# 19 Temmuz 2009 Pazar

Yaz geldi, sıcaklar bastırdı ve tabi çocukllarımız da sıradan birer birer ishal olmaya başladı. Son 1 ay içinde çevremdeki her 3 kişiden birinin 1 kez ishal olduğu ortamda geçtiğimiz hafta Ilgaz ve ben de nasibimizi aldık. Nasıl bir salgın olduğunu da anlayamadık, musluk suyu içmeyiz, o günlerde dışarıdan yememiştik. Sanırım sıcak havalarda her şey beklediğimizden çabuk bozuluyor. Ben de konu tazeyken çocuklarımızı hem korunmak, hem de hızlı iyileşmelerini sağlamak için bir-iki öneri yazayım dedim.

Çocukları korumakla ilgili bir-iki not:

  • Yiyecekleri hemen buzdolabına kaldırın, dışarıda bırakmayın.
  • Tükürük deyen yiyecekler daha çabuk bozulur, tabakta kalan yiyecekleri atın.
  • Etleri hazırlarken kullandığınız kap kacağa, bulaşırsa tezgaha ve ellerinize dikkat edin. Et ve suları çocuklar için olduğu gibi bakteriler için de çok besleyici.
  • Et ve süt ürünlerini çok iyi pişirin.
  • Su sürahilerinizi de sık yıkayın.
  • Evinizde sürekli nemli kalan mutfak bezinde, çocuk parkındaki kuru topraktan kat kat fazla mikrop ürer. Nemli kalan eşyalarınızı temiz tutmaya özellikle dikkat edin.

Çocuklar ishal olduğunda perhiz önerirler. Bir de büyüklerdeki gibi ishal kesilene kadar perhiz yetmiyor çocuklarda. O gün kesiliyor, sabah kaşarı yemesiyle tekrar başlıyor. İshal kesildikten sonra normal kaka yaptığını görene kadar perhize devam edin.

Yaz günü bu perhize uygun gıda önerileri:

  • Su, emiyorsa anne sütü
  • Yağsız süt, yağsız yoğurt (sarımsaklısı çok iyi gelir) , yağsız peynir
  • İçiyorsa kefir çok iyi, bakterilerin hakladığı yararlı barsak bakterilerini yerine geri koymak için
  • Makarna (vitamin katkılılardan da olabilir)
  • Pilav (yağsız)
  • Elma suyu, portakal suyu
  • Meyvelerden şeftali, muz, ekşi elma (kabuksuz)
  • Haşlanmış patates
  • Beyaz ekmek
  • Sarı leblebi


Annemin biz küçükken ishal olunca yaptığı hasta yemeği tarifi:

İshal olmanın güzel yanıydı benim için. Bütün evin ilgisiyle birlikte tabi.

Malzemeler: Kabuklarıyla haşlanmış patates, tercihen yağsız yoğurt, sarımsak, tuz, kuru nane.

Hazırlanışı: İyice haşlanıp kabuğu soyulmuş patatesler ezilir, tuzla karıştırılır. Bir tabağa ince bastırılarak düzeltilir. Bir kapta yoğurt, iyice dövülmüş sarımsakla karıştırılır. Patatesin üzerine yayılır. Üzerine biraz nane serpilir. Çocuğa sanki çok özel bir şeymiş gibi sunulur.

Eğer iştahı ve sofrada oturacak hali de yoksa, yemek yedireceğim diye çok yormayın. Birkaç lokma beyaz ekmek, midesinde biraz suyu tutmak için yeterli olabilir. Mide kramplarına da iyi gelir. İshali geçip, iştahı yeniden açılınca kaçırdığı öğünleri tamamlayacaktır, üzülmeyin.

Doktorunuzu arayın tabi mutlaka, özellikle 1 yaşından küçükse benim tavsiyeler uymayabilir. Tuz vermenizi istemeyebilir, ya da getir bir görelim diyebilir.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 19 Temmuz 2009 Pazar 05:00:14 UTC  #    Yorumlar [0]
# 10 Temmuz 2009 Cuma

Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar disizindeki yazılar:
Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar - Haydi gelin birlik olalım
Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar - Blogcu kimdir? (Blog yazarlarına çağrı)
Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar - Çocuğuma ne faydası var?

Bir önceki yazımda Türkiye'de blogları kullanarak yapılan pazarlamanın gitgide artacağından söz etmiştim. Böyle olunca, markalarda bloglarda tanıtım yapmaya çalışan diğer markalardan ayrışmaya çalışacaklar. Peki bunu nasıl başaracaklar? Ben markaların öncelikle ürünlerinde ve sosyal projelerinde faydaya odaklanmaları gerektiğini düşünüyorum.

Önce çocuklu insanların nasıl hayatları, nasıl kaygıları olduğunu anlamaları lazım. Mesela her annenin genelde zaman sıkıntısı vardır. Blogcu annenin mutlaka vardır. Bu sıkışık zamanın içinde bir sürü de hayati öneme sahip kaygısı vardır. Çocukları için nelere dikkat ettiklerini, ne sorunları olduğunu anlamaları lazım.

Çocuk dostu ürünler

Anne-baba sevgisi kazanmış ürünler. Çocuklu ailelerin hayatını kolaylaştıran ürünler. Bunu doğru bir şekilde yapabilmek için, dehşet bir iletişim mecrası olan bloglarla, ürün geliştirme sürecinden önce temasa geçmeleri lazım.

Peki diyelim ki, ürünler çoktan üretim bandından çıkmış, ailelerin kalbini kazanmak için çok  mu geç? Elbette hayır. O zaman pazarlama kampanyalarında çocuklu hayatı kolaylaştırmanın yolunu arayabilirler. Bu ülkede bebekli, çocuklu aileler için hayat çok zor. Bunu iyileştirmek için yapılabilecek o kadar çok şey var ki, aslında marka yöneticilerinin işleri hiç de zor değil. Her bütçeye uygun derdimiz var. Çocuklarımızın hayatlarını kolaylaştırsınlar. Sosyal internet öyle bir mecra ki, domino taşı gibi her bir parça birbiri ile ilintili. Güzel bir şey yapsınlar ve birimize haber versinler, bilenler bilmeyenlere haber verecektir.

Ben kendi adıma bir talepte bulunayım ve sözü diğer blog yazarı ve okuyucularına bırakayım:

Bebekli Engelsiz Hayat

http://www.bebekliengelsizhayat.org/

Bir süre önce benim de bir yerinden dahil olmaya çalıştığım ama vaktimin yetişmediği bir aileler birliği projesi var. Benim de bloglar sayesinde tanıştığım, bu yazının ve bu blogun yazarının bir girişimiyle alevlendi. Sorun belli, bunca çocuğumuza rağmen, dış dünyada hayat o kadar çocukları göz ardı ederek düzenlenmiş ki, çocuklar evden çıkamıyor.

Pencereden baktırmak yeterli mi?

Sorunlar basit, kötü kaldırımlar, yanlış yerlere yerleştirilmiş otobüs durakları, tehlikeli parklar, olmayan parklar, olmayan alt değiştirme üniteleri, olmayan aile tuvaletleri (dışarıda sıkıştığınızda çocuğunuzu bir yabancıya emanet etmeden bebek arabasıyla sığılabilecek genişlikte tuvalet), olmayan emzirme odaları...

Bu oluşumun aslında temel hedefi, resmi kurumlara görevlerini yaptırmak. Niyetimiz sorunu tespit etmek, resmi mercilere yasal yollardan başvurarak çözüm aramak, sonuçları iel birlikte bu blogdan duyurmak. Bireysel çabaların bütününden bir güç yaratmak.

Markalar da Katkı Sağlasın

Ben aileleri hedefleyen markaların da çorbada tuzunun bulunabileceğine inanıyorum. Bir çay bahçesine bir emzirme kabini konduruverebilirler, bir kaldırım seçip onu bebek arabası dostu hale getirebilirler, bir parka bir kum havuzu yaptırıp, iki ağaç dikebilirler ya da belki kimbilir bir park bile yaptırabilirler olmayan bir yere. Yalnız, bu çalışmaları yaparken, çoğunluğu gözeterek zaten bir çok imkan olan popüler bölgelere yönelmesinler, imkanların daha az olduğu yerleri de değerlendirsinler.

Siz de kendi isteklerinizi yazın
Şimdi blog yazarlarından ricam, kendi bloglarında markalardan taleplerini sıralasınlar. Eminim hepinizin içinde birikmiş bir sürü şey vardır. Çok vakit ayırmadan bir paragraf bile yetebilir. Yazdığınız yazıların altına aynı çağrıyı yapıp, bu yazının yorumlarına linkini eklemeyi de unutmayın. Çocuğunuz için üretim yapan firmalardan neler istiyorsunuz?

Bu yazı ile ilgili gazete haberi için: Blogların gücü strateji yarattı

Bu yazıyı sevdiyseniz bunlara da bir göz atın:

Çocuklarımız için daha çok etkinlik - Yamaha Müzik Okulu
Çocuklarımız için daha çok kitap
Çocuklarımız için daha çok etkinlik
Çocuklarımız için daha çok mekan - Zuzu Cafe

posted on 10 Temmuz 2009 Cuma 08:18:30 UTC  #    Yorumlar [5]
# 02 Temmuz 2009 Perşembe

Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar disizindeki yazılar:
Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar - Haydi gelin birlik olalım
Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar - Blogcu kimdir? (Blog yazarlarına çağrı)
Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar - Çocuğuma ne faydası var?

Not: Yazınının sonunda blog yazarları için bir çağrı var. Malum uzun bir yazı oldu, sonuna kadar okumaya bunalırsanız, en sondaki çağrıya bakmayı ihmal etmeyin.

ANNELER, BABALAR, BLOGLAR VE MARKALAR - BLOGCU KİMDİR?

Dizinin ilk yazısında, ikinci bölüm içinde dünyada neler olup bittiğini, yurt dışındaki pazarlama örneklerini, Türkiye'de benim izlediğim blog türlerini, bunları yazanlar nasıl insanlardır, ne motivasyonlarla yazarlar bunları anlatmaya çalışacağımı belirtmiştim. İzlediğim ve yaptığım aramalarda rastladığım bloglarda gözlediklerimi, ayrıca okuduğum kitaplarda ve araştırmalarda gördüklerimi yazmaya çalışacağım. Elbette benim yaptığım, kendi algımla bir toparlama olacak.

Dünyada Ebeveyn Bloglarında Pazarlama

Aile bloglarının markalar tarafından keşfini takiben, yurt dışında markalar tarafından bir talep patlaması yaşanmış. Blogcular önce bizim gibi farkedilmiş olmalarına şaşırmışlar. Çoğunun bu durum çok hoşuna gitmiş ve kendilerine ulaşan markaları tanıtmışlar. Bazıları, örneğin "Green Mom" (Yeşilci Anne) kategorisinde değerlendirilen bir anne, kendisine gönderilen katkı maddeli numuneyi, hakaret olarak algılayabilmiş. Düzenli trafiği olan, sık yazı yayınlama sorumluluğunda olan bazı bloglar, bu ürünlerle hazır gönderilen makaleleri, bültenleri kullanmaktan, duyurmaktan memnun olmuşlar. Kimileri, eğer onlara hediye olarak gönderilen numune hakkında yazarlarsa, bunun bir rüşvet gibi algılanarak, bloglarında kendiliklerinden yazdıkları yorumların saygınlığının azalacağından endişelenmişler.

Blog sayıları ve türleri, diğer yandan bloglarla ilgilenen marka sayısı arttıkça artmış. Böylelikle işler karmaşıklaşmaya başlamış. Markaların bloglarla iletişimini üstlenmek için ajanslar kurulmuş. Anneler, bloglar üzerine kitaplar, makaleler yazılmış (babaları bir gözardı etme eğilimi var). Bazı saygın blog yazarları, ürün yorumlarına yer açmak ve "esas" bloglarından ayırmak için "product review" (ürün yorumu) blogları açmışlar. Bunun üzerine bazıları da sadece "product review" blogları açıp, bu bloglara reklam alarak ek gelir sağlamaya çalışmışlar. Bazı markalar bloglara reklam vermişler. Sonra bu mısır patlağı gibi bir sürü blogu toparlayıp, ortak bir dil oluşturmak, ya da sadece bir zincir oluşturarak bu bloglara topluca reklam almak gibi amaçlar için platformlar kurulmuş. Bloglar, aileler, markaların iletişimi almış başını yürümüş.

Artık Amerika ve Avrupa pazarını hedefleyen markalar bu bir sürü blog içinde, bir sürü markanın arasından sıyrılıp ön plana çıkmak için yaratıcı yollar araştırmak zorundalar. Türlü çeşit kampanyalarla blog yazarlarının ve okuyucularının kalplerini kazanmaya çalışıyorlar. Blog yazarının kendi evinde nefis bir parti vermesi için gerekli tüm malzemeleri sağlamaktan, sınırlı sayıda blog yazarına özel butik ürünler üretmeye kadar varıyor bu kampanyalar.

Türkiye'de Aile Blogları, Yazarları ve Okuyucuları

Türkiye'de belki de en gelişmiş blog türü aile blogları. Oturup kaç tane blog var, bunları kaç kişi takip ediyor diye hesaplarsanız şaşırırsınız. Facebook'u en yoğun kullananan ülkeler arasındaki sıramızın Eurovizyon yarışmalarındakine hiç benzemediğini biliyor muydunuz? Facebook müdavimi ülke oluşumuzu yalnız gevezeliğimize, geyikçiliğimize bağlıyorsanuz, biraz önyargılı davranıyorsunuz demektir. Aşağıdaki liste en çok blogger okuyan ülkeleri sırasıyla gösteriyor (Kaynak:TechCrunch)

1. Amerika
2. Brezilya
3. Türkiye
4. İspanya
5. Kanada
6. İngiltere

Öyle bloglar var ki içerik, yorum, fotoğraf ve dil kalitesi yabancı örneklerini aratmaz. Türlü çeşit blogumuz mevcut:

Bilgi, tecrübe paylaşımı: Çocuk sahibi olmaya ilk çocuktan başlamak büyük haksızlık. Bu işin bir stajı, ön hazırlığı olmalı. İnsan çocuğunu yetiştirirken, o kadar zorlukla karşılaşıyor, o kadar çok şey öğreniyor ki, bunları başkalarıyla paylaşmak ihtiyacı duyuyor. Anne, babalar, hatta anneanneler, babaanneler edindikleri tecrübeyi paylaşarak başkalarının çocuklarına yardımcı oluyorlar. Bu tür bloglara birkaç örnek: http://www.pratikanne.com/, http://www.cocuklahayat.com/, http://anneanneningunlugu.blogspot.com

Gelişim paylaşımı: Bu bloglarla aileler kendi çocuklarının gelişimini merak edenlerle toplu olarak paylaşma imkanı bulurken, aynı zamanda çocuk yetiştirme ile ilgili tecrübelerini, paylaşmak istedikleri haberleri, görüşlerini de kendi içlerinde kararlı bir üslüpla yazıyorlar. Örnekler: http://www.miracik.com/http://asliberry.blogspot.com/, http://ozguranne.blogspot.com,

Özelleştirilmiş bloglar: Çocuk konusunun daha da özeline inip, yemekler, çocuklara yönelik el işi tarifleri, masallar, çocuk aktiviteleri gibi alt konularda yazıyorlar. Örnekler: http://bebegiminyemekgunlugu.blogspot.com/, http://www.cocuklacocuk.com, http://masalagaci.blogspot.com/

Temalı katılım blogları:  Belirli bir tema özelinde, isteyen herkesin belirli kurallar çerçevesinde yazı yazabildiği bloglar. Genelde bir süredir düzenli kişisel blog yazan yazarlar tarafından oluşturulup yönetiliyorlar. Örnekler: www.benimleoynarmisinanne.com/, http://montessoriegitimi.blogspot.com/

Bunlar benim ilk aklıma gelen başlıca blog çeşitleri. Elbette farklı türde, ya da karma türlerde bloglar da var. Bütün güzel blogları saymak, listeleyip kategorize etmeye çalışmak başka bir iş olur. Ben sadece tanımayak isteyenlere tipik örneklerle fikir vermeye çalışıyorum.

Blog yazarı kimdir? Neden yazıyor?

Peki nedir bu insanları, para pul almadan durup durmaksızın yazmaya iten?

Türkiye’de yakın zamana kadar blog yazarlarına “işi gücü yok mu bunun” ya da “sosyalleşme sorunlu, internet bağımlısı” gözüyle bakılıyordu. Oysaki benim tanıdığım düzenli blog yazan herkes, son derece aktif, yoğun ve sosyal kişilikler. Genelde öğrendiklerini, keşfettiklerini başkalarıyla paylaşma motivasyonuyla yazıyorlar. Düzenli, okunan bloglar yazan insanlar (bir yıldan uzun süre, aynı konuda, en az haftada bir-iki yazı yayınlayan):

  • Bilgiye çok değer verirler, karşı taraftan da bunu beklerler
  • Araştırmayı, öğrenmeyi severler
  • Genelde günleri yoğundur, çoğunlukla yetiştirebileceklerinden fazla işleri bekler
  • Yazacak şeyden çok, yazacak vakit sıkıntıları vardır
  • En az bir ya da daha fazla hobileri vardır
  • Sanıldığının tersine, ille de teknolojiye çok hakim olmaları gerekmez, sade bir internet kullanıcısı olabilirler
  • Dili iyi kullanan, insanlarla rahat iletişim kuran kişilerdir

Bebek-çocuk bloglarında ise çok güçlü bir motivasyon vardır. Anne-babalar kendi çocuklarında edindikleri tecrübeyi paylaşarak başkalarının çocuklarına yardımcı olurlar. Çocuk sahibi bir arkadaşınızdan, kendi çocuğunuzla ilgili bir konuda tavsiye isteyin. Hiç üşenmeden ne biliyorsa anlatacaktır. Ama tecrübeler zamanla unutuluyor, çünkü çocuğunuzun her yaşında yeni sorunlarla başa çıkmak zorundasınız. İşte bu noktada blog kayıt altına almak ve online olarak ihtiyaç duyana ulaştırmak adına muhteşem bir araç haline geliyor.

Bir diğer motivasyon da çocukla ilgili gelişmeleri paylaşmaktır. Evinize gelen misafirler, genelde size bir "Merhaba" demeden, nerede diye bebeği aramaktadırlar. Hayatınızın bu "çocuk odaklı" döneminde, onunla ilgili gelişmeleri sevdiklerinizle paylaşmak hem bir iş, hem de bir zevk halini almıştır.

Benim Kitubi'yi nasıl yazmaya başladığımı buradan okuyabilirsiniz: Bu kadar bilgiyi ne yapacağım ben?

Blog okuyucusu kimdir?

Blog okuyucusu da, blog yazarı ile aşağı yukarı aynı özelliklere sahiptir. Aslında potansiyel bir blog yazarıdır diyebiliriz, her an kendisi de yazmaya başlayabilir. Belki vakti olmadığını, belki de blog yazmanın kendisi için fazla teknik olduğunu düşünüyordur. Kendisini, düzenli takip ettiği blogun yazarına takip ettiği formal kaynaklara kıyasla çok daha yakın hisseder. Bir soru sorduğunda karşısında günlük tecrübelerinden yola çıkarak yanıtlar verebilen, politik olmayan gerçek bir insan vardır. Benim Kitubi'yi yazmaya başladığımdan beri, gerek yorumlarla, gerekse özel mail'lerle iletişim kurduğum çok güzel arkadaşlıklarım oluştu. Bir çoğu ile hiç yüzyüze tanışmadım ama eminim karşı karşıya gelsek, saatlerce susmadan konuşabiliriz.

Blog yazarlarına çağrı! (mim mi desem?)

Lütfen siz de blogunuzda neden blog yazdığınıza dair bir yazı yazıp, bu yazının yorumlarına linkini verin (Yorum yazdığınızda lütfen yorumunuzun yayınlandığından emin olmadan pencereyi kapatmayın, bazen sorun oluşuyor, yorumlar kayboluyor). Eğer blogunuz yoksa da, takip ettiğiniz blogları neden okuduğunuzu yorumlara yazabilirsiniz.

Bu yazı dizisi ile ilgili gazete haberi için: Blogların gücü strateji yarattı

posted on 02 Temmuz 2009 Perşembe 12:03:46 UTC  #    Yorumlar [14]
# 25 Haziran 2009 Perşembe

Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar disizindeki yazılar:
Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar - Haydi gelin birlik olalım
Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar - Blogcu kimdir? (Blog yazarlarına çağrı)
Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar - Çocuğuma ne faydası var?

Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar - Haydi gelin birlik olalım

Artık annelerin, babaların sözü mü geçecek nedir, markalar da toplumun geneline hitap edecek ortada ürünler yakalamaya çalışmak yerine, dönüp bize mi soracaklar, ne istiyorsunuz, size nasıl yardımcı olabiliriz diye? Çok güzel işler yapılmaya başladı benim ülkemde de, neden olmasın?

Bu yazı dizisini biraz annelere, daha çok da markalara yazıyorum.Bu nedenle, Kitubi okuyucularının alışkın oldukları dilden ve içerikten biraz farklı kalıyor olabilir. Amacım, dizi tamamlandığında, bloglarımızın iletişim gücünün farkına varmamız ve bu dizi aracılığı ile isteklerimizi markalara ulaştırmamız. Lütfen, yazılara yorum yazmayı ihmal etmeyin. Yazıları elimden geldiğince çok markaya ulaştırmaya çalışacağım.

Yazı 3 bölümden oluşacak, birinci bölümü, yazıyı yazmama esin kaynağı olan 4 girişimci markanın Kitubi'ye ulaşan çalışmalarına ayıracağım. Bloglar gibi birçok markaya çok buğulu, kontrolü imkansız (blogların dilinin kemiği yok) ve dolayısıyla da ürkütücü görünen, birçoklarının da daha ne olduğunu ve gücünü bile tam olarak hayal edemedikleri bir sosyal internet mecrası ile pazarlama cesaretinde bulundular, öncü oldular. Yazının ikinci bölümünde, hem Web 2.0'ı anlamaya ve kullanmaya çalışan markalar, hem de annelerimiz için dünyada neler olup bittiğini, yurt dışındaki pazarlama örneklerini, Türkiye'de benim izlediğim blog türlerini, bunları yazanlar nasıl insanlardır, ne motivasyonlarla yazarlar bunları anlatmaya çalışacağım. Yazının üçüncü bölümünde ise sadece bir anne olarak, markalardan istekte bulunacağım. O pazarlama bütçeleri ile hem çocuklarımız için çok nefis şeyler yapabiliriz, hem de mermer gibi sağlam markalar yaratabiliriz.

İşte dört yenilikçi marka, Tamek Kids, Cafe Crown, Milupa Aptamil ve Uno Büyümek:

TAMEK, http://www.tamekids.com/ sitesinin açılışını basın bülteni ile mail yolu ile ulaştırmış. Mail'de Kitubi'den söz edilmediğinden kredi kartım aracılığıyla gelen standart bir tanıtım mail'i sandım. Günler sonra maillerimi temizlemek amacı ile okunmamış mail'lerime göz atarken içinde bana meyve sepeti göndereceklerini belirttiklerini farkedince jetonum düştü. Adresimi gönderince gerçekten de çok güzel bir sepet geldi ve içinde çeşit çeşit meyve suları vardı. Ilgaz'a  daha çok meyve, daha az meyve suyu vermeye çalışsam da, özel zamanlarda aldığımız meyve suları için %100 Üzüm suyu ve Kan Portakalı Nar İçeceği'ni aklımın bir köşesine yazdım.

Cafe Crown'da kampanyayı yaymak için ağın kendi etki alanını değerlendirmek istemiş olmalı ki, bana takip ettiğim bloglardan Çocukla Hayat aracılığı ile ulaştı. Önce blogun yazarı Handem benden istemiş olduğu adresime bir küçük paket kahve promosyonu gönderdi. Sonra Cafe Crown'dan süslü bir kutu içinde bir kupa ve kahve numuneleri geldi. 3'ü biraradalar ilk çıktığında, yolda belde rahatlık olur diye değişik aromalı paketlerden denemiştik. O zamanlarda Cafe Crown'ı sıcak suya attığımda garip bir koku gelmişti burnuma. Bu numunelerle, kafamdaki kötü imajını silip, yerine güzel bir kahve tadını bırakmış oldu Cafe Crown. En çok karamellisini beğendim.

Milupa'nın iletişim ajansı kanalı ile Ayk Budur! detayında özelleştirilmiş bir mail geldi. İsmimi anneminkiyle karıştırmışlar ama olsun, bu vesile ile sitede ismimin (Damla Doğan Altınören :)) fazla geçmediğini farkettim. Ilgaz'ın ismini doğru yazmışlardı ya yeter. Beni bir organizasyona davet ettiler, çalıştığım için gidemedim. Gidebilsem takip ettiğim blogları yazan bir sürü insanla tanışacaktım tahminen süper olacaktı.

Son olarak bugün Uno'dan bir mail geldi. www.buyumek.com.tr 'yi yayına açtıklarını haber verirken, yazılarımdan Katı Gıdalar - Çiğnemeyi Öğretmek 'i bu sitede yayınlamak için izin istemişler. Ne yalan söyleyeyim çok hoşuma gitti. Hem yazdıklarıma değer verildiğini hissettim, hem de telif haklarıma.

Dört farklı yaklaşım, dört farklı çalışma, aynı mecra, aynı segment. Blog yazarlarına soruyorum, size ulaşan pazarlama aktiviteleri hangileri? Size ulaştıklarında bu markalar için neler hissettiniz? Onlar hakkında yazdınız mı, yazarken reklam yapıyor oluyor muyum diye tereddüt ettiniz mi? Markalara soruyorum, aktivitelere aldığınız tepki nasıl, emeklerinizin karşılığını alıyor musunuz? Yaptığınız, bizim haberimiz olmayan çalışmalar var mı?

Not: Özgür Anne'nin yazısını takip ettiğim için yakaladım. Bu konuda bir yazı yazdıysanız ya da yazarsanız yorumlara link'ini yazabilir misin?

Bu yazı ile ilgili gazete haberi için: Blogların gücü strateji yarattı

posted on 25 Haziran 2009 Perşembe 12:17:48 UTC  #    Yorumlar [5]
# 22 Haziran 2009 Pazartesi

Yemek yedirmedeki hatalarımı düzeltmekte çok zorlanıyorum. Bir küçük değişiklik oluyor, ve yaptığım planları unutup, yine onu yedi bunu yemedi diye endişelenmeye devam ediyorum. Başka bir şey ararken, 2 yaş civarı yemekle ilgili bir yazıya rastladım. Tekrar sürdürmekte istikrar göstermediğim çabalarımı hatırladım. Bozulmuş yemek düzenini düzeltme çabalarımla ilgili yazıyı bekleyenler de vardı. Hemen birkaç satır yazıvereyim dedim. Siz de aklınıza gelenleri ekleyin.

  • Eğer 2 yaş çocuğunuz sofrada 3-5 dakika oturarak kendi kendine bir şeyler yiyorsa, siz de, o da işinizi gayet iyi yapıyorsunuz demektir. Bir şeyleri düzelteceğim hevesiyle daha beter bozmayın.
  • Çocuğunuz aç olduğu için ve yemeği sevdiği için bir süre sakin bir şekilde duruyor, masayı bir çatışma alanı olarak gördüğü için değil. Beslenme bağımsızlığını ve yiyeceklere olan tutkusunu elinizden geldiğince teşvik edin. Ne yiyeceğini seçmesi için söz hakkı verin (peynirli sandviç mi, fıstıklı sandviç mi?). Yiyeceğini kendi kendine yiyebileceği formda sunmaya çalışın. Spagettisini elleriyle yemek istiyorsa yesin. İstediğinden daha fazlasını yemesi için zorlamayın (dikkati dağıldığında nazikçe yemeğe devam etmesini hatırlatabilirsiniz). Kendisinin böyle bir talebi olmadığı sürece ve yemeğin kalanını kaşıklayıvermesi için ona yardım etmeyin.
  • Ne yaparsanız yapın, yemeğini bitirdikten sonra masada oturmaya devam etmesi için zorlamayın. Diğerlerinin yemeğini bitirmesi için sofrada bekleme görgü kuralını öğreneceği günler de gelecek merak etmeyin. Eğer bu kuralı şimdiden zorlamaya çalışırsanız, mutlu bir yemek saatini riske atarsınız.

Bu yazıyı okudum da son günlerde her şeyi mi yanlış yapıyormuşum ne dedim. İyiki aramışım o diğer aradığım şeyi de buna rastlamışım.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 22 Haziran 2009 Pazartesi 13:03:11 UTC  #    Yorumlar [0]
# 17 Haziran 2009 Çarşamba

Çocukla taşınmak gerçekten zormuş (Soyak Göztepe). Eski taşınmalarımızda bir 6 ay sürerdi yerleşmemiz çalışma temposunda. Şimdi mümkün mü o kolilerin aylarca ortada durması, her yer Ilgaz için tehlike dolu. Her şey çabucak yapılıp bitirilmek durumunda, ama hiç vakit yok.

Haftalardır ev aramayla başlayan Ilgaz'la ilgilenememe durumum, taşınma ve şansıma işin de yoğunlaşması ile had safhaya vardı. Babası ve benimle oynayamaması, okula gitmemesi, ablasının ayrılması ve herkes yorgun olduğundan yeterince yorulamaması gibi nedenlerle akşam uyuması 10-10:30'ları bulmakta. Sabahları da artık perdelerin inceliğinden midir, pencerelerin büyüklüğünden mi, yoksa yeni odasının heyecanından mı, saat 05:30'la 06:00 arasında uyanıp, pipi dansı yaparak güne başlamaktadır ki, uykusuz gecelerin kadını ben, 3 haftadır günde 4 saat uyku ortalamasıyla gezerken, toplantılar sırasında uyuyakalmamak için her nevi geyik muhabbetini teşvik etmekteyim. Final dönemlerimde bile böyle yorulduğumu hatırlamıyorum. Allahtan aile büyükleri var.

Peki madem durumun budur, ne işin var gecenin 12:30'unda taşınma yazısı yazmakla, te git yat derseniz, haklısınız. Seviyorum yazmayı, okumayı ve sizleri diyor, biramdan bir yudum daha alıyorum, şöyle yarı yerleşmiş eve bakıyor, bitmiş halini hayal ederek keyifleniyorum.

İş planı:

  • Tez zamanda, fazla uzatmadan işler yoluna koyula. Evdeki güvenlik açıkları kapatıla.
  • Çevre bölgede, düzgün bir yemek menüsü, şefkatli öğretmeni olan, mümkünse yıl sonu gösterisi falan yapmayan, sakin bir okul buluna.
  • Yaz okulları araştırıla.
  • Yaşıtlarından bir oyun grubu kurula.
  • Okul saatleri ağır gelirse, Ilgaz hasta olursa diye yakın çevrede oturan, hamarat bir sağ kol buluna.
  • Güncel bir bebek bakım kitabı ve hatta ev düzeni kitapçığı hazırlana.
  • Ilgaz'ı da alarak, Tan ziyarete gidile.

Bu çevrede iyi yuva bilen var mı?

posted on 17 Haziran 2009 Çarşamba 21:46:57 UTC  #    Yorumlar [0]
# 04 Haziran 2009 Perşembe

Geriye dönük araba koltuğu ile ilgili önceki yazılar için:

Geriye dönük çocuk araba koltuğu - Britax

Bebeğim neden arkaya dönük oturmalı?

Benim ve en azından Kitubi'yi takip eden ailelerden geriye dönük çocuk koltuğu arayanların Türkiye şartlarında temin edebildikleri iki ürün için yorumsuz iki mutlu çocuk fotoğrafı yayınlıyorum sizler için. Footoğraflarını bizlerle paylaşan Can'ın annesi Hande ve Ege'nin babası Ali'ye ne kadar teşekkür etsem azdır.

Ege, Antalya

Easy Combi (Karma Ltd)

Can, Antalya

Britax Fixway (Volvo Servisleri)

Başka ailelere yardımcı olmak için bu yazının altına araba koltuğunuzun markasını ve memnun olup olmadığınızı yazabilirsiniz. Eğer nadide geriye dönük koltuk sahibi ailelerdenseniz, çocuklarınızın araba koltuğunda fotoğraflarını gönderip, koltuk hakkında yorum yazarsanız, koltuk alacak anne babalar için çok iyi olacaktır (Çocuk ismi, sizin isminiz, yaşadığınız il). Malum çevremizde çok fazla görme imkanımız yok.

Geriye Dönük Koltuk Sevenler Dayanışma Grubu

posted on 04 Haziran 2009 Perşembe 19:17:18 UTC  #    Yorumlar [11]
# 26 Mayıs 2009 Salı

Katı gıdalara geçişi tamamlamadan işe başlamayı planlayan her annenin en önemli derdidir, bebeğim ne kadar anne sütü içiyor, ne kadar sağmalıyım, sağdığım yetecek mi? Nihan ve diğer katı gıdalara geçecek annelere yardımcı olmak için yazdığım Ben ettim, siz etmeyin - bebek ve çocuklara yemek yedirmek yazısının yorumlarında Hande süper faydalı önerilerde bulunmuş. Yorumlarda kaynamasın diye ayrı bir yazı olarak da ekleyeyim dedim. Yazıları okurken yorumları takip etmeyi ve vakit buldukça siz de yazmayı ihmal etmeyin.

"...Ben işe başladığımda Can  tam 4 aylıktı ve sadece anne sütüyle besleniyordu. Ben inanılmaz strese girmiştim. İnternetten 4 aylık bebek kac cc anne sütü emer diye araştırmalar bile yapıyordum. Doymazsa diye uykularım kaçıyor ve buzluğa sürekli biriktiriyordum sütümü.

İşe başladığımın ilk haftası stresten aniden sütüm azaldı neredeyse tamamen kesildi. Ben de öğle araları eve gidip emzirmeye başladım benim moralim yükseldikçe sütüm de yeniden arttı. Can 5 aylık olduğında düzenimizi kurmuştuk. Hatırladığım kadarıyla ilk zamanlarda ben evde yokken 360cc süt içiyordu. Sabah saat 7-7.30 civarı emzirip çıkıyordum, saat 10 - 12 ve 4'de olmak üzere yaklaşık 400-460 cc süt sağıyordum. 6'da eve vardığımda Can çok acıkmış oluyordu ve emiyordu. Eğer gecikecek olursam bakıcımız 20-40cc kadar süt ısıtıp Can iyice acıkıp bağırmaya başlamadan önce içiriyordu çünkü iyice acıkırsa 40cc ile oyalamak zor oluyordu. 6. aydan sonra artık hem benim sütüm 360cclere geriledi hem de Can'ın ihtiyacı 420-450cclere çıktı. O dönemde de buzluktaki sütler imdadımıza yetişti. Buzluktaki sütleri yaklaşık  9.aya kadar kullandık (tahminen 2 litre civarında birikmiş vardı) derken benim sütüm günde 150 cclere kadar düştü ama Can artık her şeyden yediği için günde sadece 1 sefer uyku öncesi içiyordu ve o da ona yetiyordu. 1 yaş sonrası sağmayı bıraktım ve can hala emiyor (yarın 15 aylık). Gündüz 1 bardak inek sütü içiyor, akşamüstü ve sabah meme keyfi yapıyor. Yalnızca 10. aydan sonra doktorumuzun uyarısı üzerine gece uyanmalarında mecbur kalmadıkça meme vermemeye başladım. Yoksa büyüdükçe daha sık uyanıp sürekli emmek istiyorlar ve memede uyumak gibi bir alışkanlık ediniyorlar. Bu da çalışan bir anne için oldukça zor oluyor.

Biz 6. ay katı gıdaya geçtik ama Can'ın katıları kabullenmesi 8. ayı buldu. Yavaş fakat iyi ilerledik. Sakın yemiyor diye endişelenme. Damla çok güzel öneriler yazmış bunları takip edersen zamanla harika yiyen bir çocuğa sahip oluyorsun. Aklıma gelenler:

  1. Gün içerisinde sağdığım sütlere numara veriyordum böylece ilk sağdığımı ilk içiriyorlardı ertesi gün.
  2. Yanımda bir buz çantası taşıyordum, yolculukta sütler bozulmasın diye (çabuk bozulmuyorlar 6 saat oda sıcaklığında 24 saat buzdolabında 6 ay derin dondurucuda tutabiliyorsun)
  3. Eğer o gün normal ihtiyaçtan fazla sağdıysam 20cc bile olsa o fazlalığı hemen buzluğa koyuyordum acil durumlar için.
  4. Katı gıdalara geçişte biraz sabırlı olup ne yediğini bulmak değil, yedirmen gerekeni hergün bebeğin önüne koymak 1 kaşık ya da 10 kaşık ne yerse zorlamadan yavaş yavaş alıştırmak bizim işimize yaradı. 6. ayda Can'ın önüne hergün kuşlukta meyve püresi ikindi yoğurt koyuyorduk ilk 2 hafta ikisinden de ancak 1'er kaşık yedirebiliyorduk. 2.haftadan sonra yoğurdu yemeye başladı 7. ayın başında bir oturuşta 1 kaseyi yer oldu ancak 8. ayda ancak meyve yemeye başladı. Hiç zorlamadık ama hergün ikram ettik. Her gıdayı aşama aşama aynı şekilde tanıttık. 9. aydan sonra her şeyi yemeye başladı.
  5. Damla'nın önerilerini oku yemek düzeni, bebek bakımı, beslenmesi ve çalışan annelere notları v.s. ve bunları kendi düzenine göre adapte et :)
  6. Süt sağarken sütün gelişi durduktan bir süre sonra tekrar süt gelmeye başlayacaktır sağmaya devam et. Her göğüse hiç olmazsa 8-10 dk ayır.
  7. Evde küçük bir paket mama bulundur acil durum için. Arada bir mama içmesi dünyanın sonu değil tam tersine senin biraz rahat nefes almanı sağlayabilir.
  8. Eve geldiğimde eğer Can emmek istemezse de mutlaka süt sağdım yoksa süt gerilemeye başlıyor.

..."

Hande'ye süper önerileri için tekrar teşekkür ediyor, diğer annelerin önerilerini de bekliyorum.

posted on 26 Mayıs 2009 Salı 14:49:45 UTC  #    Yorumlar [4]
# 24 Mayıs 2009 Pazar

İkiz anne-babalarına her zaman özel bir saygı duymuşumdur. Tek çocuğa bile bakmanın, hele de Türkiye şartlarında ne kadar zor olduğunu gördükten sonra, çoğul bebek büyüten ebevenynler benim ermiş, üstad statüsünde.

Yorumlarda Ebru Hanım sormuş:

"İkizlerim var,ayrıca onlar için özel şeyler var mı, acaba kolaylaştırıcı, kendim bakıyorum yalnız başıma çok zorlanıyorum."

Kitubi'yi takip edenlerden mutlaka  çoğul anne-babaları vardır diye düşündüm. İkiz ailesi olup blog yazanlar var mı aranızda? Ya da bildikleriniz varsa lütfen Ebru Hanım'a ve diğer ikiz annelerine babalarına yardımcı olması için yorumlara yazabilir misiniz?

Eğer ikizleriniz var, blogunuz yok ve bu konuda bir şeyler yayınlamak istiyorsanız, bana e-mail'le gönderebilirsiniz, Kitubi'de yayınlarım.


