #    Yorumlar [2]
# 21 Aralık 2008 Pazar

Bir süredir Benimle Oynar mısın Anne'nin mail grubunu takip ediyorum. Umarım biz de yakında çengelköyde bir grup oluşturabileceğiz (Bu tempoda nasıl yetişeceğinin üzerinde durmamaya çalışıyorum).

Bu yazımda, grup üyelerinden adaşım Damla Hanım'ın bir yazısını kendisinin izniyle paylaşıyorum. Epeydir değinmek istediğim birkaç konuyu birden kapsayan bu yazısını, gruptaki arkadaşlarımızdan birinin, çocuk doktorlarının alışveriş merkezine gitmemeleri ve top havuzlarının mikrop yuvası olduğu uyarısını paylaşması üzerine mail olarak atmıştı.

.....................

  1. Nereye kadar hijyen?
  2. Çocuk doktorlarının psikolojik danışma paradigması nereye kadar devam edecek? Ya söyledikleri doğru değilse?

Nereye Kadar Hijyen?

Çocukları hijyen şartlarda büyütmek tamam, ama kimi zaman evimizin havası kimyasallar açısından dışarıdaki havaya göre daha  kirli bile olabiliyor (ref. ev hava temizleme cihazları ile ilgili açıklamalar). Ayrıca doğal immunite cok onemli. İmmun sistem hücrelerinin öğrenmeleri gereken tonlarca bilgi var ve "Çocuk bu düşe kalka, hastalanarak büyür” terimi tam da bunun için. “Hastalanmıyor benim çocuğum, süper bakıyorum” demek, ileride bu koruduğunuz etkenlerle karşılaşmayacağı ve karşılaştığında hasta olmayacağı sonucunu sağlamıyor. Lütfen bu söylediklerimden de çocuklarınızı hasta edin temasını çıkartmayın. Siz nasıl yaşıyorsanız onlar da öyle yaşamaya alışsınlar demek istiyorum. Daha da kötüsü biz bir endüstri-gelişmekte olan ülke arası bir yerde yaşıyoruz ve çocuklarımızı çok da temiz bir geleceğin beklediği söylenemez. Genetik kodların bunlara yavaş yavaş alışması gerekiyor. Biliyor muydunuz,  genetik bilgilerimizi içeren DNA’mızın %90’ı junk DNA’dan oluşuyor ve bunları daha önce atalarımızın geçirdiği enfeksiyonlar ve kazanmış oldukları mutasyonlar ile edinmişiz. Belki de ortamla uyumlu çocuk yetiştirmek onların daha şanslı genoma sahip olmalarını sağlamak anlamına geliyor. Bu benim yaklaşımım ve bence en güzeli önsezilerimizin izin verdiği ölçüde çocuk yetiştirmek.

Çocuk doktorlarının birinin dediği diğerini tutmuyor

Ya bir gün gelip de yumurta özürü gibi, pardon çocuklarınıza demir verin dedik ama demir yüklemesi yapılan çocukların zeka seviyeleri birkaç birim daha düşük çıkıyor (ref. pubmed) demeleri çok uzak gözükmüyor. Bu çok normal çünkü bilgi gelişiyor ve uzun süreli takip sonuçları bize yeni bilgiler ve görüşler kazandırıyor. Tıpkı çok kullandığımız ilaçların apansızın piyasadan kalkması gibi bir olgu bu. Ayrıca bu alışveriş merkezinden uzak tutun söylemi daha çok Amerikan ekolü çocuk doktorlarının söylemi gibi geliyor. Amerika’da yeşil alanlar alışveriş merkezinden daha fazla, bizde ise gidişat tam tersi yönde. Tercihimizi tabi ki doğal ortamlarda yaşamak üzere kullanıyoruz ama bence çocuklarımızın bizlerle birlikte sosyalleşmesinin önüne de geçmemek gerek. Onlarla birlikte alışveriş yapmak büyük zevk ve bunun onlar için de çok öğretici olduğuna inanıyorum. Yararları ve zararları kesinlikle tartışılmalı. Buradan da çocuğa özgü bir hayat mı yaşamalıyız, yoksa çocuğumuzu da kendi hayatımıza adapte ederek bir süre sonra herkesin ortaklaşa birçok zaman geçirdigi ve bu zamanlardan keyif aldığı bir yaşam şekli mi oluşturmalıyız sorusu aklıma geliyor.
Çocuk doktorları da psikolojik yönlendirme egitimi almadıklarına göre anneyi eğitme gibi bir güdülerinin  olmaması gerekiyor. Çocuk doktoru benim bildiğim kadarı ile çocuğun fizyolojik sorunları ile ilgilenir. Ve daha çok takip amaçlı olarak ilk yaş süresince ziyaret edilir. Alışverişe gitmeyin biraz doktorluk dışı bir tavsiye kısmına girmiş. Bunun da doğruluğu tamamen kisişel kuramlarca irdelenebilir.


Küçük toplar (pvc-plastik)üzerinde ne derece mikrobiyal ortam oluştuğuna dair doktorunuzun kesin kanıtı var mı? Varsa bu bilgiyi öğrenmek isterim. Yoksa enteresan bir bilimsel çalışma olabilir. Ne de olsa bakteriler plastik yerine halı gibi organik materyaller üzerinde daha fazla canlı kalabileceklerdir.

....................

Damla Hanım'a çok teşekkür ediyorum. Tatlı oğluna hitaben yazdığı yazılarını Oğlum Büyürken isimli bloğundan okuyabilirsiniz.

Bu yazıyı sevdiyseniz:

Bir denge sporu - ebeveynlik

Çocuk doktoru seçerken

 

posted on 21 Aralık 2008 Pazar 20:14:13 UTC  #    Yorumlar [0]
# 04 Aralık 2008 Perşembe

Televizyonla ilgili yazımda Ilgaz'ı 18 aylık rutin kontrolü sırasında pedagogun gördüğünden söz etmiştim. Yine aynı kontrolde pedagog Güzide Soyak bir oyun grubuna götürmemizi önerdi. İlgisini toplayabiliyor ve motor becerileri de iyi, eğer götürürseniz yararını görür dedi.

Yuva, kreş deyince hep 3-4 yaşların bahsi geçiyor. O nedenle aklıma gelmemişti Ilgaz'ı oyun grubuna vermek. Burada amaç bir otorite (öğretmen) eşliğinde diğer çocuklarla paylaşmayı öğrenmesiymiş. Biz yetişkinler ne kadar uğraşırsak uğraşalım, diğer çocuklardan öğreneceklerini öğretemezmişiz.