 

posted on 24 Mayıs 2009 Pazar 19:11:30 UTC  #    Yorumlar [6]
# 14 Mayıs 2009 Perşembe

Bu seride, önceki yazı: Ben ettim, siz etmeyin - bebek ve çocuklara yemek yedirmek

Ilgaz'ın katı gıdalara geçişinden itibaren bunlara hep dikkat ettim. Size de tavsiye ederim:

  • Hiç televizyon karşısında yemek yedirmedim.
  • Yemek sırasında oyuncak vermedim. Oyunla, soytarılıkla, tren geliyor aç ağzını diye yemek yedirmedim.
  • Elimden geldiğince ailece birarada yemek yememize çalıştım. Benim yarattığım tüm strese rağmen, yine de hergün hep birlikte sohbet ederek geçirdiğimiz bir zaman oldu yemek saatleri (Gökhan'ın mesai saati 18:30'a uzatılıp da yemek saatinde eve yetişemez olana kadar).
  • Sofra süresini ne kadar uzatsam da, yemek saatini sofrada bitirdim, elimde yemeklerle peşinden koşturmadım. Gezinerek yemek yemesine izin vermedim.
  • Yemeklerini yemedi diye gece gündüz sütü dayamadım. İki gün bir şey yemediyse, üçüncü gün yine yemek yedi hiç değilse.
  • Tatlı, hamur işi yedirerek şişmanlatmaya çalışmadım. Bunları çok önemli yiyecekler olarak lanse etmedim (makarna ve pilavın mertebesini kurtaramadım henüz).
  • Yemeğini yesin diye ödül olarak tatlı, çikolata vermedim. Yemekleri sevdirmeye çalıştım, yemek çikolata yolunda zorlu bir adımdır gibi bir kanı edinmemesine çalıştım.
  • Kendisi denemeye hevesli olduğu sürece, yemeğini kendisinin yemesine çalıştım.

Sizin önerileriniz var mı?

Bir sonraki yazıda yemek saati sorunlarını düzeltme çalışmalarımı yazayım.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun 

posted on 14 Mayıs 2009 Perşembe 19:33:25 UTC  #    Yorumlar [3]
# 13 Mayıs 2009 Çarşamba

Bu Ayk Budur!'un yorumlarında Nihan'ın katı gıdalara geçişle uğraştığını okuyunca, bu yazıyı yazmak istedim.

Çocuklara yemedikleri yemekleri yedirme becerimle şişinen biriydim. Daha ortaokuldayken, "Damla gel şuna yedir" diye bebeklerini beslemem için beni çağıran komşularımız olurdu. Meğer işin sırrı rahatlıkta genişlikteymiş. Bana ne tabi, etini sebzesini yemiş yememiş, büyümüş büyümemiş, barsakları çalışmış çalışmamış. Ben eğleniyorum. Ben eğlenince, çocuk da eğleniyor.

İş başa düşünce işler o kadar kolay yürümedi. Ilgaz'ın yeme sorunu olduğunu söylemek doğru olmaz, neredeyse her şeyi yiyor. Ama yuvada, ya da ablasının yanında silip süpürürken, benim yanımda hala nazlanabiliyor, onu istemem bunu isterim diyebiliyor. Bunun çocuğun iyi beslenmesini kendime misyon haline getirerek yaptığım hatalardan kaynaklanmış olabileceğini düşünüyorum. Aklımı başıma devşirip bu durumu geç olmadan düzeltmeye çalışıyorum, gerçekten gelişme var. Eğer ilgilenen olursa, düzeltmek için neler yaptığımı ayrı bir yazıda yazabilirim.

Bunların gerçekten çocuğun beslenme alışkanlıklarına bir faydası yok. Zaten büyüyüp aklı erdikçe kısa vadede işe yarar gözüken taktiklerin hiçbiri bir işe yaramıyor. Dönem dönem hepsini yaptım, utanıyorum kendimden. Ben ettim siz etmeyin:

  • Kandırdım onu, enayi yerine koydum. Sevdiği yiyeceği gösterip, yararlı olduğuna karar verdiğimi kakaladım ona. Çocuk bir yemeği bir kaşık yoğurt, bir kaşık yemek olarak severek bir kase dolusu yedi diye, aynı yöntemi tüm yemeklere uygulamaya çalıştım bir dönem. Şunu yaptım aylarca, bir kaşık yoğurt (çocuk ilk kaşıktan sonra şevkle ağzını açıyor), bir kaşık yemek (ağız kapanıyor), tekrar koklatıp kaşığı göstererek yoğurt olduğuna ikna edip bir kaşık daha yoğurt (yüzü düzelir, yine ağzı açılır), bir kaşık daha yemek kakaladım. Böyle yemeyi seviyor diye kendimi avuttum.
  • Şeceresini tuttum sevdiği sevmediği yemeklerin, takıntı yaptım. Ilgaz'ın yaklaşık iki yıllık yemek zevkinin nasıl yanar döner olduğunu aşağıdaki grafikte göstermeye çalıştım. İlk tattırdığımda ölesine nefret ediyor gibi gözüktüğü şeyi, birkaç ay sonra silip süpürünce sevinçten kendimden geçtim. Ertesi gün aynısını yemeyince hüsrana uğradım. Sevdiği yiyeceğin içine nasıl olsa püre olur anlamaz diye sevmediklerini kakaladım. Sevdiğinden de sıtkı sıyrıldı.

  • Yararlı bir şeyler (bana göre) pişirdiysem yesin diye içim içimi yedi. Bunu ona da çok belli ettim. 
  • Seçenek sunun dediler, çivisini çıkardım. Sonsuz seçenek sundum. Zavallı istatistiklerime bakarak, en az sevme ihtimali olandan başlayarak, yemekleri sırayla verdim. İster de önündekini bitirmez diye diğer yemekleri bizim tabaklarımıza da koymadım. Çeşitleri sırayla sürpriz gibi sunup, artık  sıra kaşar ekmeğe (aman aç yatıp da gece uyanmasın diye) gelene kadar ne varsa çıkardım buzdolabından. Üşenmedim kimisini o sofrada otururken ısıttım, bazen çok ısındı soğuttum, bazen blender'dan geçirdim. O da daha iyisi gelebilir, yer kalsın beklentisiyle elinin tersiyle itti sunduklarımı. Konuşmaya başlayınca, "anne buzdolaptan bişey istiyorum, bişeyler ver bana dolaptan" demeye başladı. Jetonum ancak o zaman düştü.
  • Daha çok yer ümidiyle o kadar uzun süre oturtuyordum ki sofrada, saat geç oldu diye sofradan kaldırıp hemen yatırmak zorunda kalıyordum. O da yemeği bitirip sofradan kalkarsam yatıracaklar diye yemiyordu yemekleri.
  • Kendi isteğiyle bir sürü yararlı şey yediği halde, ben sürekli yemediklerine kanalize etmeye çalıştım. Sanki kendi bayılarak yiyince yararlı değilmiş gibi mi geliyordu, aklım neredeydi benim?
  • Dişi çıkıyormuş, hastaymış, keyifsizmiş, insanın az yediği günler de olur değil mi? Ben bunu kabul edemedim. İştahsız olduğu bariz olan günlerde bile yemesi lazım diye kendimi de onu da strese soktum.
  • Sevdiği yemekler hazırlayacağım diye onunla geçireceğim vakti yemek hazırlamaya harcadım. Sonra da bir sürü emek verdim, malzeme harcadım diye yemediğinde sinirim bozuldu, onun da sinirini bozdum. Onun tüm istediği basit bir tarhana çorbası, bir tabak makarna, bir kase yoğurttu belki de.

Hep yanlış yapmadım canım, bir-iki doğru şey de yaptım katı gıdalara geçiş sürecinde.

Bu seride sonraki yazı: Ben ettim, iyi de ettim - bebek ve çocuklara yemek yedirmek

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun 

 

posted on 13 Mayıs 2009 Çarşamba 05:33:20 UTC  #    Yorumlar [12]
# 12 Mayıs 2009 Salı

Merhaba,

Sevgili Berk'in babası Serkan Kitubi okuyucularıyla paylaşmam için göndermiş. Eğer İstanbul dışında olmayacak olsam mutlaka katılırdım. Kaçırmayın derim.

..........................................................


"0-3 Yaş Grubu Çocuklarda Temel Yaşam Desteği & Kazalarda İlk Yardım ve Evde Çocuk Güvenliği” Semineri
 
İstanbul Tıp Fakültesi’ nden Prof. Dr. Serpil Uğur Baysal ile Çocuk Güvenliği Uzmanı / Y.İç Mimar Arzu Birinci E-Bebek Çamlıca’da bulunan Magic Park Zeka Akademisi’nde "0-3 Yaş Grubu Çocuklarda Temel Yaşam Desteği & Kazalarda İlk Yardım ve Evde Çocuk Güvenliği” semineri veriyor. 10 kişi ile sınırlı ücretsiz bu programı kaçırmayın.

Seminerlere katılım için 0216 5770421 – 22 nolu telefondan Kids Safe-T’ye rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Kayıtları en geç 14 Mayıs Perşembe gününe kadar yaptırmanızı rica ediyoruz.

Bebeklerinizi de getirin  Magic Park Zeka Akademisi’ n da siz seminerdeyken o da güvenle oynasın***

***Siz seminerdeyken, yanında bir büyük olması kaydıyla çocuğunuz, Magic Park Zeka Akademisi’nin ’ nın Oyun Grubu Eğitim Programlarından birine ücretsiz katılabilir.

PROGRAM İÇERİĞİ

Tarih: 16 Mayıs  2009 Cumartesi
Saat: 14:00 – 17:00
Yer : Magic Park Zeka Akademisi – E-Bebek.com Çamlıca Mağazası

KONUŞMACILAR

Prof. Dr. Serpil Uğur Baysal - İstanbul Tıp Fakültesi - İstanbul Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Sosyal Pediatri Bilim Dalı ve İ.Ü. Çocuk Sağlığı Enstitüsü Aile Sağlığı Anabilim Dalı
Arzu Birinci - Çocuk Güvenliği Uzmanı/Y.İç Mimar - Kids Safe-T Çocuk Güvenlik Sistemleri

SEMİNER AKIŞI-Toplam 3  saat

Arzu Birinci - Evde Çocuk Güvenliği ve Alınacak Önlemler - 20 dakika
 
Prof. Dr. Serpil Uğur Baysal - İlk Bölüm - 45 dakika
-Genel İlk yardım Bilgisi ve İlkyardım çantası içeriği
-Düşmeler ve yaralanmalarda ilk yardım
-Yanıklarda ilk yardım
-Zehirlenmelerde ilk yardım
 
Ara - 10 dakika

Prof. Dr. Serpil Uğur Baysal - İkinci Bölüm - Uygulamalı - 90 dakika
0-1 yaş boğulma,tıkanma
0-1 yaş Temel Yaşam Desteği
1 yaş üstü boğulma, tıkanma
1 yaş üstü Temel Yaşam Desteği

Soru Cevap- 15 dakika
 

posted on 12 Mayıs 2009 Salı 08:40:29 UTC  #    Yorumlar [0]
# 30 Nisan 2009 Perşembe

"Seveceğin bir iş seç, hayatında bir gün bile çalışmayacaksın" (“Choose a job you love and you will never have to work a day in your life.” Confucius )

Sonuna kadar katıldığım  bir felsefe ve Ilgaz'ın da sevdiği işi bulması için elimden geleni ardına koymayacağım. Eğer genel akıma kapılıp da yok daha çok para var diye, yok daha prestijli diye, ya da ben olamadım o olsun diye, çocuğu gönlüne uygun olmayan işlere kanalize edersem dövün beni.

Öte yandan insan hayatının her döneminde sevdiği bir işle uğraşacak kadar şanslı olmayabilir. Sevdiğiniz bir işle uğraşacak imkanı yaratabilmek için bile sevmediğiniz bir işi yapmak zorunda kalabilirsiniz bir süreliğine. İşini sevmek çok önemlidir, ama genel olarak çalışmayı sevmek daha da önemlidir. Her ne kadar bulabildiği ile idare eden bir yapıya sahip olmasam da, yine de çalışabilir durumda olduğum ve çalışılacak ortam bulabildiğim için şükretmeye çalışanlardanım.

Çocuğun çalışmayı seven bir zihniyetle yetişmesi için bazı pratik ipuçları:

  1. Çalışmayı bir zorunluluk olarak lanse etmekten sakının. Bunu bir karar olarak algılaması daha iyi.
     - Anne işe gitme
     - (yanlış) Ne yapayım yavrum, ben de işe gitmek istemiyorum ama mecburum.
  2. Çalışmayı maddiyatla ilişkilendirme işini abartmayın.
    - Anne işe gitme
    - (yanlış) İşe gideceğim, para kazanamacağım, sana oyuncak alacağım
  3. İmkanınız varsa onu ara sıra işyerinize götürün, iş arkadaşlarınızla tanıştırın, size özensin.
  4. Çalışan yorulur. Bunda bir sıkıntı yok. Yorulduğunuzu ona söyleyebilirsiniz. Ama yorulmak aynı zamanda mutluluk hormonu salgılatır, yani bir insan hem yorgun, hem de mutlu olabilir. Ama yorulduğunuzu söylerken, ses tonunuzdan ve mimiklerinizden bezginlik akarsa, yorgunluk = çalışmak = kötü bir şey çıkarımında bulunacaktır. 
  5. Hafta içi - hafta sonu. Hafta sonunu herkes sever. Ama her pazar akşamı, yarın iş var diye söylenerek, çocuğun yanında depresyona girmek iyi bir fikir olmayabilir. "Hafta sonu ne çabuk geçti, seninle vakit çok çabuk geçiyor. Bütün hafta seni çok özleyeceğim." daha pozitif bir hayıflanma olacaktır.
  6. Akşam yemekte eşinizle işinizin sıkıntıları ile ilgili dertleşiyor olabilirsiniz. Bunun yanında, işinizle ilgili olumlu gelişmeleri, ufak tefek de olsa başarılarınızı, bir işi bitirdiğiniz için rahatladığınızı ve mutlu olduğunuzu da anlatmayı ihmal etmeyin. Yalnızca çocuğunuza değil, size de iyi gelir.
  7. Gelişim kafa yapısına sahip bir çocuk yetiştirmeye çalışın. Bu diziyi daha önce okumadıysanız mutlaka bir göz atın: Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin!

Siz çocuğunuza çalışmayı sevdirmek için neler yapıyorsunuz? Aklınıza gelen öneriler var mı?

Bu yazıyı sevdiyseniz:

Çalışmak ya da çalışmamak arasındaki seçiminizi yaptınız mı?

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun 

 

posted on 30 Nisan 2009 Perşembe 09:52:49 UTC  #    Yorumlar [1]
# 22 Nisan 2009 Çarşamba

Ilgaz'ın 2 yaşını doldurup, kendisinin de çocuk olduğunun ayrımına varması ile birlikte, 23 Nisan Egemenlik ve Çocuk Bayramı da benim için bir fazladan tatil günü olmaktan çıkıp, eski anlamını yeniden kazandı. Yaşasın, yarın 23 Nisan :)

Sevinin küçükler, övünün büyükler. 23 Nisan kutlu olsun!  Yarın çocukları arayıp bayramlarını kutlamayı unutmayın.

Benim için 23 Nisan, tüm okul çocuklarının bir örnek süper kıyafetlerinin üzerine rengarenk farklı modellerle mont/hırkalarını giyerek topluca yürüyüş yapmalarıdır. Eğer öğretmen olsaydım, sınıfımın kostümünü yağmurluklu hazırlatırdım, en fiyakalı sınıf benimki olurdu. Sonuçta istisnasız her 23 nisanda yağmur yağmaz mı? Neden bayramlıkları yazlık yaptırılar sanki?

Yüzlerce rengarenk kıyafetli ilkokul çocuğunun biraraya gelip, elele tutuşup heyecanla yürümesi, küçük kardeşlerinin peşlerine takılması, büyük kardeşlerinin kortejin yanından yürüyerek onları kollamasıdır 23 Nisan. Annelerinin babalarının gururla, sulu gözlerle arkalarından bakmasıdır. Sonra stadyumda hepsinin biraraya gelip, şiirler falan okuması, Atatürk'ü anması, geçmişlerinin farkında olup, geleceklerine sahip çıkmayı öğrenmeleridir. Bir çeşit çocuk eylemidir işte, bakın biz burada üç beş değil bir sürü adamız, bizi düşünün, düzgün işler yapın bizim için demesidir.

Yarın için plan yapayım diye oturdum makinenin başına heyecanla. Tam bir saattir, aradım taradım, resmi şenlikler nerede yapılıyor bulamadım. Bu şehrin bayramında bütün okullar biraraya gelmiyor mu? Ne yapayım ben böyle şehri?

Nereye gidelim karar veremedim. Yarın çocukları yüz boyatmak ve balon şişirttirmek için sıra beklerken görmek istemiyorum. Yarın onların 23 Nisan yüzlerini görmek istiyorum. Belki önce çevre okullara bir bakarız, sonra olmadı Doğa Koleji'ne gideriz.

Siz neler yapıyorsunuz 23 Nisan'da?

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun 

 

posted on 22 Nisan 2009 Çarşamba 21:04:55 UTC  #    Yorumlar [3]
# 20 Nisan 2009 Pazartesi

Mart: Ilgaz

Nisan: Kamuran (annem)

Ilgaz ablası ile spor yaparken (yere yatıp kolları iki yana açmak) birden kolum acıyor diye ağlamaya başlamış. Ablası aradı, incinmiştir diye üzerinde durmadım. Uyku saatinden hemen önceymiş, uyumuş, acıyor diye uykusundan uyanıp ablasının yanına gelmiş. Doktorunu aradım, hemen ortopediye götürün dedi. Gökhan işten izin alıp hastaneye götürdü. Dirsekte bir kemik varmış, 0-6 ve özellikle de 2-6 yaş arasında kolaylıkla çıkarmış. Bazen bir hareketle kendiliğinden geri takılırmış. Ilgaz'inki böyle olmuş. Ortopedi doktoru, 1 hafta dikkat edin, yeniden çıkarsa yine bize getirin demiş. Bu arada Ilgaz'ı muayene edebilmek için bir muayene eldivenin şişirip balon yapmış, dikkatini dağıtmış. Bizimki eve geldiğimde hala oynuyordu "tavşan balon" diye. Takdir ettim.

Bugün de annem banyoda düşmüş, onun da dirseği çıkmış. Yetişkinlerinki o kadar geri takılmıyor tabi yerine, biraz acılı olmuş, alçıya da almışlar, şimdi iyi. Annemin dirseğinden aklıma geldi yazayım dedim. Çocuğunuz kolum kolum diye ağlıyorsa, dirseği çıkmış olabilir, aklınızda olsun.

posted on 20 Nisan 2009 Pazartesi 20:10:20 UTC  #    Yorumlar [8]
# 19 Nisan 2009 Pazar

Çok yorucu ve yoğun bir hafta oldu, ama neyseki yine de Ilgaz'la hafta sonu birlikte bir şeyler yapmaya vakit yaratabildik. Dün akşam aşağıdakileri yaptık. Bugün de Hidiv Kasrı'na Trish ve Brin Emir'le birlikte renk renk vergilerimizi görmeye gittik. Her bir kemiğim ağrısa da mutluyum.

Bu aktiviteyi gördüğümden beri Ilgaz'la yumurta kartonundan tırtıl yapmak istiyordum. Ilgaz'la ablasının semt pazarından aldıkları yumurtaların bir tarafındaki kartonun yeşil olduğunu gördüğümde pek sevindim. Diğer tarafındaki kartonu da parmak uçlarıyla tutmayı öğrenmesi için kırdığımız pastelleri yeniden biraraya getirmek için kullandım.

Yumurta Kartonundan Tırtıl

Tarifte geçen sarı ve yeşil ponponların yerine Ilgaz'ın küçük parçalara ayırıp yuvarladığı (düzelttim ben sonra) hamurları kullandım. Gözleri ne renk olsun dedim, "kırmızı"yı düğme kutusundan kendisi seçti, "ikinci göz" için "aynı"sını kendisi buldu. Antenler şişe temizleme telinden tarif edilmişti. Ne bulsam da, tehlikeli olmasa diye bakınırken gözüme pipetler ilişti. Sıcak silikonu kartonun üstüne ben sıktım, hamurları Ilgaz yapıştırdı. Üzerine düşen görevi çok sevdiğinden birkaç kez söküp yeniden yapıştırmak zorunda kaldık.

Ne yapmaya çalıştığımızı anlaması için başlamadan önce ona resmi gösterdim. Ben malzemeleri hazırlayıp, kartonu keserken o da hamurlar ve pastellerle oynadı. Çabuk yapılabildiğinden ve ince detaylar olmadığından küçük yaş grubu ile yapmak için uygun bir aktivite olduğunu düşünüyorum.

Ilgaz'a da kolay gözükmüş olmalı ki iki gündür yine tırtıl yapacağım diye kalan yumurta kartonlarını, pipet ve plastik makaslarını toparlayıp oturuyor sandalyesine. Plastik makasla orasından burasından dürtüp de kesemeyince biraz sinirleniyor. Kağıtla biraz pratik yapması gerektiğine ikna etmeye çalışıyorum. Oğlum senin o dandik plastik makaslarla değil yumurta kartonu, krapon kağıdı bile kesilmez, büyü de gel diyeceğim ama şevkini kırmak istemiyorum çocuğun. Eskiden plastik makas mı vardı?

Pastel Bulamaçları

Muffin kaplarını kullanarak artık pastellerle modeller, karışık boyalar yapıldığına rastlamıştım bir süre önce. Düşük ısıda yapıldığından yumurta kaplarıyla da yanmadan olur diye düşündüm. Oluyormuş ama kalıbı iyice yağlamak gerek önce, yoksa pastelin bütün yağını yumurta kabı emiyor ve sonra da pasteli çıkartmak zor oluyor. Pastelleri küçük küçük parçalayıp yerleştirin. 100-120 derece fırında 5-10 dakika tutmak yeterli. Arada çıkartıp bir kürdanla karıştırabilirsiniz.

Var mı başka aklınıza gelen?

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun 

posted on 19 Nisan 2009 Pazar 19:34:05 UTC  #    Yorumlar [8]
# 13 Nisan 2009 Pazartesi

Ilgaz'ın kronikleşen yataktan kalkıp içeri gelmesi sorununa, bir de geceleri kalkıp kalkıp bizim yatağa gelmesi sorunu eklendi. Neydim değil, ne olacağım demek lazımmış, Allah gündüz uykularını korusun. Uykusuz yüzümü kamuflaj için biraz fazla makyaj yapmış olmalıyım ki, bugün işyerinde "Nerede yandın sen, bronzlaşmışsın?" sorularına maruz kaldım :)

Gökhan'la birlikte kesin çözüm için bir plan yapmaya çalışıyoruz. "Ne yapabiliriz" diye düşünürken, geriye dönüp, "bu çocuk gayet güzel uyuyordu, ne yaptık da böyle oldu" diye sorguladım, bazı hatalarımızı tespit ettim. Oturmuş bir düzeni olanlar için, bazı koruyucu önlem önerileri paylaşayım dedim. Ben ettim, siz etmeyin:

Uyku saati sorunlarını önlemek (yataktan kalkmalar)

  • Çocuğun iletişim becerileri arttıkça, oyunlar, sohbetler daha da tatlı hale geliyor, hele de çalışıyorsanız, birlikte geçirdiğiniz vakit yetmez oluyor. Kendinizi kaptırıp da uyku saatini kaçırmayın. O da sizin gibi bu oyun saatine doyamıyor, ama daha büyüme çağında ve uykuya ihtiyacı var. Siz bu saati esnettikçe, eğlenceli aktiviteleri uzattıkça, o da esnetilebilir olduğu kanısına varıyor.
  • Uyku düzenini bir kez oturttuktan sonra, insan bozulabileceği gerçeği üzerine düşünmek istemez. Siz yine de hazırlıklı olun. Yatağından kalkıp gelirse, ve siz yatırdığınızda tekrar tekrar gelirse nasıl tavır almanızın doğru olacağını eşinizle önceden kararlaştırıp, evdeki diğer fertlerle paylaşın. Aranızda fikir ayrılıkları olmaması ve özellikle yanında konu ile ilgili tartışmamanız çok önemli.
  • Hangi yöntemi seçerseniz seçin, yataktan kalkarsa bunu büyütmeden, fazla tepki vermeyin. Bunu yapmalarındaki en önemli amaç ilgi çekmek. Ona kızmak ya da yumuşak bile olsa yatırırken ikna etmek için uzun konuşmalar yapmak hacıyatmazlığa davetiye açmak demek.
  • Eğer yataktan kalkmak için tuvalet, burun akması gibi sebepler öne sürüyorsa, hızlı şekilde ihtiyacını karşılayın, bu sırada onunla fazla iletişim kurmayın, oynamayın, uzatmasına izin vermeyin.
  • Bu yataktan kalkma konusunu fazla açmayın, ertesi akşam hatırlatmayın.
  • Evinize gelen misafirlerinizi, olur da çocuğunuz yatağından kalkıp gelirse, hiç tepki vermemeleri, onunla olumlu ya da olumsuz konuşmamaları konusunda uyarın. Onu görmezden gelmeleri gerekiyor. En son ihtiyacınız olan şey, gülümsemeler ve gülüşmelerdir. Ona her zaman siz müdahele edin, rutininizi korumaya çalışın.
  • Gürültüsüz bir ortam yaratmanıza gerek yok. Ama onu yatağında bırakışınızdan, uykuya dalacağı süre zarfında (yarım saat kadar) çok ilgi çekici gürültü üretmemeye çalışın. Yüksek sesle film izleme, kahkalar, gürültülü bilgisayar oyunu, vs. Her ortamda uyumaya alışması önemli ama özellikle benim bir geçiş dönemi olarak gördüğüm 18 ay - 3 yaş aralığında, çocuğun merakını da çok fazla uyandırmamak gerekiyor.

Yatağınızı küçük canavarlardan korumak (gece yatağınıza gelirse)

  • Eskiden her sabah uyandığında biraz bizim yatakta bir süre takılırdık. Hatta hafta sonları biraz uyusak hep birlikte diye ümitlenirdik ama asla böyle bir şey olmazdı. Sonra yatağın parmaklığını açmak zorunda kaldık. İlk başlarda gece uyanırsa karanlıkta yatağından inmeyip bize sesleniyordu. Arazi becerileri geliştikçe, yatağından kalkıp odamıza gelmeye başladı. Gece, gündüz, sabahın körü. Başlarda birkaç kez uykusuzluğa yenik düşüp aldık onu. Tekmeler, döner uyutmaz. Şimdilerde direk gelip yatağa tırmanıyor. Bazen uyku arasında birimiz farkında olmadan, ya da uykuya yenik düşüp alıyoruz onu. Götürüp yatırıyoruz, geri yatağımıza dönüyoruz. Sonra tam biz tatlı uykuya dalmışken geri geliyor. Tekrar, ve tekrar ve tekrar. Ertesi gün o da biz de uykusuzluktan sürünüyoruz, huysuz oluyoruz.
  • Ben çocukların anne ve baba ile sağlıklı bir şekilde uyuyamayacaklarını düşünüyorum. Ya da Ilgaz için böyle olduğuna eminim diyelim, çünkü bizim yatakta ne kendisi doğru düzgün uyuyor, ne de bizi uyutuyor. Siz de benim gibi düşünüyorsanız, kuralları iyi koyun. Çünkü çocuklar istisnaları yetişkinler kadar iyi algılayamıyorlar.
  • Genelde gece çocuğu yatağa alma, başta kendi uyku ihtiyacınıza yenik düşmenizden ileri geliyor (benim için en azından). "Korkmuş, yanıma alayım da o da uyusun ben de" gibi. Bu tür durumlarda kendinizi zorlayıp, siz onun odasında uykuya dalana kadar beklemeniz uzun vadede daha iyi olacaktır.

Sizin saflarda uyku durumları ne alemde. Bize ve diğer ailelere önerileriniz var mı?

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun 

 

posted on 13 Nisan 2009 Pazartesi 14:05:35 UTC  #    Yorumlar [9]
# 11 Nisan 2009 Cumartesi

BÖ'de oylama başladı. Kitubi'yi aile kategorisinde oylayabilirsiniz.

Ayrıca Ayk, sadece ve sadece çocuğunun fotoğraflarını çekmek, kendine ait Gravatar yapacak efendi gibi bir fotoğrafını bulamamak, South Park karakterlerinden bozma resimleri kullanmaktır. Güzel çıkmışız ama değil mi?

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun 

posted on 11 Nisan 2009 Cumartesi 20:35:01 UTC  #    Yorumlar [2]
# 04 Nisan 2009 Cumartesi

Atopik ciltli bebekler konulu yazımda Tan'ın cildindeki sorunları yazmıştım. Yaklaşık 10 gün önce Tan'ın yüzündeki ve kafasındaki kızarıklıklar vücudunun her yerine yayıldı. Kafasını sürekli kaşımaktan alnı ve başının tepesi bayağı bir kedi tırmalamış görüntüsü almıştı son günlerde. Her gün babasıyla birlikte oğlumuzun bu haline bir yandan üzülüyor, bir yandan da  "Oğlum dün gece de kediler mi girdi odana" diye şaka yapıyorduk.

Sorun artık kaşınmaktan geceleri uykulardan uyanmaya ve 5-6 kez kalkmaya varınca, tekrar doktorumuzun yolunu tuttuk. Kendisinin önerisiyle gittiğimiz dermatoloğun verdiği antihistaminiğin büyük faydasını gördük. Neredeyse 3 aydır yok diş, yok gaz, yok grip gibi nedenlerle uyandığını sandığımız küçük oğlumuz kaşınmaktan uyuyamazmış meğerse. Düşününce çok üzülüyor insan. Tamam kafayı kaşıyabilirsin ama ya sırtı, bacağı, kolu....

Yüzündeki ve vücudunun bazı yerlerinde oldukça yoğunlaşan atopik döküntüler için steroidli kreme bu sefer de başvurmak zorunda kaldık ne yazıkki. Bundan sonra  oluşacak yeni kızarıklıklar için steroid içermeyen yeni bir kremi deneyeceğiz. Her gün yatmadan önce banyonun ardından cildi iyice kurulamadan nemli bırakıp, yoğun bir nemlendirici ile sorunu hafifletmeye çalışacağız.

Tabi benim de bu aralar keyfime diyecek yok. 7 aydan beri  yaklaşık bir haftadır geceleri sadece bir kez emzirmek için kalkıyorum ve oğlumu yatırdıktan sonra başım yastığa değer değmez uyuduğum için sabahları melekler gibi kalkıyorum.

Uyku ile ilgili diğer yazılar

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun 

 

posted on 04 Nisan 2009 Cumartesi 21:42:39 UTC  #    Yorumlar [3]
# 28 Mart 2009 Cumartesi

Güneşli havayı görünce arkadaşım Trish, oğlu Brin Emir, Ilgaz ve ben Kanlıca'dan vapura binip Anadolu Kavağı'na gittik. Çok güzel bir gün geçirdik. Bugün ilk kez Ilgaz'ın kavga etmeden bir çocukla boğuştuğuna tanık oldum, Brin Emir'le birbirlerine sarılıp bütün güçleriyle sıkıyorlar,itişiyorlar, biri altta öbürü üstte düşüyorlar, sonra gülüyorlar. Bir yandan güreşçiler gibi sesler çıkartıyorlar. Önce ağlıyorlar zannettim, sonra baktım eğleniyorlar. Erkekleri anlayamıyorum.

Neyse başka bir şey anlatacaktım. Gemi boğaz gezisi gemisi olunca, vapurda bir sürü turist, özellikle de Çinli vardı. Vapurun kenarından denize bakarken, çok sevimli bir Çinli kadın da yanımızdan denizi izliyor, çocuklarla ilgileniyor, benim boş denize ekmek atmak suretiyle başarısız martı çağırma çabalarıma gülüyordu. Ilgaz da bir noktada, "bu kim bu kim, bunun adı ne, adı neymiş annecim" diye ısrarla sormaya başladı. Bunun üzerine kadıncağıza "Do you speak English" (İngilizce bilip bilmediğini) diye sordum, "No, Chinese" dedi. Bunun üzerine Ilgaz aramızdaki diyaloğu anlayamayıp, ismini öğrendiğimi sanarak ısrar etmeye başladı, "neymiş neymiş.." diye. El işaretleriyle kendimizi gösterip, isimlerimizi saydım, onu gösterdim. Fotoğrafımızı çekmesini istediğimizi sanarak çıkır çıkır çekmeye, çektiği fotoğrafları Ilgaz'a göstermeye başladı. Ilgaz'a sorunun ne olduğunu Çince, Türkçe, İngilizce meselesini anlatmaya çalıştım ama ikna olmadı. Etrafıma bakındım, hem Çince hem İngilizce bilen birini bulayım da tercüme desteği alayım diye. Tam yanımızda arkası dönük yaşlıca bir Çinli gördüm, yanındaki genç Avrupa'lı görünümlü adama "Do you speak English" dedim, " a little" (biraz) dedi. Heh dedim, biraz İngilizce biliyorsa anlar derdimi, hemen peşine "Do you speak Chinese?" diye sordum. Bu soruyu sorduğum anda adamların yüzleri soru işareti şeklini aldı, ne diyor bu be şeklinde ve Çin'li yaşlı amca da soran gözlerle arkasını dönüp baktı ki meğersem Çinli falan değilmiş.

Düşünsenize yabancı bir ülkeye gidiyorsunuz, yabancı çoluklu çocuklu bir kadın size çaresiz bir ifade ile İngilizce biliyor musun diye soruyor, biraz biliyorum diyorsunuz, sonra hemen peşine Japonca da biliyor musun diye soruyor. :P

Dönüşte de Trish Kanlıca iskelesini geçmek üzere olduğumuzu farketmese, gelin birlikte gezelim diye insanları toparlayıp, iki yorgunluktan şaşırmış çocukla bir Trish'i Eminönüne kadar götürecektim. Bu akşam saat 12'yi geçmeden yatmak niyetindeyim :) Good night and Wan An! Ilgaz da dil nedir, ne işe yarar öğrenmiş oldu böylece.

posted on 28 Mart 2009 Cumartesi 21:06:24 UTC  #    Yorumlar [0]
# 25 Mart 2009 Çarşamba

Bu Ankara'nın taşı toprağı altın ondan mıdır, yoksa Ankara'lıların yollarda İstanbul'lular kadar sefil olmadıklarından mıdır bilinmez, tanıdığım çoğu Ankara'lılar pek etkin oldukları halde, sıklıkla Ankara'da yapılacak bir şey olmadığından şikayet ederler. Sen eskiden Ankara'lı değil miydin, ne çabuk Ankara'lılar diye söz eder oldun demeyin. Ben Ankara'da yaşarken ya İstanbul'u bilmediğimden, ya da üniversitenin verdiği imkanlar sayesinde, aktivitesizlikten şikayet ettiğimi pek anımsamıyorum. Gerçekten de Ankara'da yaşarken, hiç değilse eşimizi dostumuz görmeye, iş çıkışı arkadaşlarla birkaç saat geçirmeye vaktimiz kalırdı. Böyle hayırsız oluşumuz bu iki kıtalı şehre taşındıktan sonra oldu. 

Neyse, amacım sizi kızdırmak değil. Yeni keşfettiğim bloglardan birini Ankara'lı gezme-sever aile-eş dosta mail'le gönderecektim ki, baktım aktivitelerin önemli bir bölümü çocuklu aktiviteler. Kitubi'nin okuyucuları arasında da birçok Ankara'lı var. İyisi mi burada yazayım da herkesin haberi olsun dedim.

Söz ettiğim aktivite blog'u Ankara Etkinlikleri . Gerisine de blog'un kendisinden bakın.

posted on 25 Mart 2009 Çarşamba 12:45:23 UTC  #    Yorumlar [2]
# 23 Mart 2009 Pazartesi

Bu Kitubi'nin sırtı yere gelmez. Bu yazı da gazeteci eniştem ve Tan'ın babası Osman'dan.

--------------

Anne Sütü Tam Bir Mucize

Anne sütü tam bir mucize. Hele "ağız" da denilen ilk süt mucize ötesi. Tan'ın doğduğu Hacettepe "bebek dostu" ve bunun gereğini duvarlarındaki anne sütünün önemini anlatan uyarı ve bilgilendirme afişleriyle yerine getiriyor. Ancak, sanırım personelin eğitimi ve sorumlu davranmalarını sağlama konusunda yaptırım yetersizliği söz konusu. İnsanımızın genel zaaflarından biri olan "durumu kurtarma" hali burada da mevcut. Anne sütünün hele doğum sonrası ilk sütün önemi konusunda teorik eğitim alan "bilinçli" personel, ağlayan, annesinin de yakınmalarına yolaçan yenidoğanı susturmanın yolu olarak yapmaması gereken şeye, yani mama hatta şekerli suya sarılıyor. Hem de sırf o an için yaşanan ağlama sorunundan ve buna bağlı yakınmalardan kurtalmak için. Kurumlar bir yana sonuçta işi yapan insan. Eğitim vermek, afiş asmak yetmiyor, personelin bilinçli ve sorumlu davranmasını da sağlamak lazım. En ummadık hastanede karşımıza çıkan bu sorumsuz davranış, zor durumdaki pek çok annenin yanılmasına ve dünyaya gözlerini açmaya çalışan bebeciklerin o mucizevi anne sütünden mahrum kalmasına neden olabiliyor.
Anne sütü mucize deniyor ya. Bu "mucize" sözcüğü biraz klişe gibi görünebilir ancak gerçekten henüz izah edilemeyen, tıbbın kodlarını çözmeye çalıştığı büyük bir mucize söz konusu. İşte bu konuda sadece 2 dakikalık bir araştırmayla bulunan bazı gazete haberleri:
 
Anne sütünde mucize

Anne sütüyle bir ay ve daha uzun süreli beslenmenin hem gıda alerjileri hem de solunum yolunda ortaya çıkan alerjilere karşı koruyucu olduğu bildirildi.

Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi ve beslenme uzmanı Doç. Dr. Funda Elmacıoğlu, yaptığı açıklamada, doğumdan hemen sonra annenin bebeğine verdiği ilk sütün birçok yönden faydası olduğunu söyledi.

Her bebek için en ideal besinin anne sütü olduğunu, bebeğe ilk 6 ay sadece anne sütü verilmesi gerektiğini belirten Elmacıoğlu, anne sütünün bağışıklık sistemini koruyucu etkisi olduğunu bildirdi.

Anne sütünün içerdiği bazı enzimlerle bebeğin daha kolay hazmetmesini sağladığı gibi birçok hastalığı engellediğini belirten Elmacıoğlu, şöyle konuştu:
“Anne sütü bebeklerin koruyucu kalkanıdır. Bu nedenle ilk süt bebeğe mutlaka verilmelidir. Mamalarda bağışıklık sistemine ait hiçbir madde bulunmaz. Ama anne sütü birçok ilaçtan daha güçlüdür. Çünkü içerdiği bazı enzimlerle bebeğin daha kolay hazmetmesini sağlar, birçok hastalığı da engeller. Bu kapsamda anne sütüyle bir ay ve daha uzun süreli beslenme hem gıda alerjileri hem de solunum yolunda ortaya çıkan alerjilere karşı koruyucudur.”   

Anne sütüyle beslenmenin bebeğin sağlığı açısından yararlarının yanı sıra aile bütçesine katkı sağladığının bilindiğini ifade eden Elmacıoğlu, “Endonezya'da yapılan bir çalışmaya göre, anne sütüyle beslenme oranının yüzde 25 azalması halinde bütçeye yaklaşık 50 milyon dolar düzeyinde ek yük biniyor. Önüne geçtiği hastalıklar da hesaplandığında anne sütünün bu anlamda da son derece önemli olduğu görülmektedir” dedi. Doç. Dr. Elmacıoğlu, anne sütünün özellikle hasta bebekler için en ideal besin kaynağı olduğunu sözlerine ekledi.
 
Süt gelmiyor diye hemen mama

Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Daire Başkanı Prof. Dr. Murat Tuncer, kolon kanserinin, Türkiye'de öldüren 3-4 kanser çeşidinden biri olduğunu söyledi.
Tuncer, “Bu tip sindirim sistemi kanserlerinin ilk taşı, daha doğarken konuluyor. Maalesef özellikle özel hastanelerde doğan çocukların yüzde 100'ü, o ilk kanseri önleyici sindirim sistemindeki bağışıklığı hemen kuran annenin ilk sütünü alamıyor. Çünkü annenin sütü gelmiyor diye hemen çocuğa mama veriliyor” dedi.

Prof. Dr. Tuncer, çocuklarda “Kolik” denilen yaygın görülen karın ağrısına karşı piyasada tamamı Sağlık Bakanlığı'ndan ruhsatsız, sadece Tarım ve Köyişleri Bakanlığı onaylı çok sayıda ilaç bulunduğuna dikkat çekerek, ailelerin bu tür ilaçları kullanmaması gerektiğini belirtti.

Ağrının nedeni ve rahatsızlığın gerçekten “Kolik” olup olmadığının araştırılması gerektiğini kaydeden Tuncer, şöyle devam etti:
“Bu ilaçların kullanımı ile sindirim sistemi kanserlerinin ilk riski verilmiş oluyor. Çünkü bu ilaçların çoğu barsak gerilmelerini durdurmak ve yavaşlatmak üzere kurgulanmış. Bu ilaçlar bir süre sonra kronik kabızlık nedeni oluyor. Türkiye'de sadece kabızlık nedeniyle kakasını kaçıran bu derece ağır kabızlık çeken 50 bin çocuğumuz var. Sadece kabız olan hastaların ömür boyunca hem kalın barsak, hem sindirim sistemi kanserine yakalanma riski çok yüksek. Yani çocuğu kanser riskinden korumak için anne sütünden azami yararlanmasını sağlamak ve olur olmaz ilaçları kullanmamak gerekir.”
 
Anne sütü kanseri önlüyor

İsveç’in Lundh Üniversitesi'nde yapılan bir araştırma, anne sütünün içerisinde bulunan "Provades" kodlu proteinin kanserli hücreleri iyileştirirken, yan dokulara da hiç bir şekilde zarar vermediğini ortaya koydu.

Araştırmanın cilt kanseri olan 40 hasta üzerinde uygulandığı 2 yıl sonra hastalıktan eser kalmadığı tespit edildi. Aynı araştırma çerçevesinde sidik torbasında kanser hücreleri olan hastalardaki araştırmada da aynı olumlu sonuçların alındığı bildirildi.

İsveçli araştırmacılar, anne sütündeki "Provades" adlı protein sayesinde kanser ile mücadelede yeni bir çıkış yolu bulduklarını belirttiler. Araştırmacı Catharina Svanberg, "Hamlet" adını verdikleri araştırmalarının hayvanlar üzerindeki beyin kanserinde de başarılı sonuçlar verdiklerini kaydettiler. Araştırmacılar, anne sütünde elde ettikleri ve "Hamlet" adını verdikleri proteinin beyin, cilt ve boğaz kanserinde etkili sonuçlar verdiğini tespit ettiklerini açıkladılar.

-------------------

Sevgili Aydoğan ailesine teşekkürlerimi sunuyorum :)

Anne Sütü ile ilgili Bilgiler

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun 

posted on 23 Mart 2009 Pazartesi 11:07:41 UTC  #    Yorumlar [3]
# 21 Mart 2009 Cumartesi

Son Ayk Budur!'daki yorumların üzerine bir kitap tavsiyesi yazayım dedim. Bu serinin gönlümüzdeki yeri ayrı. Kitapları Tansaş'ın indirim sepetinden büyüyünce okurum düşüncesiyle almıştım. Bir gün tesadüfen, karton ve bez kitaplara göre bile çok daha uzun süre ilgi ile dinlediğini keşfettim. 3-4 aylıktı sanırım, daha oturtmuyorduk, ikimiz birlikte yere uzanmıştık, 3 tanesini heyecanla okuyup bitirdiğimde (anlatıyordum diyelim), o da hala heyecanla gözlerini kırpıştırıp Au yapıyordu.

Üzerinde yazan yaşa hiç aldırmayın. Bence şu sebeplerden diğer kitaplara göre daha iyi konsantre olabiliyordu bu kitaplara:

  • Resimleri büyük
  • Çizimleri basit
  • Renkler canlı ana renklerden oluşuyor
  • Farklı renkler net çizgilerle ayrılıyor, belirgin
  • Her sayfada ayrı hayvan var ama, format aynı, takibi kolay
  • Her sayfada hayvanın tek bir özelliği anlatılıyor, yazıların içinde de resimler var

Bu kitaptan, Ilgaz'ın çıkartma aşkı ortaya çıkıp, üstüne bir de başka bir kitap yüzünden hayvanları yerlerinden oyması gerektiği yanılgısı oluşunca, tam 3 set parçaladık. En sonuncuda o yırttıkça ben alacağım sanmasın diye yırtık parçaları önüne yığdım, bak yırtık zürafaya, artık okuyamayacağız onu şeklinde biraz üzülmesini sağladım ve sonra törenle yırtık sayfaları çöpe attık. Bir süredir kitaplarını yırtmıyor, belki bulursam bir set daha alırım :)

Doğumdan itibaren irili ufaklı tüm bebeklere, çocuklara okunması üzere tavsiye ederim!

Çiçek Yayıncılık için Not: Bu kitaplardan hala basıyorsunuz değil mi? Seviyoruz onları! Ayk içinde domuzların çamur banyosundan söz eden kitapları sevmektir işte!

Bu yazıyı sevdiyseniz:

Çocuklarımız için daha çok kitap

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun 

posted on 21 Mart 2009 Cumartesi 20:11:33 UTC  #    Yorumlar [3]
# 20 Mart 2009 Cuma

Şimdi ne demek bu demeyin,anlatacağım. Tan'ı doğurmadan kısa bir süre önce emzirme konusunu o kadar kafama takmış, o kadar çok yazı okumuştum ki bir süre sonra rüyalarımda sürekli bebeğimi emziremediğimi görmeye başladım.  Rüyam, Hacettepe Üniversitesi Hastanesinin kadın doğum bölümündeki birkaç hemşire sayesinde neredeyse gerçek olacaktı.

"Bebek Dostu" bir hastanede doğum yapmak hem anne hem de bebek için son derece önemli. Bebek, doğduktan çok kısa bir süre sonra annenin yanına getiriliyor ve bir daha da hastaneden çıkana kadar tabiki önemli bir sağlık sorunu oluşmamışsa alınmıyor. En birinci hedef, bebeğin anneyi emmesini sağlamak, mümkün olduğunca mama verilmesinin önüne geçmek. Hacettepe Üniversitesi hastanesi de bebek dostu bir hastane. Kadın doğum bölümünün duvarlarında emzirmenin önemini anlatan yazılar var, bunların hepsi çok güzel de peki ama bana denk gelen hemşiler niye "bebek dostu" değil anlayamadım.

Hala sadede gelemedim biliyorum, toparlayacağım.  Tan'ı 14 Eylül sabahı Hacettepe'de doğurdum. Sezaryen olduğum için ben ayıldıktan 2 saat sonra yanıma getirildi ve oğlum mememe konur konmaz sanki kırk yıldır emiyormuş gibi hemen memeyi çekmeye başladı. Ameliyatlı olmama karşın, Tan'ı her ağladığında emzirmek için çok uğraştım. Fakat yanıma gelen hemşireler daha ilk günden "Aç bu bebek, kan şekeri düşebilir. İsterseniz mama verelim" diye sık sık  ikna etmeye çalıştılar. Cahil biri olsanız, ya da bilmiyorum çok endişeli bir anne iseniz, ya da yeni doğum yapmanın heyecanı ile, hemşilere kanıp bebeğinize mama verilmesine izin verebilirsiniz. Oysa, ne kadar çok emzirirseniz o kadar çok artırıyor anne sütü bebek yeni doğduğunda. Onun sık ağlamasının da amacı bu bence.

Ben de baktımki olmuyor, 2. gün Tan'ı kontrole gelen çocuk doktoruna hemşireleri şikayet ettim. Doktor çok şaşırdı. "Emzirmeniz gayet iyi, hangi hemşire size bunu önerdi" dedi ve böylece "bebek acıktı mama verelim" önerilerinin arkası kesildi.

Yeni doğum yapacak annelere önerim, hastanede bebeklerini sık sık emzirmeleri ve bu tür önerilere aldırış etmemeleri. Sık emzirmek ayrıca bebeği sarılıktan da koruyor.  Tabi süt olmayabilir de. Bebeklerini mamayla büyüten  bir sürü anne var. Olmayınca yapacak  bir şey yok ama ilk bir kaç gün emzirmek için çabalamak, hem sizi hem de bebeği bu duruma alıştırmak yapılabileceklerin en iyisi...

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun 

Bu yazıyı beğendiyseniz:

Yanlış bilinenler (2) - emzirme

 
 

posted on 20 Mart 2009 Cuma 07:50:15 UTC  #    Yorumlar [7]
# 13 Mart 2009 Cuma

Uyku uykunun mayasıdır demiş büyüklerimiz. Ama ben Tan'ı bir türlü gündüzleri mayalandıramadım.  Bebeğini emziren her anne gibi oğlumun memede uyumasını engelleyemiyorum son bir aydır. Mememi bırakıp kucağımda güzel güzel uyurken, yatağa sırtı değdiği anda uyanıveriyor ve tekrardan uyutmak mümkün olmuyor.
Gündüz 3 saatte bir yarım saat en fazla 45 dakika süren uykuları da  böylece bitiverdi son günlerde.

Aslında bu duruma gelmemizde hem doktorumuzun önerilerinin, hem de itiraf etmem gerekirse benim kolaycılığımın etkisi var. Tan daha 3 aylıkken belirtilerini vermeye başlamıştı aslında bu alışkanlığın. Kaygımı çocuk doktorumuza ilettiğimde katı bir uyku eğitimi vermek için erken olduğunu, bu konuda verimin 6. aydan başlayarak alındığını söyledi.

Ben de çocuk zaten gündüzleri toplamda bir buçuk saat uyuyor, çok zorlamayayım diye saldım gitti ipin ucunu.

Veeee sonuç ıstırap ve küçük oğlumun gözyaşlarıyla geçen zorlu bir dönemeç. Yaklaşık 10 gündür Tan'ı emzirmeden yatağında uyutmak için çeşitli yöntemler deniyorum. Bu da ikimiz için  hayli yorucu oluyor. Gerçi onun fazla yorulduğunu söyleyemem, her uyutma çabasının ardından ben kucağımda pes etmiş bir şekillde kendisiyle odadan çıkarken, daha odanın kapısından adımımı atar atmaz az önce nefesi kesilircesine ağlayan arkadaş, etrafa gülücükler atmaya başlayıveriyor.

Annem de  bizim eve yerleşti bana destek olmak için. Yemeğimizi suyumuzu veriyor, biz bu işin altından başarıyla kalkalım diye.  Ama bugün sabah ve öğleden sonraki iki denememde  de başarılı sonuç aldım, 15 dakika içerisinde Tan'ı yatağında kucağıma almadan ve çok fazla ağlatmadan uyutmayı başardım.

Umarım ikimizde çok fazla hırpalanmadan, bu işin altından başarıyla kalkarız. Kim daha inatçıymış göreceğiz bakalım. Bu arada kendisinin sıkı ağladığını da ifade edeyim. Yeni doğduğunun 2. günü hastanede gece uykudan uyanıp, emmek için tüm eforuyla ağlamaya başlayınca, nöbetçi doktorları toplamıştı etrafına, bu bebek niye bu kadar ağlıyor diye...

posted on 13 Mart 2009 Cuma 19:37:25 UTC  #    Yorumlar [7]

Dil gelişimin bir çocuk ve ailesi için ne kadar önemli ve yararlı olduğunu birkaç yazı önce anlatmıştım. Bazı çocuklar daha erken, bazıları daha geç konuşur, eğer çocuğunuz çevrenizdeki çocuklara göre daha yavaş ilerliyorsa bunun için endişelenmenize gerek yok. Muhtemelen içinde bulunduğunuz dönemde başka bir konuya daha yoğun konsantre olmasından kaynaklanıyordur. Yine de daha iyi konuşabilmesi için çaba sarfetmenin emeklerinizin (ve onun emeklerinin) karşılığını ödeyeceğine inanıyorum.

Aşağıda, bir erkek çocuğuna göre hiç fena konuşmayan Ilgaz sayesinde işe yaradığını tespit ettiğim bazı dil geliştirme taktiklerini sıraladım:

  1. Okuyun, okuyun, okuyun. Okurken parmağınızla okuduğunuz objeleri gösterin. Vurgulayın, heyecan katın. Eğer özellikle ilgilendiği bir bölüm varsa, fazladan hikayeler uydurun.
  2. Yemekleri ailecek hep birlikte yiyin. En azından bir öğünü, genellikle kültürümüzde akşam yemekleri daha sohbetli geçer, sofrada, başka işlerle ilgilenmeden ve televizyonu açmadan yemeye çalışın.
  3. Televizyona dikkat edin. Televizyon tek yönlü iletişimi teşvik ediyor. Özellikle dil gelişiminin yavaş olduğunu düşünüyorsanız, televizyonu tamamen yasaklayın derim.
  4. Özellikle tek tek kelimeleri söyleyebilen çocuğu cümle kurma aşamasına geçirebilmek için işe yaran bir yöntem keşfettim. Akşam uyku saatine yakın çocuğunuzla birlikte kısa bir gezi planlayın. Örneğin bakkala gidip, ekmek alıp eve dönün. Kapıyı açtığınız andan itibaren her attığınız adımı basit cümlelerle onun ağzından dillendirin. "Kapıyı açtım, kapattım. Merdivenleri teker teker iniyorum. Bir, iki, üç.. Dikkatli iniyorum. Ayağım takıldı, yaşasın düşmedim...". Sonra akşam yatırırken sana bir hikaye anlatacağım deyin. "Ali adında bir çocuk varmış. Acıkmış, yemek yemek istemiş. Ama evde ekmek yokmuş. Ekmek bitmiş. Anne'ciğim, ekmek almaya gidelim demiş. Annesiyle birlikte ekmek alıp gelmişler. Akşam babası, Ali ne yaptın bugün, diye sormuş. Baba'cığım annemle ekmek almaya gittik, demiş. Kapıyı açtık, evden çıktık. Kapıyı kapattım sonra. Merdivenleri teker teker indim. Ayağım takıldı, ama düşmedim... Bakkal amca, ne kadar, diye sordum. 2 lira dedi. Parayı verdim. Ekmekleri aldım...." Özellikle konuşmak için çaba sarfettiği bir dönemse nasıl ilgiyle dinlediğine şaşıracaksınız. Ben bunu bir akşam denedim. Henüz cümle kurmuyordu. Kulak kesildiğini farkedince uzattımi detaylandırdım. Ertesi gün tekrar olsun diye yine bakkala gittik. Ben ekmekleri alır almaz, "ne kadar, ne kadar?" diye heyecanla sordu. Sanırım öğrendikleri uykuda yerlerine yerleşiyor.
  5. Eve misafir davet edin. Yatılı daha iyi olur. Sizin gezmeniz de iyidir, ama kendi evinizde farklı insanlarla karşılaştığında, etraftaki objeler, ortam zaten tanıdık olduğu için insanların konuşmalarına, mimik ve beden diline dikkat eder. Onlardan yeni kelimeler, ifade biçimleri öğrenir. İnsanların birbirleri ile konuşmalarını izleyerek çok şey öğrenir.
  6. Her şeyi leb demeden anlamayın. Diyelim ki süt istiyor, siz de bunun farkındasınız. Süt mü istiyorsun, su mu? Bardağa mı koyayım, suluğuna mı? şeklinde teşvik edebilirsiniz. Ağzından yarım yamalak çıkan şeyleri onun arkasından sevinçle tekrar edin. Diyelim ki, kuşu gösterdi, "dut" dedi. Ah evet tatlım, kuş dedin değil mi, ne tatlı kuş, hadi kuş uç" falan diye abartın, sevinin :)
  7. Yanında hiçbir şekilde olumsuz konuşmayın. Doktoruna onun yanındayken, daha iyi konuşmasına nasıl yardımcı olabiliriz diye sorup, doktorun verdiği yanıtları onunla konuşarak teşvik edebilirsiniz. Ama sakın konuşamadığı için sizi anlayamadığını yanılgısına kapılarak, yanında 3. kişilerle yerici  ya da endişeli konuşmalar yapmayın.
  8. Eğer bir şeye bir ad taktıysa, örneğin "su"ya "bu" demesi gibi, hiçbir zaman "bu" vereyim mi gibi bir şey söylemeyin. Siz olması gerekeni kullanın, o kendininkini zamanla düzeltecektir.
  9. Onunla bir şey konuşurken göz teması kuracak şekilde, boyunun seviyesine inerek konuşun. Çok hızlı konuşmayın, anlaşılır ve vurgulu konuşun.

Sizin bildiğiniz işe yarayan konuşturma taktikleri var mı? Muhabbet kuşu öptürmek dışında :)

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

Quick Tips for Boosting Language Development

posted on 13 Mart 2009 Cuma 10:44:57 UTC  #    Yorumlar [3]
# 11 Mart 2009 Çarşamba

Kitubi'ye selam.  Aslen Damla'nın ablası, cumartesi  günü de tam 6 aylık olacak Tan'ın annesiyim.

Damla'nın uzun ısrarları sonucu Kitubi'ye iki kalem bir şeyler yazıyorum sonunda. Evet küçük bir bebekle  boğuşmak zor ama kabul ediyorum biraz da tembelim.  Mail'lerime bakmak bile aylarımı aldı. Kabahati de hep benim küçük kuzuma attım.

Neyse gelelim sadede. Tan çok problemli bir bebek değil. Gaz sorunumuz da dahil olmak üzere öyle çok ciddi bir problem yaşamadık, hep kısa sürede atlattık. Ama Tan doğduğundan beri halledemediğimiz tek sorun cildinin fazla allerjik olması. Yüzündeki ve  alnındaki kızarıklıklar bazan egzama görüntüsüne kadar vardı, bir kayboldu bir geçti. Son bir aydır da bu kızarıklıklar bacaklarında ve kollarında da görülmeye başladı.

Belki  başka bir öneri getirir diye gittiğimiz 2. bir doktor, kortizonlu krem ve atopik ciltler için nemlendirici önerdi. Kortizonlu kremi daha önce de 2 gün kullanmıştık ama, yeni doktor 5 gün kullanmamızı önerdi. Gerçekten de kızarıklıklar bir kaç günde geçti ama dün yeniden başladı. Doktoru yeniden aradık, bir süre kortizon kullanamayacağımızı  nemlendirici ile devam etmemizi söyledi. Bu arada, kafasında da konak benzeri bir görüntü vardı ve aylarca geçmedi. Kullandığımız konak önleyici şampuanı  bırakarak atopik ciltler için saç-vücut şampuanı aldık ve hemen etkisini gördük.

Ben de oldukça allerjik olduğumdan Tan'ın allerjisinin ilerlemesinden korkuyorum. Haftaya katı gıdalara başlayacağız. Benim gibi astım-bronşitli diğer annelerin katı gıdalarla ilgili tecrübelerini merak ediyorum. Umarım çok ciddi bir sorun yaşamayız.

Damla'dan Not: Dil gelişimi ile ilgili yazıyı unutmadım, ilk fırsatta devamını yazacağım.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 11 Mart 2009 Çarşamba 20:23:53 UTC  #    Yorumlar [8]
# 08 Mart 2009 Pazar

Çocuk gelişim aşamalarından en sevdiğim dil gelişimi. Çocuğun konuşmasının yararları:

  1. Derdini anlatabildiği için huysuzluğu ciddi şekilde azalır.
  2. Ağladığında, bir sıkıntısı olduğunda medyumluk yapmanıza gerek kalmaz. Derdini söyler. Örneğin, geçenlerde 40 ateşle yanarken, gece yarısı ağlayarak "korktum, annecim, tuk sesinden korktum" dedi. Bu cümleyi kuramayacak olsa, ağlamasını otomatik olarak hastalığına bağlayıp acile götürürdüm tahminen çocuğu.
  3. Sizin dışında bakımıyla ilgilenen birileri varsa, konuştuktan sonra daha az aklınız kalır, konuşturarak olan biteni iyi-kötü anlayabilirsiniz. Çocuğun anlattıklarından ona ne öğretildiğini, nelere tanık olduğunu anlayabilirsiniz. Burada televizyon izlettirmemenin pratik bir yararı vardır. Size ters gelen bir şeyler anlattığında, "televizyondan öğrenmiş" gibi bir yanıt almazsınız. Durumdan kimin sorumlu olduğunu bulmak daha kolay olur.
  4. Yemeklerde, onu istiyorum, bunu istemiyorum, dolaptan yoğurt ver, çorbama limon koy gibi yönlendirmeleriyle daha iyi yer, yemek saatleri daha keyifli bir hale gelir.
  5. Çocuk konuştuğu zaman, onun ne kadar çok şeyi anladığını daha iyi anlayacağınızdan, yanında konuşurken daha dikkatli olursunuz.
  6. Çok belirgin bir şekilde görünmeyen ama çok önemli bir yararı vardır. Çocuk konuştuğunda, ona ne verdiğinizi daha iyi görürsünüz. Bu da hatalı ebeveyn davranışlarınız varsa çok daha çabuk toparlanmanızı sağlar.
  7. Çocuğunuzla yaptığınız tatlı sohbetin verdiği keyfi hiçbir sohbet veremez.

Ilgaz'ın tatlı sözlerinden bazıları, bir kısmını kaybettik (düzeltti :)). Çoğunu da unuttuk :(

* Çok uzun süre kendisine sen, karşısındakilere ben dedi.

* - Ilgaz gel çorabını giydireyim

   - Haaayıır

   - O zaman baban giydirsin

   - Giydirmesinn, babann

   - Kim giydirsin, teyzen giydirsin mi?

   - Anne, baba, teyze, annane, Tan (5 aylık kuzeni)  giydirrmesiiiinn (kafayı iki yana sallıyor)

   - Ilgaz'cım bu tür durumlarda hiçkimse giydirmesin diyoruz, gel, ayağın üşüyecek!

* Sanırım özledim'le seviyorum'un aynı anlama geldiğini sanıyor.

* -Ilgaz senin soyadın ne?

   - Altı-ören

   - Peki benim adım ne?

   - Anne Altınören

   - Ablanınki? (bakıcısı)

   - Abla Doğan Altınnörrenn

* Hapur = vapur

* Benziniyor = benziyor

* A, be, ce, de, e, fe, efe gel

* Kendisi sıcak gelen içecekler için soğuk soğuk yap diye bir şey uydurdu. Bir gün ıhlamuru için soğuk soğuk yap dedi. Ben de onun bardağı ile büyük cam bir bardak arasında aktarmaya başladım soğutmak için. Her bir bardaktan diğerine geçerken, belki 20'şer kez, 1'er saniye ara ile hızlı hızlı:

   -sook sook yap, ılgazın bardaana, anncim sook sook yap, ılgazın bardağına, sook sook, ılgazın, sohohohok (ağlıyor)

* Nasıl başardık bilmiyorum ama şaka = sandwiç sanıyor.

Sonraki yazıda: Dil gelişimini hızlandırmak için yapılabilecekler.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 08 Mart 2009 Pazar 17:15:27 UTC  #    Yorumlar [9]
# 06 Mart 2009 Cuma

Çocukluğunda katlanmış kağıttan kesilerek yapılmış halay çeken çocukları sevmeyen yoktur sanırım. Geçenlerde takip ettiğim sitelerden birinde çok güzel şablonlar buldum. Aşağıdaki resme tıklarsanız şablonun pdf halini açıp basabilirsiniz ama tarifin orijinaline de mutlaka bakın, güzel süslenmiş örnekler var. Şablonları önce tek parça kağıttan kestim. Ilgaz içlerinden canavar olanı beğendi, A4 kağıdı güzelce katlayıp, elele tutuşup horon tepen canavarlarımızı kestim kendisi de elinde plastik makası ile önündeki kağıtları dürtüklerken.

Sonra evdeki hububatlardan seçtik birlikte. Ilgaz'ın eline bir küçük ölçek verdim, bir de boş buzluk aldık elimize, bakliyatlardan birer ölçek doldurdu Ilgaz elleriyle buzluk gözlerine. Aktivitenin en çok bu bölümünde eğlendi desem yalan olmaz. Sonra dikiş kutusundan kurdele, düğme, yün, vs. topladık birkaç parça.

Daha sonra bakliyatları Ilgaz'ın ulaşamayacağını düşündüğüm, kitaplığının üzerine koyarak, odadan bir malzeme almaya gittim. 5 saniye sonra bir ses, peşine Ilgaz'ın "annee"si ve hemen peşine de kendisi geldi. Döküldü, kelimesi, ağzından hızlı şekilde döküldü :) Ayağıyla raflardan birine basmış olmalı, ilgisini çekecek şeyleri gözünün önünde ulaşamayacağı yerlere kaldırmamak lazım. Güvenlik önlemleri bir kademe daha arttırıla!

Derin bir nefes alıp, temizliği sonraya bırakmayı kabullendim ve elimizle toplayabildiklerimiz toplayıp işe koyulduk. Tüm çalışma sırasında kaşla göz arasında hatırı sayılır bir miktar çiğ fasulye, çiğ mercimek, çiğ makarna yedi. İlk ağzına attığında yalnızca çiğ oğlum onlar pişmeden yenmez dedim, tadını alamayınca daha yemez diye düşünmüştüm ama çok yanlış düşünmüşüm. "Hımm, çoğk gü-zel-miş an-neciğm, mğmm". Her başımı eğdiğimde kulağıma katır kutur sesler gelmekteydi. Canavarlar bittikten sonra bir süreliğine hububatlı aktiviteleri ertelemeye karar verdim.

Ortaya bu şebelek arkadaşlar çıktı, pek kimseyi korkutacağa benzemezler değil mi?

Malzemeleri yapıştırmak için ev yapımı yapıştırıcıyı kullandım. Makarnaları bile tutuyor başarıyla. Resimde yapıştırıcı belirgin görünüyor ama kuruduktan sonra kayboluyor.

Sonraki Yazı: En sevdiğim - Dil Gelişimi

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

 

posted on 06 Mart 2009 Cuma 22:12:10 UTC  #    Yorumlar [3]
# 02 Mart 2009 Pazartesi

Antalya'dan Hande'nin Çocuklarımız için daha çok etkinlik  yazısındaki yorumu sayesinde Kendi Köşk - Yamaha Müzik Okulu'ndan haberdar olmuştum. Kendisine çok teşekkür ederim. Bloglarına üye oldum ve sahipleri ile müzikle çok ilgili olmayan Ilgaz'ın bu tür bir aktiviteye katılmasının ne derece mantıklı olacağı ile ilgili görüşlerini sormuştum. Bana deneme derslerine katılmamı önermişlerdi. Haftalardan sonra dün ancak fırsat bulup Ilgaz ile deneme dersine gidebildik.

Kendi Köşk Fenerbahçe stadının hemen yanındaki sokakta, yeri çok kolay. Derste Ilgaz'ın dışında 6 çocuk daha vardı. Sınıflar genelde 9 kişilikmiş. Dersin başında Kraki (oyuncak ahtapot) Deniz öğretmenin yönetiminde bize hoşgeldin şarkısı söyledi, hepimizle teker teker merhabalaştı.  Sonra dersin resimli şarkı kitabından şarkıları önce lay, lay şeklinde, sonra sözleriyle söyledik. Arada hızlı, yavaş egzersizleri için tekerlemeler de vardı. Bazı şarkılarda tahta çubuklar, çıngırak yumurtalarla şarkılara eşlik ettik. Daha büyük çocuklar için Kraki plus'ta bazı bölümlerde nota bilgisi de veriliyormuş. Çok sıkıştırma bir özet oldu, daha detay bilgiyi Yamaha Müzik Okulu'ndan alabilirsiniz. Ilgaz şarkılara katılmasa da kurallara uyma konusunda sorun çıkartmadı, özellikle yumurtaları saklama (müzik sustuğunda, grupla birlikte) ve çubukları vurma konusunda daha hevesliydi. Evde bazı şarkıların bazı bölümlerini, bildiği diğer şarkılarla harmanlayarak söyledi, çok komikti.

Programın müfradatını, şarkıları, öğretmenin yaklaşımını ve ortamı çok beğendim. Fiyatlar benim şu ana kadar fiyat aldığım etkinlik programlarına göre daha uygun (kriz nedeni ile genel bir ucuzlama vardır belki epeydir fiyat almadım).

Ilgaz şu ana kadar yaşıtlarına göre müzik ve dansla süper ilgili bir çocuk değil. Bu nedenle böyle bir aktiviteye katılıp katılmama konusunda kararsızım. Öğretmen Deniz Hanım'a bunu danıştığımda müzik kulağı olmayan çocuk yoktur, ne kadar eğitilirse o kadar gelişir. İyi bir dinleyici olmak için bile temiz şeyler duyması önemlidir dedi. Bu bilgi benim gelişimle ilgili bilgim ve inancımla örtüşüyor (ileride Ilgaz müzisyen falan olursa bu yazılar gelişim kafa yapısının süper bir ispatı olacak :)).

Biz kendi adımıza her hafta sonu katılmamız gerekecek bu program konusunda karar vermek için dönem başı olan eylülü beklemeye karar verdik. O zamana kadar Ilgaz'ın devam ettiği kreşte daha fazla müzik dersine denk gelmesine çalışacağım. İlgilendiği konular arasında seçim yapma ve hafta sonu ekstra ve rutin bir aktivitenin gerekliliği konusu da daha belirginleşmiş olur.

Ancak özellikle çocuğu halihazırda kreşe ya da oyun grubuna devam etmeyen, özellikle hafta içi de vakti olan ailelere programa bir göz atmalarını şiddetle tavsiye ederim.

Bu yazılara da bir göz atabilirsiniz:

Çocuklarımız için daha çok kitap

Çocuklarımız için daha çok etkinlik

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 02 Mart 2009 Pazartesi 11:18:40 UTC  #    Yorumlar [4]
# 27 Şubat 2009 Cuma

Cinsiyet ayrımcılığı ile hayatımız boyunca karşılaşıyoruz, sokakta, okulda, iş hayatında, hepimiz için geçerli olmasa da bazılarımızın evlerinde. Ben bu ülkede yaşayan bir insan olarak, koyabildiğim yerde tepkimi koyarak, toplumdan gelen ayrımcılıkla birlikte yaşamaya alıştım. Hiç tahammül edemediğim iki şey var, birincisi, kendi kendilerine ve hemcinslerine karşı ayrımcılık uygulayan kadınlar, ikincisi oğullarını itina ile potansiyel bir kadın ezicisi olarak yetiştiren anneler.

Bu yazımda bu iki radikal gruba çok değinmeden, anne-baba olarak farkında olmadan düşebileceğimiz hataları hatırlatmak istedim. Bazı davranış biçimleri toplumda o kadar oturmuş ki, bunları sorgulamadan yapıyoruz, sonuçlarını çok düşünmeden:

Erkek çocuğu olan aileler:

  • Bebeğinizin pipisi ortada fotoğraflarını çekip konu-komşuya gösterirken şunu sorun kendinize, eğer bu bebek kız olsaydı da bu rahatlıkta olacak mıydım? Cevabınız "Hayır"sa çekmeyin o fotoğrafları. Ne var canım, bebek bu, aradan çıkmış işte, doğal bu, diyorsanız başımın üstünde yeriniz var.
  • Çocuk, sokakta bir kız çocuğa ilgi gösterdiğinde, komşu teyzenin bacağına sarıldığında, gazetede güzel bir kadın fotoğrafına bakmak istediğinde, "çapkın olacak" yorumu yapıyor musunuz? Kızınız olduğunu düşünün, ilk cümledeki kadınları erkeklerle değiştirin. Çok çapkın kızım olacak der miydiniz? Cevap "evet"se bile bence ertelenebilir bu konular.
  • Emmeyi bırakmak istemiyorsa bunu cinsellikle yorumlamayın.
  • Çocuk büyüdükçe kendi işini görmesini öğretin. Temizlik, mutfakla ilgili oyunlar kız çocuk oyunları değildir. Bir insanın kendisine yemek pişirebilmesi, kirlettiklerini temizleyebilmesi kadınsılığını değil, medeniliğini gösterir. Bir erkeğin temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesinin pratikte büyük yararları vardır. Hayatının bir döneminde kendi başına yaşaması gerekirse aç kalıp abuk sabuk şeylerle beslenmez, evi pislikten kokmaz. Ev işlerini yapsın diye erken yaşta sevip sevmediğinden emin olmadığı karşısına çıkan ilk kızla evlenmeye kalkmaz. Kadını temizlikçisi olarak değil, eşi olarak görür.

Kız çocuğu olan aileler:

  • Özellikle yaramazlık türü konularda "kızlar yapmaz" türü ifadeler kullanmayın.
  • Bir erkek çocuk kadar bayılmasa da ona da araba, otomobil, gibi oyuncaklar alın. Arabanın bir ulaşım aracı olduğunu öğrensin. 18 yaşına gelince araç kullanmayı öğretin ve ehliyet almasını sağlayın. İleride sırf kendisini alıp bırakması için abuk sabuk erkeklerle arkadaşlık etmesin. Eşini şoför olarak kullanmak zorunda kalmasın.
  • Kız çocuğu diye evin bütün işini yaptırmayın. Ama okusun diye elini sıcak sudan soğuk suya sokmamazlık da etmeyin, kendi işleri ile ilgili ve yaşına göre evdeki iş bölümü için sorumluluklar verin.
  • Büyüdüğü zaman tornavida, çekiç nedir bunları tanıtın, musluk contası değiştirmek gibi basit işler için eve usta getirmek zorunda kalmasın.
  • Bu konuda ailenin etkisi nedir bilemiyorum ama, erkeklerden onun için araba kapılarını açmaları, eşyalarını taşımaları, tuvalete giderken eşlik etmeleri gibi beklentileri olmasın.
  • Her şeyi pembe ve fiyonklu almayın, her zaman süslü olmak zorunda olduğunu zannetmesin, rahat giysi, rahat eşya diye bir şey var (ama sürekli erkek çocuk gibi de giydirmeyin, sonra ergenlik çağına gelince daha fena kokoş olur :))

Hem kızı hem oğlu olan aileler:

  • Bu ailelerin yukarıdaki konularda çok çok dikkatli olması gerekiyor.
  • Kız çocuğa hangi yaşta ne için izin veriliyorsa ya da yasaklanıyorsa, erkek için şartların değişmemesi gerekiyor.
  • Çocuklara birbirlerini kollamalarının ve birbirlerine yardım etmelerinin öğretilmesi gerekiyor. Oğlana kızı kollaması, kıza oğlanın işlerini yapması değil.

Şarkılara, oyunlara dikkat:

Bizim evde Küçük Ayşe, küçük asker yasak.

Şöyle bir şarkı öğrendim:           

  • Öğrenmek mi istiyorsun,  Bir küçük kız ne yapar?       O sallar bebek, o sallar bebek,  Bebekler hep fır döner.
  • Öğrenmek mi istiyorsun,  Bir küçük bay ne yapar?      Kamçı şaklatır, kamçı şaklatır,   Kamçıları hep fır döner.
  • Öğrenmek mi istiyorsun,  Bir anne hep ne yapar?       O sökük diker, o sökük diker,    Çocuklar hep fır döner.
  • Öğrenmek mi istiyorsun,   Bir yorgun baba ne yapar?  O kahve içer, o kahve içer,      Dumanı hep fır döner.

örnekler çok korkunç.

Hayali oyun oynarken, rol modellere yaptırdığınız işlere dikkat edin. Mesela annem geçenlerde Ilgaz'ın oyuncak astronotlarından birine Merve, öbürüne Ömer ismini vermişti, Ilgaz'la birlikte ikisini aya çıkartıyorlardı. Çok gururlandım ikisiyle de (Ömer ve Merve ile :)).

Bu yazı da hoşunuza gidebilir:
Çocuk Giysileri Nasıl Olmalı?

posted on 27 Şubat 2009 Cuma 22:40:34 UTC  #    Yorumlar [7]
# 25 Şubat 2009 Çarşamba

Bir süre önce Amrop Hever'den GAP'taki bir projeye destek verdikleri ile ilgili bir bilgi aldım. Yardım etmek için ihtiyacı olan kişilere ulaşma arayışı içinde olanlar olabilir düşüncesi ile sizleri de projeden haberdar etmek istedim.

Proje, 2002 yılından bu yana GAP Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı Bölge Müdürlüğü Sosyal Gelişim Birimi (SGB) tarafından uygulanmaktaymış. GAP Çatom yetkilisinin ilettiği diğer bilgiler aşağıdaki gibi:

Amaç :
Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yaşayan yoksul ve başarılı kız öğrencilerin burs desteği almasına aracılık ederek,

• Eğitimde  cinsiyet eşitliğinin sağlanmasına kaktı yapmak.
• Kızları eğitim sürecine dahil etmek ve bu süreç içinde mümkün olduğunca kalabilmelerini sağlamak.
• Okur-yazar kadın oranının yükseltilmesine katkı yapmak.
• Kadınların yaşam düzeyinin iyileşmesine katkıda bulunmak.

Hedef Grup:
Sosyal ve ekonomik engeller nedeniyle, okulu bırakma riski olan başarılı ve yoksul güneydoğulu kız öğrenciler.

Uygulama Alanı:
Güney Doğu Anadolu Bölgesindeki 9 İl (Adıyaman, Batman, Diyarbakır, Gaziantep, Kilis, Mardin, Siirt, Şanlıurfa ve Şırnak) ve bu İllere bağlı İlçelerde faaliyet gösteren Çok Amaçlı Toplum Merkezlerinin  (ÇATOM) bulunduğu yerleşim alanları.

İşleyiş:
ÇATOM sorumluları, faaliyet gösterdikleri mahallelerdeki okullarla işbirliği içinde ve hane ziyaretleri yoluyla bursa ihtiyacı olan kız öğrencileri tespit etmektedirler. Tespit edilen öğrenciler için, GAP-ÇATOM Burs Bilgi Formu doldurup, formu SGB’ye göndermektedirler.

SGB, ÇATOM’lardan gelen aday bursiyerlere ait bilgilerden yola çıkarak sponsor aramaktadır. Sponsor arayışı, burs projesinin gazetelerde haberinin çıkması; projenin, GAP’ın ve eğitimle ilgili kuruluşların web sayfalarında yayımlanması ve e-posta ile duyurulması yoluyla yapılmaktadır.
Sponsor olmak isteyen kişiler, SGB ile iletişime geçmektedir. SGB, öğrenci eşleştirmesi yaparak burs ödeme sürecini başlatmakta; sponsor, ilgili ÇATOM, öğrenci ve ailesinin iletişimini sağlamaktadır.

Sponsorlar, Eylül – Haziran (10 ay) ayları arasındaki dönemde, her ayın ilk haftası, her yıl belirlenen aylık burs bedelini öğrenci annesi adına açılan hesaba yatırmaktadır. İstedikleri takdirde yaz tatillerinde de burs ödemesi yapmaktadır. Veya GAP BKİ Bölge Müdürlüğü hesabına yıllık burs miktarını yatırmakta, bu miktar GAP hesabından tespiti yapılmış öğrencinin annesi adına açılan hesaba her ay aktarılmakta olup banka dekontu burs verene iletilmektedir.

İzleme ve Değerlendirme:
SGB; ÇATOM, okul ve aile ile işbirliği içinde, öğrencinin takibini yapmakta ve sponsora, burslu öğrencisi hakkında bilgi vermektedir.

Proje, SGB tarafından hazırlanan 3’er aylık izleme raporları ve yıl sonu değerlendirme raporu yoluyla izlenmektedir. Ayrıca, ÇATOM’lar, birim ÇATOM bazında aylık izleme yapmaktadır.

Bütçe:
GAP’ın proje için tahsis ettiği herhangi bir bütçe yoktur. Proje, sponsorlar desteğiyle uygulanmaktadır.