Çevremizde çocuğu olan ailelerle düzenli biraraya gelsek aynı işi görmez mi diye sordum. Onu da yapın, onun da çok yararı olur ama aynı şey değil dedi. Özellikle düzenli olması, bir öğretmenin aynı çocukları sürekli takip ederek belirli faaliyetleri yapmaya yönlendirmesi ile aynı etkiyi yapmazmış.

Bu çağdaki çocuklar için düzenin yararı biliniyor. Çocuklar aşağı yukarı 3 yaşlarına kadar başka çocuklarla oynama konusunda çok başarılı değiller. Ancak eğer aynı çocuklarla düzenli olarak biraraya gelirlerse, o çocuklarla oynayabilmeyi öğreniyorlarmış. Bunu daha önce okuduğumdan Güzide Hanım'ın söyledikleri daha da aklıma yattı.

Sonra yuva araştırmaya başladım. Araya tatil falan da girince Ilgaz 20 aylık oldu. Birçok yerin yaz programı da yoktu. Hangisine yuva, hangisine anaokulu, hangisine kreş, hangisine çocukevi deniyordu, araştırırken öğrendim, ama şimdi yine karıştırdım :) Neyse sonuçta, 3 yaş altını kabul eden kurum sayısı sınırlıydı. Aslında pedagog'un söz ettiği, yanında annesi ya da bakıcısıyla birlikte katılım sağlanan bir oyun grubu idi. Ancak bizim evimize yakın böyle bir yer yok, bakıcımız da araba kullanmıyor, ben de çalışıyorum. Cumartesi olanlar da duydum ama hem haftada bir gün yeterli olmayacak diye düşündüm, hem de cumartesilerimizi serbest şekilde planlayamayacaktık, gün bölünecekti.

Biz de hiç göndermemek yerine, yanında refakat edemeyecek olsak da, eve yakın bir kreşe başlamasının iyi olacağına karar verdik. Yakın olması, hem daha 2 yaşını bile doldurmadan okula gideceğim diye trafikli yollara düşmemesi, hem de bir durum olduğunda hızlıca eve ulaşabilecek olması açısından önemliydi. Altunizade'deki Atlıkarınca Çocukevinin bir şubesi olan Arı Çocukevi evimize çok yakın. Sıcak havalarda oynayabilmesi için güzel de bir bahçesi var. Burasının uygun olacağına karar verdik. Ilgaz başladığında oraya devam eden ilk 2007'liydi, sanırım ondan sonra 1-2 çocuk daha başladı. Haftada 3 gün 10-12 saatleri arasında gidiyor. O ayrıldığında diğer çocukların öğle yemeği saati oluyor. O da eve gidip yemeğini yiyip mışıllar gibi uyuyor.

İlk gün babası okulda bekledi, sonra 3 kez de bakıcısı. Ilgaz okula girdikten sonra refakatçisini ne arıyor, ne soruyordu. Biz de refakatçisiz bir kreşin onun için uygunluğu konusunda rahatladık. Belki ablasının aşağıda beklediğinin güveni ile sorun çıkartmadan oynuyordur diye, son gün ablası(bakıcısı) eve gittiğini söyleyerek yandaki pastanede bekledi. Olur da ağlarsa ablası evden gelene kadar çok stres olur, bir daha gitmek istemez düşüncesiyle. O gün de ses çıkmayınca artık beklemenin gereksiz olduğuna hükmettik.

Şu ana kadar sadece iki kez okula gittikten sonra ablasını bırakmak istemediğini belirtti, öğretmeni onu ikna etmekte zorlanmadı. Ama diğer yandan bazı günler de okuldan geri gelmek istemedi. Genel olarak okula gitmekten çok mutlu. Yuvaya başlamamış olsa evimizi ziyaret eden kuzenine bu kadar sıcak davranır mıydı bilmiyorum. Öğretmeni aktivitelere bazen katıldığını, bazen katılmadığını, katılmak istemediğinde de genellikle yapbozlarla ilgilendiğini söyledi. Eğer karışık yaş grubu ile bir aktivite yapılıyorsa, kendi öğretmeni odadan çıkarsa o da elindekini bırakıp öğretmenin peşinden gidiyormuş. Yaşının gereği öğretmenine bağlanıyor diye düşündüm. Kaydırak gibi oyuncakların olduğu büyük oyun odasını ve bahçeyi çok seviyormuş. Zaten rahatça koşturabileceği evden daha güvenli bir ortamda oynamasının kaba motor becerilerine belirgin şekilde yararı oldu. Geçtiğimiz pazar onu parka götürdüm. Oyun grubu öncesinde 3 adımda bir tökezleyip düşen Ilgaz, uyku saatine yakın uykulu haliyle bile kendi başına kaydırağa çıkıyor, kayıyor, diğer çocukların kalabalığı içinde onlarla toslaşmadan oynayabiliyordu.

Önümüzdeki aydan itibaren yemekli olarak vermeyi planlıyoruz. Yine 3 gün yemeklerini de okulda yiyip öyle eve gelir. Zaten çoğunlukla yemeklerini kendi yiyor ama birisi onu izliyor tabi. Böylece başka çocuklarla birlikte, birisi kendisiyle birebir ilgilenmeden yemek yemeyi öğrenir. Hem de farklı ellerin pişirdiği yemeklerden de tadar, damak tadı gelişir, besin çeşitliliği artar diye düşünüyoruz.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 04 Aralık 2008 Perşembe 19:50:32 UTC  #    Yorumlar [6]
# 23 Kasım 2008 Pazar
Melamin konusunu Berna Hanım sayesinde araştırma fırsatı buldum. Yakın zamanda Çin'de gerçekleşen çocuk ölümleri üzerine bütün dünya ayağa kalkmış bu madde yüzünden.

Melamin bildiğimiz melamin. Normalde tabak çanak yapımında, plastik üretiminde falan kullanılıyor. Melamin düşük dozlarda zehirli değilken, siyanürik asit (cyanuric acid) ile birleştiğinde ölümcül böbrek taşlarına yol açabiliyor. Melamin "ağızdan alındığında, solunduğunda ve ciltten emilmesi halinde zararlı" olarak tarif ediliyor. Düzenli olarak melamine mazur kalmak kansere, kısırlığa yol açabiliyor. Göz, deri ve akciğerlerde tahrişe neden olabiliyor. Melamin ve siyanürik asit birleşterek kan dolaşımına karıştığı zaman, üre ile dolu olan böbrek kanallarında konsantre olarak etkileşime giriyor ve çok sayıda yuvarlak sarı kristale dönüşüyor. Bu kristaller böbrek kanallarını tıkayarak zarar veriyor ve böbreklerin çalışamaz hale gelmesine neden oluyor.