Sponsorlar:
• Şahıslar,
• Şirketler,
• Holdingler

Hedefler:
• 2008-2009 Eğitim-Öğretim Yılında burslu öğrenci sayısını 1.200’e,
• 2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılında burslu öğrenci sayısını 1.350’ye,
• 2010-2011 Eğitim-Öğretim Yılında burslu öğrenci sayısını 1.500’e çıkarılması.

2008-2009 Burs Miktarları:
• İlköğretim Öğrencileri : 65 YTL
• Lise Öğrencileri       : 85 YTL
• Üniversite Öğrencileri : 130 YTL

Detay bilgiler ve iletişim bilgileri için aşağıdaki dökümanlara göz atabilirsiniz:

GAP_Catom_Burs_Bilgi_Notu_Aralik_2008[1].doc (57 KB)

Amrop_GAP-CATOM_Burs_Projesi.pdf (125.28 KB)

posted on 25 Şubat 2009 Çarşamba 20:31:14 UTC  #    Yorumlar [2]
# 20 Şubat 2009 Cuma

Kitubi'yi yazmaya başlamadan önce blog takip etme alışkanlığına sahip değildim. Blog takip etmek derken, ilgilendiğim blogları ara sıra açıp bakmaktan söz etmiyorum. RSS gibi araçları kullanarak, yayınlanan her yazıdan haberdar olmaktan söz ediyorum. Bloglara genellikle bir derdim olduğunda, google'dan search ederek ulaşır, hoşuma giden bir siteye ulaştığımda da arada gidip yeni yazıları kontrol ederdim. Sonra Google'ın RSS Reader'ını (okuyucusunu) kullanmaya başladım. Şimdi özel ilgi alanlarımla ve işimle ilgili birçok blogu bayılarak izliyorum. İlgimi çekmiyorsa başlığa bakıp geçiyorum, çekiyorsa detaya inip okuyorum, siteye giderek yorum yazıyorum. Eğer vaktim sıkışıksa reader'ımda birikiyorlar, bir vaktim olduğunda hızlıca tarayıp yetişiyorum sevgili blog'larıma.

Altı Üstü Tasarım'da RSS hakında kısa bilgi mevcut, temelde bir RSS okuyucu kuruyorsunuz, takip edeceğiniz sitedeki turuncu butona  tıkladığınızda o sitenin RSS adresi çıkıyor, bunu kurduğunuz okuyucudaki abonelik ekleme kısmına yazıp ekliyorsunuz, sonra takip ettiğiniz blog yazıları birer mail havasında sizin onları okumanızı bekliyorlar. Bazı sitelerde RSS dışında E-mail üyelikleri de bulunuyor. Ben RSS okuyucu kullanmayan ya da E-mail tercih edenler için Feedburner'ın servisinden yararlanıyorum. Türkçesi olmaması dışında iyi çalışıyor (burada bir sıkıntım da e-mail adresi yazıldıktan sonra, sistemden gönderilen mail'deki onay linkine tıklanmaması nedeniyle aboneliğin tamamlanamaması, belki arada spam'e düşüyor olabilir)

Konuyu fena halde dağıttım, 2 yıllık blogum Kitubi'de ilk defa hem sevinçli hem de stresli bir sobe durumu gerçekleşti. Kitubi'yi yazmaya başladığımdan beri takip ettiğim sevgili Pratik Anne beni en sevdiği 7 blog arasına koymuş, benim de şimdi sizinle güzel siteler paylaşmam gerekiyor.

Ilgaz ilk doğduğunda olsa idi bu durum ebevenylik blogları bulmak için kendimi zorlamam gerekirdi, şimdi  beslenmesinden, bebek aktivitelerine kadar o kadar geniş bir aralıkta nefis bloglar yazılıyor ki, içlerinden nasıl seçeceğimi şaşırmış bulunmaktayım. Ben de en sevdiğim listesi yapmak yerine, yakın zamanda keşfettiğim ve çok sevdiğim iki bloğun linkini vermek istiyorum. Bu iki blogun da ana teması aile değil, ama her ikisi de anne olduklarından arada çocuk teması da yazıyorlar. Basit bir yaşamda'ki gibi hayatımı basitleştirmek, doğallaştırmak istiyorum ama acıdır ki basitleştirmeye bile vakit bulamıyorum, Ege Esintisindeki gibi şahane malzemelerden nefis yemekler pişirmek, süper fotoğraflar çekmek istiyorum, yumurta kırmakta bile zorlanıyorum son günlerde. Bunlar benim özlem sitelerim, daha fazla vakit yaratacak bir hayat kurmak için motive ediyorlar beni:

Burada yine yeri gelmişken bir alışkanlığın altını çizmek istiyorum. Yabancı blogların tersine, Türk bloglarında sitelerden veya yazılardan söz edildiğinde çok fazla link verilmediği dikkatimi çekiyor. Bir siteye verilen linklerin, insanların arama motorları ile faydalı sitelere ulaşabilmeleri için üstün yararı var. Eğer Google'dasevdiğiniz blogların yalan yanlış sitelerin üzerinde çıkmasını istiyorsanız, onlardan ya da yazdıkları konulardan söz ederken, sitelerine link vermeyi ihmal etmeyin. Ben yazılarımda elimden geldiğince buna dikkat etmeye çalışıyorum.

Siz hangi siteleri izliyorsunuz?

posted on 20 Şubat 2009 Cuma 08:53:45 UTC  #    Yorumlar [2]
# 09 Şubat 2009 Pazartesi

Bugünlerde her işte bir "hayır" var. Ilgaz'ın iki yaşını doldurmasına 3 gün kaldı ve sanırım artık 2 yaş sendromu denen çağ da başladı. Pazar günü her ikimiz de hasta ve de yorgunken, üstüne bir de işler eklenince kendisiyle papaz olduk. Bu akşam durumumuz daha iyiyse de ana trend devam ediyor.

Durumu özetlemek gerekirse, kafasına bir şey koyduğunda ne söylersek söyleyelim onu yapıyor. Daha kötüsü, ne tonda ne söylersek söyleyelim duymazdan gelerek işine devam ediyor. Bazen defalarca seslendikten sonra yanına gidip omzuna pıt pıt yapıp "Ilgaz duymuyor musun?" diye soruyorum, "duyuyorum" diyor.

Uykusuz kalırsa daha kötü oluyor, bir şey istiyor, mesela "anneciğim kelebeği istiyorum, kelebeği verir misin? istiyorum, istiyorum..." saniyesinde vermezsem ağlar tonda devam ediyor, "istiyorum kelebeği istiyorum", sonra veriyorum, "istemiyorum, istemiyorum, kelebeği istemiyorum, kelebeği alır mısın, kelebeği al..."

Seçenekler sunmak bazen işe yarıyor ama her zaman değil, ya da her zaman yemiyor diyelim. İşe yarayan bir iki şey tespit ettim (tam bir çözüm değil sadece birkaç şey :) )

  • Eğer bir aşırı ilgi isteği durumu varsa, bu özellikle sizi özlediğinde gerçekleşiyorsa, işi gücü bırakın, bir yarım saat ilgiye boğun, sonra biraz daha kendi halinde oyalanabilir hale gelebiliyor. Sabah uyandınız, baktınız nane-molla, plan sıkı bir pazar kahvaltısıydı, boşverin, herkes ekmek arası yesin. Bizim dünkü halimiz gibi kısır döngüye girerse o nane-mollalıkta akşamı bulma ihtimaliniz yüksek.
  • Şarkılar, çocuk şarkıları, büyük şarkıları, uyduruk şarkılar. Büyümesi ile birlikte artık ilgilendiği şeye öyle iyi konsantre oluyor ki dikkatini başka bir şeye çekerek tehlikeden uzaklaştırmak imkansız hale geliyor. Ama şarkılar hala işe yarıyor, iki saniye önce altını değiştirirtmemek için (yatma vakti yaklaşmasın diye oyalamak için) sizi tekmeliyorken, iki saniye sonra sizinle birlikte tavşanım, tavşanım şarkısını söylemeye başlayabiliyor.
  • Erken yatın, iyi beslenin, siz yorgun olunca işler daha fena sarpa sarıyor.
  • Örnek masal: Gerçekten işe yarıyor, çok yapınca etkisi azalır korkusuna önemli şeyler için saklıyorum. Uydurmasyon bir çocuğun problemli konulardaki davranış gelişimini anlatıp, mutlu sonla bağlıyorsunuz. "..Bülent annesini babasının ne yaptığını merak ettiği için sürekli yatağından kalkıp salona gidiyormuş, ama bu sırada ayakları üşüyormuş, sonra çocukların uykuda büyüdüklerini öğrenmiş, bir daha yatağından kalkmamaya karar vermiş, bir gece hiç kalkmadan uyumuş, annesi babası çok sevinmişler.."
  • Sözünüzü dinlemese de çok sık kızmamaya çalışın. Morali bozulunca daha da söz dinlemez hale geliyor.

2 yaş kontrolünde doktoruna danışacağım, oğlumla külahları değişmeyi hiç istemiyorum. Önerileriniz var mı?

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

 

posted on 09 Şubat 2009 Pazartesi 20:16:18 UTC  #    Yorumlar [16]
# 07 Şubat 2009 Cumartesi

Sabah uyanıp da iki göz kapağı yeşil yeşil yapışık, iki burun deliğini de yeşil yeşil tıkanık karşısında görünce insan biraz panik oluyor. Ben olsam oturur yatağımda ağlarım, "anne gel karanlık, göremiyorum, gözüm yapıştı" diye. O haliyle kalkmış yatağından, "anne'ciğim siler misin (hızlanıyor buradan itibaren), nanne'ciim silermisin (yavaşlıyor) lüt-fen gözü-mü?,  luttffen (hızlı) silermisin  ". Pamuk biraz sıcak gelince de (hassas diye herhalde) "annecim, silmeannecim silmeannecim (çok hızlı)". Bu annelik çok fena. Her iki gözünde kurumuş yeşil çapakların dışında, gözlerinde şişlik ve kızarıklık da vardı, anladığım kadarı ile hastalık akut bakteriyel konjoktivit'miş, başka bir deyişle, bir çeşit bakteriyel göz enfeksiyonu.

Çarşamba akşamı servisten indiğim yere karşılamaya gelmişler ablasıyla, sürpriz olsun diye. Yolda tek gözünden yaş aktığını farketmiştim. Sanırım rüzgardan oldu dedi ablası. Ben de toz kaçmıştır diye üzerinde durmadım. Perşembe sabah bir şeyi yoktu (ya da farketmedim), perşembe gündüz ablası yaşaran gözde çok çapak biriktiğini haber verdi. Akşam eve geldiğimde gözünde sarı-yeşil akıntı vardı, yatırırken hafif şişme başlamıştı. Doktorunu aradım, günde 3 kez kaynamış ılış su ile silip, damla damlatın dedi (antibiyotikli bir damla).

Cuma sabahı ilk paragraftaki vaziyette kalktı. İki gözü de şişti, halbuki diğer göz gayet iyi görünüyordu önceki gece. Biraz panik yapıp, doktoru aradım, size mi göz doktoruna mı götürmeliyiz diye, o da aynı tedaviyi verip biraz bekleyeceğiz, sabah böyle kötü görünür, öğleden sonraya hafifler dedi. Gerçekten de hastalandığı kadar hızlı bir şekilde iyileşti gözü. Bu akşam yatırırken neredeyse tamamen iyileşmişti. Sonra öğrendim ki, bu tür göz enfeksiyonu kendi kendine bile 2-3 günde geçermiş ama tehlikeli türler de olduğundan, tedaviye cevap verip vermediğinin hızla anlaşılması için, antibiyotikli damla kullanılırmış.

Notlar:

  • Hastalık bulaşıcı, başkalarını korumak için okula gönderilmemesi ve ailede herkese ayrı havlu, mümkünse kağıt havlu kullanımı öneriliyor.
  • Hem rahatlama, hem hızlı iyileşme için gözlerdeki çapağın kaynatılmış ılıtılmış su ve steril ped yardımı ile temizlenmesi öneriliyor. Sadece dışarıdan temizlenmesi, korneaya zarar vermemek için, gözün içinin temizlenmemesi öneriliyor. İki göz için ayrı, yeni ped kullanımı öneriliyor.

Bebeğin gözüne daha kolay damla damlatmak için:

Geçen sene de bu zamanlarda göz doktorunun şalazyon (hala sanki arpacıkmış gibi geliyor ama neyse) teşhisi koyduğu şeyle uğraşıyorduk. Peşpeşe belki 10-20 tane minik şişlik çıktı gözünde. O zamanlar damla damlatmak gerçekten kabustu, elini kolunu sıkı tutup, zorla üzerine eğilip damlatmak gerekiyordu. Ne zaman damla damlatıp yatırsak, ağalayarak uyanıyordu, kabus görüyordu sanırım.

Bu defa, ben sırt üstü yatıp, omuzuma onu yatırarak sıktığımda, hem hareketini çok daha rahat, canını yakmadan kısıtlayabildiğimi, hem de üzerinde eğilip onu bunaltmak yerine tavandan sarkan uçakla dikkatini dağıtarak sıkabildiğimi keşfettim. Bu akşam ilk gözüne damlatmamıza izin verdi, ikinciye birazcık kaba kuvvet kullandık :(

Gözüne kompres yapmak için:

Gözüne kompres yapmanız gerekiyorsa, hiç onun gözüne dokunmadan önce, iki set ped edinin. Birini ıslatıp sıkıp kendi gözünüze koyun, o da sizi taklit etmek isteyince onunkini kendi eli ile gözüne koymasını sağlayın. Sonrasında hadi sen benimkini tut, ben seninkini diye değiş tokuş yapılabilir. Daha uzun süreli ılık kompres için kaynatılmış doğal bebek süngeri kullanabilirsiniz.

Burada çabuk iyileşmesinden söz ettim ama, çocuğunuzun gözünde bir sorun olduysa mutlaka doktorunuzu arayın, asla sormadan ilaç kullanmayın. Bakteriyel konjunktivit basit bir enfeksiyon olsa da, bazı göz enfeksiyonlarının, çok nadir de olsa körlüğe kadar giden sonuçları olabiliyormuş. Sitenin kullanım şartlarına bakın.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

 

posted on 07 Şubat 2009 Cumartesi 22:08:36 UTC  #    Yorumlar [12]
# 03 Şubat 2009 Salı

Şirket sırlarıyla oynuyoruz :)

Kış için kum havuzu yerine, öğütülmüş "çok gizli evrak" havuzu yaptık. Söylenecek fazla bir şey yok, resim anlatıyor. Fikir birkaç yabancı siteden toplama, malzeme işyerindeki kağıt öğütücüden. Kimse boşaltmadığı için genelde ağzına kadar dolu olduğundan, bir büyük poşet ile tek öğütücü kovasındakileri toparlamak yeterli oldu. Uzay gemisi için gerekli kolilerin peşine, kıyılmış kağıtları da toparlayınca, artık işyerinde atılacak şeyleri önce bana bir soruyorlar, Ilgaz'a lazım mı diye :). 

Birkaç not:

* Küçük yuvarlak lekelerin fotoğrafın netliğini bozduğunu farkedebilirsiniz, bunlar kağıt tozu. Benim gibi eğlence fikriyle sabırsızlanıp alelacele düzeneği kurmak yerine, önce eski bir tülü çuval gibi kullanıp içine doldurarak balkondan silkeleyerek havalandırmanızı tavsiye ederim. Yoksa, ilk oyunda çok fena toz çıkıyor, burnu ve ciğerleri için de bu toz iyi olmayabilir.

* Oynanmadığında gayet güzel sıkıştırılarak dar bir alanda saklanabiliyor.

* Havuzun altına büyük bir çarşaf, örtü serin.

* Sonuçta kağıt olduğu için temizlenemez bir pislik çıkartmıyor. Yine de temizlikten önceki günü seçmekte yarar var. Bizimki gibi üzerine yapışan kağıtlara aldırmadan havuzdan hızla fırlayıp, koşarak odasından kovalarını almaya giderse evde bomba patlamış gibi bir görüntü ortaya çıkabiliyor.

Bu yazıyı sevdiyseniz:

Ev içi oyun parkları

18-24 Aylık Bebek Bakımı - Oyun Zamanları

posted on 03 Şubat 2009 Salı 08:00:02 UTC  #    Yorumlar [7]
# 26 Ocak 2009 Pazartesi

Oyun grubu için yuvaya başladığından beri her ay bir kez hastalanıyor. Bağışıklık sistemi güçleniyor diye avutuyorum kendimi.

Kendim grip olduğumda ilaç kullanmam. Ilgaz için hiç kullanmam (ateş gibi zorunlu haller dışında), hele bu haberi okuduktan sonra.

Ama o öksürürken de kayıtsız kalmak mümkün değil. Ilgaz'a içirdiğim doğal çaylar içinde rahatlattığını deneyerek gördüğüm iki tarifi paylaşacağım:

Elma Çayı

Bu çayı sevgili kayınvalidem onları bir ziyaretimizde benim için yapmıştı. Hem tadına bayılmıştım, hem de öksürüğüme iyi gelmişti. Ilgaz ilk defa grip olduğunda ilk aklıma gelen ilaç bu çay olmuştu. O kadar leziz oluyorki bence bol bol yapın kendiniz de için :)

Malzemeler:

  • 1/2 elmanın kabuğu (ya da bir parça elma)
  • 1 çay kaşığı tarçın
  • 1 tutam ıhlamur
  • 1 dolu tatlı kaşığı bal (1 yaşından küçükse koymayın*)

Elma kabuklarını tarçınla birlikte kaynatın. Misler gibi kokular çıkmaya başlayınca altını kapatıp ıhlamuru ekleyin. 10 dakika bekletip süzün. Bal ekleyip çocuğunuzun içeceği ılıklığa getirin. Fazla da soğuk olmamasında yarar var.

Not: Ülkemizde her ne kadar tabir olarak "ıhlamur kaynatmak" olarak geçse bile, ıhlamurun kaynatılarak değil, demlenerek hazırlanması gerekiyormuş.

Öksürük Limonatası

Sevgili kayınpederim de bitkisel otlara merakımı bildiği için bana Yeşil Eczane kitabını almıştı (evet benim sırtım yere gelmez :)). Bu tarifi de bu kitaptan seçtim.

Malzemeler:

  • 1 tatlı kaşığı limon kabuğu rendesi (organik limon kabuğu yazıyordu)
  • 1/2 limonun suyu
  • 1 tatlı kaşığı adaçayı
  • 1/2 çay kaşığı kekik
  • 1 tatlı kaşığı bal (*1 çorba kaşığı diyordu tarifte, azalttım, 1 yaşından küçükse koymayın)

Adaçayı, kekik, limon kabuğunun üzerine kaynar su döküp 15 dakika bekletin. Süzüp, limon suyu ve bal ekleyin.

* Bal yerine pekmez kullanabilirsiniz. Ama bitki çaylarını verirken ille de tatlı bir şey eklemeniz gerektiği yanılgısına kapılmayın. Ilgaz normalde tatlı şeyleri sevdiği halde, özellikle limonlu çayları şekersiz de severek içiyor. Belki sizin çocuğunuz da sever, kimbilir?

Burun tıkanıklığı için bu yazıya da bir göz atabilirsiniz.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

 

posted on 26 Ocak 2009 Pazartesi 13:16:13 UTC  #    Yorumlar [13]
# 22 Ocak 2009 Perşembe

Hergün öğlen yemeğinden sonra bu akşam erken yatacağım diyorum ve bu yattığım en erken saat geceyarısından önce olmuyor. 31 Aralık gecesi de yine geç yatıp, sabah da her zamanki Ilgaz tarafından kurulmuş saatimizde kalkınca tüm günü sürünerek geçirdim. Kafamda Ilgaz'la yeni yıla güzel bir giriş planı yaparken, tüm gün uyukladım ve çocukla da hiç istediğim gibi ilgilenemedim. 2009'u bu şekilde geçirmek istemediğime karar verip, uyumaktan şişip, "yeter artık dinleniğim ben" diyene kadar akşamları Ilgaz yatar yatmaz kitabımı alıp yatağa gireceğim ve Ilgaz'la oyunlar için plan program yapacağım diye karar verdim. Uyku kısmını 2 gün kadar uygulayabildikten sonra son iki yılın en dinlenmiş Damla'sıyla, internetin de yardımı ile çok güzel oyun fikirleri buldum.

Bu fikirlerden birinde büyük koliden kapısı, penceresi olan bir ev yapmaktan söz ediliyordu. Karton evin içinde oynaması fikri çok hoşuma gitti.

Birkaç akşam sonra ilk kez bizim evde olacak oyun grubu için de çocukların birlikte paylaşma sıkıntısı olmadan oyalanabilecekleri iyi bir malzeme olur diye düşündüm. Büyük bir karton bulamayınca, işyerine gelen tek tip havlu kağıt kolilerinden 10 taneyi toplayıp eve getirdim. İş yerimden taşınma izni istesem hiç tereddüt etmeden verirlerdi :)

Ilgaz kolilere tünel ve asansör niyetine girip çıkarak biraz oynadıktan sonra, Ilgaz'ı yatırıp, Gökhan'la birlikte 4 tanesini birleşme yerlerinden açarak, ikişer ikişer koli bantları ile birleştirdik. Alt katla üst katı bantlamadan, kapak kanatlarını kullanarak birbirine geçirdik.

Ortaya fotoğraftaki bir altıgen çıkınca, Gökhan "uzay gemisi yapacağım ben bunu" diye heyecana kapıldı. Etme, tutma, ne anlar el kadar çocuklar uzaydan, astronottan falan dediysem de dinletemedim :)

İçine ablasıyla birlikte sığıp kitap okuyabiliyorlar. Kapıdan girip, camdan el sallamak başka bir oyun. Her ne kadar aldığı hasarlar ve üzerine ev yapımı yapıştırıcı ile yapıştırdığımız parçalanmış hediye kağıtları ile biraz hurda görüntüsü alsa dahi hala seviyoruz onu.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

Bu yazıyı beğendiyseniz:

Ev içi oyun parkları

posted on 22 Ocak 2009 Perşembe 22:12:49 UTC  #    Yorumlar [4]
# 21 Ocak 2009 Çarşamba

Tıp hergün değişiyor, her geçen gün % 100 doğru kabul edilen bazı bilgilerin 180 derece tersi yönünde sonuçlar çıkıyor araştırmalardan. Alerji de karışık konulardan biri.

Ailesiyle birlikte bol bol alerjiye sahip biri olarak benim de bu konuda kafam her geçen gün daha çok karışıyor. Acaba korunmaya çalışmak mı doğru, yoksa her şeyi oluruna bırakmak mı? Acaba alerji vücudun aşırı strese karşı bir deşarj yöntemi, yoksa bir savunma sistemi hatası mı?

Doktorlarımızın önerisi ile alerji riski yüksek gıdaların bazılarından 1 yaşına kadar koruyoruz çocuklarımızı. Bunların başında inek sütü, bal (balla ilgili alerji dışında problemler de var), çilek, narenciyeler (portakal, mandalina gibi), patlıcan, bakla, domates, yumurta sarısı ve fındık, fıstık ürünleri geliyor. Boğulma riski ve alerji geliştiğindeki yoğun etkisi hseaba katıldığında fındık, fıstık türevi çerezlerin 3 yaşına kadar verilmemesini öneren doktorlar da var.

Alerji Nedir?

"Allerji kişilerin aslında zararlı olmadıkları halde bazı maddelere karşı aşırı reaksiyon göstermesidir.Bizi zararlı organizmalara karşı koruyan bağışıklık sistemimiz görevleri istilacıları (antijenleri) zararsız hale getirmek olan vücut savunmacılarını (antikorlar) üretir.

Normalde vücudumuzu koruyan bağışıklık sistemi bazı insanlarda zararlı olmayan birtakım maddelere de aşırı yanıt verir. Bu reaksiyonlara aşırı duyarlılık ya da allerji adı verilir.Allerjik reaksiyona yol açan antijene de allerjen adı verilir.Allerjik reaksiyonlar tek tip değildir, birçok yolla ortaya çıkarlar, vücudun değişik bölümlerinde meydana gelebilirler ve çeşitli şiddette olabilirler.

İmmün (bağışıklık) sistemimiz iyi bir belleğe sahiptir. Yaşamımızın başlangıcında organizmamız yabancı maddelerle karşılaştığında immun sistem onları tanımayı ve belleğine almayı öğrenir.Ardından yabancı maddelere (antijenlere) karşı antikorlar üreterek yanıtını hazırlar. Organizmada ne zaman aynı antijen görülse hatırlama özelliği nedeniyle daha önceden hazırlanmış yanıt başlar. Bu nedenle saman nezlesi olan bir kişi her yıl polenlerle karşılaşınca immun sistemdeki bu özellik sebebiyle hemen reaksiyon gösterir..." (Kaynak: http://www.genetikbilimi.com/genbilim/alerjinedir.htm)

Geçenlerde erken yaşta yer fıstı ile tanışmanın, yer fıstığı alerjisi gelişmesini önlediği yönünde şüphe uyandıran bir araştırma ile ilgili bir habere rastladım. (Babies who eat peanuts may be less likely to develop peanut allergy, 14 Kasım 2008, HealthDay News). Araştırmacılar İngiltere ve İsrail'de okul çağındaki 8600 çocuk üzerinde yer fıstığı alerjisi testi yapmışlar. Test sonuçlarını, 4 ile 24 ay arasındaki yer fıstığı tüketimleri ile yanyana koymuşlar. İngiliz çocuklarında alerji oranı 1.85 iken, İsrail'li çocuklarda 0,17 çıkmış. İsrail'li çocukların % 69'una 9 ay civarında fıstık veriliyorken, bu oran İngiliz'lerde yalnızca % 10'muş.

Eski GEO'larımdan birinde ana konu olarak Alerji işleniyordu ve samanla, hayvanlarla, tozla toprakla erken yaşta tanışan çocuklarda daha az astım görüldüğü ortaya koyuluyordu. Çok etkileyici bir yazıydı, sayıyı bulduğumda bir özetini yazarım.

Diyeceğim, acaba fazla korumacılık alerji konusunda da çocuklarımıza zarar mı veriyor? 

Dikkat: Doktorunuza danışmadan hiçbir öneriyi uygulamayın. Sitenin Kullanım Şartları'na bakın.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

Bu yazıyı beğendiyseniz:

Bir denge sporu - ebeveynlik 

 

posted on 21 Ocak 2009 Çarşamba 10:21:33 UTC  #    Yorumlar [1]
# 16 Ocak 2009 Cuma

Bebek çok, çocuk çok, anne baba çok,

Bebek arabasıyla yürünecek kaldırım
Bebek arabasıyla binilecek otobüs
Doğru düzgün güvenli park
Emzirme odacığı olan bir pastane, çay bahçesi

Yok, olmayanları say say bitmez, olanlar bir elin parmaklarını geçmez.

Koskoca alışveriş merkezlerinde bile alt değiştirme ünitesi olan bir erkek tuvaleti yok. Bu ülkede eşi yanında olmadan çocuğunu alıp alışverişe gidebilecek "Baba" yoktur, varsa da bize düşmez diye düşünüyorlar. Ya da anne dururken baba'ya düşmez diyorlar.

Babaolmak.com var ama bir süredir. Ben de kızına doğum gününde şiir yazıp gönderen bir babanın kızı olarak, başka bir babanın kendi kızı için yazdıklarını okumaktan çok keyif alıyorum.

Bir süre önce Babaolmak.com'un yazarının da girişimci grubunda bulunduğunu öğrendiğim Kipitap.com internet çocuk kitapçısından deneme alışverişi yaptım. İlk kitaplarımı aldım, siteye girip bizde olan kitaplara yorum yazdım. Kitaplar siparişi verdikten 3 gün sonra teslim edildi (duyurulmamıştı ama, fazla sipariş veren yoktur o zaman tahminen). Sitenin açılışı bugün Babaolmak.com'da duyurulmuş, ben de artık yazayım dedim (Bana o zaman birkaç tane % 10'luk indirim çeki yollamışlardı, eğer Kipitap.com yorumlarda ya da mail'le itiraz etmezse :) , denemek isteyenlerin mail'ine promosyon kodu gönderebilirim)

Tavsiye ederim. Çok çok satılsın, çok çok okunsun. Çocuklar için daha çok şey yapılsın.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

Bu yazıyı beğendiyeniz:

Çocuklarımız için daha çok etkinlik

 

posted on 16 Ocak 2009 Cuma 19:19:05 UTC  #    Yorumlar [5]
# 15 Ocak 2009 Perşembe

Bu yapıştırıcı çok kolay ve mutfaktaki malzemelerle yapılıyor. Yalnızca hazırlandıktan sonra 12 saat beklemesi gerekiyor. Ortaya çıkan ürün pelte kıvamında oluyor. Döküldüğü yerden kolaylıkla temizleniyor. İlk sürdüğünüzde biraz kıvamlı, rahatlıkla dağıtılıp, istediğiniz genişlikte yayılabiliyor. Kuruduktan sonra şeffaflaşıp görünmez oluyor. Kağıt, mukavva türü şeyleri rahatlıkla tutuyor. Ağırlığı olan malzemelerde başarılı olur mu emin değilim. Özellikle kıvamlı olduğu için, içine koyduğum play-doh kabından alıp sürmeye çalışmak bile Ilgaz için başlı başına bir oyun. Hemen kurumadığı ve kurumadan önce kaygan bir yapıda olduğundan yanlış yapıştırılmış parçaların düzeltilmesine imkan sağlıyor.

Tarifin orijinalinde corn syrup (mısır şerbeti) kullanılmıştı. Mısır şurubu, bizim pekmezler gibi şekerli yapıda bir sıvıymış. Kekevi'nin sayfasından 2 ölçü şeker bir ölçü suyu kaynatıp şerbet yaparak mısır şurubu yerine kullanabileceğimi öğrendim. Pekmez, bal da kullanılabilirmiş ama ne gerek var, Ilgaz katı gıdalara başlayana kadar evde aylarca sürünen ballar pekmezler, son 1,5 yıldır pek bir kıymete bindi.

Malzemeler:

  • 2 çorba kaşığı mısır şerbeti (bunun yerine 2 çorba kaşığı şeker, 1 çorba kaşığı su kaynatılır)
  • 2 çorba kaşığı elma sirkesi
  • 3/4 bardak su
  • 1/2 bardak mısır nişastası
  • 3/4 bardak çok soğuk su

Hazırlanışı:

Şerbet, elma sirkesi ve oda sıcaklığındaki suyu karıştırıp, kaynayana kadar ısıtın. Başka bir kapta mısır nişastası ve çok soğuk suyu karıştırın. Mısır nişastalı karışımı, kaynamakta olan kaba çok yavaş bir şekilde karıştırarak akıtın. Homojen hale gelene kadar karıştırın. Ateşten alın ve gece boyunca dinlendirin. Hava almayan bir kapta saklayın.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

Bu yazıyı beğendiyseniz:

Ev Yapımı Oyun Hamuru Tarifi - Tuz Hamuru

Bu yazıyla pek bir ilgisi yok ama yine de beğenebilirsiniz:

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin!

 

posted on 15 Ocak 2009 Perşembe 10:32:12 UTC  #    Yorumlar [7]
# 13 Ocak 2009 Salı

Anne olma bir kadın için, 9 aylık hamilelik ve doğum sonrası hormonlarıyla, güçlükleriyle başlı başına bir dönüşüm süreci. Bu dönemde normalde doğanın kadının beyninde daha önce kullanılmayan bazı bölümleri aktive ettiğini düşünüyorum. Bu bölümler hayat boyunca kullanım için bir daha kapatılmamak üzere açılıyor ve bunların farkında olarak iş hayatınızda da değerlendirmek sizin elinizde.

  • Zamanın değerinin bilinmesi, verimli kullanımı: Çocuğunuz olmadan önce, tüm günü bebekli bir evde geçirdiğiniz olmuştur. Kaos ortamından uzaklaşıp, bir oh çektikten sonra, beynininizin güçlü üreme içgüdüsünü veren bölümü bir şeyler salgılayıp hemen sizi rahatlatır. Ben bu duruma düşmemki, ben doğurduğumda böyle olmayacak... Doğumdan sonra görürsünüz ki, kaos kaçınılmazdır ve çocuğa adanmış bir dönem vardır hayatta. Zaman altın değerindedir. "Çocuk olunca nasıl yetiştireceğim" kaygısı yerini "çocuk yokken elimiz armut topluyormuş, ne kadar zaman israf etmişiz"e bırakır.
  • Çok işi birarada yapabilme: Bebeğin altının değiştirilmesi gerekiyorsa bekleyemez, biberon kaynatılacaksa o da beklemez, bu arada yemeğin malzemeleri alınmalı, et dolaptan çıkartılmalıdır. Uzaktaki akrabalar çocuktan haberdar olmak isterler, onlara bilgi verilmesi gerekir, ailenin bütünlüğü esastır. Bir yandan sizden küçük bebeği olan bir arkadaşınız varsa onun dertleri de halledilmelidir. Bu liste uzar gider. Dünyada hiçbir varlık bir annenin yaptığı kadar çok işi birarada organize edip halledemez.
  • Önceliklendirme: Sonraya bırakılabilecekler vardır, hemen yapılması gerekenler, zamana bırakılması gerekenler, tohumunun atılıp arada sulanması gerekenler vardır. Anneler hızlı düşünür, çok hızlı önceliklendirme yapabilir.
  • Empati: Anneler hayata başkalarının gözünden bakmayı öğrenir. Konuşma yetisi olmayan bir canlının gözü ile dünyaya bakmayı, emekleyerek etrafı dolaşanları bekleyen tehlikeleri anlamaya çalışır. Uzlaşmazlıklarda kendisini karşısındakinin yerine daha çok koymaya başlar.
  • Hoşgörü:Kendi doğurduğu çocuğun bile kendisinden ne kadar farklı olduğunu görüp, insanların farklı farklı olduklarını daha iyi idrak eder. Yanlış davranışlar gördüğünde o insanı bırakıp, anne-babalarının onu büyütürken ne hatalar yaptıklarını tahmin ederek üzülür. Yargılamayı bırakıp anlamaya çalışır.
  • İş hayatında erkekleşme: Kadınlar erkeklere göre daha fazla sosyal zekaya sahiptir (erkekler alınmasın, bir BBC belgeselinde izledim, testesteron azaltıyor). İnsanların vücut hareketlerinden, mimiklerinden akıllarından neler geçtiğini anlayabilirler. Bir erkeğe son derece normal gelen bir diyalogda iki kadın aslında aralarında kavga ediyor olabilir. Bunun iş hayatında, anlamanız gerekmeyen detay ve düşünceleri anlamak, bazı komploları önceden sezmek, bir şey yapamayacağınız konularda bile boş yere kendinizi yemek, sinirlenmek şeklinde geri dönüşü olabilir. Gereğinden fazla yüz ve ses okuma becerisi, etki alanınızda olmayan ve birçok insanın algılayamadığı bir konu yüzünden moralinizin bozulup, motivasyonunuzun azalmasına, dikkatinizin dağılmasına yol açabilir. Bu durumun iş hayatında erkeklerin kadınlardan daha başarılı olmasında (öğrenimde bir yaşa kadar kadınlar daha başarılı iken) önemli bir etken olduğunu düşünüyorum. Çocuk olunca bu beceriler azalmıyor, ama beden dili ve ima okuma yeteneğinizi tam-güç çocuk üzerinde kullandığınızdan, işyerinde ne söyleniyorsa sadece o kadarını anlamakla yetinebiliyorsunuz. Başka bir deyişle olumlu yönde biraz erkekleşiyorsunuz.
  • Yönetim becerileri: Büyüyen bir canlının tüm gelişim sürecini ve varsa bakıcısını yönetme ile gelişen yönetim becerileri.
  • İlginin dağılması: Hayatınıza acayip derecede önemli bir varlık girdiğinden, işte sorunlar olduğunda, bunları eve taşıyamama. Evde her akşam dünya tatlınızın sizi beklemesi ve her sabah işe temiz kafayla gitme.

Ben işveren olsaydım çalışanlarımı çocuk sahibi olmaya teşvik ederdim:

 - Burada olamayacağın 3-5 ayın hesabını yapma, bu sürede geçireceğin değişimin bu şirkete çok yararı dokunacak.

Yeri gelmişken yazayım, babalara yalnızca 3 gün izin verilmesini de büyük haksızlık olarak görüyorum, hem evde aylardır beklediği bebeğini bırakıp işe konstantre olması beklenen baba açısından, hem ona her açıdan ihtiyaç duyan anne ve bebek açısından, hem de bu boşluğu doldurması beklenen aile büyükleri açısından. Babalara da doğum izni verilmeli. Ayrıca böylece çalışanlarını sağladıkları katma değerle değil, ofista geçirdiği toplam süre ile değerlendiren, iş görüşmelerinde tiz bir ses tonuyla "bilmem kaç yıldır evlisiniz, çocuk düşünüyor musunuz" sorusunu sorma cürretini gösteren işverenlerin de kadın-erkek eşitsizliği yapmaları önlenmiş olur.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

 

posted on 13 Ocak 2009 Salı 10:33:07 UTC  #    Yorumlar [2]
# 10 Ocak 2009 Cumartesi

Bu dizide önceki yazı: Çalışmak ya da çalışmamak arasındaki seçiminizi yaptınız mı?