Peki hangi akıllı, ne diye gıdalara bu maddeyi ekliyor? Paketli satılan ürünlerin protein, yağ, enerji gibi değerleri yetkili kurumlarca ölçülüp, paketin üzerinde belirtilmesi zorunlu. Süt ürünlerine su kattığınız zaman doğal olarak protein miktarı düşük çıkıyor. Bu sulu süte melamin eklediğinizde, testleri sanki sütte olduğundan fazla protein varmış gibi kandırıyor. Velhasıl bir üçkağıtçılığın kamuflajı için kullanılıyor.

Amerika FDA'sı 2007'de evcil hayvan mamalarında ortaya çıkması, 2008'de Çin'de birkaç çocuğun ölmesine ve bir sürü insanın hastaneye yatmasına yol açması üzerine Ekim 2008'de gıdalarla melamin testlerinin hangi metotlarla yapılacağını belirlemiş. Ülkemizde henüz melamini ölçecek teknoloji bulunmuyor, bu nedenle yerli üretim ürünlerin durumunu bilmek mümkün değil. Yabancı ürünler, Avrupa markası olsa bile birçok ülkede üretim yaptırıyor olabileceğinden, marketten alınan ürünlerin üretim yerine bakarak Çin malı olanları almamak bir önlem olabilir. Özellikle süt ürünleri içerenlere dikkat etmek gerekiyor, mamalar, süt tozları, sütlü bisküviler, sütlü çikolatalar, sütlü ve bol proteinli olduğunu iddia eden ne varsa.

Berna Hanım bahsettiğiniz markaların bazı ürünleri ile ilgili çeşitli haberlere rastladım, Nestle'nin Çin'de üretilen bir kutu sütünde düşük dozda melamine rastlanmış, bunun dışında Çin'de üretilen birçok ürünü testleri geçmiş, Starbucks Çin'den aldığı soya sütlerini riske girmemek için başka ülkeden almaya karar vermiş, Pizza Hut Tayvan'da melamin içerdiği tespit edilen peynir tozu paketlerini toplatmış (eve siparişte gönderiliyormuş). Büyük markaların bu kadar riskli bir madde saptanan ürünlerini herhangi bir ülkede bile bile satacaklarını düşünmüyorum (umuyorum diyelim). Ülkeye özellikle kaçak yollardan girmiş olma ihtimali bulunan gıdalara dikkat etmek lazım sanırım.

Acaba yine de eskisi gibi mahalle sütçüsünden Sarıkız'ın sütünden alıp, kaynatarak mı tüketmeliyiz?





posted on 23 Kasım 2008 Pazar 21:04:01 UTC  #    Yorumlar [3]
# 14 Kasım 2008 Cuma

Ilgaz 1 yaşını geçtikten sonra (tam ne zaman hatırlamıyorum), bebek televizyonunun sınırlı süre ile zararlı olmayacağına kanaat getirip, dil gelişimi için günde yarım saati geçmemek, hergün olmamak, yemek saatleri dışında ve uykudan önce olmamak kaydıyla izletmeye başlamıştık. Ilgaz 18 aylıkken, Amerikan hastanesinin rutin kontrolünde onu gören pedagog Güzide Soyak'a Baby TV'yi sorduğumuzda, kesin bir ses tonuyla "2 yaşına kadar yasak" yanıtını aldık. Yasaklamamızın ilk günü bebeğimiz Baby, baby diyerek televizyonu açtırmaya çalıştı, televizyon açılmayınca bağır çağır ağlamaya başladı. Biz de televizyondan güzelce soğumuş olduk.

Tanrı kararımızı perçinlemek istemiş olmalı ki, bir hafta sonra, Fransa'da 3 yaşından küçükler için program yapılması ve yayınlatılmasının yasaklandığına dair haberler çıktı. Birkaç hafta sonra, fonda açık olan televizyonun bile çocuğun konsantrasyonunu nasıl düşürdüğünü gösteren bir araştırma izledik. Yani siz dizi izliyorsunuz, o oyun oynuyor, nasıl olsa izlemiyor diyorsunuz, ama çocuğun oyununa (işine) konsantre olmasını güçleştiriyorsunuz aslında.

Bu arada eğer halen izlemesine izin veriyor olsaydık boş yere, renkler, türlü çeşit hayvanlar, şekiller gibi birçok şeyi televizyondan öğrendiğini zannedecektik.

Habere aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

Çocuklarımızı televizyondan koruyalım

"...Amerika"da yapılan diğer bir araştırma da ekrandan yayılan aşırı görsel uyarıların beyinde zarara yol açması ve epilepsi gibi hastalıkların, TV seyretme alışkanlığıyla ilintili olduğunu somut bir şekilde ortaya çıkarıyor. CNN International, Aralık 1997"de 700 epilepsi hastası üzerinde yapılan bir araştırmayı yayımladı. Araştırmanın sonucu dikkat çekiciydi. Gözlem altında tutulan hastalar, izledikleri "Pokemon" isimli çizgi filmde, "Pikachu"nun gözlerinin 8 saniye yanıp sönmesinin hemen ardından (20 dakika içinde) epilepsi nöbetine girmişti..."

Güncelleme: Eğitim DVD'leri de zararlıymış

Bebeğinize eğitim DVD’si alırken iki kere düşünün

"...Bir başka araştırma, söz konusu DVD’leri seyreden 7 ila 16 aylık bebeklerin, akranlarından daha az kelime bildiklerini gösterdi. DVD başında geçirilen her bir saatin 6 kelime daha az öğrenilmesine yol açtığı kaydedildi..."

 

posted on 14 Kasım 2008 Cuma 21:27:00 UTC  #    Yorumlar [11]
# 12 Kasım 2008 Çarşamba

Zeki Çocuk Dizisideki Tüm Yazılar:

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin!

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (2)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (3)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (4)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (5 - son)

Çocuğunuzun Zeki Olmasını mı İstiyorsunuz? - Brainology'den yanıt geldi

...................................................................