İşin duygusal tarafını bir kenara bırakıp, çalışmanın avantajlarına konsantre olun. Merdivenin her basamağında bir yukarıya bakıp, dezavantajları bertaraf için önlemlerinizi alın:

  1. Rutin ve kurallar: Bebeğin rutinini ve kurallarınızı belirleyin. Bunları yazılı hale getirin, basın ve bakacak kişilere verin.
  2. Bakacak kişiye sizin kurallarınızın geçerli olacağını anlatın: Özellikle aileden biri bakacaksa ya da fazla tecrübeli, kendisi de çocuk büyütmüş bir bakıcı ile anlaştıysanız, "biz de büyüttük" sözünü sık duymanız muhtemel. Her yiğidin yoğurt yiyişinin farklı olduğunu hatırlatın. Bu gece-gündüz aynı kuralların uygulanması konusu bana göre çalışan bir anne için en öncelikli hedef olmalı. Diyelim ki çocuğunuza anneniz bakacak, bakmayı da çok istiyor ama bu yine de onun için büyük fedakarlık olacak. Eğer çocuğa nasıl yaklaşması gerektiği konusunda onunla rahat bir şekilde konuşamayacağınızı, uyarılarınız için size darılacağını düşünüyorsanız, bir bakıcı tutma konusunu yeniden değerlendirin derim.
  3. Ev işlerini takmayın: En azından düzen oturana kadar düzenlenememiş mutfağı, ütülenememiş gömlekleri, fırçalanamamış lavaboları kafanıza takmayın. Bunları takmayı çoktan bıraktım diyorsanız ne ala.
  4. Güvenlik: Eve kimseyi almaması, bebeğin yanında sıcak içecek içmemesi gibi güvenlik konularını tekrar tekrar konuşun, yazılı verin, şüpheye mahal kalmasın. Size ulaşamazsa kimi arayacak, hangi tür acil durumda nasıl davranılacak detaylı konuşun, birlikte plan yapın.
  5. Çalışmaya başlamadan önce bebeğinizin kendi kendisine uykuya dalmayı öğrenmesini sağlamaya çalışın.
  6. Eğer 6 aylıktan küçük değilse, emziriyorsanız gündüzleri emzirme sıklığınızı azaltın. Uyutmak için ve katı gıdalardan hemen önce emzirmemeye çalışın.
  7. Bir kamera sistemi kurmayı ciddi şekilde değerlendirin. Henüz bakıcınızla anlaşmadıysanız, görüştüğünüz kişilere evde kamera olacağını aktarın. Tamamını izleyecek vaktiniz olmasa bile, şöyle bir göz atmak bile çok rahatlatıyor.
  8. Eğer bir telefonunuzla ulaşacak mesafede güvenebileceğiniz biri yoksa, yatılı bakıcı opsiyonunu değerlendirmenizi şiddetle tavsiye ederim.
  9. Bakıcınız yatılı bile olsa, eve girdikten itibaren çocuğunuzla zorunlu haller dışında siz (ya da eşiniz) ilgilenin. Vaktiniz yettiğince banyosu, tırnaklarının kesilmesi gibi gün içinde yapılması zorunlu olmayan bakımlarını siz (ya da eşiniz) yapın.
  10. Bakıcınızla düzenli değerlendirme yapın. Yatılı ise en azından akşam yemekleri sırasında gün içinde neler oldu, çocuğun değişen ihtiyaçlarına, huyuna göre nasıl düzenlemeler yapılacak bunu konuşma imkanı bulunuyor. Eğer bakıcınız gündüzlü olacaksa ve sıkı bir tempoda çalışacaksanız böyle bir zamanı önceden belirleyin. Haftada bir akşam sizinle birlikte yemek yemesini, hafta sonu sizi bir saatliğine ziyaret etmesini isteyebilirsiniz. Sizin ilişkileriniz ve onu daha iyi tanımanız için de iyi olur.
  11. Günlük bir çizelge yapın ve bakacak kişiden kısa notlarla doldurmasını isteyin (örn. ilaçları, uykuya dalma uyanma saatleri, kaçta ne yedi, kaka yaptı mı, vs). Gün içinde evi ikide bir arayıp uyudu mu, yedi mi diye sormayın.
  12. Bakımını yapan kişiyi rahatlatın. Bakıcınız zaman zaman rutinin içinde bunalıp size danışmak isteyebilir. Örneğin, sizi arayıp, "öğlen hiçbir şey yemedi" derse, "üzülme bir öğün yememekle ölmez, akşama iyi acıkır, iyi yer" güzel bir yanıt olur. Hemen o gün işten erken çıkıp, ertesi gün kendi elinizden seveceği şeyler pişirmeye kalkarsanız işleri sarpa sardırabilirsiniz.
  13. Birlikte eğlenerek vakit geçirdikleri bir zaman aralığı olduğundan emin olun (istisnalar dışında). Çocuğunuz gün içinde iyi vakit geçirirse, yokluğunuzdan daha az şikayetçi olacaktır.
  14. Eğer eşiniz siz çalışmadığınız dönemde bebeğin bakımına çok fazla dahil olamadıysa, daha fazla dahil etmeye çalışın. Yapamaz diye düşünmeyin, babaların bebekleri üzerinde sakinleştirici etkisi vardır.
  15. Asla evden ağlayarak çıkmayın. Bebeğinizin arkanızdan ağlama eğilimi varsa vedalaşma işini fazla uzatmayın, çabucak öpüp, vedalaşıp çıkın, ama habersiz bir anda ortadan da kaybolmayın. Çalışma ve ondan ayrı kalma durumunuzu yanında fazla dramatize etmeyin. Çalışmayı yalnızca bir zorunluluk ve angarya olarak gören bir bakış açısı geliştirmesin hayata karşı. "Seni çok özledim ben bugün, sarıl anneye" onu ne kadar sevdiğinizi bilmesi için yeterli olacaktır. Oğlum her sabah arkamdan neşeyle el sallar, şimdilerde "işe gidiyorum, servise binicem" gibi şeyler de söylemeye başladı. Akşam geldiğimde de beni kapıda karşılar. 

Bu diziyi 7 aylık bebeğini bırakıp işe başlayacak olan Dilek Hanım için yazdım. Kendisine ve işe başlayacak olan tüm annelere iyi şanslar dilerim.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

Bu yazıyı beğendiyseniz:

Bir denge sporu - ebeveynlik

Anne Olmanın Çalışma Hayatına Kattıkları

Güncelleme: Daha fazla tavsiye için yorumlara da bakın.

posted on 10 Ocak 2009 Cumartesi 20:58:39 UTC  #    Yorumlar [8]
# 09 Ocak 2009 Cuma

Cevabınız "Evet, çalışmak" ise, ağlamak ya da ağlamamak arasındaki seçiminizi de yapın. Eğer çalışma kararınızın altındaki temel motivasyon maddi ihtiyaçlarsa, zorunluluktan çalışıyorum, seçim değil diye düşünebilirsiniz. Yine de daha düşük gelir seviyelerinde de farklı yaşam standartları olduğunun ve bu zorunluluğun aslında kendiniz ve çocuğunuz için daha iyi şartlar için yapılan bir seçime dayandığını unutmayın. Kendinizi kurban gibi görmeyin.

Oğlum 7-8 aylık, tatlılıktan tadından yenmez olduğu bir dönemde, akşam 22:30 sularında akşam yemeğimizi ancak yerken, günlerce eşimi bunaltmayayım kendim hallederim diye içime attıktan sonra ağlaya ağlaya aşağıdakileri anlattığım gün dank etmişti çalışmanın benim için ne kadar doğru bir karar olduğu:

"Sabah ağlaması ile uyanıyorum, hemen saate bakıyorum, erkense azıcık uyumuşum diye hayal kırıklığına uğruyorum, geç ise neden ben ondan önce kalkıp rahat rahat kahvaltı edip, onu neşeyle karşılamadım ki diye hayıflanıyorum. Sonra bir telaş başlıyor, altını değiştir, üstünü giydir, kahvaltısını ederse ne mutlu, yemezse öğlen için endişelenmeye başlyorum. Rutin kuracağım diye tüm kararlarıma rağmen ilk esnemesinde uykusu geldi diye heveslenip yatırmaya çalışıyorum. Uyumazsa yarım saat, belki bir saat uyutmakla uğraşıyorum, o sırada bana da uyku bastırıyor. Birikmiş işlerimi bitireyim diye yatıp uyumak istemiyorum. Hiçbir işi yetiştiremiyorum diye kendime kızıyorum, yemek yapmaya, yemeye vaktim kalmıyor, maillerime bakayım diye makinenin başına oturuyorum, kendimi kaptırıyorum, Ilgaz ağlamaya başlıyor. Yaptığım iş planlarıyla ilgili bütün hayallerim yıkılıyor. Onca ay yolunu gözledim, ben ne biçim anneyim, çocuğum uyandı diye moralim bozuluyor. İnsan sevinmez mi uyansın da oynayayım diye, halbuki ne kadar tatlı. Sen akşam geldiğinde ne güzel onunla oynuyorsun, ben de istiyorum yemek hazır olsun, ben de sizinle oynayayım. Bazen organize olup, çıkıp malzemeleri bile alamıyorum. Sen gelince onu senin kucağına atıp yemek pişiriyorum. Saat 10 oldu, daha ancak akşam yemeğimi yiyorum. Ben bu annelik işini yüzüme gözüme bulaştırdım, gel sen emzir, ben baba olayım."

Ağlamayın

Ağlamayın, amacım çalışmayan anneleri üzmek değil. Bebeğin size bu kadar çok ihtiyaç duyduğu dönem sınırlı bir dönem ve çalışmayan anneler de organize olabilirler. Anlatmaya çalıştığım hep çalışan annelerin ne kadar üzüldüklerinin anlatılması. 7/24 anne olma işi de kolay bir iş değil ve gerçekten herkesin harcı da değil, bunu kabul etmek lazım. Kimse çalışmamayı seçmenin zorluklarından bahsetmiyor.

Eğer seçiminizi yaptıysanız, artık ben onu nasıl ellere bırakıp gideceğim tarzı düşüncelerin kimseye yararı yok. Tamam, ağlamak anneliğin doğasında var, ama bu ağlama işini de çok abartmamak lazım. Annenin psikolojisinin çok ciddi şekilde çocuğu etkilediğini, eğer anne çocuğunu bırakırken üzülmezse, çocuğun da mutlu olacağını düşünüyorum. Anne evden ne kadar neşeli çıkıp, akşam ne kadar neşeli dönerse, bebek de o kadar neşeli geçirir gününü. Depresyon salgın bir hastalıktır.

İşin duygusal tarafını bir kenara bırakıp, çalışmanın avantajlarına konsantre olun. Merdivenin her basamağında bir yukarıya bakıp, dezavantajları bertaraf için önlemlerinizi alın.

Çalışan anne olmanın avantajları:

  • Daha fazla gelir.
  • Rutinin dışına çıkıp geniş açıdan bakabilme: Hergün aynı şeyleri yaptığınızda bazen çok olağan şeyler bile büyük sorunlarmış gibi gelir. Evin dışında, çocuktan uzak zaman geçirdiğinizde, zamana bırakılması gerekenle, çözüm üretilmesi gereken durumları daha iyi ayırt edebilirsiniz.
  • Yönetme için daha fazla zaman: Uygulamanın (yedirme, içirme, giydirme, uyutma..) bir bölümünü başkasına devrettiğiniz için, çocuğunuzun ihtiyaçları için araştırma, fikir alma, karar verme gibi konular için daha fazla zamanınız kalır.
  • Özgüven: Çalışmaya alışık biri, hele ev işlerinde süper başarılı değilse özgüveni yara alabilir.
  • Başarı tatmini beklentisini çocuktan uzaklaştırma: Yoga felsefesinde ilgi konularını çoğaltma ve dağıtma önerilir. Böylece sevdiklerinize çok yüklenmez, tek konudan o konunun taşıyabileceğinden fazla şey beklemezsiniz. İşinizle oyalanır, çocuğun erken ya da geç yürümesini kişisel başarı konusu yapmazsınız. Böylece çocuk daha sağlıklı büyür.
  • Kurallar ve düzen: Eğer bebeğinize kurallarınıza sadık kalacak birinin bakmasını sağlayabilirseniz, verdiğiniz kararları uygulamada sizden daha başarılı olabilir. Varsayalım ki zorla yemek yedirmemeye karar verdiniz. Kendi pişirdiğiniz yemeği, kendiniz yedirmeye kalktığınızda, eğer yemezse hayal kırıklığına uğrarsınız, çocuğa zorla yedirmeye çalışmanız çok muhtemeldir. Bakıcınıza ya da annenize "zorla yedirmeyeceksin" kuralını koyduysanız, çocuğu zorlarken iki değil üç kere düşünecektir. Annesinin kararı deyip, beyninde topu size atarak rahatlayacaktır.
  • Kaliteli zaman: Çalışmadığınız dönemde çocuğa "gerçekten" ayırdığınız zamanı hesap edin. Aklınız ütüde ya da ocaktaki yemekte olmadan. Çalıştığınızda akşam eve geldiğinizde onu çok özlemişsinizdir. Bütün gün uyumamışsa üzülen, yorulan siz değilsinizdir. İşteki dertlerinizi çocuğa yansıtmak istemezsiniz. Birlikte geçireceğiniz toplam 1 saatse, hiç değilse o bir saatte başka hiçbir şey düşünmez, yalnız çocuğunuzla ilgilenirsiniz. 

Annesi çalışan çocuklar, anneleri ile daha fazla vakit geçirmek isteyip, annesi çalışmayanlara özeniyor olabilir. Özellikle okula, kreşe gitmiyorlarsa, yaşıtları ile çok zaman geçiremiyorlarsa. Ama unutmayın ki bu annesi çalışmayan çocukların da annelerinin çalışmalarını tercih etmeyecekleri anlamına gelmiyor. Benim annem ben doğmadan önce (3. çocuğuyum) doğuya taşındıkları için işini bırakmak zorunda kalmış. Küçükken annemle oturmaya, birlikte yemek pişirmeye, sohbet etmeye bayılırdım. Yine de aklım erdikten itibaren, annemin çalışmasını isterdim, onun çalışmayı özlediğini farkeder, bizim için yaptığı fedakarlığın olması gerekenden fazla olduğunu düşünürdüm.

Çalışmaya başlayacak annelerin akıllarının evde kalmaması için alabilecekleri önlemleri de yarın yazayım. Lütfen siz de fikirlerinizi paylaşın.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

Güncelleme: bu dizide sonraki yazı; Çalışacak Annelere Akıllarının Evde Kalmaması için 15 Öneri 
 

posted on 09 Ocak 2009 Cuma 15:58:42 UTC  #    Yorumlar [6]
# 08 Ocak 2009 Perşembe

Bu dizide önceki yazıya da bakmak isteyebilirsiniz: Bebekler ve Çocuklar için El Yapımı Hediye Hazırlamak - Hediye Fikirleri

Bebeğe hediye hazırlarken, hayata onun gözlerinden bakmaya çalışmalı, bulunduğu çağın getirdiği güvenlik ihtiyaçlarını da göz önünde bulundurmalıdır. Aklıma gelenleri aşağıda toparladım.

  1. Süs ve oyuncak olarak kullanılacak hediyeler, canlı, kontrast renklerde olmalı. Küçük bebekler karışık renkleri ve pastel tonları ayrıt edemezler. İki zıt renkten oluşan eşyalar hazırlayabilirsiniz, mor-sarı, turuncu-mavi, kırmızı-yeşil, hatta siyah-beyaz. Küçük bebekler siyah renge de çok bakarlar.
  2. Yenidoğanlar için yüze benzeyen şablonlar, gülen suratlar kullanabilirsiniz. Eşyaya işlenmiş göz için iki nokta, ağız yerine bir çizgi bile ona daha uzun süre bakmasını sağlayacaktır.
  3. Kopartılıp ağıza atılma riski olan küçük parçaları minimuma indirin. Düğme kullanmak zorunda iseniz çok iyi sabitlenmeli, bebeğin dikkatini çekmeyecek bir yerde ve şekilde olmalıdır. Bebek nevresimlerinde şeffaf düğmeler kullanırlar ve düğmeler içeride kalır.
  4. Eğer oyuncak ve oyun örtüsü yapıyorsanız, duyularını uyaracak farklı tekstil malzemelerini, hışırtayan şeyleri, iyi gizlenip sabitlenmiş çanları birarada kullanabilirsiniz.
  5. Giysiler, havlular, bezler  ve önlüklerde naylon ip gibi sert malzemeler kullanmamaya dikkat edin. Kumaşı sertleştirecek türde süslemelerden kaçının.
  6. Bebeğin boynuna dolanıp boğulması riskine karşı 20 cm'den uzun ip, kordon bağcık içermemelidir.
  7. Giysi hazırlarken kolay giydirilip çıkartılacak kalıpta olmasına dikkat edin. Cırtlar, çıtçıtlar iyi bağlantı parçaları olur.
  8. Kolay temizlenebilir, mümkünse çamaşır makinesinde yıkanabilir olsun. Hatta havlu, mendil, önlüklerin yüksek ısılara, çamaşır suyuna dayanıklı olması iyi olur.
  9. Eliyle tutup oynayacağı oyuncaklar kolay kavrayabileceği gibi, biraz irice olmalı.
  10. Hediyenize şık bir hediye kartı ekleyip ve kartın üzerine hazır giysilerdeki gibi kullanma talimatlarını sembolleri de çizerseniz çok güzel bir hatıra olacaktır.

Aklınıza gelen başka püf noktaları var mı?

Kullanma talimatları sembolleri için tıklayın

Tutus and turtles'dan nefis hediye kartlarına link verilmiş aşağıdaki resimlerin üzerine tıklayarak indirip, basarak kesebilirsiniz, kalın olsun istiyorsanız kartona yapıştırabilirsiniz.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

 

 

posted on 08 Ocak 2009 Perşembe 19:29:26 UTC  #    Yorumlar [1]
# 06 Ocak 2009 Salı

Her bütçeye göre envai türlü hazır ürün bulunabilse bile, el emeği, göz nuru ile hazırlanmış bir hediyenin yeri her zaman ayrıdır. Bu dizide aklıma gelen hediye fikirlerini ve püf noktalarını toparlamaya çalışacağım. Her bölümün altında farklı bloglarda rastladığım güzel fikirlerin linklerini ekledim. Sizin bildiğiniz güzel linkler ve aklınıza gelen fikirlerle listeyi zenginleştirmek istiyorum. Varsa yorumlara yazarsanız, hepsini toparlayıp yazıyı güncelleyeceğim.

Hediye Fikirleri:

  1. Önlükler: Tükürük, kusmuk önlükleri, mama önlükleri, aktivite önlükleri. Büyüyen bir bebeğin ne kadar olsa yine de daha fazlasına ihtiyaç duyabileceği ürünler. Sadece tükürük, kusmuk için minik önlükler, arkası muşamba kaplanmış daha büyük önlükler, kolları da olan uzun aktivite (biz yemeklerde de uzun süre kullandık) önlüğü örülebilir, dikilebilir, yumuşak havluların kenarları çevirilebilir.
  2. Ağız bezleri, küçük havlular: Yine her an el altında olması gereken, fazlasının zararı olmayacak malzemeler.
  3. Oyuncaklar: Özellikle 0-3 ay grubu için satılan oyuncak çeşidi sınırlı. Küçük bebekler için büyük örme, tığ, dikiş çıngıraklar (Tan için su kabağından bir tane yapmıştım, bir ara fotoğrafını koyacağım). El ve ayak bileklerine bağlanan küçük çıngıraklar (ben Ilgaz için yapmıştım, bir ara tarifini yazacağım). Ana kucağına, beşik başına asılacak sallanan yaratıklar. Bez kitaplar.
    http://www.cocuklacocuk.com/index.php/kumas-kitap/
    http://hamaratanne.blogspot.com/search/label/amigurumi%20oyuncak
    http://montessoriegitimi.blogspot.com/2008/10/mirann-gkyz-dnencesi.html (ek)
    http://www.cocuklacocuk.com/index.php/donence-civcivler/ (ek)
    http://anneanneningunlugu.blogspot.com/2009/02/evde-yaptgmz-oyuncaklar_08.html (ek)
  4. Yiyecekler: Lohusalar için süt arttıran kurabiyeler, diş çıkartan bebekler için diş kurabiyeleri.
  5. Bebek arabası (puset) için kışlık koruma battaniyesi .
  6. Araba setleri: Araba koltuğu/ana kucağında kullanım için minik yastık, emniyet kemeri omuz koruması, minik battaniye seti.
  7. Anne için emzirme örtüsü .
  8. Diş kaşıyıcı (en başarılı kaşıyıcı kuru ekmekten sonra, ıslatılıp soğutulabilen tekstil malzemeleridir).
    http://ge-ce.blogspot.com/2008/06/amigurumi-toy-for-babies.html
  9. Yer için oyun örtüsü (Polar ve elyaftan bir tane yapmıştım, oyun parkı yazımda fotoğrafı vardı, daha net fotoğraf borcum olsun).
  10. Mama sandalyesinin altına sermek için kolay yıkanır örtüler.
  11. Kundak, taşıma askısı (kanguru taşıyıcı).
    http://www.pratikanne.com/2008/11/en-basit-ve-kullanl-kanguru-tayc.html
  12. Kostümler.
    http://www.pratikanne.com/2008/11/ev-yapm-ve-el-emei-kostmler.html
    http://www.orgudantel.com/orgu-dantel-modelleri/kanatsiz-peri-olmaz-ki.html
  13. Daha büyük bebekler ve çocuklar için ev yapımı oyun hamuru, yapıştırıcı, parmak boyası.
    http://www.cocuklahayat.com/2008/08/pismis-mum-boya/
  14. Kartondan kukla tiyatrosu.
  15. Kartondan çadır, ev, tünel, puf. Biz dün akşam 4 orta boy koliden bir uzay aracı yaptık, tarifini yazacağım.

Link ve fikir önerilerinizi bekliyorum.

Bu dizide sonraki yazı: 10 adımda çok sevilecek bebek hediyeleri hazırlamak

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

Bu yazıyı beğendiyseniz Kendin Yap kategorisindeki yazılara da bakın.

posted on 06 Ocak 2009 Salı 10:17:15 UTC  #    Yorumlar [7]
# 04 Ocak 2009 Pazar

Hamurlarıyla yalnız başına oynamasına izin vermesek de, bir boş anımızı yakalayıp bir parça plastik yemesine engel olamıyoruz. Sanırım ekşi tadı honuşa gidiyor. Hamurla oynaması için bir süre daha bekleyelim diye düşündük ama hem çok seviyor hem de el becerisi için çok yararlı. Biraz araştırmadan sonra evde hamur yapmak için aklıma yatan ekonomik de bir hamur tarifi buldum. Hazırlamaya başladığımda bu kadar başarılı bir sonuç beklemiyordum. Malzemelerin arasında tartar kremi diye bir şey var. Pastanelerde yumurta sabitleştirmek için özellikle beze yapımında kullanılan bir madde olduğunu, aktarlarda bulunabileceğini okudum. Çengelköydeki baharatçıya sordum haberi bile yoktu, bir iki pastaneye sordum "üretimimiz burada değil yenge" dediler. Tam vazgeçmişken aklıma google'da "tartar kremi yerine" şeklinde arama yapmak geldi. Sağolsunlar; Bizim PastaneEv Cini ve devletşah sayesinde elma sirkesi kullanabileceğime hükmettim. Pastalarda tartar kremi lezzet açısından daha iyi olurmuş ama, sonuçta amacım hamurları yedirmek değil, yedirmemek olduğuna göre, tadını bozulması avantajıma olur diye düşündüm.

Vallahi kendim yaptım diye demiyorum, nefis oyun hamuru oldular. Yalnızca fazla oynarsanız elleriniz biraz tuzlanıyor (biraz kaptırmışım da kendimi), yıkanınca kolayca temizleniyor.

Ev Yapımı Play-Doh  (Tarifin orijinali)

Malzemeler

  • 1 bardak un
  • 1 bardak su
  • 1/2 bardak tuz
  • 2 çorba kaşığı tartar kremi (ben elma sirkesi kullandım)
  • 2 çorba kaşığı yağ (evde kullanılmayan soya yağını kullandım)
  • Gıda boyası (turuncu ve kırmızı bulabildim, çiğken fena el boyuyor, piştikten sonra boyamıyor)

Yapılışı

Un ve tuzu karıştırın (varsa tartar kremi), su ekleyin. Sirke ekleyip iyice karıştırın (tartar koyduysanız sirke koymayın). Bu aşamada kaç renk hazırlayacaksanız o kadar parçaya bölün (bu malzemeden rahat 4 renk çıkar). Gıda boyalarını ekledikten sonra yağı da ekleyip karıştırın. Eski bir tavada kısık ateşte, tavadan ayrılana kadar ezerek pişirin. Aynı ekler hamuru gibi bir noktada dokusu değişiyor ve ortada toplanarak tavadan ayırılıyor. Soğurken biraz şeffaflaşıyor ve rengi parlaklaşıyor. Ben sadece iki renkle hazırladığım için hamur çok oldu birazını buzdolabı poşetine koyarak buzluğa attım, bakalım çözüldüğünde neye benzeyecek.

Açıkta kalırsa kuruyacağından eski play-doh'larının sıkı kapanan kutularına koydum. Bu kadar tuz varken kolay kolay bozulmayacak olsa da oynamadığı zamanlarda buzdolabının kapağında saklıyorum. Serin serin oynasın çocuk :)

Toksik olmasa bile çok tuzlu olduğu için yemesine izin vermemek iyi olur. Gerçi bu kadar tuzlu bir hamuru bir kereden fazla tatmasını beklemiyorum.

Hamur tarifi ararken yapıştırıcı ve parmak boyası tarifleri de buldum. Fırsat bulunca onları da deyenip yazacağım. Bu arada aklıma geldi, böyle ev yapımı oyun malzemeleri güzel kavanozlarda çok iyi hediye olur. Bana bir yapıp getirse çok sevinirdim.

Güncelleme: Buzdolabında bir hafta kadar bekleyince vıcık vıcık oldu. Açıkta bekleyince düzeliyor gerçi ama sıkı kapanan bir kapta oda sıcaklığında da bir şey olmuyor.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

Başka bloglardan denenmiş oyun hamuru tarifleri:

http://www.archisugar.com/2007/08/evde-oyun-hamuru-yapimi.html

http://agacabirtasattim.blogspot.com/2008/12/ev-yapimi-oyun-hamuru.html

http://biranne.wordpress.com/2007/01/12/cocuklar-icin-evde-oyun-hamuru-yapimi/

 

posted on 04 Ocak 2009 Pazar 19:57:54 UTC  #    Yorumlar [15]
# 31 Aralık 2008 Çarşamba

Yeni yılda dertleriniz yenidoğanınızı emzirmek, 3 aylık bebeğinizin gaz sorununu çözmek olsun, lohusa depresyonu sizden uzak dursun. Katı gıdalara başlayana sebzeleri sevdirmek, onun ilk adımlarını görmek için sabırsızlanmak, artık tuvaletini tuvalete yapması için uğraşmak, hangi yuvaya gideceğine karar vermeye çalışmak ve bu ve bunun gibi dertler olsun.

Yeni yılda ne sizi ne yavrularınızı başka şeyler üzmesin. Bunlar da üzmesin seneye geçecekler diyeceğim ama anneler babalar çocukları için üzülmeden yaşayamazlar. Sorunlar bitmişse, krizler bitmişse, endişeler bitmişse hayat da bitmiş demektir. 2009'da dertleriniz çözülebilir olsun. Bunları çözmek için gücünüz, özgüveniniz, umudunuz olsun.

2009'da yüreğiniz sevgi dolu olsun.

Sevgilerimle,

Damla

 

posted on 31 Aralık 2008 Çarşamba 12:27:59 UTC  #    Yorumlar [5]
# 28 Aralık 2008 Pazar

Küçük çocuklar sürprizleri sevmez. Düzenin, rutinlerin bu kadar önerilmesi de aslında bundandır (Sürpriz derken eve elinizde çikolatayla gitmenizi kastetmiyorum elbette :)) Sözünü ettiğim sürpriz türü, olağan hayatın dışına çıkılan durumlar. Bu minik arkadaşların sadece 2 kez bile olsa tekrarlanan her şeyi rutin kabul ettiklerini göz önünde bulundurursak, size son derece sıradan gelen bir durum, bebeğiniz ya da küçük çocuğunuz için bir sürpriz sayılabilir.

Akşam eve normal saatinizden geç gelmeniz, eve misafir gelmesi, tatile gitmeniz, o öğle uykusuna yatmışken o uyumadan önce evde olan birinin evden ayrılması, onun doktora götürülmesi. Onun her geçen gün daha büyüyen bir birey olduğunu ve sizinle ortak bir hayatı paylaştığını, ve hayatında neler olup biteceğinden haberdar olmayı hakettiğini ve istediğini unutmayın.

Haberdar olduğunuz değişikliklerden makul bir zaman önce onu bilgilendirin. Bahsi geçen konunun ne kadar sıradışı olduğuna bağlı olarak değişiklikten ara ara söz edin, detaylarına girin. Ayrıca sıradışı durum sona erdiğinde düzeninize dönebilmek için istisnalarda söz edin. Örneğin;

"Oğlum / kızım hani sen normalde yemekten sonra yatağına yatıp uyursun ya, bu seferlik, tatile gideceğimiz için, yemekten sonra hemen evden çıkacağız. Arabamıza bineceğiz, sen sütünü arabada içer uyursun, sonra biz Ankara'ya vardığımızda, teyzenin senin için hazırladığı yatağa geçiririz seni, biz de seninle aynı odada uyuyacağız, çünkü teyzenin evinde başka boş oda yok. Evimize dönünce yine yerinde yatarsın olur mu?" gibi.

Deneyin yararını göreceksiniz. Oğlumuz normalde kendisini babası veya benim dışımda bir kişinin yatırmasına kesinlikle izin vermez. Bir arkadaşımızın düğününe gitmeden bir gün önce, onun yattığı saatten önce ayrılıp düğüne gideceğimizi, onu ablasının yatıracağını,  o uyuduktan sonra eve gelip onu öpeceğimizi, sabah uyandığında evde olacağımızı anlattık. Giyinip süslenip o daha akşam yemeğini yerken evden ayrıldık, bize neşeyle "bay bay" yaptı. Sonra da hiç sorun çıkartmadan uyumuş.

Bir süredir bizde olan anneannesini yolcu etmek için kalktığımda "istisnai şekilde" uyuyordu. Bir gün önce anneannesi ertesi gün gideceğini söylemişti ama nasıl olsa uynamış olur düşüncesi ile vedalaşmadılar. Tersine ısrarlara rağmen onu uyandırdım ve anneannesini öpüp hoşçakal dedi. Eminim uyandığında onu bulamasa çok üzülecekti. Maksimum bir saatlik uyku için üzülmesine izin vermek istemedim.

Eğer çocuğunuz henüz konuşamıyorsa, bu olan biteni daha anlayamayacağı anlamına gelmiyor. Ilgaz konuşmaya başladı ve aylar önce konuşamadığı zamanlarda olan bitenleri anlatıyor şimdi.

Önemli bir şey de çocuğu kandırmamak. Dilimizde "çocuk gibi kandırmak" diye bir deyim var ve bence bu deyimin çıkış noktası çok yanlış. Çocuklar kandırılmamalı. Eğer çocuğunuza onun iyiliği için bile olsa yalan söylerseniz, bunu farkeder ve size olan güveni azalır, daha sonra söylediklerinize inanmaz. Ayrıca taklit ederek öğrendiği için, becerebilmeye başladığı zaman o da sizi kandırmayı deneyecektir. Kısa vadeli yatıştırmalar için küçük yalanlarla çocuğu kandırmak uzun vadede işinizi daha da güçleştirecektir.

Çocuğunuzu henüz kararlarınıza tam olarak dahil edemeseniz bile onu kararlarınızla ilgili doğru şekilde ve zamanında bilgilendirebilirsiniz. Bu davranış biçiminin  çocuğunuzun kararlarınıza saygı duyması ve onları kabullenmesi için çok yararı olacağını düşünüyorum.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 28 Aralık 2008 Pazar 18:52:49 UTC  #    Yorumlar [2]
# 21 Aralık 2008 Pazar

Bir süredir Benimle Oynar mısın Anne'nin mail grubunu takip ediyorum. Umarım biz de yakında çengelköyde bir grup oluşturabileceğiz (Bu tempoda nasıl yetişeceğinin üzerinde durmamaya çalışıyorum).

Bu yazımda, grup üyelerinden adaşım Damla Hanım'ın bir yazısını kendisinin izniyle paylaşıyorum. Epeydir değinmek istediğim birkaç konuyu birden kapsayan bu yazısını, gruptaki arkadaşlarımızdan birinin, çocuk doktorlarının alışveriş merkezine gitmemeleri ve top havuzlarının mikrop yuvası olduğu uyarısını paylaşması üzerine mail olarak atmıştı.

.....................

  1. Nereye kadar hijyen?
  2. Çocuk doktorlarının psikolojik danışma paradigması nereye kadar devam edecek? Ya söyledikleri doğru değilse?

Nereye Kadar Hijyen?

Çocukları hijyen şartlarda büyütmek tamam, ama kimi zaman evimizin havası kimyasallar açısından dışarıdaki havaya göre daha  kirli bile olabiliyor (ref. ev hava temizleme cihazları ile ilgili açıklamalar). Ayrıca doğal immunite cok onemli. İmmun sistem hücrelerinin öğrenmeleri gereken tonlarca bilgi var ve "Çocuk bu düşe kalka, hastalanarak büyür” terimi tam da bunun için. “Hastalanmıyor benim çocuğum, süper bakıyorum” demek, ileride bu koruduğunuz etkenlerle karşılaşmayacağı ve karşılaştığında hasta olmayacağı sonucunu sağlamıyor. Lütfen bu söylediklerimden de çocuklarınızı hasta edin temasını çıkartmayın. Siz nasıl yaşıyorsanız onlar da öyle yaşamaya alışsınlar demek istiyorum. Daha da kötüsü biz bir endüstri-gelişmekte olan ülke arası bir yerde yaşıyoruz ve çocuklarımızı çok da temiz bir geleceğin beklediği söylenemez. Genetik kodların bunlara yavaş yavaş alışması gerekiyor. Biliyor muydunuz,  genetik bilgilerimizi içeren DNA’mızın %90’ı junk DNA’dan oluşuyor ve bunları daha önce atalarımızın geçirdiği enfeksiyonlar ve kazanmış oldukları mutasyonlar ile edinmişiz. Belki de ortamla uyumlu çocuk yetiştirmek onların daha şanslı genoma sahip olmalarını sağlamak anlamına geliyor. Bu benim yaklaşımım ve bence en güzeli önsezilerimizin izin verdiği ölçüde çocuk yetiştirmek.

Çocuk doktorlarının birinin dediği diğerini tutmuyor

Ya bir gün gelip de yumurta özürü gibi, pardon çocuklarınıza demir verin dedik ama demir yüklemesi yapılan çocukların zeka seviyeleri birkaç birim daha düşük çıkıyor (ref. pubmed) demeleri çok uzak gözükmüyor. Bu çok normal çünkü bilgi gelişiyor ve uzun süreli takip sonuçları bize yeni bilgiler ve görüşler kazandırıyor. Tıpkı çok kullandığımız ilaçların apansızın piyasadan kalkması gibi bir olgu bu. Ayrıca bu alışveriş merkezinden uzak tutun söylemi daha çok Amerikan ekolü çocuk doktorlarının söylemi gibi geliyor. Amerika’da yeşil alanlar alışveriş merkezinden daha fazla, bizde ise gidişat tam tersi yönde. Tercihimizi tabi ki doğal ortamlarda yaşamak üzere kullanıyoruz ama bence çocuklarımızın bizlerle birlikte sosyalleşmesinin önüne de geçmemek gerek. Onlarla birlikte alışveriş yapmak büyük zevk ve bunun onlar için de çok öğretici olduğuna inanıyorum. Yararları ve zararları kesinlikle tartışılmalı. Buradan da çocuğa özgü bir hayat mı yaşamalıyız, yoksa çocuğumuzu da kendi hayatımıza adapte ederek bir süre sonra herkesin ortaklaşa birçok zaman geçirdigi ve bu zamanlardan keyif aldığı bir yaşam şekli mi oluşturmalıyız sorusu aklıma geliyor.
Çocuk doktorları da psikolojik yönlendirme egitimi almadıklarına göre anneyi eğitme gibi bir güdülerinin  olmaması gerekiyor. Çocuk doktoru benim bildiğim kadarı ile çocuğun fizyolojik sorunları ile ilgilenir. Ve daha çok takip amaçlı olarak ilk yaş süresince ziyaret edilir. Alışverişe gitmeyin biraz doktorluk dışı bir tavsiye kısmına girmiş. Bunun da doğruluğu tamamen kisişel kuramlarca irdelenebilir.


Küçük toplar (pvc-plastik)üzerinde ne derece mikrobiyal ortam oluştuğuna dair doktorunuzun kesin kanıtı var mı? Varsa bu bilgiyi öğrenmek isterim. Yoksa enteresan bir bilimsel çalışma olabilir. Ne de olsa bakteriler plastik yerine halı gibi organik materyaller üzerinde daha fazla canlı kalabileceklerdir.

....................

Damla Hanım'a çok teşekkür ediyorum. Tatlı oğluna hitaben yazdığı yazılarını Oğlum Büyürken isimli bloğundan okuyabilirsiniz.

Bu yazıyı sevdiyseniz:

Bir denge sporu - ebeveynlik

Çocuk doktoru seçerken

 

posted on 21 Aralık 2008 Pazar 20:14:13 UTC  #    Yorumlar [0]
# 13 Aralık 2008 Cumartesi

Özgür Poyrazoğlu bu ayki (Aralık 2008) PCnet dergisinde "Blog Güncesi" başlıklı sayfasında Kitubi'yi yazmış. Ayın Blog'u olarak tanıttığı Kitubi için yazdığı güzel şeyleri okuduğumda çok sevindim. Derginin web sitesinde dergi içeriği yayınlanmadığı için link veremiyorum. Kısa bir alıntı yapmayı uygun buldum:

"...Siteye ilk girildiğinde de anlaşıldığı üzere araştırmaya meraklı bir yazarın kafasına takılanları araştırıp sonra da büyük bir ciddiyet ve disiplinle paylaştığı bir blogla karşı karşıyayız. Araştırmaya meraklı yazarın anne olmasıyla birlikte karşısına araştırılıp tecrübe edilecek o kadar çok konu çıkıyor ki; bulunan cevapların kendine saklanmayıp herkesle paylaşılması farz oluyor..."

Yazıda ayrıca Kitubi'nin .Net platformunda yazıldığından, sadeliğinden ve işlevselliğinden de söz edilmiş. Bu vesile ile bir konuya daha değinmek istedim. Şu anda Kitubi'nin altyapısında açık kaynak kodlu bir yazılım olan dasBlog kullanıyorum, hatta onun da eski bir sürümünü. Kullanışlılık (okuyucu) açısından bazı eksikleri var. Ana sayfada son yazıya kadar indikten sonra önceki sayfalara gidilememesi, son yorumların ana sayfada derli toplu gösterilememesi gibi. Bu ve bunun gibi eksikleri gidermek üzere epeyden beri siteyi BlogEngine.NET'e geçirmek istiyorum. Sadelik ve işlevsellikten ödün vermeden elbette. Bu yazı ile birlikte Kitubi'nin altyapısını geliştirmek için gerekli motivasyonu da almış oldum. Özgür Poyrazoğlu'na çok teşekkür ederim.

 

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 13 Aralık 2008 Cumartesi 21:41:47 UTC  #    Yorumlar [5]
# 12 Aralık 2008 Cuma

Ölümle sonuçlanmış trafik kazası geçmişine sahip biri olarak linkteki haberi okuyunca araç güvenliği ile ilgili bir hatırlatma yapmak istedim. Emin olun biz de yola çıkmadan önce sadakamızı vermiş (keşke bir sadaka verseydiniz diyenler olmuştu inanılmaz şekilde), "Allah'ım sen kazasız belasız varmak nasip et" diye duamızı da etmiştik. Dua ile sadaka, kaza ve sonuçlarından korunmak için yeterli olmuyor, benden söylemesi. O zamanlar otomobillerin arka koltuklarında emniyet kemeri yoktu. Şimdi şehirlerarası otobüslerde bile var. İtalik yazılar haberden alıntı, ama vaktiniz varsa tamamını okumanızı öneririm.

Hamileyken emniyet kemerinizi takın:

"...Motorlu araç kazalarında ceninin ölümü annenin de ölümüne yol açabilir. Doğmamış çocuğunuza sağlayacağınız en güzel koruma üç noktalı emniyet kemerini kullanmanızdır. Bel hizasındaki şerit çıkıntı oluşturan hamile karnının alt kısmından, karına baskı yapmayacak şekilde geçmelidir. Omuzdan gelen şerit ise normal kullanımdaki gibi göğüs kafesi üzerinden çapraz ve normale göre daha gevşek şekilde geçmelidir. Emniyet kemerinin her iki şeridi de doğru kullanılıyorsa, cenin için hiçbir risk oluşturmaz. Hem annenin hem de bebeğin güvenliği sağlanmış olur...."

Bana bir şey olursa çocuğuma kim bakacak endişeniz varsa şehir içinde bile takın:

"...Çünkü ölümlü trafik kazalarının yüzde 80’i evinize 30-35 kilometre uzaklıkta ve 55-60 km/h hızın altında gerçekleşmektedir. Ayrıca trafik kazası ölümlerinin yüzde 35’i şehir içinde ve büyük olasılıkla günlük güzergahlar üzerinde meydana gelmektedir. Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM) Trafik Araştırma Merkezi Müdürlüğünce 1999 yılında Ankara’da trafik yoğunluğunun fazla olduğu 27 kavşakta gözlem yoluyla yapılan bir araştırmada, 40 bin 587 özel araç sürücüsünden 8 bin 557’sinin (yüzde 21,08) emniyet kemeri kullandığı tespit edilmiştir. Bu çalışmada, arka koltukta oturan hiçbir yolcunun emniyet kemeri kullanmadığı rapor edilmiştir. EGM kaza istatistiklerinde, 2001 yılında meydana gelen kazaların yüzde 88.79’unun yerleşim alanları içinde meydana geldiği ve yaralanmaların yüzde 66.03’ünün, ölümlerin ise yüzde 44.31’inin bu kazalar sonucu ortaya çıktığı görülmektedir...."