Brainology'den mail'ime yarı jenerik, yarı kişiselleştirilmiş bir yanıt gelmiş. Artık nasıl bir İngilizce ile sorduysam, onlarla iş ortaklığı yapmak istediğimi düşünmüşler. Neden olmasın değil mi? İspanyolca'ya ve birkaç dile daha tercüme etmeyi düşünüyorlarmış, ama hemen olmaz diyorlar. Umarım her şey gibi bu da en son bizzim dilimize çevirilmez. Lütfen en son Türkçe olmasın. Atatürk de bu makaleyi okumuş olsaydı sanırım, "Türk milleti çalışkandır, Türk milleti zekidir" yerine, "Türk milleti çalışkandır, Türk milleti çok çalışkandır" derdi.

Programın demosuna baktım çok güzel. Belki okul çağında İngilizce bilen çocukları olan aileler almayı düşünebilirler programı.

Aldığım mail'in orijinali aşağıda:

"Hi Damla,
We're very excited to hear of your interest in partnering with us to bring BrainologyTM to Turkey.  We're happy to hear that your child will learn the growth mindset from such a young age.
We do have a demo of the program available and you can access it via the following link:
http://www.brainology.us/webnav/demo.aspx
As far as translating the program we do have plans to release the program in Spanish and other languages in the future, but these won't be ready for some time.
You may be interested in the following resources to learn more about the BrainologyTM program:
-      a summary of the research that led to BrainologyTM:
http://www.brainology.us/websitemedia/info/brainology_intro_pres.pdf and a Scientific American article that also summarizes this research: http://www.sciam.com/article.cfm?id=the-secret-to-raising-smart-kids
-      a BrainologyTM introduction brochure (http://www.brainology.us/websitemedia/brainology_introduction.pdf) and the User Guide (http://www.brainology.us/websitemedia/userguide.pdf)
  As a parent, you may also be interested in the following resources:
-      a New York Magazine cover article on praise & parenting:
http://nymag.com/news/features/27840/
-      Dr. Carol Dweck's book Mindset: The New Psychology of Success, which includes a chapter on Parents, Teachers and Coaches. The book's website, which is at http://mindsetonline.com/, includes a section relating to parenting: http://www.mindsetonline.com/howmindsetaffects/parentsteacherscoaches/
If you have any other questions please don't hesitate to contact us at anytime.  We appreciate any feedback you may have as we're always striving to improve everything we do.
We're excited to work collaboratively with you and your organization in the future."

İlgili yazılar:

Disiplin, Övgü, Ödül, Ceza Dizisi:

Demokratik ilişkiler hayat kalitemizi nasıl yükseltir

Ödül, Övgü, Ceza, Güç, Öz-Disiplin

Çocuklar için Alternatif Disiplin Yöntemleri

Çocuklara Kendi Sorunlarını Çözmeyi Öğretmek

 

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 12 Kasım 2008 Çarşamba 21:41:30 UTC  #    Yorumlar [0]
# 07 Kasım 2008 Cuma

*The Secret to Raising Smart Kids makalesinden tercümeye devam ediyorum.

Zeki Çocuk Dizisideki Tüm Yazılar:

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin!

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (2)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (3)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (4)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (5 - son)

Çocuğunuzun Zeki Olmasını mı İstiyorsunuz? - Brainology'den yanıt geldi

.....................................................

Brainology'nin test versiyonunu deneyen New York'taki 7. sınıf öğrencileri programın öğrenmeye olan bakış açılarını değiştirdiğini söylediler. Öğrencilerden biri "Brainology'nin en sevdiğim kısmı bir şey öğrenildiğinde bağlantılar kurulması ve bu bağlantıların çoğalması, okulda da hep bunu gözümün önüne getiriyorum." yazdı. Bir öğretmen programı kullanan öğrencilerin, bağlantıların kurulduğundan emin olmak için, pratik yaptıklarını, çalıştıklarını, notlar aldıklarını iletti.

Öğrencileri bu bilgi ile donatmak yalnızca, onları çalışmaya sevketmek için bir taktik olarak görülmemeli. Araştırmalar, dehanın bile yıllarca tutku ile çalışma ve dedikasyon sonucu ortaya çıktığını, öyle doğumla verilen bir armağan olmadığını gösteriyor. Mozart, Edison, Curie, Darwin ve Cézanne basit bir şekilde yetenekli doğmuş kişiler değildi. Onlar yeteneklerini yoğun ve istikrarlı çabaları ile ürettiler. Benzer şekilde, sıkı çalışma ve disiplinin okul başarısına etkisi IQ'dan çok daha fazladır.

Bu dersler hemen her tür çalışma için geçerli. Örneğin bazı atletler yeteneği çalışmadan daha değerli görürler ve eğitilmeleri olanaksız hale gelir. Benzer şekilde, birçok kişi iş yerlerinde sürekli takdir ve yüreklendirme olmadan iş bitirmekte zorlanırlar. Eğer evlerimizde ve okullarımızda gelişime odaklı kafa yapısını teşvik edersek, çocularımıza başarılı olmaları, sorumluluk sahibi çalışanlar ve vatandaşlar olabilmeleri için gerekli araçları sağlamış oluruz.

Yazar Hakkında: CAROL S. DWECK, Standford Üniversitesinde psikoloji profesörüdür (Lewis ve Virginia Eaton). Kolombiya, Illinois ve Harvard Üniversitelerinden profesör ünvanlarına sahiptir ve Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi üyesidir. Son kitabı 2006'da Random House tarafından "Mindset" ismi ile yayınlanmıştır.

*The Secret to Raising Smart Kids makalesinden tercümedir.

Not: Bitti... sonunda :)

Bu arada kitabın türkçeye tercümesi var mı acaba diye ararken konu ile ilgili bir makale daha buldum. Örnekler süper.


Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun


posted on 07 Kasım 2008 Cuma 20:12:49 UTC  #    Yorumlar [1]
# 06 Kasım 2008 Perşembe

*The Secret to Raising Smart Kids makalesinden tercümeye devam ediyorum.

Zeki Çocuk Dizisideki Tüm Yazılar:

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin!

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (2)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (3)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (4)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (5 - son)

Çocuğunuzun Zeki Olmasını mı İstiyorsunuz? - Brainology'den yanıt geldi

.....................................................

1998'de Colombiya'lı psikolog Claudia M. Mueller ve ben birkaç yüz 5. sınıf öğrencisi üzerinde bir araştırma yaptık. Öğrencilere sözel olmayan bir zeka (IQ) testi verdik. Çoğu öğrencinin başarıyla tamamladığı ilk 10 soruyu çözdüklerinde onları pohpohladık. Kiminin zekasını överek, "Oo bu çok iyi bir sonuç...Sen çok zeki olmalısın" şeklinde yorum yaptık. Diğerlerini çabaları için övdük; "Oo, bu çok iyi bir sonuç...Çok çalışmış olmalısın"

Zekanın met edilmesinin, çalışma için sırt sıvazlamaya göre sabit kafa yapısını daha fazla teşvik ettiğini gördük. Örneğin, öğrencilere zor ve kolay soru setleri için seçme hakkı verildiğinde, zekaları için tebrik alanlar çoğunlukla kolay soruları tercih ettiler. Herkese zor sorular verildiğinde ise zekaları övülenler demotive olarak yeteneklerinden şüphe duymaya başladılar.  Bu sorulardan sonra verilen testin başındakilere eşdeğer kolay sorulardaki başarılarında düşüş gözledik. Çalışmaları için yüreklendirilen öğrenciler ise zor sorulardaki özgüvenlerini korudular ve takip eden kolay sorulardaki performanslarında belirgin şekilde artış oldu.

Akıl Yapımızı Düzeltmek
Aileler ve öğretmenler gelişime açık bir kafa yapısı oluşturmak için çabayı teşvik etmenin yanında, aklı bir öğrenme makinesi olarak tanıtma yoluna gidebilirler. Blackwell, Trzesniewski ile birlikte lisenin ilk sınıfında matematik notları düşmekte olan 91 öğrenci için 8 seanslık seminerler düzenledik. Öğrencilerin 48'ine yalnızca çalışma metodları anlatıldı. Diğer 48 öğrenci çalışma becerileri ile birlikte gelişime odaklı kafa yapısı ve bu yaklaşımın derslerinde nasıl uygulanacağı konusunda dersler aldılar.

Bu derslerde öğrenciler "Beynini geliştirebilirsin" isimli bir makale okuyarak, üzerinde tartıştılar. Onlara beynin kaslara benzediği, kullanıldıkça geliştiği ve öğrenmenin beyinde yeni bağlantılar kuracak nöronlar oluşturduğu öğretildi.  Bu öğretinin sonucunda, birçok öğrenci kendilerini kendi beyin gelişimelerinden sorumlu ajanlar gibi görmeye başladılar. İdare edilmesi güç olarak bilinen bir çocuk tartışmanın ortasında durdu ve " Aptal olmak zorunda olmadığımı mı söylemeye çalışıyorsunuz?" dedi.

Dönem ilerledikçe, yalnızca çalışma metotlarını öğrenen çocukların notları düşmeye devam ederken, diğer öğrencilerin notlarındaki düşme durdu ve dönem başındaki seviyesine yükselmeye başladı. İki grubun ğğretmenleri(iki tip seminer düzenlediğimizden habersiz olarak) gelişime açık beyin yapısı eğitimlerini alan çocuklardan % 27'sinde, almayan çocuklardan % 9'unda gözle görülür motivasyon farkı olduğunu bildirdiler. Öğretmenlerden biri "Seminerleriniz şimdiden işe yaradı. L (yukarıda bahsi geçen çocuk) normalde hiçbir ekstra çaba sarfetmez ve ödevlerini zamanında teslim etmez. Geçenlerde düzeltme yapabilmek için ödevini erkenden getirip göz atmamı istedi, bunun için okuldan geç çıktı. Bir B+ aldı (önceden C ve altı alırdı)." dedi.

Daha sonra başka psikologlar da aynı sonuçlara ulaştılar. 2003'te Catherine Good Kolombiya'da, Joshua Aronson ve Michael Inzlicht New York Universitesinde 7. sınıf öğrencilerine verilen gelişim odaklı seminerlerin, matematik ve İngilizce testlerindeki başarılarını arttırdığını raporladılar. Aronson ve Good bu tür seminerler sayesinde öğrencilerin okulu daha çok sevdiklerini, daha fazla değer verdiklerini ve daha iyi notlar aldıklarını gözlemlediler.

Artık bu eğitimleri "Brain-ology" isminde interaktif bir bilgisayar programında toparladık (2008'in ortalarında yaygın olarak dağıtılacak). Bu programın 6 modülü öğrencilere beynin ne yaptığını ve onu nasıl daha iyi çalıştırabileceğimizi öğretecek. Kullanıcılar, sanal bir beyin laboratuvarında, beynin bölümlerine tıklayarak ne iş yaptığını belirleyecek, sinir uçlarına tıklayarak insanlar öğrendikçe bağlantıların nasıl kurulduğunu izleyecek. Kullanıcılar sanal öğrencilere okul sorunları ile başa çıkma konusunda tavsiyeler verebilecekler ve çalışmalarının kaydını tutabilecekler.

Not: Makaleyi okuduktan sonra "Brainology"yi aradım. Program şu anda satın alınabilir durumda. Araştırma ve metodoloji ile ilgili detay bilgiler de sayfada mevcut. http://www.brainology.us/

*The Secret to Raising Smart Kids makalesinden tercümedir.

Not: Makaleyi okuduktan sonra google'da "Brainology"yi aradım. Online program şu anda satın alınabilir durumda. Tek çocuğun online dersi alması için 99 USD istiyorlar. Kardeşler ve okullar için özel indirimler var. Araştırma ve metodoloji ile ilgili detay bilgiler de sayfada mevcut. http://www.brainology.us/. Şimdi programın başka dillere tercümesi konusunda ne düşündükleri ile ilgili bir mail atıyorum. Bakalım geri dönecekler mi.

posted on 06 Kasım 2008 Perşembe 21:51:49 UTC  #    Yorumlar [1]
# 05 Kasım 2008 Çarşamba

*The Secret to Raising Smart Kids makalesinden tercümeye devam ediyorum. Makalenin ilk yazısı için Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin!

Zeki Çocuk Dizisideki Tüm Yazılar:

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin!

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (2)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (3)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (4)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (5 - son)

Çocuğunuzun Zeki Olmasını mı İstiyorsunuz? - Brainology'den yanıt geldi

.....................................................


2003'te Kolombiya'lı psikolog Heidi Grant ile birlikte, zorlu bir kimya dersini almakta olan 128 Kolombiya'lı taze tıp öğrencisi üzerinde yaptığımız araştırmada düşünce yapısı ve başarı arasında benzer bir ilişki bulduk. Öğrencilerin tamamı iyi not alma kaygısını taşıyordu. Buna rağmen, en yüksek notları kimyaya yetenekli olduklarını düşünenler değil, öğrenmeye önem veren öğrenciler aldılar. Öğrenme stratejilerine odaklanan, istikrarla çaba sarfeden bu öğrenciler emeklerinin karşılıklarını aldılar.