Ayrıca çocuğunuzun taklit ederek öğrendiğini göz önünde bulundurarak, ona örnek olmak için de takın. Kazalarda yaralanma riskini azaltmak için araç içinde serbest hareket edebilecek ağır cisimler bulundurmayın. Aracınızın içinin güvenliğini gözden geçirin. Alışveriş poşetlerinizi bagajda taşıyın. Bn kaza yapmam diye düşünmeyin. Eğer insiyatifiniz dahilinde olsaydı zaten adına kaza denmezdi. Şanssızlık halinde size hayat boyu acaba şöyle yapsaydık, sonucu böyle kötü olmaz mıydı sorusunu sorduracak bir durum oluşturmayın.

Güvenlik ile ilgili bu yazıya da bir göz atmanızı öneririm.

Bu yazı ilginizi çektiyse:

Bebeğim neden arkaya dönük oturmalı?

 

posted on 12 Aralık 2008 Cuma 15:52:08 UTC  #    Yorumlar [3]
# 10 Aralık 2008 Çarşamba
Evde bir kara delik var, dereceleri yutuyor. Hamileliğimin 7,5. ayında fena halde grip olduğumda dijital derecemizi bulamamıştık, 31 Aralık 2006 gecesinin bir yarısı (01 Ocak 2007 sabahı da denebilir) Gökhan'cığım nöbetçi eczaneden civalı termometre almıştı, yılbaşının ertesi de bayrama denk gelince bütün bayram bu dereceyle idare ettik. Kırk yılın başı bir ateşim çıktı (en son hatırladığım ilkokulda dişim apse yaptığında) şöyle ağzımın tadıyla bir ateşimi ölçemedim, her seferinde silkele, 5 dakika bekle, gözleri kıs oku.

Kulağa iyi yerleştirilmezse doğru ölçmüyor gerekçesi ile önermemişti doğum öncesi eğitimdeki çocuk doktoru. Biz de bu nedenle Ilgaz için dijital edinelim dedik bir tane. Dedesi Ilgaz'a yenisini hediye aldıktan sonra bir delikten çıktı eski termometre. Eskisinin pili bitmişti ki, Ilgaz'ın burnu akmaya başladı. Dereceyi aradık, şeytan aldı götürdü, satamadan getirdi. Yine civalıya talim. Üstelik kırılma halinde civa tehlikeli olduğu için önerilmiyor çocuklarda eski tip ateş ölçerler.

Annenizi Babanızı Kızdırmayın
Babamın selobant ahı tutmuş olmalı. Adamcağız eve destesiyle getirirdi bantı, ne zaman ona bir iş için lazım olsa, bir tane rulo bulunamazdı. Bir tane benim için bir yere koyun, ona bari dokunmayın derdi. Bir de "aldığınızı aldık yere koyun" derdi sürekli (becersem hayatımın kolaylığını sağlayacak olan, ancak bir türlü tam olarak uygulayamadığım, ve fakat kendi selameti için Ilgaz'a bir biçimde öğreteceğim öğretisidir).

Neyse, yuvaya başlaması ile burun akmasının sürekli hale gelmesi, "bu eve bir termometre alına" kararını zorunlu hale getirdi. Bebeğin bebeklikten çıkması ile koltukaltına dereceyi yerleştirip, yeterli süre bekletmek üzere fiziksel olarak veya ikna ile olarak zaptetmemiz güçleşince, kulak termometresi almanın mantıklı olacağına hükmettik. Bir Braun Thermoscan Ates Ölçer 4020 edindik.

Kurban Bayramlarında Yanarım

Pek doğru bir zamanlama olmuş. İki sene sonra yine kurban bayramında o zaman cenin olan Ilgaz efendinin, bu defa da bağımsız bünyesinde ateşler ortaya çıktı. İlk ölçüm biraz sorunlu olsa da, bak sesi dinle, kendin ölç, okuyalım birlikte şeklinde olaya ısıttık. Gece yatırmadan önce, gece o uyurken de ölçmemiz gerekeceğini, kusura bakmamasını ilettik. Değişik durumların öncesinde bilgilendirme ile olası arızalar (sorun çıkartmasına arıza yapmak diyoruz) önlenebiliyor. Ateşli, parasetamollü, uykusuz ama görece sorunsuz bir gece geçirdik. Bu akşam ateşin yükselmemesini umuyorum.

Filtreleri her seferinde değiştiriyor musunuz?
Bu arada kılavuzunda her ölçümde yeni filtre kullanımından söz ediyor. Çok anlamsız ve maliyetli geldi. Basit bir plastik gibi görünüyor. Filtreyi kaç kez kullanıyorsunuz? Temizlemeyi deneyen var mı?

Kafa Küt?
Umarım Tan'a da bulaşmaz. Ilgaz her fırsatta Tan'ı öpmek için elinden geleni yapıyor. Bu arada aklımızı okumaya başladı. Bugün ablam kapıya yakın Tan'ı emzirirken, kafası çarparmı diye düşünerek kapıya bakıyormuş, Ilgaz "Teyze, kafa, küt" demiş :) Geçen gün de o bir şey anlatırken, bunu nasıl hatırlıyor diye düşündüğüm sırada yüzüme bakıp "hatırlıyorum, hatırlıyorum" dedi.


posted on 10 Aralık 2008 Çarşamba 21:19:18 UTC  #    Yorumlar [2]
# 04 Aralık 2008 Perşembe

Televizyonla ilgili yazımda Ilgaz'ı 18 aylık rutin kontrolü sırasında pedagogun gördüğünden söz etmiştim. Yine aynı kontrolde pedagog Güzide Soyak bir oyun grubuna götürmemizi önerdi. İlgisini toplayabiliyor ve motor becerileri de iyi, eğer götürürseniz yararını görür dedi.

Yuva, kreş deyince hep 3-4 yaşların bahsi geçiyor. O nedenle aklıma gelmemişti Ilgaz'ı oyun grubuna vermek. Burada amaç bir otorite (öğretmen) eşliğinde diğer çocuklarla paylaşmayı öğrenmesiymiş. Biz yetişkinler ne kadar uğraşırsak uğraşalım, diğer çocuklardan öğreneceklerini öğretemezmişiz.

Çevremizde çocuğu olan ailelerle düzenli biraraya gelsek aynı işi görmez mi diye sordum. Onu da yapın, onun da çok yararı olur ama aynı şey değil dedi. Özellikle düzenli olması, bir öğretmenin aynı çocukları sürekli takip ederek belirli faaliyetleri yapmaya yönlendirmesi ile aynı etkiyi yapmazmış.

Bu çağdaki çocuklar için düzenin yararı biliniyor. Çocuklar aşağı yukarı 3 yaşlarına kadar başka çocuklarla oynama konusunda çok başarılı değiller. Ancak eğer aynı çocuklarla düzenli olarak biraraya gelirlerse, o çocuklarla oynayabilmeyi öğreniyorlarmış. Bunu daha önce okuduğumdan Güzide Hanım'ın söyledikleri daha da aklıma yattı.

Sonra yuva araştırmaya başladım. Araya tatil falan da girince Ilgaz 20 aylık oldu. Birçok yerin yaz programı da yoktu. Hangisine yuva, hangisine anaokulu, hangisine kreş, hangisine çocukevi deniyordu, araştırırken öğrendim, ama şimdi yine karıştırdım :) Neyse sonuçta, 3 yaş altını kabul eden kurum sayısı sınırlıydı. Aslında pedagog'un söz ettiği, yanında annesi ya da bakıcısıyla birlikte katılım sağlanan bir oyun grubu idi. Ancak bizim evimize yakın böyle bir yer yok, bakıcımız da araba kullanmıyor, ben de çalışıyorum. Cumartesi olanlar da duydum ama hem haftada bir gün yeterli olmayacak diye düşündüm, hem de cumartesilerimizi serbest şekilde planlayamayacaktık, gün bölünecekti.

Biz de hiç göndermemek yerine, yanında refakat edemeyecek olsak da, eve yakın bir kreşe başlamasının iyi olacağına karar verdik. Yakın olması, hem daha 2 yaşını bile doldurmadan okula gideceğim diye trafikli yollara düşmemesi, hem de bir durum olduğunda hızlıca eve ulaşabilecek olması açısından önemliydi. Altunizade'deki Atlıkarınca Çocukevinin bir şubesi olan Arı Çocukevi evimize çok yakın. Sıcak havalarda oynayabilmesi için güzel de bir bahçesi var. Burasının uygun olacağına karar verdik. Ilgaz başladığında oraya devam eden ilk 2007'liydi, sanırım ondan sonra 1-2 çocuk daha başladı. Haftada 3 gün 10-12 saatleri arasında gidiyor. O ayrıldığında diğer çocukların öğle yemeği saati oluyor. O da eve gidip yemeğini yiyip mışıllar gibi uyuyor.

İlk gün babası okulda bekledi, sonra 3 kez de bakıcısı. Ilgaz okula girdikten sonra refakatçisini ne arıyor, ne soruyordu. Biz de refakatçisiz bir kreşin onun için uygunluğu konusunda rahatladık. Belki ablasının aşağıda beklediğinin güveni ile sorun çıkartmadan oynuyordur diye, son gün ablası(bakıcısı) eve gittiğini söyleyerek yandaki pastanede bekledi. Olur da ağlarsa ablası evden gelene kadar çok stres olur, bir daha gitmek istemez düşüncesiyle. O gün de ses çıkmayınca artık beklemenin gereksiz olduğuna hükmettik.

Şu ana kadar sadece iki kez okula gittikten sonra ablasını bırakmak istemediğini belirtti, öğretmeni onu ikna etmekte zorlanmadı. Ama diğer yandan bazı günler de okuldan geri gelmek istemedi. Genel olarak okula gitmekten çok mutlu. Yuvaya başlamamış olsa evimizi ziyaret eden kuzenine bu kadar sıcak davranır mıydı bilmiyorum. Öğretmeni aktivitelere bazen katıldığını, bazen katılmadığını, katılmak istemediğinde de genellikle yapbozlarla ilgilendiğini söyledi. Eğer karışık yaş grubu ile bir aktivite yapılıyorsa, kendi öğretmeni odadan çıkarsa o da elindekini bırakıp öğretmenin peşinden gidiyormuş. Yaşının gereği öğretmenine bağlanıyor diye düşündüm. Kaydırak gibi oyuncakların olduğu büyük oyun odasını ve bahçeyi çok seviyormuş. Zaten rahatça koşturabileceği evden daha güvenli bir ortamda oynamasının kaba motor becerilerine belirgin şekilde yararı oldu. Geçtiğimiz pazar onu parka götürdüm. Oyun grubu öncesinde 3 adımda bir tökezleyip düşen Ilgaz, uyku saatine yakın uykulu haliyle bile kendi başına kaydırağa çıkıyor, kayıyor, diğer çocukların kalabalığı içinde onlarla toslaşmadan oynayabiliyordu.

Önümüzdeki aydan itibaren yemekli olarak vermeyi planlıyoruz. Yine 3 gün yemeklerini de okulda yiyip öyle eve gelir. Zaten çoğunlukla yemeklerini kendi yiyor ama birisi onu izliyor tabi. Böylece başka çocuklarla birlikte, birisi kendisiyle birebir ilgilenmeden yemek yemeyi öğrenir. Hem de farklı ellerin pişirdiği yemeklerden de tadar, damak tadı gelişir, besin çeşitliliği artar diye düşünüyoruz.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 04 Aralık 2008 Perşembe 19:50:32 UTC  #    Yorumlar [6]
# 01 Aralık 2008 Pazartesi

Evde Tamı "Tan"ına iki bebek var :) Tamam benimkine artık bebek demek olmuyor, koca bebek diyelim. Annem, ablam ve lahana dolması yeğenim Tan bizdeler. Ilgaz'ın pek keyfi yerinde, anneannem yedirsin, anneannem yatırsın, anneanem giydirsin, Tan ağlama. Zaten bir hafta kadar önce evde anneannem özledim, babaannem özledim... diye sayıyordu. Bir kıskanma durumu olmadığı için de pek neşeliyim. Hatta ablam Ilgaz onunla ilgilenmediği için annemden kıskanıyor desek yalan olmaz.

Kulağa biraz garip gelebilir ama bu Tan bebek çok tatlı ağlıyor. Ben den onu sakinleştirmeye çalışırken öpüyorum, muhteşem kokuyor :)

Akşamüstleri gaz derdi baş gösteriyor ve bir anda ağlamaya başlıyor. Ben de Ilgaz'dan sonra atıp tutuyordum, boş yere kendimi üzdüm gaz yüzünden, ne değişti, bak geldi geçti, masajlar, altını açık tutmalar ne gerek vardı diye. Sonra bir baktım hoop, Tan efendiyi rahatlatayım diye aynı yolları deniyorum. Denk gelip de rahatlayıp uyursa bu sefer ablam üzülüyor, ben susturamadım, benim aklıma gelmedi diye. Aklıma lohusa depresyonu dönemimi getirdi, günlerce aynı sıkıntı sürerdi, internetten araya araya bir çözüm bulurdum. Sonra günlerdir niye bulmadım çocuk acı çekti diye daha beter üzülürdüm. Tam ben çözümü bulurdum, o derdin miyadı dolar, başka bir şey başlardı. Bu annelik böyle sanırım, ömrümüz kendimizi suçlamakla geçiyor.

Uzun sözün kısası, Tan'la birlikte eski bilgileri hatırladım, iki bebekte de işe yaradığını izlediğim bazı şeyleri yazayım dedim. Ama öncelikli tavsiyem bu gaz sorununu çözmeye çalışma işini abarmamanız olur. Bebekler ağlarlar, susturmaya çalışın ama kendinizi parçalamayın.

Kriz anlarında:

* Karın masajı: Farklı kaynaklarda aşağı yukarı aynı tarifler var. Bu kaynakta detaylı anlatılmış. Bence işe yarayan temel kısmı karna sıcak elle yapılan bası ve ayakları itmek. Gazlı bebeği uyuturken de deneyebilirsiniz. Yatağında karnı kavranarak uyutulan bebek, hiç değilse kucaktan aktarılırken geri uyanmamış olur.

* Futbol tutuşu: Çok rahat bir tutuştur, hem o rahatlar, hem sizin beliniz de ağrımaz. Bu videoya bakabilirsiniz.

* Sıcak uygulama: Havlu ısıtmakla uğraşmak zordur. Termofor, ya patlarsa diye korkutur. Ablam için beşiktaş pazarından kiraz çekirdekli yastık almıştım, tezgahta unutmuşum. Kiraz, vişne bulursanız kendiniz yapabilirsiniz, bana sanki zeytinle de olur gibi geliyor. Yağını arındırmak zor olabilir tabi. Bu blogda tarifi var.

* Ayakları kaldırma: Yine uyutmak için çok iyi. Bebeği ayakların kavrayıp yukarı doğru kaldırın, poposuna pat pat vurarak gazı hissetmemesini sağlayın, sonra bir çarşafı katlayıp ayaklarının altına yerleştirin. Dalarsa siz de bir yarım saat uzanırsınız.

* Karın üstü yatırma (Popo biraz havada olmadı, karnının altına ılık havlu koyulabilir): Dikkat! Gözetim altında iken yapılabilir, ani bebek ölümü sendromundan sakınmak için gözünüzün önünde değilken yüzüstü bırakmayın.

* Onun sesini bastıracak yükseklikte müzik: Gazla ne ilgisi var diyeceksiniz. Sanırım bu bebeklerde bir "bug" (yazılımcı dilinde hata) var. Beyni gaz sancısı üzerine "ağla" komutunu verdi diyelim. Sonra anne bir şeyler yapıyor rahatlatayım diye, iyi de geliyor. Ama rahatladım, "sus" komutu verilemiyor. Belki de ne olur ne olmaz ben ağlayayım da, ya gene sancı olursa, diye ağlamaya devam ediyor. Eğer durum buysa, bebeği ilk anda şaşırtıp susturacak, sürekliliği ile de sakinleştirip yatıştıracak bir müzik etkili olabiliyor.

* Alt değiştirme: Belki de popo açık, bacaklar itilmiş pozisyonda hatta makat temizlenirken hafif uyarıldığı için alt temizliği de gaz çıkartmada işe yarıyor.

Önlem olarak:

* Gezin: Açık hava çok iyi gelir, bebek arabasıyla, arabayla gezinti de iyi gelir.

* Yorulsun: Keyfi yerindeyken atıp tutun, yoğurun. Sonra ağlamaya başlayınca masaj da egzersiz yaptırmak da zor oluyor. Ağlamadığı saatlerde uyaranlarla yorun ki, hem hareketle gazını rahat çıkartsın, hem gaz gelince uykuya kolay yenik düşsün.

* Emzirme sıklığı: Çok ağlıyorsa önce iyi beslendiğinden emin olun. Mesela iki gün üst üste aynı saatlerde sağlık ocağında tarttırın, kilo kaybı yoksa içiniz rahat eder. Bol bol çiş kaka yapıyorsa bu da yeterli bir veri sayılabilir. Eğer bundan eminseniz yarım saatte bir meme vermek yerine önce bir yukarıdakileri deneyin. Ilgaz çok gazı varken emince daha çok hava yutup daha beter oluyordu.

* Çok ısıtmayın, çok üşütmeyin.

Bitkisel şeyler: Rezene çayı içirmek ve karnı ve ayaklarına acı elma yağı ile masaj yapmak da bazen işe yarıyordu.

Siz de işe yaradığını bildiğiniz yöntemler varsa yazar mısınız?

Bu yazı hoşunuza gittiyse bunlara da bakın:

Sabaha kadar uyuyan bebekler - beslenme

Demir damlası, ya da başka bir deyişle, pas damlası

Yanlış bilinenler (3) - bebek bakımı

Finite State Machine (Sonlu Durum Makinesi)

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 01 Aralık 2008 Pazartesi 22:27:52 UTC  #    Yorumlar [3]
# 27 Kasım 2008 Perşembe

Bebeğinizi sütten kesmeyi, ya da diğer deyişle memeden kesmeyi planlıyorsunuz. Emzirmeme düşüncesi sanki senelerden beri emziriyormuşsunuz gibi garip gelebilir. Bebeğinizin plasentadan sonra sizden ikinci kopuşunu ve artık bağımsız bir birey olduğunu kabullenmeniz gerekir.

Öte yandan, onun artık büyümüş olması mutluluk vericidir ve her yediğinize dikkat etmek zorunda olmamanın da artık hakkınız olduğunu düşünmelisiniz. Aşırı duygusallığın hiçbir anneye yararı yok. Eğer emzirmeyi bırakma zamanı geldiyse, öncelikle bunun bebeğiniz için hangi ihtiyaçları ne ölçüde karşıladığını değerlendirin:

1 - Beslenme: Bebeklerin 6 aylık olana kadar yalnızca anne sütüyle beslenmesi öneriliyor. Aslında buna ortalama 6 ay demek daha doğru. Bazı doktorlar bebeğin kilo alımına göre daha erken de ek besin önerebiliyor. Bebeğin büyüme hızına göre sütün miktarı bir yana, içindekilerin bebek için yetersiz kaldığı bir dönem bu ve artık yavaş yavaş dünyevi yiyeceklerden yararlanması gerekiyor. 6 aydan sonra, her geçen gün miktarı ve çeşidi arttırılarak, anne sütü ya da formül miktarı azaltılıyor, öğün zamanında önce ek besin verilip, midede boş yer kaldıysa sütle destekleniyor. 1 yaş civarında bebek neredeyse her şeyden yiyebilir hale geliyor. Yavaş yavaş inek sütüne geçiliyor.1 yaşından sonra kalsiyum demiri tuttuğu için kansızlığa yol açmaması ve bebeği tok tutarak diğer yemekleri reddetmesini önlemek için günde 500 ml'den fazla süt ürünü önerilmiyor. Biz oğluma istisnai durumlar dışında yalnızca sabah kahvaltıda ve akşam yatmadan önce süt veriyoruz, öğün aralarında süt vermiyoruz. Peynir, yoğurt ve ayranla takviye ediyoruz.

2 - Susama: Bebeğiniz susadığı için de meme istiyor olabilir, sütten kesme döneminde ona tercihen bardakla bol bol su verin. Şekerli içeceklerin daha çok susatacağını unutmayın.

3 - Uykuya dalma: Eğer bebeğiniz uykuya dalmak için emiyorsa, ona kendi kendine uyumayı öğretmelisiniz. Bunun için ne kadar erken başlarsanız o kadar iyidir ama hiçbir zaman geç değildir. Uyku ile ilgili konular için tıklayın.

4 - Sakinleşme, rahatlama: Bebek küçükken emzirebilmek özellikle kriz anları için büyük kolaylıktır. Kuzenim Somer, buna "bebeyi resetlemek" der. Bebek kriz halinde mavi ekran durumuna geçmiştir. Emme pozisyonu aldığı anda "yeniden başlat"a basmış gibi olursunuz. Emme esnasında "safe mode"da çalışır, siz o sırada durumu toparlarsınız. Ancak bebeğinizi her ağladığında emzirdiğiniz ilk haftalarda artık aranızdaki bağ kurulmuştur. Bebek büyüdükçe, bulunduğu aya göre farklı yaklaşımlarla sakinleştirilebilir. Bazen sesinizi biraz yumuşarak ya da sertleştirerek konuşmak, ona sarılmak, bazen kokunuz bile yetecektir. Önemli olan bebeği dinlemek, dinlediğinizi ona belli etmek ve yanında olduğunuzu göstermektir, emzirmek şart değildir. Bebek büyüdükçe gerçekleşen sorunları meme "yangın söndürücüsü" ile söndürmeye çalışmak, bebeğinizin hayatın güçlükleri ile başa çıkma becerilerini geliştirmesini yavaşlatacaktır. Gerçekten sıkıntılı durumlarda da emzirmenin bile işe yaramadığına rastlamışsınızdır. Diş çıkarma dönemlerinde bebeğinizi gece boyunca yarım saatte bir emzirmeniz gerekmiş olabilir. Emzirmediğinizde durum daha kötüleşmeyecektir.

Sütten kesme yöntemi

1 - İhtiyaçları karşılayın: Öncelikle yukarıdaki 4 ihtiyacı alternatifleri ile karşılamaya çalışın. Hiçbir zaman birebir karşılığı olmayacaktır. Örneğin katı gıdalara geçmiş bir bebeği hala gündüz uykusundan önce de emziriyorsanız, bunun yerine inek sütü vermeyin, bir sonraki öğününü etkileyecek ve düzeni bozulacaktır. Ilık su veya şekersiz bitki çayı verebilirsiniz (tercihen bardakla). Ama bu emmesinin aslında beslenme değil, uykuya dalma ihtiyacından olduğunun farkında olun ve uyku düzenini sağlamak için gerekli aksiyonları düzenlemeye çalışın.

2 - Dikkatini dağıtın: Bundan sonra bana göre emzirmeyi bırakmak yavaş bir süreç olmalıdır. Bebeği saatine göre farklı şekillerde oyalayıp, unutturmaya, ertelemeye çalışın. Gündüzleri bebeği oyalamak daha kolaydır. Sabırlı olun. Oyun arasında sinirlendiği için emmek isteyen çocuğun dikkatini oyunla, uykuya dalmak için meme isteyenin dikkatini masalla ninniyle dağıtabilirsiniz.

3 - Emme sıklıklarını ve sürelerini azaltın: Tek bir emme talebini bile atlayabilmeyi başarmanın yararı vardır. Normalde emzirdiğiniz saatte emzirmezseniz, muhtemelen göğsünüzde şişlik oluşacak, bu da metabolizmanızı ihtiyaçtan fazla üretiyorum şeklinde uyaracaktır. Süt vücutta arz talep dengesine göre üretilir. Sütünüzün miktarı azalacak, bu sayede bebeğin de memeye ilgisi azalacaktır.

4 - Geceleri eşinizden destek alın: Emzirmeyi kesmeden önce bebeği eşinizle dönüşümlü yatırmak bir kaçış noktası olabilir. Uykuya dalana kadar beklemek yerine siz kısa süre emzirir eşinize verirsiniz, uykuya dalmadan önce o sakinleştirir. Bu duruma alıştıktan sonra onun yatırdığı geceler, emzirme kısmını unutturmaya çalışabilirsiniz. Bebeği dönüşümlü yatırmak bebeğin "anneci" olmaması için de çok iyidir.

5 - Onu yorun: Yoğun bir program yapın, çalışmıyorsanız gündüzleri dışarı çıkın, hem gündüz oyalanır, hem gece daha rahat uyur. Rahatlaması için uzun, oyuncaklı banyolar yaptırabilirsiniz.

6- Bebeği memeden soğutmak için mucizevi radikal yöntemler denemeyin: Karabiber gibi tadı kötüleştirecek, ya da koyu renkli kötü görüntüye neden olacak maddeler kullanmayın. Bebekler için ani değişimlerdense yavaş geçişler her zaman daha iyi sonuç verir. Bir yakınım bu tür bir yöntem denemişti. Bebeği ne yapmaya çalıştığını anlayarak ona fena halde darıldı, o gün annesine sarılmadı onu itti. Annesi de endişe ile sütten kesme konusunu birkaç ay ertelemek zorunda kaldı. Bir başka tanıdığım, bak göğsüm emzirmekten yara oldu emzirmeyeyim artık olur mu diye yara sargı bezi yapıştırdı, çocuk annemi yara yaptım diye üzüntüyle ağlamaktan helak oldu.

Ne zamana kadar emzirmeliyim?

Eğer zorunluluk yoksa 1 yaşına kadar emzirmeye devam etmenizi öneririm. Az gelişmiş ülkelerde, eğer fakirlikten besleyememe gibi bir durum varsa ve anne sütündeki koruyucu antikorlar sayesinde bebeği salgın hastalıklardan korumak için 2 yaşına kadar emzirilmesi öneriliyor. Bir arkadaşımın pedagogu (çocuk psikoloğu) çok fazla bilinçlendiğinde daha zor olacağından 16 ayı geçirmemesini önermiş. Ben inek sütü içebilir yaşa geldikten sonra ama beni görünce "Memeee" diye bağıracak çağa da gelmeden önce bu güzel süreci sonlandırmak istedim.

Oğlumu 12,5 ay emzirdim. 6 ay boyunca gündüzleri iki saati hiçbir şekilde geçirmeyen oğlum, katı gıdalara geçiş ve çevreye olan ilgilisini aşırı artmasıyla gündüzleri emmeye olan ilgisini kaybetmeye başladı. 9 ay civarında gündüzleri emmeyi bıraktı. Bu durum benim sütümün de azalmasına neden oldu. 9,5 aylıktan itibaren gece yatırmadan önce sütüm azaldığı için ek besin (formül mama) vermeye başladım. Önce emziriyordum, üstüne biberon veriyordum, 50-80 ml arası içiyordu. 12 aylıkken yavaş yavaş inek sütüne geçtik. İnek sütüne alerjisi olmadığından ve tadını sevdiğinden emin olduktan sonra emzirmeyi kesmeye karar verdim. Birkaç gece eskiden yaptığımın tersine önce biberon verdim, üstüne emzirdim. Emzirme süresini kısa tutmaya çalıştım. İyice yorduğum bir gece yalnızca biberon verip yatırdım, sorun çıkarmadı. Ertesi gün emmek istedi, tek göğsümü verdim. Sonraki iki gece aklına gelmedi, 3. gece tekrar istedi. Yine tek göğsümü verdim ve o gece Sarıkız görevim sona erdi. Ama bunun yerine onu yatırmadan önce bol bol sarıldım, güzel sözler söyledim.

Siz de kendi tecrübelerinizi paylaşabilir, yazmış olduğunuz yazı varsa linkini verebilirsiniz.

Not: Bu yazıyı Nilgün Hanım'ın 1.5 yaşındaki kızını sütten kesmesine yardımcı olmak için yazdım. Umarım faydası dokunur. Kendisine bana konu seçiminde yardımcı olduğu için çok teşekkür ederim. İlgilendiğiniz konular varsa siz de istek yapın :)

Güncelleme: Çocuk bakımı ile ilgili farklı ekoller olduğunu hatırlatmak istedim. Ne kadar süre emzirmeniz gerektiği ve sütten kesme yöntemleri ile ilgili kendi doktorunuza danışın. Lütfen sitenin Kullanım Şartları'na bakın.

Doktorların görüş ayrılıkları ile ilgili yazılar:

Çocuk doktoru seçerken

Misafir Yazı - Nereye Kadar Hijyen ve Çocuk Doktorları

 

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

 

posted on 27 Kasım 2008 Perşembe 06:48:18 UTC  #    Yorumlar [11]
# 26 Kasım 2008 Çarşamba

Berna Hanım'dan melamin konusuyla ilgili bazı bilgiler ulaştı. Bunları da sizlerle paylaşmak istedim. Berna Hanım'a bir arkadaşından Türkiye'de Çin'den 11.000 ton süt tozu geldiği ve bunların tüm süt ürünlerinde kullanıldığı ile ilgili bir mail gelmiş. Kendisi oğlunun kahvaltılarına Neocate (Milupa) ve Golden Goat mama ekliyormuş. Bu şirketlere sözkonusu ürünlerde melamine içeren Çin menşeli süt ürünü "melamin-tainted chinese product" kullanıp kullanmadıklarını sormuş, her iki şirket yetkilileri de Çin menşeli ürünler kullanmadıklarını; Milupa Hollanda ve İrlanda menşeli ürün kullandığını, Golden Goat üretici kooperatifi de Yeni Zelanda'da büyütülen keçilerin taze sütünü kullandıklarını cevaben bildirmişler. Kendisi şimdi içinin daha rahat olduğunu yazmış.

Sık kullandığımız ürünlerle ilgili üreticileri arayıp görüşmek, onların da bu konudaki hassasiyetini artıracaktır. Berna Hanım'a tekrar çok teşekkür ederim.

 

posted on 26 Kasım 2008 Çarşamba 10:13:30 UTC  #    Yorumlar [0]
# 23 Kasım 2008 Pazar
Melamin konusunu Berna Hanım sayesinde araştırma fırsatı buldum. Yakın zamanda Çin'de gerçekleşen çocuk ölümleri üzerine bütün dünya ayağa kalkmış bu madde yüzünden.

Melamin bildiğimiz melamin. Normalde tabak çanak yapımında, plastik üretiminde falan kullanılıyor. Melamin düşük dozlarda zehirli değilken, siyanürik asit (cyanuric acid) ile birleştiğinde ölümcül böbrek taşlarına yol açabiliyor. Melamin "ağızdan alındığında, solunduğunda ve ciltten emilmesi halinde zararlı" olarak tarif ediliyor. Düzenli olarak melamine mazur kalmak kansere, kısırlığa yol açabiliyor. Göz, deri ve akciğerlerde tahrişe neden olabiliyor. Melamin ve siyanürik asit birleşterek kan dolaşımına karıştığı zaman, üre ile dolu olan böbrek kanallarında konsantre olarak etkileşime giriyor ve çok sayıda yuvarlak sarı kristale dönüşüyor. Bu kristaller böbrek kanallarını tıkayarak zarar veriyor ve böbreklerin çalışamaz hale gelmesine neden oluyor.

Peki hangi akıllı, ne diye gıdalara bu maddeyi ekliyor? Paketli satılan ürünlerin protein, yağ, enerji gibi değerleri yetkili kurumlarca ölçülüp, paketin üzerinde belirtilmesi zorunlu. Süt ürünlerine su kattığınız zaman doğal olarak protein miktarı düşük çıkıyor. Bu sulu süte melamin eklediğinizde, testleri sanki sütte olduğundan fazla protein varmış gibi kandırıyor. Velhasıl bir üçkağıtçılığın kamuflajı için kullanılıyor.

Amerika FDA'sı 2007'de evcil hayvan mamalarında ortaya çıkması, 2008'de Çin'de birkaç çocuğun ölmesine ve bir sürü insanın hastaneye yatmasına yol açması üzerine Ekim 2008'de gıdalarla melamin testlerinin hangi metotlarla yapılacağını belirlemiş. Ülkemizde henüz melamini ölçecek teknoloji bulunmuyor, bu nedenle yerli üretim ürünlerin durumunu bilmek mümkün değil. Yabancı ürünler, Avrupa markası olsa bile birçok ülkede üretim yaptırıyor olabileceğinden, marketten alınan ürünlerin üretim yerine bakarak Çin malı olanları almamak bir önlem olabilir. Özellikle süt ürünleri içerenlere dikkat etmek gerekiyor, mamalar, süt tozları, sütlü bisküviler, sütlü çikolatalar, sütlü ve bol proteinli olduğunu iddia eden ne varsa.

Berna Hanım bahsettiğiniz markaların bazı ürünleri ile ilgili çeşitli haberlere rastladım, Nestle'nin Çin'de üretilen bir kutu sütünde düşük dozda melamine rastlanmış, bunun dışında Çin'de üretilen birçok ürünü testleri geçmiş, Starbucks Çin'den aldığı soya sütlerini riske girmemek için başka ülkeden almaya karar vermiş, Pizza Hut Tayvan'da melamin içerdiği tespit edilen peynir tozu paketlerini toplatmış (eve siparişte gönderiliyormuş). Büyük markaların bu kadar riskli bir madde saptanan ürünlerini herhangi bir ülkede bile bile satacaklarını düşünmüyorum (umuyorum diyelim). Ülkeye özellikle kaçak yollardan girmiş olma ihtimali bulunan gıdalara dikkat etmek lazım sanırım.

Acaba yine de eskisi gibi mahalle sütçüsünden Sarıkız'ın sütünden alıp, kaynatarak mı tüketmeliyiz?





posted on 23 Kasım 2008 Pazar 21:04:01 UTC  #    Yorumlar [3]
# 20 Kasım 2008 Perşembe

Doğduğundan beri Ilgaz'ı Yoda'ya (Star Wars) benzetip eğlenirdik. Bu resimle yazın sevgili tatil arkadaşlarımız Mesut-Nihal ve Ayşe-Kuzey çiftlerine göndermek için oynamıştım. Ilgaz tüm tatil Mesut ve Ayşe diyerek gezmişti, hala da tatildekileri sayıklıyor, tatil deyince Mesut vardı, Ayşe vardı, Kuzey vardı, Nihal vardı diye anlatıyor. Kitubi'ye koymayı unutmuşum. Bu resmi Befunky'nin Cartoonizer'i ile kolayca ve eğlenerek yaptım. Befunky resimler ve video'larla oynayarak nefis şeyler yapabildiğiniz, bir seviyeye kadar ücretsiz servis sunan bir Türk girişimi. Bloglara resim ayarlarken çok işe yarar ve çok güzel hediyelere malzeme olur.

Karşınızda Masterr Ilgaz!

Resmin orijinali Bozcaada'da Pelazzi çiftliğinde çekildi.

Bu arada çok konu birikti, ne yazacağımı şaşırmış bulunmaktayım. Konu seçiminde bana yardımcı olun. Bu aralar nelerle ilgileniyorsunuz? Araştırdığınız konular varsa eğer tecrübe ettiğim şeylerse ben de bildiklerimi yazarım.

posted on 20 Kasım 2008 Perşembe 10:52:29 UTC  #    Yorumlar [3]
# 17 Kasım 2008 Pazartesi

Hassas kalitesiz cildim yüzünden doğum sonrasında çekeceğim sızılar kaçınılmazdı. İmdadıma hastaneden verdikleri Lansinoh Çatlak Önleyici Krem ve Medela Anatomik Göğüs Koruyucu yetişti. Her ikisini de 10 gün kadar kullandıktan sonra, göğüslerim yeni durumlarına alışmışlardı. Daha sonra da dönem dönem, hassasiyet oldukça kullandım. Bendeki, emzirirken değil, emzirmeden sonra göğüs ucunun hava alması ve ıslak kalmaması için kullanılanlardandı. Zira sızlayan göğüs uçlarının üzerine göğüs pedi kullanmak, çatlayan kılcal damarların pede yapışıp, pedi çekerken beter olmasına yol açıyor.

Medela'nın göğüs koruyucusunu doğumdan önce ablama gönderdim. Gerçi neyse ki onda hiç böyle bir sorun olmadı. Saf lanolin kremi de azar azar kullandığım için yarısından çoğu duruyordu. Bu kadar zaman durunca enfekte olmuştur, çocuk hastalanır diye göndermedim. Bu kadar pahalı bir malzemeyi nasıl değerlendireyim diye düşünürken, dudaklarımın çatladığı bir gün dudağıma süreyim dedim. A, bir de baktım nefis ve gayet kalıcı bir dudak parlatıcısı oldu. Kalemsiz kullanınca naturel, kenarına kalem çekince de daha rüküş oluyor :) En güzel tarafı, ruj yerine Lansinoh sürünce Ilgaz'ı şapır şupur öperken kimyasallar için endişelenmeme gerek kalmıyor.

Dolapta yıllanmaya bıraktığınız Lansinoh'larınız varsa çıkartın hanımlar, rüzgarlı kış günleri geldi, eski Lansinoh'lar dudak parlatıcısı oldu!

posted on 17 Kasım 2008 Pazartesi 21:40:45 UTC  #    Yorumlar [7]
# 16 Kasım 2008 Pazar

Bugün Ilgaz'la birlikte Yapıncak'ın girişimi olan Music Together İstanbul'un deneme dersine katıldık. Ilgaz'ı bilmem ama ben çok eğlendim:) Music Together bizim ülkemiz haricinde hemen her ülkede olan bir etkinlikmiş. Karma yaş gurubundan küçük çocuklar, aileleri ile birlikte 45 dakika müzik odaklı bir etkinlikte bulunuyorlar. Yapıncak Tükiye için lisansını almış.

Eksik saymadıysam, Ilgaz'ın dışında 5 tane tatlı çocuk daha vardı. Aileleri yanlarında olmasa hepsini çıtır çıtır yerdim :) İlk ders olduğundan bütün çocuklar ekseriyetle şaşkın şaşkın bakınıyorlardı. 1-2 dersten sonra daha fazla katılacaklarını düşünüyorum. Ilgaz dersin ilk yarısında kucağımdan ayrılmazken, sonlara doğru ortalığı gezinip, bi tane daha diye malzemelerden istemeye başlamıştı. Bu aralar çıkartmalara taktığı için isimlerimizin yazılı olduğu etiketlerle epeyce uğraştı (kendi isim etiketine yukarıdan bakıp, ters ters diye düzeltmeye çalıştı, çok şaşırdım, yazıların tersini düzünü öğrenmiş galiba kitaplara baka baka).  Bugün Ilgaz en büyük çocuktan bir küçüğüydü. Çocuklar yetişkinlere göre diğer çocukları taklit etmeye daha eğilimli olduğundan, grupta 3-5 yaş aralığında 1-2 çocuk olsa, çocukların katılım performansı artar diye düşünüyorum.

Music Together, gayet sade, sakin bir mekanda yapılıyor. Bizim eve biraz ters düşse de, aslında çok merkezi bir yerde yapılıyor aktiviteler. Göztepe parkının dibinde. Hava da çok güzeldi, bu vesileyle ben de bir pazar günü adam gibi bir parka götürmüş oldum Ilgaz'ı. Akşam yattığında ağzı kulaklarındaydı.

Bu kadar çok çocuğun olduğu bir ülkede, çocuklar için daha fazla aktivite olmalı. Her semtte, her bütçeye göre bir şeyler olmalı. Belediyelerimiz her köşe başına kimsenin kullanmadığı spor aletleri dizmek yerine kaldırımları düzeltmekle başlayabilirler ki, anneler hiç olmazsa bebek arabalarıyla bari bakkala gidip gelebilsinler.