Zayıf Yönleri Gidermek
Zekanın sabit olduğuna inanmak, hataların kabullenilmesini, okul, iş ve sosyal ilişkilerdeki zayıflıkların giderilmesini güçleştiriyor. Hong Kong'lu 3 meslektaşım, 1999'da Hong Kong'da İngilizce eğitim veren bir üniversitenin hazırlık sınıfındaki 168 üniversite öğrencisi üzerinde bir çalışma yaptılar. Bu çalışmada, İngilizce derslerinden kötü not alan öğrencilerden, gelişim odaklı olanlar, sabit kafa yapısında olanlara göre İngilizce telafi derslerini alma konusuna daha sıcak bakıyorlardı. Zeka ile ilgili katı fikirleri olan öğrenciler hatalarını kabullenmekte zorlanırken, bunu giderme fırsatını kaçırmaktaydılar.

Benzer şekilde sabit kafa yapısı, yönetici ve çalışanların yapıcı eleştiri ve tavsiyede bulunma konusunda cesaretlerini kırarak, iş ortamındaki iletişim ve ilerlemeyi geriletmektedir. Psikologlar Peter Heslin, Don VandeWalle (Kuzey Metodist Üniversitesi) ve Gary Latham (Toronto Üniversitesi) tarafından yürütülen çalışmada sabit kafa yapısındaki yöneticilerin, diğer gruba göre, çalışanlarından geri bildirim bekleme ve yapılan geribildirimden memnun olma ihtimallerinin daha az olduğunu göstermiştir. Gelişim odaklı yöneticiler kendilerini sürekli gelişim içinde görürken, zekanın sabit olduğunu düşünen yöneticiler eleştirileri kendi kapasite seviyelerinin yansıması olarak görmektedir. Ancak, Heslin, VandeWalle ve Latham yöneticilere gelişim kafa yapısının prensiplerini anlattıktan itibaren, bu yöneticiler çalışanlarını daha fazla yararlı tavsiye vermeleri konusunda yönlendirmeye başladılar.

Kişinin zorluklarla mücadele konusundaki istekliliği üzerinden kişisel ilişkilerin kalitesini ve sürekliliğini de etkiler kafa yapısı. Ontario Üniversitesinden Lara Kammrath ile 2006 yılında yaptığımız çalışmaya göre sabit kafa-yapısındakiler ilişkilerindeki sorunları çözmeye diğer gruba nazaran daha isteksiz. Sonuçta insan kişiliğini belirleyen özelliklerinin önemli kısmının değişmez olduğunu varsayarsanız, ilişkinin onarılması pek olanaklı gözükmez. Diğer yandan insanların değişip gelişebileceğine inanan kişiler ilişkilerindeki sıkıntılarla yüzyüze gelme konusuna özgüvenle yaklaşarak çözümlere ulaşacaktır.

Uygun Övgü
Çocuklarımıza gelişim odaklı düşünmeyi nasıl aşılarız. Bunun bir yolu çok çalışma sonucu elde edilmiş başarı hikayeleri anlatmaktır. Örneğin, doğuştan matematik dehası olan kişiler yerine, matematik aşkıyla çalışarak müthiş beceriler geliştirmiş matematikçilerden söz etmenin bunu geliştireceği araştırmalarımızla sabit. Ayrıca övgüler yoluyla kafa-yapılarını aktarılabilir. Çoğunluk değilse bile birçok aile çocuklarının ne kadar zeki ve yetenekli olduğunu söyleyerek büyütmelerinin uygun olacağına inanmaktadır. Çalışmalarımız bunun yanlış olduğunu göstermektedir.
 
1998'de Colombiya'lı psikolog Claudia M. Mueller ve ben birkaç yüz 5. sınıf öğrencisi üzerinde bir araştırma yaptık. Öğrencilere sözel olmayan bir zeka (IQ) testi verdik.  Çoğu öğrencinin başarıyla tamamladığı ilk 10 soruyu çözdüklerinde onları pohpohladık. Kiminin zekasını överek, "Oo bu çok iyi bir sonuç...Sen çok zeki olmalısın" şeklinde yorum yaptık. Diğerlerini çabaları için övdük; "oo, bu çok iyi bir sonuç...Çok çalışmış olmalısın"

*The Secret to Raising Smart Kids makalesinden tercümedir.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun
posted on 05 Kasım 2008 Çarşamba 22:47:26 UTC  #    Yorumlar [1]
# 03 Kasım 2008 Pazartesi

*The Secret to Raising Smart Kids makalesinden tercümeye devam ediyorum.

Zeki Çocuk Dizisideki Tüm Yazılar:

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin!

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (2)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (3)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (4)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (5 - son)

Çocuğunuzun Zeki Olmasını mı İstiyorsunuz? - Brainology'den yanıt geldi

.....................................................

İpucu: Çocuklarınıza zeki olduklarını söylemeyin. 30 yıldan uzun süren araştırmalar göstermiştir ki; okulda ve hayatta başarının sırrı zeka ya da yetenek yerine, çalışmaya odaklanmaktır.
"Carol S. Dweck"

Takip eden çalışmalar gösterdi ki, kararlı öğrencilerin çoğu hata yaptıklarında, kendilerini başarısız olarak düşünmek yerine, hatalarını çözülecek problemler olarak görüyorlar. 1970'lerde Illinois Üniversitesinde, ben ve o zamanki master öğrencisi asistanım Carol Diener, 60 5. sınıf öğrencisine, zorluk derecesi yüksek genel yetenek problemlerini çözdükleri sırada sesli düşünmelerini istedik.  Bazı öğrenciler hata yaptıklarında "zaten hafızam iyi değildir" şeklinde yorumlarla yeteneklerini eleştirerek kendilerini korumaya alan bir davranış sergilediler.

Bu öğrencilerin dışındakiler ise hatalarını düzeltmeye ve yeteneklerini keskinleştirmeye konsantre oldular. İçlerinden biri: "Daha yavaş düşünmeli ve bunu nasıl çözebileceğimi bulmalıyım" dedi. İki öğrencinin yaklaşımı gerçekten ilham vericiydi. Biri, sandalyesine yerleşti, ellerini ovuşturdu ve "Zorluklarla başa çıkmayı seviyorum" dedi. Diğeri,zor soruları kastederek araştırmacıya onaylar bir ifadeyle baktı ve, "Bunun eğitici olmasını umuyordum!" dedi. Tahmin edildiği üzere, bu davranış biçimine sahip öğrenciler, bu araştırmada kendi gruplarının üzerinde bir başarı sergilediler.