Yapıncak'a düşüncesi, girişimciliği ve emeği için teşekkürler, tebrikler...

posted on 16 Kasım 2008 Pazar 22:07:24 UTC  #    Yorumlar [5]
# 14 Kasım 2008 Cuma

Ilgaz 1 yaşını geçtikten sonra (tam ne zaman hatırlamıyorum), bebek televizyonunun sınırlı süre ile zararlı olmayacağına kanaat getirip, dil gelişimi için günde yarım saati geçmemek, hergün olmamak, yemek saatleri dışında ve uykudan önce olmamak kaydıyla izletmeye başlamıştık. Ilgaz 18 aylıkken, Amerikan hastanesinin rutin kontrolünde onu gören pedagog Güzide Soyak'a Baby TV'yi sorduğumuzda, kesin bir ses tonuyla "2 yaşına kadar yasak" yanıtını aldık. Yasaklamamızın ilk günü bebeğimiz Baby, baby diyerek televizyonu açtırmaya çalıştı, televizyon açılmayınca bağır çağır ağlamaya başladı. Biz de televizyondan güzelce soğumuş olduk.

Tanrı kararımızı perçinlemek istemiş olmalı ki, bir hafta sonra, Fransa'da 3 yaşından küçükler için program yapılması ve yayınlatılmasının yasaklandığına dair haberler çıktı. Birkaç hafta sonra, fonda açık olan televizyonun bile çocuğun konsantrasyonunu nasıl düşürdüğünü gösteren bir araştırma izledik. Yani siz dizi izliyorsunuz, o oyun oynuyor, nasıl olsa izlemiyor diyorsunuz, ama çocuğun oyununa (işine) konsantre olmasını güçleştiriyorsunuz aslında.

Bu arada eğer halen izlemesine izin veriyor olsaydık boş yere, renkler, türlü çeşit hayvanlar, şekiller gibi birçok şeyi televizyondan öğrendiğini zannedecektik.

Habere aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

Çocuklarımızı televizyondan koruyalım

"...Amerika"da yapılan diğer bir araştırma da ekrandan yayılan aşırı görsel uyarıların beyinde zarara yol açması ve epilepsi gibi hastalıkların, TV seyretme alışkanlığıyla ilintili olduğunu somut bir şekilde ortaya çıkarıyor. CNN International, Aralık 1997"de 700 epilepsi hastası üzerinde yapılan bir araştırmayı yayımladı. Araştırmanın sonucu dikkat çekiciydi. Gözlem altında tutulan hastalar, izledikleri "Pokemon" isimli çizgi filmde, "Pikachu"nun gözlerinin 8 saniye yanıp sönmesinin hemen ardından (20 dakika içinde) epilepsi nöbetine girmişti..."

Güncelleme: Eğitim DVD'leri de zararlıymış

Bebeğinize eğitim DVD’si alırken iki kere düşünün

"...Bir başka araştırma, söz konusu DVD’leri seyreden 7 ila 16 aylık bebeklerin, akranlarından daha az kelime bildiklerini gösterdi. DVD başında geçirilen her bir saatin 6 kelime daha az öğrenilmesine yol açtığı kaydedildi..."

 

posted on 14 Kasım 2008 Cuma 21:27:00 UTC  #    Yorumlar [11]
# 13 Kasım 2008 Perşembe

Bizim evde ansiklopedi, sözlük, rehber türü şeylerin yerine de internet kullanılır. İnternet kesikse, elektrik, su kesikmiş gibi sıkıntı yaratır. Dün akşam, Gökhan biz Ilgaz'la sofraya oturduktan sonra eve vardı. Ilgaz da iki dakika önce "doy-dum, doyy-dumm, kalk, içeri" buyururken, Gökhan'dan görerek pilav yemeye karar vermişti. Onlar yemeklerini bitirirken, ben de bir şeye bakmak için dizüstü bilgisayarımı açtım. Sonra bilgisayar önümde açıkken, Atatürk'le ilgili konuşmaya başladık. Her zaman akşam yemeklerinde Atatürk'ten konuştuğumuzdan değil de, konu bir şekilde oraya geldi işte. Bizi duyan Ilgaz, ben onu biliyorum edasıyla, heyecanla "Atatürk, A-ta-türk, Ata-türk" diye tekrar etmeye başladı.

Geçen hafta yuvadan (3 gün 2'şer saat oyun grubu için gidiyor, daha sonra anlatırım), toz şeker yapıştırılarak kabartma yapılmış bir Atatürk resmiyle gelmişti. Sanırım 10 Kasım nedeni ile Atatürk'ü öğrettiler ve Atatürk'le ilgili aktiviteler yaptılar. Biz de bunu hatırladık ve "Aa, Atatürk'ü biliyor" diye çok heyecanlandık. Hemen aklıma "Google Images"de (Türkçede Görseller, Google arama sayfasında sol üstte) Atatürk resmi arayıp Ilgaz'a göstermek geldi.

Atatürk resminden sonra başka ne resmi bulmak istersin diye sormaya başladık. İlk birkaç ipucunu biz verdik, köpek, kedi, bebek, elma (ağacı dedi, bunun üzerine elma ağacı diye aradık), fenerbahçe (etrafta olan değişik şeyleri bulabileceğini anlasın diyeymiş, ben de inanmış gibi yaptım). Sonra kendisi yaban domuzu ve ceylanı istedi, herhalde bu hayvanları da okulda öğrendi, ben bizim kitaplarda olduklarını hatırlamıyorum.

Tesadüf eseri gelişti ama bilgisayar ve internetin aradığımız şeyleri bulma konusunda hizmet verdiğini öğretmek için güzel bir yol olduğunu düşünüyorum. Tabi eğer güvenlik paketiniz yoksa her türlü resim gelebiliyor, dikkat etmek lazım. Belki önce ona göstermeden arayıp, gerekirse filtreleyip, sonra ona göstermek daha doğru olabilir.

Ilgaz'ın sayesinde ben de hiç görmediğim bu nefis Atatürk resimlerini bulmuş oldum.

posted on 13 Kasım 2008 Perşembe 19:55:53 UTC  #    Yorumlar [0]
# 12 Kasım 2008 Çarşamba

Zeki Çocuk Dizisideki Tüm Yazılar:

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin!

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (2)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (3)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (4)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (5 - son)

Çocuğunuzun Zeki Olmasını mı İstiyorsunuz? - Brainology'den yanıt geldi

...................................................................

Brainology'den mail'ime yarı jenerik, yarı kişiselleştirilmiş bir yanıt gelmiş. Artık nasıl bir İngilizce ile sorduysam, onlarla iş ortaklığı yapmak istediğimi düşünmüşler. Neden olmasın değil mi? İspanyolca'ya ve birkaç dile daha tercüme etmeyi düşünüyorlarmış, ama hemen olmaz diyorlar. Umarım her şey gibi bu da en son bizzim dilimize çevirilmez. Lütfen en son Türkçe olmasın. Atatürk de bu makaleyi okumuş olsaydı sanırım, "Türk milleti çalışkandır, Türk milleti zekidir" yerine, "Türk milleti çalışkandır, Türk milleti çok çalışkandır" derdi.

Programın demosuna baktım çok güzel. Belki okul çağında İngilizce bilen çocukları olan aileler almayı düşünebilirler programı.

Aldığım mail'in orijinali aşağıda:

"Hi Damla,
We're very excited to hear of your interest in partnering with us to bring BrainologyTM to Turkey.  We're happy to hear that your child will learn the growth mindset from such a young age.
We do have a demo of the program available and you can access it via the following link:
http://www.brainology.us/webnav/demo.aspx
As far as translating the program we do have plans to release the program in Spanish and other languages in the future, but these won't be ready for some time.
You may be interested in the following resources to learn more about the BrainologyTM program:
-      a summary of the research that led to BrainologyTM:
http://www.brainology.us/websitemedia/info/brainology_intro_pres.pdf and a Scientific American article that also summarizes this research: http://www.sciam.com/article.cfm?id=the-secret-to-raising-smart-kids
-      a BrainologyTM introduction brochure (http://www.brainology.us/websitemedia/brainology_introduction.pdf) and the User Guide (http://www.brainology.us/websitemedia/userguide.pdf)
  As a parent, you may also be interested in the following resources:
-      a New York Magazine cover article on praise & parenting:
http://nymag.com/news/features/27840/
-      Dr. Carol Dweck's book Mindset: The New Psychology of Success, which includes a chapter on Parents, Teachers and Coaches. The book's website, which is at http://mindsetonline.com/, includes a section relating to parenting: http://www.mindsetonline.com/howmindsetaffects/parentsteacherscoaches/
If you have any other questions please don't hesitate to contact us at anytime.  We appreciate any feedback you may have as we're always striving to improve everything we do.
We're excited to work collaboratively with you and your organization in the future."

İlgili yazılar:

Disiplin, Övgü, Ödül, Ceza Dizisi:

Demokratik ilişkiler hayat kalitemizi nasıl yükseltir

Ödül, Övgü, Ceza, Güç, Öz-Disiplin

Çocuklar için Alternatif Disiplin Yöntemleri

Çocuklara Kendi Sorunlarını Çözmeyi Öğretmek

 

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 12 Kasım 2008 Çarşamba 21:41:30 UTC  #    Yorumlar [0]
# 10 Kasım 2008 Pazartesi
Fikir Atölyesinde Tunç Kılıç'ın yazdığı son yazı. Çok güzel, okumanızı tavsiye ederim.

"...Genç yaşlarında severek aldığı üstü açık bir arabası oluyor Randy’nin. Hafta sonları ufak kuzenlerini alıp gezmeye de bayılıyor. Bir gün kuzenlerin annesi “amcanızın yeni arabasını sakın kirletmeyin” dediği noktada o, bir kutu kolayı açıp herkesin gözü önünde koltuklara döküyor. Bak diyor, “bu sadece bir araba, bir materyal. Kuzenlerimin arabaya çekinerek binmesine neden olma. Onların keyif alması bu arabadan çok daha değerli.” (Nitekim 1 hafta sonra ufaklıklardan biri koltuğa kustuğunda hiçbiri suçluluk hissetmemiş. Kısa bir temizlikten sonra aynen yollarına devam etmişler.)..."

posted on 10 Kasım 2008 Pazartesi 22:14:55 UTC  #    Yorumlar [7]
7 yaşında babasını kaybetmiş. Büyük kardeşleri (Fatma, Ahmet, Ömer) difteriden ölmüşler, Atatürk onları hatırlamıyormuş. En küçük kardeşi Naciye 12 yaşında öldüğünde 20 yaşında olan Atatürk çok üzülmüş.

Pek "şans-ı yaver"lerden olmadığımı düşünürüm. Bazen "kısmet" der geçerim. Son günlerde bu kısmet işinden sıkıldım. Tanrı beni "Gerilla" gibi yetiştirmeye çalışıyor diye havaya sokmaya çalışıyorum kendimi.

Bugün işyerimin düzenlediği törende bunu düşündüm. Tanrı Atatürk'ü gerçekten gerilla gibi yetiştirmişti. Senin bu millete yapacakların var, seni şımartacak, oyalayacak hiçbir şey yapmıyorum. Al sana hayatın gerçekleri küçük yaştan, arada da hatırlatırım. Çalış, çabala ve imkansızı başar. "Kill Bill"deki ustanın "Uma Thurman"a yaptığı gibi (evet tamam tam olarak değil, olsun).

Emin olduğum bir şey var, o da Zübeyde Hanım ile çocuğunun yalnızca ilk 7 yılında yanında olabilmiş babası Ali Rıza Efendi'nin bir biçimde, tüm bu şartlara rağmen, çocuklarına özgüven aşılayabilmiş oldukları. Çünkü özgüvenle, sevilmeden büyümüş bir çocuktan asla Atatürk olamaz. Ne kadar hırslı olursa olsun, bir yerde çuvallar. Belki Adolf Hitler olur, ama Mustafa Kemal Atatürk değil. Peki biz tuvalet eğitimi için bile aman kendine güvenini kaybetmesin diye her lafı, her hareketi hesaplarken, 6 çocuklu, üstelik 4'ünü kaybetmiş, üstüne kocasını kaybetmiş bu kadın, genç yaşta ölen bu adam, bunu nasıl başarabildiler? İkisinin de yattığı yer cennet olsun.
posted on 10 Kasım 2008 Pazartesi 20:59:24 UTC  #    Yorumlar [0]
# 07 Kasım 2008 Cuma

*The Secret to Raising Smart Kids makalesinden tercümeye devam ediyorum.

Zeki Çocuk Dizisideki Tüm Yazılar:

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin!

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (2)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (3)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (4)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (5 - son)

Çocuğunuzun Zeki Olmasını mı İstiyorsunuz? - Brainology'den yanıt geldi

.....................................................

Brainology'nin test versiyonunu deneyen New York'taki 7. sınıf öğrencileri programın öğrenmeye olan bakış açılarını değiştirdiğini söylediler. Öğrencilerden biri "Brainology'nin en sevdiğim kısmı bir şey öğrenildiğinde bağlantılar kurulması ve bu bağlantıların çoğalması, okulda da hep bunu gözümün önüne getiriyorum." yazdı. Bir öğretmen programı kullanan öğrencilerin, bağlantıların kurulduğundan emin olmak için, pratik yaptıklarını, çalıştıklarını, notlar aldıklarını iletti.

Öğrencileri bu bilgi ile donatmak yalnızca, onları çalışmaya sevketmek için bir taktik olarak görülmemeli. Araştırmalar, dehanın bile yıllarca tutku ile çalışma ve dedikasyon sonucu ortaya çıktığını, öyle doğumla verilen bir armağan olmadığını gösteriyor. Mozart, Edison, Curie, Darwin ve Cézanne basit bir şekilde yetenekli doğmuş kişiler değildi. Onlar yeteneklerini yoğun ve istikrarlı çabaları ile ürettiler. Benzer şekilde, sıkı çalışma ve disiplinin okul başarısına etkisi IQ'dan çok daha fazladır.

Bu dersler hemen her tür çalışma için geçerli. Örneğin bazı atletler yeteneği çalışmadan daha değerli görürler ve eğitilmeleri olanaksız hale gelir. Benzer şekilde, birçok kişi iş yerlerinde sürekli takdir ve yüreklendirme olmadan iş bitirmekte zorlanırlar. Eğer evlerimizde ve okullarımızda gelişime odaklı kafa yapısını teşvik edersek, çocularımıza başarılı olmaları, sorumluluk sahibi çalışanlar ve vatandaşlar olabilmeleri için gerekli araçları sağlamış oluruz.

Yazar Hakkında: CAROL S. DWECK, Standford Üniversitesinde psikoloji profesörüdür (Lewis ve Virginia Eaton). Kolombiya, Illinois ve Harvard Üniversitelerinden profesör ünvanlarına sahiptir ve Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi üyesidir. Son kitabı 2006'da Random House tarafından "Mindset" ismi ile yayınlanmıştır.

*The Secret to Raising Smart Kids makalesinden tercümedir.

Not: Bitti... sonunda :)

Bu arada kitabın türkçeye tercümesi var mı acaba diye ararken konu ile ilgili bir makale daha buldum. Örnekler süper.


Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun


posted on 07 Kasım 2008 Cuma 20:12:49 UTC  #    Yorumlar [1]
# 06 Kasım 2008 Perşembe

*The Secret to Raising Smart Kids makalesinden tercümeye devam ediyorum.

Zeki Çocuk Dizisideki Tüm Yazılar:

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin!

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (2)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (3)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (4)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (5 - son)

Çocuğunuzun Zeki Olmasını mı İstiyorsunuz? - Brainology'den yanıt geldi

.....................................................

1998'de Colombiya'lı psikolog Claudia M. Mueller ve ben birkaç yüz 5. sınıf öğrencisi üzerinde bir araştırma yaptık. Öğrencilere sözel olmayan bir zeka (IQ) testi verdik. Çoğu öğrencinin başarıyla tamamladığı ilk 10 soruyu çözdüklerinde onları pohpohladık. Kiminin zekasını överek, "Oo bu çok iyi bir sonuç...Sen çok zeki olmalısın" şeklinde yorum yaptık. Diğerlerini çabaları için övdük; "Oo, bu çok iyi bir sonuç...Çok çalışmış olmalısın"

Zekanın met edilmesinin, çalışma için sırt sıvazlamaya göre sabit kafa yapısını daha fazla teşvik ettiğini gördük. Örneğin, öğrencilere zor ve kolay soru setleri için seçme hakkı verildiğinde, zekaları için tebrik alanlar çoğunlukla kolay soruları tercih ettiler. Herkese zor sorular verildiğinde ise zekaları övülenler demotive olarak yeteneklerinden şüphe duymaya başladılar.  Bu sorulardan sonra verilen testin başındakilere eşdeğer kolay sorulardaki başarılarında düşüş gözledik. Çalışmaları için yüreklendirilen öğrenciler ise zor sorulardaki özgüvenlerini korudular ve takip eden kolay sorulardaki performanslarında belirgin şekilde artış oldu.

Akıl Yapımızı Düzeltmek
Aileler ve öğretmenler gelişime açık bir kafa yapısı oluşturmak için çabayı teşvik etmenin yanında, aklı bir öğrenme makinesi olarak tanıtma yoluna gidebilirler. Blackwell, Trzesniewski ile birlikte lisenin ilk sınıfında matematik notları düşmekte olan 91 öğrenci için 8 seanslık seminerler düzenledik. Öğrencilerin 48'ine yalnızca çalışma metodları anlatıldı. Diğer 48 öğrenci çalışma becerileri ile birlikte gelişime odaklı kafa yapısı ve bu yaklaşımın derslerinde nasıl uygulanacağı konusunda dersler aldılar.

Bu derslerde öğrenciler "Beynini geliştirebilirsin" isimli bir makale okuyarak, üzerinde tartıştılar. Onlara beynin kaslara benzediği, kullanıldıkça geliştiği ve öğrenmenin beyinde yeni bağlantılar kuracak nöronlar oluşturduğu öğretildi.  Bu öğretinin sonucunda, birçok öğrenci kendilerini kendi beyin gelişimelerinden sorumlu ajanlar gibi görmeye başladılar. İdare edilmesi güç olarak bilinen bir çocuk tartışmanın ortasında durdu ve " Aptal olmak zorunda olmadığımı mı söylemeye çalışıyorsunuz?" dedi.

Dönem ilerledikçe, yalnızca çalışma metotlarını öğrenen çocukların notları düşmeye devam ederken, diğer öğrencilerin notlarındaki düşme durdu ve dönem başındaki seviyesine yükselmeye başladı. İki grubun ğğretmenleri(iki tip seminer düzenlediğimizden habersiz olarak) gelişime açık beyin yapısı eğitimlerini alan çocuklardan % 27'sinde, almayan çocuklardan % 9'unda gözle görülür motivasyon farkı olduğunu bildirdiler. Öğretmenlerden biri "Seminerleriniz şimdiden işe yaradı. L (yukarıda bahsi geçen çocuk) normalde hiçbir ekstra çaba sarfetmez ve ödevlerini zamanında teslim etmez. Geçenlerde düzeltme yapabilmek için ödevini erkenden getirip göz atmamı istedi, bunun için okuldan geç çıktı. Bir B+ aldı (önceden C ve altı alırdı)." dedi.

Daha sonra başka psikologlar da aynı sonuçlara ulaştılar. 2003'te Catherine Good Kolombiya'da, Joshua Aronson ve Michael Inzlicht New York Universitesinde 7. sınıf öğrencilerine verilen gelişim odaklı seminerlerin, matematik ve İngilizce testlerindeki başarılarını arttırdığını raporladılar. Aronson ve Good bu tür seminerler sayesinde öğrencilerin okulu daha çok sevdiklerini, daha fazla değer verdiklerini ve daha iyi notlar aldıklarını gözlemlediler.

Artık bu eğitimleri "Brain-ology" isminde interaktif bir bilgisayar programında toparladık (2008'in ortalarında yaygın olarak dağıtılacak). Bu programın 6 modülü öğrencilere beynin ne yaptığını ve onu nasıl daha iyi çalıştırabileceğimizi öğretecek. Kullanıcılar, sanal bir beyin laboratuvarında, beynin bölümlerine tıklayarak ne iş yaptığını belirleyecek, sinir uçlarına tıklayarak insanlar öğrendikçe bağlantıların nasıl kurulduğunu izleyecek. Kullanıcılar sanal öğrencilere okul sorunları ile başa çıkma konusunda tavsiyeler verebilecekler ve çalışmalarının kaydını tutabilecekler.

Not: Makaleyi okuduktan sonra "Brainology"yi aradım. Program şu anda satın alınabilir durumda. Araştırma ve metodoloji ile ilgili detay bilgiler de sayfada mevcut. http://www.brainology.us/

*The Secret to Raising Smart Kids makalesinden tercümedir.

Not: Makaleyi okuduktan sonra google'da "Brainology"yi aradım. Online program şu anda satın alınabilir durumda. Tek çocuğun online dersi alması için 99 USD istiyorlar. Kardeşler ve okullar için özel indirimler var. Araştırma ve metodoloji ile ilgili detay bilgiler de sayfada mevcut. http://www.brainology.us/. Şimdi programın başka dillere tercümesi konusunda ne düşündükleri ile ilgili bir mail atıyorum. Bakalım geri dönecekler mi.

posted on 06 Kasım 2008 Perşembe 21:51:49 UTC  #    Yorumlar [1]
# 03 Kasım 2008 Pazartesi

*The Secret to Raising Smart Kids makalesinden tercümeye devam ediyorum.

Zeki Çocuk Dizisideki Tüm Yazılar:

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin!

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (2)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (3)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (4)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (5 - son)

Çocuğunuzun Zeki Olmasını mı İstiyorsunuz? - Brainology'den yanıt geldi

.....................................................

İpucu: Çocuklarınıza zeki olduklarını söylemeyin. 30 yıldan uzun süren araştırmalar göstermiştir ki; okulda ve hayatta başarının sırrı zeka ya da yetenek yerine, çalışmaya odaklanmaktır.
"Carol S. Dweck"

Takip eden çalışmalar gösterdi ki, kararlı öğrencilerin çoğu hata yaptıklarında, kendilerini başarısız olarak düşünmek yerine, hatalarını çözülecek problemler olarak görüyorlar. 1970'lerde Illinois Üniversitesinde, ben ve o zamanki master öğrencisi asistanım Carol Diener, 60 5. sınıf öğrencisine, zorluk derecesi yüksek genel yetenek problemlerini çözdükleri sırada sesli düşünmelerini istedik.  Bazı öğrenciler hata yaptıklarında "zaten hafızam iyi değildir" şeklinde yorumlarla yeteneklerini eleştirerek kendilerini korumaya alan bir davranış sergilediler.

Bu öğrencilerin dışındakiler ise hatalarını düzeltmeye ve yeteneklerini keskinleştirmeye konsantre oldular. İçlerinden biri: "Daha yavaş düşünmeli ve bunu nasıl çözebileceğimi bulmalıyım" dedi. İki öğrencinin yaklaşımı gerçekten ilham vericiydi. Biri, sandalyesine yerleşti, ellerini ovuşturdu ve "Zorluklarla başa çıkmayı seviyorum" dedi. Diğeri,zor soruları kastederek araştırmacıya onaylar bir ifadeyle baktı ve, "Bunun eğitici olmasını umuyordum!" dedi. Tahmin edildiği üzere, bu davranış biçimine sahip öğrenciler, bu araştırmada kendi gruplarının üzerinde bir başarı sergilediler.

Zekaya iki farklı bakış
Birkaç yıl sonra, "öğrenme-isteksizler" ve "gelişim-odaklı" gruplarının temel farkı üzerine daha geniş bir teori geliştirdim. Farkına vardım ki, bu iki tip öğrenci, hatalarına farklı açıklamalar getirmekle kalmıyor, aynı zamanda zeka ile ilgili farklı "teori"lere inanıyorlar. İsteksiz olanlar, zekanın sabit bir özelllik olduğunu düşünüyor; belirli bir zeka seviyen vardır, değişmez. Ben bunu "sabitçi kafa-yapısı" olarak ifade ediyorum. Hatalarını bir yetenek eksikliğine bağlıyorlar, kendilerinde bunu değiştirme gücünü göremediklerinden, özgüvenleri kırılıyor. Zorluklara meydan okumak hata yapma risklerini arttırıyor ve onların daha az zeki gözükmesine yol açıyor, bu nedenle zorluklardan kaçıyorlar. Jonathan gibi çocuklar çok çalışmanın aptal oldukları anlamına geleceğini düşünüyorlar, bu yüzden çalışmak istemiyorlar.

Diğer yandan, gelişim odaklı çocuklar zekanın esnek olduğuna, eğitim ve sıkı çalışma ile geliştirilebileceğine inanıyorlar. Öğrenmeyi her şeyin üzerinde tutuyorlar. Sonuçta, aklın geliştirilebileceğine inanırsanız, onu mutlaka geliştirmek istersiniz. Sorunlar çalışma eksikliğinden kaynaklandığından daha fazla çalışarak çözülebilirler. Çözüm bekleyen güçlükler, korkutucu değil, enerji verici öğrenme fırsatlarıdır. Gelişime odaklı öğrencilerin, daha iyi akademik performans göstereceklerini ve yüksek ihtimalle akranlarının üzerinde başarı elde edeceklerini öngörmüştük.

2007'nin başlarında yayınladığımız çalışma ile bu öngörümüzü kanıtlamış olduk. Psikologlar  Lisa Blackwell (Kolombiya Üni.), Kali H. Trzes­niewski (Stanford Üni.) ve ben ilköğretimden liseye geçmek üzere olan 373 çocuğu derslerin zorlaştığı dönemde düşünce yapılarının matematik notlarını nasıl etkilediğini izlemek üzere 2 yıl süresince takip ettik.  7. sınıfın başlarında düşünce yapılarını değerlendirmek üzere, "Zeka temel bir özelliğimizdir, değiştirilemez" benzeri sorulara katılıp katılmadıklarını sorduk. Daha sonra öğrenmekle ilgili diğer yaklaşımlarımını saptadık ve notlarını değerlendirdik.

Tahmin ettiğimiz üzere, gelişim-düşünce (kafa) yapısına sahip öğrenciler okulda öğrenmenin, iyi notlar almaktan daha önemli olduğunu düşünüyorlardı. Hatta, sıkı çalışmaya saygı duyarak, bir konuda ne kadar pratik yaparsan, o kadar iyi olursun kanısına sahiptiler. Dehaların bile başarıya ulaşmak için çok çalışmaları gerektiğini düşünüyorlardı. Bir testten kötü not almak gibi hayal kırıklığına uğratıcı bir engelle karşılaştıklarında, daha çok çalıştılar ve farklı stratejiler denediler.

Sabit kafa-yapısına sahip öğrencilerse zeki görünmek kaygısındaydılar ve öğrenmeye fazla saygı duymuyorlardı. Çalışmaya bakışları negatifti ve onlar için fazla çalışmak ihtiyacı yetenek eksikliği demekti. Yetenekli ve zeki kişilerin, çok çalışmaları gerekmemeliydi. Kötü notları yeteneksizlikle ilişkilendirerek, bu konuya daha fazla çalışmayacaklarını, bir daha bu konuda ders almayacaklarını, gerekirse kopya çekeceklerini söylüyorlardı.

Bu farklı bakış açıları notları dramatik bir şekilde etkilemişti. Gelişim-kafa yapısındaki öğrencilerin lisenin ilk yıllarındaki matematik test notları, diğer grubunkine yakın durumdaydı. Fakat dersler zorlaştıkça, gelişime açık öğrenciler daha iyi kararlılık gösterdi. Sonuç olarak, bu öğrencilerin notları diğer öğrencilerinkini geçti ve onları izlediğimiz 2 yıl boyunca aradaki fark giderek arttı.

devamı var .................................................

*The Secret to Raising Smart Kids makalesinden tercümedir.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 03 Kasım 2008 Pazartesi 21:41:05 UTC  #    Yorumlar [3]
# 31 Ekim 2008 Cuma

Scientific American'da "Akıllı çocuk yetiştirmenin sırrı" makalesinin başlığını gördüğümde, bunun klasik bir 5 adımda akıllı çocuk yetiştirme; iyi besleyin, bol bol okuyun,.. şeklinde klişe yazılardan olduğunu düşünmüştüm. İlk paragrafı okuduğumda, benim de kolayca düşebileceğim bir hatayı önlemeye yönelik bilimsel araştırmaya dayanan yazı olduğunu anladım. İyi ki okumuşum. Orijinalinden dilim döndüğünce tercüme ediyorum:
.......................................................................

AKILLI ÇOCUK YETİŞTİRMENİN SIRRI

İpucu: Çocuklarınıza zeki olduklarını söylemeyin. 30 yıldan uzun süren araştırmalar göstermiştir ki; okul ve hayattaki başarının sırrı zeka ya da yetenek yerine, çalışmaya odaklanmaktır.
"Carol S. Dweck"

Temel Konseptler

Artan sıkıntılar

Birçok kişi süperzeka ve yeteneği başarının anahtarı olarak görmektedir. Ancak otuz yıldan uzun süren araştırmalar göstermiştir ki; yetenek ve zekanın üzerinde fazla durulması, bu özellikler doğuştan geldiğinden değiştirilemeyecekleri düşüncesi, insanları başarısızlığa karşı savunmasız hale getiriyor. Zorluklarla mücadele etmekten kaçmasına ve öğrenme motivasyonunu azalmasına yol açıyor.

İnsanlara gelişim kafa yapısına sahip olmayı öğretmek zeka ya da yetenek yerine çabaya konstantre olmayı teşvik ediyor. Bunun sonucu olarak okulda ve hayatta üstün başarılı bireyler yetişiyor.

Ebeveyn ve eğitimciler çocuklarını gösterdikleri çaba ve kararlılık için (zeka yerine) överler, onları sıkı çalışmak ve öğrenme aşkı ile ilgili hikayeler büyütürlerse, onların gelişim odaklı kafa yapısına sahip olmalarını sağlayabilirler.

Çok zeki bir öğrenci olan Jonathan ilkokulu tereyağından kıl çeker gibi bitirdi. Ödevlerini yaparken hiç zorlanmadı ve hep A (takdir, pekiyi) aldı. Jonathan bazı sınıf arkadaşlarının neden zorlandıklarını da anlamakta güçlük çekiyordu. Ebeveynleri onun doğuştan yetenekli olduğunu söylediler. Jonathan yedinci sınıfa geldiğinde birdenbire okula olan ilgisini kaybetti ve ödevlerini yapmayı, sınavlara çalışmayı reddetmekteye başladı. Notları dibe vurdu. Aile büyükleri oğullarının üstün zekaya sahip olduğundan emin olmasını sağlayarak, özgüvenini arttırmak istediler. Fakat bu çabaları Jonathan'ın motivasyonunu sağlamada hiç işe yaramadı. Okul işlerinin sıkıcı ve anlamsız olduğunu söylüyordu.

Toplum olarak yeteneği onurlandırıyoruz ve çoğumuz doğuştan sahip olunan zeka ile yeteneğin ve bunlara duyulan özgüvenin başarının reçetesi olduğunu varsayıyoruz. Aslında, 30 yıllık araştırmanın da gösterdiği üzere, akıl ve yeteneğin fazlaca vurgulanması, kişileri kaybetmeye açık, güçlüklerden korkan ve zayıf yanlarını geliştirmeye isteksiz hale getirmektedir. Bunun sonuçları Jonathan gibi çocuklarda, öğrenim hayatının ilk yıllarında fazla çaba harcamadan akademik başarıya ulaşmaları nedeni ile doğuştan zeki veya yetenekli olarak tanımları ile ortaya çıkmaktadır. Böyle çocuklar aklın genetikle sabit olduğu kanısını ile öğrenmeye çalışmanın, zeki olma(görünme) yanında  önemsiz olduğuna inanmaktadırlar.Hırs gerektiren durumları, hatalarını ve pratik (egzersiz) gerektiren işleri, gelişmek için fırsat olarak görmek yerine, kendi egoları için bir tehdit olarak algılamaktadırlar. Ve bu durum uğraştıkları işler artık onlara kolay gelmediğinde özgüvenlerini ve motivasyonlarını kaybetmelerine yol açmaktadır.

Jonathan'ın ailesinin yaptığı gibi, değişemeyen özellikleri övmek bu düşünce yapısını güçlendirmekte, genç atletlerin iş hayatlarında ve hatta evliliklerinde de mevcut potansiyellerini tam olarak kullanamadan yaşamalarına yol açmaktadır. Diğer tarafta, çalışmamızın gösterdiği gibi gelişime odaklı düşünmeyi öğretmek çalışma ve çabaya odaklanmayı teşvik etmekte ve bu onların okulda ve hayatta çok başarılı bireyler olmalarını sağlamaktadır.


Üstesinden Gelme Fırsatı

Araştırmaya ilk başladığımda, 1960'larda Yale Üniversitesinde psikoloji master öğrencisi olarak insanoğlunun motivasyonunun temellerini ve engeller karşısında nasıl ayakta durabildiğini sorgulamaktaydım.  Pensilvanya Üniversitesi psikologları Martin Seligman, Steven Maier ve Richard Solomon tarafından yürütülen havyan deneylerinde, çoğu hayvan, birkaç başarısızlık sonucu durumun ümitsiz ve kendi kontrollerinin dışında olduğuna kanaat getiriyordu. Araştırmacılar, bu deneyimi geçiren hayvanların, durumu değiştirebilecekleri şartlar oluştuğunda bile pasif kaldıklarını izlemişlerdi. Bu hayvanlar çaresizliği (acizliği) öğrenerek kabullenmişlerdi.

İnsan türü de çaresizliği (basiretsizlik de denebilir) öğrenebilme potansiyeline sahip olmakla birlikte, her birey engellere karşı aynı şekilde tepki vermemektedir. Şunu merak ediyordum; neden bazı öğrenciler güçlüklerle karşılaştıklarında kolayca vazgeçerken, onlardan daha fazla yeteneğe sahip olmayan diğerleri canını dişine takıp öğrenmeye çalışıyordu.  Kısa süre sona ulaştığım ilk yanıt, bunun insanların neden kaybettikleri konusundaki inançlarında yatıyordu.

Başarısızlığın yetenek eksikliği ile ilişkilendirilmesi, suçun haylazlığa atılmasına göre daha demotive edicidir. 1972'de, okulda çaresiz durumda gözüken bir grup ilköğretim öğrencisine, matematik problemlerindeki hatalarının az çalışmaktan kaynaklandığını öğrettiğimde, bu çocuklar problemler zorlaştığında bile çabalamaya devam ettiler. Ve zorlanarak da olsa bu soruların birçoğunu çözdüler. Diğer çaresiz bir grup öğrenci, sadece kolay problemlerdeki başarıları için ödüllendirildiler ve bu ödüllendirme daha zor problemleri çözmeleri için hiçbir fayda sağlamadı. Bu deneyler çalışmaya konsantre olmanın çaresizlikten kurtulma ve başarıya ulaşmada yardımcı olarağının erken dönem göstergesiydi.

Takip eden çalışmalar gösterdi ki, kararlı öğrencilerin çoğu hata yaptıklarında, kendilerini başarısız olarak düşünmek yerine, hatalarını çözülecek problemler olarak görüyorlar. 1970'lerde Illinois Üniversitesinde, ben ve o zamanki master öğrencisi asistanım Carol Diener, 60 5. sınıf öğrencisine, zorluk derecesi yüksek genel yetenek problemlerini çözdükleri sırada sesli düşünmelerini istedik.  Bazı öğrenciler hata yaptıklarında "zaten hafızam iyi değildir" şeklinde yorumlarla yeteneklerini eleştirerek kendilerini korumaya alan bir davranış sergilediler.

Zeki Çocuk Dizisideki Tüm Yazılar:

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin!

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (2)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (3)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (4)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (5 - son)

Çocuğunuzun Zeki Olmasını mı İstiyorsunuz? - Brainology'den yanıt geldi


*The Secret to Raising Smart Kids makalesinden tercümedir.


Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun


posted on 31 Ekim 2008 Cuma 08:55:44 UTC  #    Yorumlar [3]
# 26 Ekim 2008 Pazar

Kitubi'de bebek bakımı ve hamilelik üzerine yazıyorum. Konu dışına çıkmak adetim değil. Ama bunu yazmadan rahat edemeyeceğim artık. Madem böyle bir konuyu yazdım, keskin olsun. Yazdığıma değsin.

Nerede yaşadığını sanıyorsun sen? Bir sivri akıllının kafasına göre yazdıklarını okumak. Okumak yetmedi aklına eseni gelen geçen okusun diye yazmak. Bütün dünyaya açık sayfalar. Neresi sanıyorsun sen burayı?

Televizyonun yok mu, gazeten yok mu, otur dizilerini, aralarındaki reklamlarını izle, kontrol ediyoruz onları gücümüz yettiğince. Sen kendini ne sanıyorsun ki, başkalarının da okuyacağı şeyler yazıyorsun, kimsin sen? Günlükmüş...Maarif ajandaların kökü mü kurudu? Eskiden saklanır gizli gizli yazardık biz günlüklerimizi kimse okumasın diye, açmazdık öyle ulu orta.

Ben de şaşırmış gibi oturup yazıyorum, "Bebeğimizi nasıl bakalım?", "Hamile iken ne yiyelim, ne içelim?". Haddimi bilmez gibi planlar yapıyorum, zeki çocuk nasıl yetiştirilir, cinsiyet ayrımcılığı yapmayan oğullar büyütmek üzerine düşünüyorum, vakit bulayım da, şöyle dişe dokunur yazılar yazayım diyorum. Hayır benim blog öyle blogger'da falan da durmuyor, baktılar blogger'ı wordpress'i kapatmakla olmuyor, kapatıverirler bütün interneti, bir televizyona, bir telefona kalırız iletişim diye maazallah bir benim yüzümden.

Konu kapatma olunca memleketimdeki yasanın, mahkemenin gücüne bak. Uyarı yok, açıklama yok, gerekçe yok. Kapatıyorum...kapatıyorum...kapattım!

Diyarbakırda bir suç işlenmişse, Diyarbakır'ı mı kapatalım?

Oral Çalışlar Radikal'deki yazısında konuyu bilgisizliğe bağlamış, umarım durum bu değildir. Çünkü cahillik, medeniyet yolundaki çok erken bir dönem. Önce cahillik geliyor, sonra az bilginin getirdiği korku, sonra bu korku ile cahilce yasaklar, sonra işler biraz karışıyor. Ben korkulu cahil yasakçılığı döneminde olduğumuzu tahmin ediyorum. Her ne kadar bu karışıklık ihtimali beni korkutsa da, korkunun ecele faydası yok diyorum.

Çocuklarımız büyüdüğünde bunların bitmiş, aydınlık günlerin gelmiş olacağını umuyorum...

Güncelleme (28 Ekim): Blogger bugün öğlen saatlerinde açıldı...

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

 

 

posted on 26 Ekim 2008 Pazar 22:28:28 UTC  #    Yorumlar [1]
# 23 Ekim 2008 Perşembe

18-24 Aylık Bebek Bakımı Serisinde Önceki Yazılar:

18-24 Aylık Bebek Bakımı - Dil Gelişimi ve Güvenlik

18-24 Aylık Bebek Bakımı - Hijyen ve Gezme Çantası

18-24 Aylık Bebek Bakımı - Oyun Zamanları

18-24 Aylık Bebek Bakımı - Günlük Rutin

Çalışan bir anneyim.
Hafta içi yemeklerimizi bebeğimizin bakıcısı hazırlıyor. Evde kimse ne yemek pişirileceği konusunda fikir beyan etmek istemiyordu. Son dakikada aklımıza bir şey gelirse ya malzeme olmuyor, ya da eti çözdürmek lazımdı, fasulyeyi suda bekletmedik gibi hazırlık gereksinimleri yüzünden alternatif aramak gerekiyordu.