Zekaya iki farklı bakış
Birkaç yıl sonra, "öğrenme-isteksizler" ve "gelişim-odaklı" gruplarının temel farkı üzerine daha geniş bir teori geliştirdim. Farkına vardım ki, bu iki tip öğrenci, hatalarına farklı açıklamalar getirmekle kalmıyor, aynı zamanda zeka ile ilgili farklı "teori"lere inanıyorlar. İsteksiz olanlar, zekanın sabit bir özelllik olduğunu düşünüyor; belirli bir zeka seviyen vardır, değişmez. Ben bunu "sabitçi kafa-yapısı" olarak ifade ediyorum. Hatalarını bir yetenek eksikliğine bağlıyorlar, kendilerinde bunu değiştirme gücünü göremediklerinden, özgüvenleri kırılıyor. Zorluklara meydan okumak hata yapma risklerini arttırıyor ve onların daha az zeki gözükmesine yol açıyor, bu nedenle zorluklardan kaçıyorlar. Jonathan gibi çocuklar çok çalışmanın aptal oldukları anlamına geleceğini düşünüyorlar, bu yüzden çalışmak istemiyorlar.

Diğer yandan, gelişim odaklı çocuklar zekanın esnek olduğuna, eğitim ve sıkı çalışma ile geliştirilebileceğine inanıyorlar. Öğrenmeyi her şeyin üzerinde tutuyorlar. Sonuçta, aklın geliştirilebileceğine inanırsanız, onu mutlaka geliştirmek istersiniz. Sorunlar çalışma eksikliğinden kaynaklandığından daha fazla çalışarak çözülebilirler. Çözüm bekleyen güçlükler, korkutucu değil, enerji verici öğrenme fırsatlarıdır. Gelişime odaklı öğrencilerin, daha iyi akademik performans göstereceklerini ve yüksek ihtimalle akranlarının üzerinde başarı elde edeceklerini öngörmüştük.

2007'nin başlarında yayınladığımız çalışma ile bu öngörümüzü kanıtlamış olduk. Psikologlar  Lisa Blackwell (Kolombiya Üni.), Kali H. Trzes­niewski (Stanford Üni.) ve ben ilköğretimden liseye geçmek üzere olan 373 çocuğu derslerin zorlaştığı dönemde düşünce yapılarının matematik notlarını nasıl etkilediğini izlemek üzere 2 yıl süresince takip ettik.  7. sınıfın başlarında düşünce yapılarını değerlendirmek üzere, "Zeka temel bir özelliğimizdir, değiştirilemez" benzeri sorulara katılıp katılmadıklarını sorduk. Daha sonra öğrenmekle ilgili diğer yaklaşımlarımını saptadık ve notlarını değerlendirdik.

Tahmin ettiğimiz üzere, gelişim-düşünce (kafa) yapısına sahip öğrenciler okulda öğrenmenin, iyi notlar almaktan daha önemli olduğunu düşünüyorlardı. Hatta, sıkı çalışmaya saygı duyarak, bir konuda ne kadar pratik yaparsan, o kadar iyi olursun kanısına sahiptiler. Dehaların bile başarıya ulaşmak için çok çalışmaları gerektiğini düşünüyorlardı. Bir testten kötü not almak gibi hayal kırıklığına uğratıcı bir engelle karşılaştıklarında, daha çok çalıştılar ve farklı stratejiler denediler.

Sabit kafa-yapısına sahip öğrencilerse zeki görünmek kaygısındaydılar ve öğrenmeye fazla saygı duymuyorlardı. Çalışmaya bakışları negatifti ve onlar için fazla çalışmak ihtiyacı yetenek eksikliği demekti. Yetenekli ve zeki kişilerin, çok çalışmaları gerekmemeliydi. Kötü notları yeteneksizlikle ilişkilendirerek, bu konuya daha fazla çalışmayacaklarını, bir daha bu konuda ders almayacaklarını, gerekirse kopya çekeceklerini söylüyorlardı.

Bu farklı bakış açıları notları dramatik bir şekilde etkilemişti. Gelişim-kafa yapısındaki öğrencilerin lisenin ilk yıllarındaki matematik test notları, diğer grubunkine yakın durumdaydı. Fakat dersler zorlaştıkça, gelişime açık öğrenciler daha iyi kararlılık gösterdi. Sonuç olarak, bu öğrencilerin notları diğer öğrencilerinkini geçti ve onları izlediğimiz 2 yıl boyunca aradaki fark giderek arttı.

devamı var .................................................

*The Secret to Raising Smart Kids makalesinden tercümedir.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 03 Kasım 2008 Pazartesi 21:41:05 UTC  #    Yorumlar [3]
# 31 Ekim 2008 Cuma

Scientific American'da "Akıllı çocuk yetiştirmenin sırrı" makalesinin başlığını gördüğümde, bunun klasik bir 5 adımda akıllı çocuk yetiştirme; iyi besleyin, bol bol okuyun,.. şeklinde klişe yazılardan olduğunu düşünmüştüm. İlk paragrafı okuduğumda, benim de kolayca düşebileceğim bir hatayı önlemeye yönelik bilimsel araştırmaya dayanan yazı olduğunu anladım. İyi ki okumuşum. Orijinalinden dilim döndüğünce tercüme ediyorum:
.......................................................................

AKILLI ÇOCUK YETİŞTİRMENİN SIRRI

İpucu: Çocuklarınıza zeki olduklarını söylemeyin. 30 yıldan uzun süren araştırmalar göstermiştir ki; okul ve hayattaki başarının sırrı zeka ya da yetenek yerine, çalışmaya odaklanmaktır.
"Carol S. Dweck"

Temel Konseptler

Artan sıkıntılar

Birçok kişi süperzeka ve yeteneği başarının anahtarı olarak görmektedir. Ancak otuz yıldan uzun süren araştırmalar göstermiştir ki; yetenek ve zekanın üzerinde fazla durulması, bu özellikler doğuştan geldiğinden değiştirilemeyecekleri düşüncesi, insanları başarısızlığa karşı savunmasız hale getiriyor. Zorluklarla mücadele etmekten kaçmasına ve öğrenme motivasyonunu azalmasına yol açıyor.

İnsanlara gelişim kafa yapısına sahip olmayı öğretmek zeka ya da yetenek yerine çabaya konstantre olmayı teşvik ediyor. Bunun sonucu olarak okulda ve hayatta üstün başarılı bireyler yetişiyor.

Ebeveyn ve eğitimciler çocuklarını gösterdikleri çaba ve kararlılık için (zeka yerine) överler, onları sıkı çalışmak ve öğrenme aşkı ile ilgili hikayeler büyütürlerse, onların gelişim odaklı kafa yapısına sahip olmalarını sağlayabilirler.

Çok zeki bir öğrenci olan Jonathan ilkokulu tereyağından kıl çeker gibi bitirdi. Ödevlerini yaparken hiç zorlanmadı ve hep A (takdir, pekiyi) aldı. Jonathan bazı sınıf arkadaşlarının neden zorlandıklarını da anlamakta güçlük çekiyordu. Ebeveynleri onun doğuştan yetenekli olduğunu söylediler. Jonathan yedinci sınıfa geldiğinde birdenbire okula olan ilgisini kaybetti ve ödevlerini yapmayı, sınavlara çalışmayı reddetmekteye başladı. Notları dibe vurdu. Aile büyükleri oğullarının üstün zekaya sahip olduğundan emin olmasını sağlayarak, özgüvenini arttırmak istediler. Fakat bu çabaları Jonathan'ın motivasyonunu sağlamada hiç işe yaramadı. Okul işlerinin sıkıcı ve anlamsız olduğunu söylüyordu.

Toplum olarak yeteneği onurlandırıyoruz ve çoğumuz doğuştan sahip olunan zeka ile yeteneğin ve bunlara duyulan özgüvenin başarının reçetesi olduğunu varsayıyoruz. Aslında, 30 yıllık araştırmanın da gösterdiği üzere, akıl ve yeteneğin fazlaca vurgulanması, kişileri kaybetmeye açık, güçlüklerden korkan ve zayıf yanlarını geliştirmeye isteksiz hale getirmektedir. Bunun sonuçları Jonathan gibi çocuklarda, öğrenim hayatının ilk yıllarında fazla çaba harcamadan akademik başarıya ulaşmaları nedeni ile doğuştan zeki veya yetenekli olarak tanımları ile ortaya çıkmaktadır. Böyle çocuklar aklın genetikle sabit olduğu kanısını ile öğrenmeye çalışmanın, zeki olma(görünme) yanında  önemsiz olduğuna inanmaktadırlar.Hırs gerektiren durumları, hatalarını ve pratik (egzersiz) gerektiren işleri, gelişmek için fırsat olarak görmek yerine, kendi egoları için bir tehdit olarak algılamaktadırlar. Ve bu durum uğraştıkları işler artık onlara kolay gelmediğinde özgüvenlerini ve motivasyonlarını kaybetmelerine yol açmaktadır.

Jonathan'ın ailesinin yaptığı gibi, değişemeyen özellikleri övmek bu düşünce yapısını güçlendirmekte, genç atletlerin iş hayatlarında ve hatta evliliklerinde de mevcut potansiyellerini tam olarak kullanamadan yaşamalarına yol açmaktadır. Diğer tarafta, çalışmamızın gösterdiği gibi gelişime odaklı düşünmeyi öğretmek çalışma ve çabaya odaklanmayı teşvik etmekte ve bu onların okulda ve hayatta çok başarılı bireyler olmalarını sağlamaktadır.


Üstesinden Gelme Fırsatı

Araştırmaya ilk başladığımda, 1960'larda Yale Üniversitesinde psikoloji master öğrencisi olarak insanoğlunun motivasyonunun temellerini ve engeller karşısında nasıl ayakta durabildiğini sorgulamaktaydım.  Pensilvanya Üniversitesi psikologları Martin Seligman, Steven Maier ve Richard Solomon tarafından yürütülen havyan deneylerinde, çoğu hayvan, birkaç başarısızlık sonucu durumun ümitsiz ve kendi kontrollerinin dışında olduğuna kanaat getiriyordu. Araştırmacılar, bu deneyimi geçiren hayvanların, durumu değiştirebilecekleri şartlar oluştuğunda bile pasif kaldıklarını izlemişlerdi. Bu hayvanlar çaresizliği (acizliği) öğrenerek kabullenmişlerdi.

İnsan türü de çaresizliği (basiretsizlik de denebilir) öğrenebilme potansiyeline sahip olmakla birlikte, her birey engellere karşı aynı şekilde tepki vermemektedir. Şunu merak ediyordum; neden bazı öğrenciler güçlüklerle karşılaştıklarında kolayca vazgeçerken, onlardan daha fazla yeteneğe sahip olmayan diğerleri canını dişine takıp öğrenmeye çalışıyordu.  Kısa süre sona ulaştığım ilk yanıt, bunun insanların neden kaybettikleri konusundaki inançlarında yatıyordu.

Başarısızlığın yetenek eksikliği ile ilişkilendirilmesi, suçun haylazlığa atılmasına göre daha demotive edicidir. 1972'de, okulda çaresiz durumda gözüken bir grup ilköğretim öğrencisine, matematik problemlerindeki hatalarının az çalışmaktan kaynaklandığını öğrettiğimde, bu çocuklar problemler zorlaştığında bile çabalamaya devam ettiler. Ve zorlanarak da olsa bu soruların birçoğunu çözdüler. Diğer çaresiz bir grup öğrenci, sadece kolay problemlerdeki başarıları için ödüllendirildiler ve bu ödüllendirme daha zor problemleri çözmeleri için hiçbir fayda sağlamadı. Bu deneyler çalışmaya konsantre olmanın çaresizlikten kurtulma ve başarıya ulaşmada yardımcı olarağının erken dönem göstergesiydi.

Takip eden çalışmalar gösterdi ki, kararlı öğrencilerin çoğu hata yaptıklarında, kendilerini başarısız olarak düşünmek yerine, hatalarını çözülecek problemler olarak görüyorlar. 1970'lerde Illinois Üniversitesinde, ben ve o zamanki master öğrencisi asistanım Carol Diener, 60 5. sınıf öğrencisine, zorluk derecesi yüksek genel yetenek problemlerini çözdükleri sırada sesli düşünmelerini istedik.  Bazı öğrenciler hata yaptıklarında "zaten hafızam iyi değildir" şeklinde yorumlarla yeteneklerini eleştirerek kendilerini korumaya alan bir davranış sergilediler.

Zeki Çocuk Dizisideki Tüm Yazılar:

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin!

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (2)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (3)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (4)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (5 - son)

Çocuğunuzun Zeki Olmasını mı İstiyorsunuz? - Brainology'den yanıt geldi


*The Secret to Raising Smart Kids makalesinden tercümedir.


Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun


posted on 31 Ekim 2008 Cuma 08:55:44 UTC  #    Yorumlar [3]