Herkesin gönlü oldu
Eşimden de onaylı çoktan seçmeli bu planı, aslında bakıcımıza kolaylık olması ve bir miktar da insiyatif sağlaması açısından hazırladım. Yoğunluğuna göre kolay ya da zor bir yemek seçebiliyor, kendi canının çektiği şeylere öncelik verme şansı doğuyor. Daha keyifle yemek pişiriyor. Ne pişireceğim sorununun çözülmesi o kadar iyi oldu ki, keşke kendim yemek pişirdiğim zamanlarda düzene koysaymışım diyorum.

Çocuğumuzun ve bizim ihtiyaç duyduğumuz besinleri aldığımızdan emin olurken damak zevkini de bozmamaya dikkat ettim. Buradan sonrasını bakıcımıza hazırlayıp gönderdiğim şekilde yayınlıyorum. Afiyet olsun :)

.............................................................................................


7 GÜNLÜK YEMEK PLANI
Türk yemeklerinde zeytinyağlı yemeklerin önemli bir yeri vardır. Ancak Ilgaz bu aralar pek tercih etmediği için bunalmasın diye haşlama (buharda) sebze ağırlıklı hazırladım. Birkaç ay sonra deneyip değiştiririz. Bunun yanında benim aklıma gelmeyen yemekleri de yapabiliriz. Beslenme ve damak tadı açısından dengeli bir menü hazırlamaya çalıştım, her zaman değişiklik yapabiliriz. Aşağıda verdiklerim sadece örnekler, mevsim sebzelerine göre, pazarda bulduğumuz taze farklı sebzeleri de kullanarak çeşitlendirebiliriz. Günlerini değiştirebiliriz.
Karışık yemek pişirdiğimiz günlerde, salataları soslamadan önce yemeğin malzemelerinden Ilgaz’ın hem tabaklarını süslemek, hem de yemeğin karışmış halini sevmemesi riskine karşı bir miktar ayırabiliriz.

Tencere yemeği günü
Pilav ya da makarna, salata ya da yoğurt türevi ile birlikte.

  • kıymalı bezelye, pilav, cacık
  • parça etli türlü, bulgur pilavı, yoğurt
  • dolma (biber, domates, kabak, kara lahana, lahana), makarna, salata
  • kıymalı ıspanak (semiz, pazı), üstüne sarımsaklı yoğurt, peynirli erişte
  • etli ya da kıymalı kapuska, kuskus
  • kıymalı fasulye, pilav, cacık

Hamur işi günü

  • Börek (ıspanaklı, kıymalı, patatesli), salata
  • Çeşitli moldov börekleri :) (kolaylarından)
  • Lazanya
  • Gözleme
  • Fırın makarna (peynir, kıyma, sebze eklenebilir), salata
  • Ev pidesi (kıymalı mantarlı, karışık, kuşbaşılı kaşarlı)
  • Birkaç haftada bir dışarıdan lahmacun veya pizza alabiliriz
  • Soslu makarna (kıymalı yoğurtlu, domatesli hellimli, kremalı mantarlı, ızgara tavuklu mısırlı)
  • Sosyete mantısı
  • Tirit

Et yemeği günü

  • yanında buharda haşlanmış sebze/ kızarmış sebze /sebzeli meze ya da çorba
  • Havuçlu, reyhanlı tavuk yanına bezelye, havuç, patates (garnitür şeklinde)
  • Biftek, kızartma veya haşlanmış sebze (fasulye, karnıbahar, brokoli, bezelye, havuç, vb)
  • Fırın poşetinde sebzeli tavuk, yayla çorbası
  • Haşlama et, salata
  • Haşlama kemikli tavuk (servis yapmadan kemikleri ayıklamak iyi olur), suyuna pilav ya da çorba, haşlanmış sebze (hepsi buharda pişirilebilir, alttaki suya çorba ya da pilav yapılabilir)
  • Çin yemeği, çin pilavı (ya da eriştesi)

Bakliyat günü

  • Etli kuru fasulye, pilav, yoğurt, turşu
  • Etli nohut, pilav, hoşaf
  • Zeytinyağlı barbunya, pilav, yoğurt
  • Kıymalı erişteli yeşil mercimek yemeği, patates salatası veya yoğurtlu havuç salatası
  • Kara kız köftesi (kıymalı, cevizli sosla), çoban ya da havuçlu salata
  • Kısır, marul, ayran
  • Mercimek köftesi, marul, ayran
  • Soya fasulyesi gibi farklı bakliyatlardan yemekler

Salata günü
Sadece salata yapıldığında, biraz etli ve peynirli malzeme ile biraz makarna, pirinç ya da patates tipi malzeme olursa daha doyurucu olur.

  • Bol marul, peynir (kaşar, dil, sert beyaz peynir), mısır, haşlanmış makarna, somon (haşlanmış et, ton balığı, karides, vb), domates, salatalık, turşu veya zeytin
  • Lahanalı salata
  • Rus salatası
  • Patatesli pancarlı salata
  • Buharda haşlanmış brokoli, erişte, patates, tavuk

Köfte günü

  • Fırında köfte patates, salata, ayran
  • Sebzeli köfte, kuskus
  • Sulu, ekşili köfte
  • Hamburger (evde yapılmış köfte ile)
  • Köfteli ekmek kebabı (kalmış ekmekler değerlendirilir
  • Köfte, mücver (ıspanak, pırasa, patlıcan)
  • Köfte, yoğurtlu kereviz ve patates püresi, veya patates salatası

Balık günü

HAFTALIK MENÜ (vakit oldukça)

  • Haftada bir defayı geçmeyecek şekilde hoşaf ya da limonata yapabiliriz (birkaç gün içilecek miktarda)
  • Haftada bir günü geçmeyecek şekilde kek, kurabiye, sütlü tatlı, poğaça, tahinli ekmek gibi birkaç gün yenilebilecek hamur işleri yapabiliriz. Bunlarda beyaz unu esmer unlarla karıştırarak, şekeri azaltıp pekmez, kuru meyve ekleyerek, ceviz, fındık, peynir kullanarak daha sağlıklı hamur işleri yapabiliriz. Dondurma da olabilir.
  • Bir-iki haftada bir evde turşumuz yoksa (varsa da) pancar turşusu yapabiliriz (birkaç gün yenilecek şekilde)
  • Haftada 2 kez birkaç gün içilecek şekilde çorba yapabiliriz (mercimek, domates, şehriyeli domates, moldov çorbası, borç çorbası, yayla çorbası, sütlü brokoli, sütlü sebze, ekşili sebze, tarhana, kitaplardaki tüm kolay çorbalar denenebilir), buhar makinesi sularını, makarna ve artmış yemek sularını, sosları çorbalarda değerlendirelim.
  • Buharda pişirdiğimiz yemeklerin sularını değerlendirelim, pilav makarna etin sebzenin altında pişebilir, suyu çorbada kullanılabilir, limon sıkılıp olduğu gibi içilebilir. Hiç kullanılmayacaksa buzluğa kaldırılıp daha sonra kullanılabilir. Önceki günden yemek kaldıysa değerlendirelim, sofraya çıkartalım.

 

.....................................................................

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

Buraya da göz atın: http://haftaninmenusu.blogspot.com/

 

posted on 23 Ekim 2008 Perşembe 20:27:51 UTC  #    Yorumlar [2]
# 20 Ekim 2008 Pazartesi

18-24 Aylık Bebek Bakımı Serisinde Önceki Yazılar:

18-24 Aylık Bebek Bakımı - Hijyen ve Gezme Çantası

18-24 Aylık Bebek Bakımı - Oyun Zamanları

18-24 Aylık Bebek Bakımı - Günlük Rutin

Önceki yazılarda da söz ettiğim gibi, düzeni sağlamak ve oğlumuzun gelişim durumuna göre öncelik vermek istediğimiz konuların hatırlanmasını sağlamak amacı ile bir rutin hazırladık. Bu rutinin dil gelişimi ve güvenlik maddeleri ile ilgili bölümünü bu yazıda yayınladım. Bu konu da ayrı bir yazı konusu ama çocuğumuzun bebeklik ve erken çocukluk döneminde (5 yaşından önce) herhangi ikinci bir dil öğrenmesinden yanayız. Bu konuda bakıcımızın Rusça biliyor olması durumunu bir fırsat olarak gördük. Aslında tercihimiz bakıcısının başladığı günden itibaren onunla hep Rusça konuşmasıydı, ama özellikle gelen gidenle iç iletişim ihtiyaçlarından dolayı bir disipline oturtamadık. Ilgaz'ın dil becerilerinin ivme kazandığı bu dönemi değerlendirmek istiyoruz. Bu arada bir sürü de Rusça çocuk kitabı edindik. Eğer becerebilirsek kendimiz de Rusça öğrenmek istiyoruz.

...

DİL GELİŞİMİ
• Daha fazla Rusça, hedefimiz biz yokken seninle Rusça konuşması.
• Rusça kitap okurken günlük hayatı anlatanlara öncelik verilmesi, göstererek anlatılması.
• Türkçe konuşmaya başlamadan önce Türkçe yaptığımız gibi, evin içinde dolaşarak obje isimlerinin Rusça tekrarlanması.
• Basit emirlerin ve yanıtlarının oyun gibi Rusça tekrarlanması. Eline bir cisim vererek, al-ver, kutu kapakları ile kapat-aç oynamak gibi.
• Düzenli aktivitelerin cümle kurularak tekrarlanması yoluyla cümle kurmanın öğretilmesi.
• Cümle kurmadan ifade ettiklerini onaylayıp, cümlelerle tekrarlamak.
• Kitap okumak.
 
GÜVENLİK
• Su dolu kap bırakmayalım.
• Ulaşabileceği yerlerde deterjan, kesici aletler, ilaç gibi zararlı maddeler bulunmasın.
• Parçaları soluk borusuna kaçabileceğinden ortalıkta balon, naylon poşet kalmasın.
• Yemek yerken, bir şey içerken yalnız kalmasın.
• Yalnızca oturarak yemek yesin(dışarıda iseniz kaldırımın kenarına oturabilir, en azından kaldırımda durarak yesin, koşmasın).
• Elinde sivri ya da kırılabilecek bir şeyle dolaşmasın, koşmasın.
• Kalem gibi sivri şeyler ulaşamayacağı yerde dursun, yalnızken oynamasın.
• Oyuncakları oynadıktan sonra toplayın (üzerine basıp düşmeyin).
• Kapıyı kilitli tutalım (anahtarla açılabilecek şekilde, Ilgaz açamasın diye)
• Eve bizim haberimiz olmadan kimse gelmesin (evde yalnız olduğun zamanlarda da)
• Yanında kafasını karıştıracak ya da hayal ürünü herhangi bir şey konuşmamak gerekiyor. Korkutacak şeyler anlatmamak, hikayelerde, masallarda korku unsurları varsa bunları okumamak gerekiyor.

Not: Ilgaz için erken olsa da Boyut yayınlarının Anaokulu dergilerini satın aldık (bu arada dergiler çok başarılı). Yanında hediye olarak "Bebekler ve Çocuklar için Temel İlk Yardım" kitabı hediye ettiler. İş gidiş dönüşlerde serviste yolluk olarak bu kitabı okuyayım dedim, bunu çoktan yapmış olmam gerektiğini farkettim. Kazalarda ne yapacağımız, ne yapmayacağımız konusunda bilgi edinip hazırlanarak, birkaç zamanında basit müdahele ile çocuklarımızı kurtarabiliriz. En basit örneği, boğazına bir şey kaçtığı için öksüren bir çocuğun sırtına vurmak, kaçan şeyin daha beter solunum yoluna yerleşmesine yol açabilirmiş. Ben kitabı evcek hatim etmemize karar verdim. Yuvaya da bir tane hediye etmeyi planlıyorum. Bence herkes kitap ya da kurs, bir biçimde ilk yardım öğrenmeli. Panik halinde hiçbir şey yapamam demeyin. Beynimizin hiç kullanmadığımız, adrenalinin de etkisiyle, böyle acil durumlarda ortaya çıkan bir kapasitesi var. Önceden bilgiyi edinirseniz, beceri, metanet ve konsantrasyonu bu kapasite halledecektir. Beynin gücünü hafife almamakta fayda var.

Sonraki yazı çoktan seçmeli sağlıklı yemek programı üzerine. Ne yemek yapılacağının kararının alınması sizin evde de önemli bir sıkıntıysa, ve hatta bu iş sizin üzerinize yıkılmış olduğu halde, bir de menüye burun kıvıranlar oluyorsa, bu yazıyı kaçırmayın...

 

posted on 20 Ekim 2008 Pazartesi 20:20:32 UTC  #    Yorumlar [0]
# 17 Ekim 2008 Cuma

Tam 18-24 aylık bebek bakımı serisinin hijyen ve gezme çantası yazısını yazacaktım ki, Özlem'den muhteşem bir yazı geldi. Özellikle kız bebeklerde, ki biz Ilgaz için bir defa almak zorunda kaldık ve erkek olduğu halde tam yarım günümü aldı, idrar tahlili almak çok zor. Sevgili pratik, analitik ve üstüne de anne olan arkadaşım Özlem bezli bebeklerde idrar tahlili numunesi almak için çalışan bir sistem geliştirmiş. Ve bu sıkıntıyı çeken, idrar almak zorunda olan tüm anne babalar faydalansın diye idrar tahlili alma sisteminin nasıl hazırlanacağını fotoğrafları ile birlikte bana göndermiş. Bekletmeden yayınlayayım dedim, malum sağlık konuları her zaman düzenden öncelikli.

Eğer sizin de kendi geliştirdiğiniz çözümleriniz, el yapımı oyuncak, malzeme reçeteleriniz, denenmiş, onaylanmış mama tarifleriniz varsa, Kitubi'de yayınlamaktan memnun olurum.

Özlem'in ağzından aynen aktarıyorum. Resimleri küçültmek için kestim, isteyene büyüklerini mail atabilirim. Sorularınız varsa yorumlara yazın, Özlem yanıtlayacaktır.

"Damlacığım,

Çok orijinal bir şey olduğunu sanmam ama belki birilerinin işine yarar çünkü ben yaklaşık bir ay kadar tahlil almaya çabaladım. Ama Yağmur poşeti çekip çıkararak kendisine de ufak çaplı ağda yaptığı için çılgınlar gibi ağlıyordu.

Sonunda ben de eski usul ocakta ısıtarak ve octenisept sıkarak sterilize etmeye çalıştığım bir makasla önce bezde bir delik açtım açtığım deliğin kenarlarını yine aynı steril makasla kesilen betafix yapıştırıcıyla (yumuşak olduğu için bu iyi oluyor) kapattım. (Bezin içindeki parçalar dökülmesin diye)

Daha sonra bezin iç kısmı dışarıda kalacak şekilde (Yani bezin tersi içeride kalacak, idrarı emmemesi için) tahlil poşetini yapıştırdım ve üst kenarını bantla beze sabitledim.

Uzun tarafını yerçekimini düşünerek bollaştırıp torbalaştırarak kenarlara bantladım. Eğer bebek fark etmezse bantlanmasa da olabilir.

Bezi bebeğin uyanık ve ayakta olduğu saatlerde bağlayıp sürekli takip etmek gerekiyor. Bir de bağlarken aynı bantlardan bezin beline de yapıştırmak lazım.

Bebek yatarken bağlayınca bu sistem çalışmıyor.Ayrıca yine tecrubeyle sabit kaka için de kullanılabilir.
İdrar poşete dolunca evin hastahaneye veya laboratuara yakınlığına bağlı olarak poşetten şırıngaya çekebilir isterseniz tahlil kavanozuna aktabilirsiniz veya yine hazırda bekletilen steril bir makasla bir delik açarak kavanoza aktarabilirsiniz. Tüm bu işlemlerde steril eldiven kullanılırsa iyi olur veya elleri özel octenisept gibi sıvılarla temizlemek lazım. Ayrıca Tahlil kavanozunun da açılmamış olması gerekiyor.

Sevgiler
Özlem"

Özlem'ciğim için çok teşekkürler...

posted on 17 Ekim 2008 Cuma 10:04:40 UTC  #    Yorumlar [2]
# 15 Ekim 2008 Çarşamba

18-25 Aylık Bebek Bakımı serisinin arasına acil yazı aldım.  Bazı sorunlar için üst devrelerden yardım rica ediyorum. Ağır tempoda bir tuvalet eğitimine başladık. Fırsat olduğunda bu aşamanın öncesini de anlatırım. Son durum şu:

* Bazen tuvaleti geldiğinde söylüyor, götürüyoruz yapıyor. Genelde gündüz oyunla çok meşgulken söylemiyor, biz sorunca da gitmeyi reddediyor.

* Günün belirli zamanlarında ve eğer tuvaletini yapmaya çalıştığını farkedersek, tuvalete gidelim mi diyerek götürüyoruz.

* Sıkılmasın diye kitap okumasına izin veriyoruz, bazen şarkı söylüyoruz.

* Sifonu çekmek dışında ödül vermiyoruz.

* Alıştırma kilodu giydirdik, ertesi gün giymek istemedi, "acıo, acıo, göbek, popo" diyor.

Bundan sonrasını nasıl devam edeceğimizi tam olarak bilemiyoruz. Bazı doktorlar 15 aydan itibaren başlayın, bazıları 2 yaştan önce denemeyin diyor. Acaba kendi haline mi bırakmalıyız, yoksa kilodu giydirip, ıslana ıslana öğrenecek yaklaşımı mı sergilemeliyiz. Bu hafta, haftada 3 gün, günde 2'şer saat olmak üzere oyun gurubuna başladı. Acaba orada kendinden büyük çocukların bezi olmamasına özenerek bezin çıkmasını ister mi diye ümitleniyorum.

Bir başka sorun da gece yatırma sırasında çıktı. Birkaç gece biz onu yatırdıktan sonra, tualet, tualet dedi, götürdük, yüklü miktarda çiş yaptı. Sütünü içtiğinde çişinin geldiğine karar verip, süt içirme işini erkene aldık, sütü içtikten sonra tuvalete götürüyor, sonra yatırıyoruz.

Yatağa yatıyor, uykuya dalmak üzereyken, önce buluş yapmış gibi "tualet!" (heh, tuvalet deyince tuvalete götürüp kitap okuyacaklar, iyi ki aklıma geldi, az kaldı uyuyorduk) diyor, sonra da biz götürene kadar tualet tualet diye bağırıyor. Götürmeyelim desek çocuk kendiliğinden söylemiş, yalancı çoban hikayesine dönecek, ya gerçekten tuvaleti geldiyse. İki gece üstüste 3'er kez yataktan alıp tuvalete götürdük. Uyku saati 1 saat ileri attı. Hiçbir şey de yapmadı.

Bazen tuvalet adaptörü yardımı ile tuvalete, bazen de lazımlığa yapıyor. Bu ekipmanların dezenfektasyonunu nasıl yapıyorsunuz? Örneğin her seferinde çamaşır suyu falan kullanıyor musunuz? İdrar yolları enfeksiyonu olmasından korkuyorum.

Tuvalet eğitimi konusunda tecrübeleri olan var mı? Sizin de başınıza gelmiş miydi böyle durumlar? Ne yapmalıyız?

posted on 15 Ekim 2008 Çarşamba 06:27:42 UTC  #    Yorumlar [7]
# 13 Ekim 2008 Pazartesi

18-24 Aylık Bebek Bakımı Serisinde Önceki Yazı:

18-24 Aylık Bebek Bakımı - Günlük Rutin

Oğlumuzun bakıcısına yol göstermek amacı ile hazırladığım oyun zamanları notlarını aşağıda yazdım. Çocuğumuzun ilgi alanları, gelişimi için gerekli ve keyif aldığı oyun türlerini ön planda tutarak oyun saatlerini verimli geçirmelerini hedefledim.

Oyun Zamanları

Yemek ve uyku saati dışındaki vakti değerlendirirken, birkaç kritere dikkat etmek gerekli:

Çocuklar hayatı oyunla öğrenir. Gün içinde farklı oyun tipleri ile gününü verimli geçirmesine yardımcı olmalıyız. Dönemsel olarak gelişmekte olan becerilerini kullanmasını sağlayacak oyunlarla eğlenerek gelişmesini sağlamalıyız. Ona oyuncaklarını nasıl farklı şekillerde kullanacağını göstererek yaratıcılığının artmasına yardımcı olmalıyız. Küçük ev işlerini oyun haline getirirerek kendine olan güveninin artmasını da sağlayabiliriz. Kendi kendisine oynaması için teşvik etmeliyiz.

Düzenli Oyunlar:

  • Tuğlaları ve legoları ile evler, köprüler, tüneller yapmak. Tuğlalarına zaman zaman halkaları, kovaları, minik hayvanları gibi diğer oyuncaklarını ekleyerek hayal gücünün artmasını sağlayabiliriz. Büyüdükçe, bak buraya bir bahçe yaptım, bu bahçeye koyabileceğimiz bir tahravallimiz var mı, bu köprüden hangi arabamız geçsin gibi sorularla onun da oyuna daha fazla dahil olmasına, kafayı çalıştırmasına yardımcı olabiliriz.
  • Sanat (her çocuk sanatçıdır): Boyalar, hamurlar, kolaj çalışmaları, kurdeleden güller, kağıttan uçaklar, vs. Oynarken basit işleri onun yapmasını sağlayabiliriz. Bak buraya bir daire çiz de bulut olsun, bu hamur parçasını da sen koy çiçek yapalım, bu kağıdı ben katladım, se de bastırır mısın, gibi. Sadece karalama yapacak ve noktalar koyacak bile olsa, boyalarını tutup çizmesi için onu teşvik etmeliyiz.
  • Yapbozlar
  • Trenleri gibi kurulup oynanacak oyuncakları dönem dönem kurup çalıştırmalı, ilgisi ve becerisine göre oynama sıklığını ayarlamalıyız.
  • Saklambaç
  • Güzel havalarda gezinti, bahçede toprakla kova oyunları, dışarıdan taş, yaprak toplamak, ağaçlardan meyve toplamak, park ziyaretleri (başka çocukların da bulunduğu saatleri yakalamaya çalışabiliriz)
  • Topla oyunlar, örneğin yuvarlamaca (bahçede de oynanabilir arka tarafta, düşme riski olmayan yerde)
  • Oyuncak müzik aletleri veya kap kacakla müzik yapmak
  • Müzik dinlemek, sözleri ile söylemek, dans etmek

Yardım Edebileceği Ev İşleri:

  • Oyuncaklarını kendisinin toplamasına alıştırmamız gerekiyor. Her oyuncak setinin parçalarının, oyun bittikten sonra onun yardımını alarak bir arada bulunmasını sağlamak gerekiyor (Tuğlalardan yapılmış bir şehir akşam anne babasının görmesi için saklanabilir)
  • Hergün tüm evin toplanması düzenli bir oyun haline getirilebilir. Her odada, yerinde olmayan eşyalar yerleştirilir, örneğin ona kitaplarını toplama işini verdikten sonra, odanın kalanını düzenleyebiliriz. O odada olmaması gereken tüm  eşyaları bir sepetle toplayıp Ilgaz’dan yardım alarak yerlerine dağıtabiliriz. Ona da minik bir kutu eşya taşıtabiliriz. Yerinde olmayan bir eşya için, “Ilgaz bunun yeri neresi, yerine götürelim bunu?” diye sorabiliriz.
  • Toz almak. Tozlu bir yeri göstererek, temiz, deterjansız bir bezle tozunu alabilir, daha sonra başka bir yeri ondan yapmasını isteyebiliriz.
  • Elektrik süpürgesi ile odasını, ya da kaymayan bir halıyı süpürebilir.
  • Büyüdükçe ve el becerileri geliştikçe, sebzeleri ayıklama, çorapları katlama, katlanmış eşyaları yerleştirme gibi işlere yardım edebilir.
  • Çamaşır makinesinden temiz çamaşırları boşaltabilir. Kurutma makinesi kullanılacaksa çamaşırları makineye doldurabilir.
  • Yemek yerken döktüğü yiyecekleri toplamalı. Kirlettiği yerleri ıslak mendille silebilir.
  • Salona sofra kurduğumuzda kırılmayacak, dökülmeyecek eşyaları götürebilir, geri getirebilir.
  • Dışarıda kalan ayakkabıları kutularına koymaya yardım edebilir (sonrasında ellerini yıkaması gerekli).
  • Yavaş yavaş kendi bakımını yapmayı öğretmeliyiz, merdivenine dikkatlice çıkıp inerek sabah yüzünü yıkamak, ellerini ve ağzını yıkamak, dişlerini fırçalamak, saçlarını taramak, giysilerini çıkartmak, giymek.
  • Yapabileceğini düşündüğün ve tehlikeli olmayan başka işlere de yardım edebilir.

Bir sonraki yazıda Hijyen ve Gezme Çantası...

18-24 aylık bebeğinizle oynayabileceğiniz oyun önerileri

posted on 13 Ekim 2008 Pazartesi 09:15:57 UTC  #    Yorumlar [0]
# 10 Ekim 2008 Cuma

Günlük bir düzen oluşturmanın yarar ve zararlarından uyku serisinde söz etmiştim. Bir süredir, özellikle uykusunun teke inmesi ile programını güncellemeye çalışıyorum. Kendiliğinden bir düzen oturuyor elbette, hem bize, hem bakıcımıza önemli şeyleri hatırlatması, eve gelen ziyaretçilerimin Ilgaz'ın gününü genel olarak nasıl geçirdiğini bilmesi ve duruma göre düzenlemeler yapabilmemiz için yazılı bir program hazırlayıp, basıp buzdolabına astık. Aslında bebeğim 6 aylıkken yazmış olduğum bebek bakım el kitabını 3 aylık, hiç değilse 6 aylık dönemlerde güncellemek istiyordum, ancak 14 ay sonra, oğlum 20 aylıkken kısmet oldu. 

Rutin'in ilk bölümü rutin programını aşağıda yayınlıyorum. Oyun zamanlarında oyuna yaklaşım, ne tür oyunların uygun olduğu ve evde yardım edebileceği küçük işlerle ilgili detayları birkaç gün sonra Kitubi'de okuyabilirsiniz.

Not: Önceden öğle yemeği öğle uykusundan sonraydı, çok geç saate kalıyor ve aç aç iyi uyumuyor diye uykudan önceye aldım. Birkaç gün yemekte uyukladı, sonra alıştı ve çok daha iyi oldu. Saatleri de biraz kaydırdım.

18 Aylık Bebek (ya da Çocuk) Günlük Programı

07:30 Kahvaltı
Tüm gece açlıktan sonra kuvvetli bir öğün olmalı. Genelde temel kahvaltılıkları verirken, ara sıra cornflakes, tost gibi çeşitlerle değişiklik sağlanabilir. Yumurta haftada 3 tane yeterli. Bir gün önceki öğünden kalma köfte, mezeler gibi yiyeceklerle de çeşit sağlanabilir.

      Örnek yiyecekler:
      1. Kahvaltılıklar / Peynirli veya kaşarlı tost (mevsimine göre domates de koyulabilir)
      2. Ekmek / Ev yapımı hamur işleri / cornflakes (süt ve pekmezle (bal, reçel))
      3. Meyve / Bal / Reçel / Pekmez
      4. Salatalık / Domates / Havuç / Biber
      5. Süt

Oyun zamanı  - 1

10:30 Ara Öğün (kendisine soralım, isterse, oyun grubu için yuvaya gidecekse, gitmeden önce verilebilir)
Öğlen yemeği için acıkmasını sağlayacak şekilde hafif olmalı. Tok tutacak hamur işlerinden kaçınmalı. O gün kahvaltıda az yediği yiyecek grubuna göre meyve, az miktarda yoğurt (ballı veya meyveli de olabilir) veya küçük bir bardak süt, meyve ya da bitki çayı olabilir. Dışarı çıkacaksanız yanınıza kuru meyve veya su kabı ile süt, ayran alarak dışarıda atıştırabilirsiniz.

12:00 Öğle yemeği
Yemek, yoğurt (ya da ayran), ekmek, isterse meyve

13:30 Uyku

Oyun zamanı - 2

16:00  Ara öğün
Meyve(mevsime göre yaş veya kuru meyveler) ve yoğurt
Akşam yemeğine kadar atıştırmayacak şekilde olmalı. Meyvenin yanında bir parça peynirli ekmek, varsa evde yapılmış hamur işi, cornflakes gibi sağlıklı yiyecekler.  Ayrıca mevsim uygun olduğunda çiğ yiyebileceği sebzeler (örneğin yazın limonlu bir domates ve bir dilim ekmek),  mısır, kestane gibi atıştırmalık sebzeler de verilebilir.

Oyun zamanı -3
(Ara öğününü yedikten sonra erken acıkırsa, akşam yemeğini yemeye başlasın)

19:00 Akşam yemeği
Yemek, tatlı veya kuru meyve, süt

19:45 Oyun ve uyku rutinine geçiş
20:45 Uyku

Gündüz Uyku Rutini: Tuvalet, pijama, uyanınca yapacakları üzerine sohbet, yatak
Akşam Uyku Rutini: Tuvalet, el yıkama (ya da banyo), diş fırçalama, bir kitap, bir şarkı, yatak, üstünü ört, ışığı kapat, çık, çık :)

Güncelleme ek: 1 yaşını geçtikten sonra kalsiyumun demiri tutması sebebiyle, kansızlığa yol açmaması açısından günlük 500 ml'den fazla süt ürünü tüketmesi önerilmiyor.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

Bu seride sonraki yazılar:

18-24 Aylık Bebek Bakımı - Dil Gelişimi ve Güvenlik

18-24 Aylık Bebek Bakımı - Hijyen ve Gezme Çantası

18-24 Aylık Bebek Bakımı - Oyun Zamanları

Ne Pişireyim Derdine Son - Çoktan Seçmeli Haftalık Menü

posted on 10 Ekim 2008 Cuma 11:02:43 UTC  #    Yorumlar [0]
# 08 Ekim 2008 Çarşamba

Nasıl olabildiğini hiç anlayamazdım. Toplumumuz titizliği ve bebekleri aşırı korumacılığıyla tanınır. Bebekler kırkı çıkana kadar sokağa çıkartılmaz, yıkanmaz. Eldivenlenir, şapkalanır, paketlenir, beşiğinin dantelleri içinde acaba doğdum mu, yoksa doğamadım mı karmaşası içinde yatar haftalarca. Giysileri çamaşır sularında yıkanır, dezenfekte olsun diye havlularına kadar ütülenir (pestile döner o havlular). Evler silinir, silinir. Biberonlar emzikler, kaplar kacaklar kaynatılır, kaynatılır. Sokağa çıkartılırken kat kat giydirilir (Allah korusun, naaş örter gibi tüm yüzü hem de polarla örtülü şekilde bebek arabasında uyutulan çocuklar görüyorum).

Sonra sen kendi çocuğunu alır çıkarsın sokağa, ablalar, teyzeler, nineler, gelirler ellerler çocuğu kaşla göz arasında. Pazara çıkarsın, az önce havuç seçtiği eliyle gelir çocuğun elini ayağını tutar, o da yetmez öper. Ne çabuk unuttunuz bunların kedi yavruları gibi ellerini ayaklarını yaladıklarını. Sizin çocuğunuz, torununuz yok mu? Ne çabuk unuttunuz kendi korkularınızı. Sizin bebekleriniz bebek, başkalarının ki patlıcan mı? Başkalarının mikrobu mikrop, sizinki probiyotik mi?

İşte böyle düşünür, sinirlenirdim. Samimiyet hissedip yaklaşmasınlar diye asık suratla gezerdim sokaklarda. Sanıyorum şimdi biraz daha iyi anlıyorum. Ama hatırlamak ve de hatırlatmak lazım diye düşünüyorum.

Bebeğime artık bebeğim diye hitap ederken birkaç saniye duraklamaya başladığım zamanlardan beri, ilk günlerdeki korkularımın bana uzak ve biraz anlamsız geldiğini farkettim. Topraklı ellerini ağzına götüren birisini sokaktaki mikroplardan sakınmaya çalışmak? Eski korkular birer tatlı hatıra oldu, yerlerini yenileri aldı.

Her zaman bebeklere, çocuklara bayılmışımdır. Kendi çocuğum olunca hevesimi alacağımı düşünürdüm. Hiçbir zaman fiziksel olarak dokunmaya kalkmasam da sokaktaki her çocuğu uzaktan uzaktan sever, öpmek için içim giderdi. Oğlum bir yaşlarındayken, eşim bir gün isyan etti; "kadın kendi çocuğun var artık sulanmasana başkalarının çocuklarına, ayıp" diye :). Beter oldum. Şimdi onlara daha da farklı bakıyorum. Daha da çok seviyorum. Örneğin eskiden benim için ağlayan bir bebeğin cazibesi yokken, şimdi hangi çağda olabileceğini, olası sıkıntılarını tahmin edebiliyor, bebeğe, hatta annesine sempati ve empati ile yaklaşıyorum. Daha çok, daha çok, hepsini öpmek istiyorum.

Sanırım bu sokaklardaki öpücüklü teyzelerin de durumu benim gibi. Eski korkularını unutuyorlar, sevgileri ağır basıyor.Sadece kendilerini kontrol etmekte zorlanıyorlar.

Bir şey daha farkettim. Hep söylerler, ilk çocuktan sonrakiler rahat büyütülür diye. Bir tane çocuk insan formuna eriştikten itibaren ebeveynler rahatlıyor ve belki başkalarının bebeklerine, kendileri yeniden doğuracak olsalar ne yapacaklarsa, öyle davranıyorlar. Ben çok sinirlenirdim bazılarının rahatlıklarına. Kendi çocuğunda şöyle yapıyordu, böyle titizleniyordu, benim çocuğuma gelince nasıl davranıyor diye. Bu ikinci çocuk yerine koyma durumunu yeğenim olduktan sonra kavradım. Ablam bir konuda endişelendiğinde, bu konu bana çok küçük, gelip geçecek bir şey gibi geliyor. Çünkü zamanında bize geldiler ve geçtiler. Ama şimdi bu küçük endişeler onun bütün dünyası. Çünkü henüz iletişim kuramadığı bir canlı ile uğraşmakta. Neden uyanıyor, neden ağlıyor, fazla mı uyudu, pişik mi oldu, yeterince emiyor mu, üşüdü mü, fazla mı ısındı, öptüler, hasta olur mu...

O ilk günleri, ilk haftaları, ilk ayları unutmamak, benzer endişeleri duyduğumuzu, hepsinin çabucak atlatılacağını anlatmak ve paylaşmak gerekiyor. Arkadaşlarınızın evlerindeki, sokaklardaki bebekler, sizin ikinci çocuklarınız değil, annelerinin, babalarının biricikleri. Unutmamak ve hatırlatmak gerekiyor.

Üzerinde beni öpme yazan bebek giysilerini görmüşsünüzdür. Acaba kocaman "Lütfen Bebeğimi Ellemeyin!" yapıştırmaları bastırtsak, bebek arabalarının görünen bir yerine yapıştırsak, anne babanın ağzından, daha mı etkili olur? Ne dersiniz?

 

 

 

posted on 08 Ekim 2008 Çarşamba 21:26:38 UTC  #    Yorumlar [5]
# 06 Ekim 2008 Pazartesi

Bu Kadar Abi Oldum

Ilgaz'ın yeni doğan kuzeni Tan sayesinde abi olması durumundan yararlanarak geceleri de kendi kendine uyumasını başardık (kendisi yaklaşık 20 aylık). Bayramdan 3-4 gün önce bir akşam;

 - Ilgaz bak sen artık abi oldun değil mi, biz artık sen uykuya dalarken odada beklemesek, odadan çıksak, kendi kendine uyumak ister misin?

 diye sorduk,

 - Çık, çık

dedi, yüzü hafif ekşiydi ama hadi bakalım, şansımızı deneyelim dedik. Sonra dedim ki;

 - Şimdi dişlerini fırçalayalım, sütünü iç, önce bir kitap okuyayım sonra, bir şarkı söyleyeyim, sonra seni yatırıp üstünü örteyim, ışığı kapatıp çıkayım, ne dersin?

dedim.

 - Hı

Tonlamasından evet mi, hayır mı olduğu net anlaşılmayan bir  "hı" çıktı.

Çık, Çık

Kısa bir kitap ve kısa bir şarkı seçerek, söz verdiklerimi olabildiğince çabuk tamamlayıp, yatağına yatırıp, öperek biraz daha pohpohladım. Ben kapıya doğru yönelirken "çık, çık" dedi ve iyi geceler dileyip çıktım. Bir-iki dakika sonra bunun pek işine gelen bir şey olmadığına uyanmış olacak ki biraz ağladı. Tekrar yanına gittim, bak ağlama, artık büyüdün, benim de işlerim var, onları yapayım, yarın oynarız dedim. Ben çıkarken daha şiddetli ağlayınca tekrar yanına gitmedim. Yaklaşık beş dakika mızıldanma şeklinde ağladı ve uyudu. Ertesi sabah uyandığında onu kucaklayıp, aferim ne güzel uyudun kendin, büyüdün sen artık dedik. Çok sevindi. Sonraki iki akşam, hiç ağlamadan ve sorun çıkartmadan uyudu (bir gece ben, bir gece Gökhan dönüşümlü yatırıyoruz).  

Gündüz uykularının teke inmiş olması, ama tek uykunun da tam olarak yetmediği akşamları çok uykulu olması iyi bir dönem seçimi oldu sanırım. Epey bir süredir de kendi kendine uyuması için odadan çıkma işini denemiyorduk, kafasındaki olumsuz durumu unutturmuş olduk. Yalnız elimizde olmadan yanında bu çocuk ne zaman kendi uyuyacak, koca adam oldu, bıraksak uyur mu gibi konuşuyorduk. Sanırım bunları da değerlendirip, bir dönemin bitmiş olduğunu anladı.

(burada işe yaramış olabilir ama, onunla ilgili konuları, onun yanında, o yokmuş gibi konuşmamın iyi bir davranış olduğundan biraz şüpheliyim, ben küçükken biraz sinirlenirdim bunu yaptıklarında, benim anlamadığımı sanıyorlar diye düşünürdüm)

Tatil Dönüşü

Bayram tatilinde odasında uyumadığı için bırakıp çıkmayı düşünmedim, güvenlik gerekçelerini de göz önünde bulundurarak. Yalnız ara sıra; "Şimdi tatilde olduğumuzdan yanında bekliyorum, Ilgaz kocaman abi oldu, evde yine kendin uyuyacaksın değil mi?" dedim. Odasına girdiğimizde yatağını özledin mi, nevresimindeki desenleri kastederek, penguenlerini özledin mi diye sordum. Yine aynı tatil öncesindeki gibi yatırdım. Sadece bir saniye mızıladı, ben odasına çıkıp mutfağa varmadan susmuştu, ve belki yol yorgunluğu ile uyumuştu bile. İstisnaların istisna olduğunu bilmesi çok güzel.

Akşamları onu uyuturken ben de mayışıyor, hatta bazen uyukluyor, sonra kendime gelemiyor, kendime hiç vakit ayıramamış oluyordum. Hem onun, hem de bizim için çok iyi oldu.

posted on 06 Ekim 2008 Pazartesi 09:20:39 UTC  #    Yorumlar [4]
# 02 Ekim 2008 Perşembe

Oğlum akşam yemeklerinde daha birkaç çeşit yemek yiyebildiğinden beri düzenli muhallebi yapmayı bırakmıştım. Karnı doyduktan sonra muhallebi yemek istemiyordu (hurma, cevizli sucuk, kek gibi tatlılara itirazı yok elbette). Tatile çıktık ve düzen bozuldu. Bütün gün ikram olarak çıkartılan her şeyden kaşla göz arasında atıştıran Ilgaz, öğünlerde bir şey yemez oldu. Bu akşam Ankara-Yalova yolu sonrasında yorgunluktan bitap vaziyette babaannesinin hazırlayıp sunduğu tüm çeşitlere mızıldanarak itiraz edince, bari tok yatsın, gece iyi uyusun, sabah keyifli kalksın da yarını kurtaralım bari diye muhallebi yedirmeyi denemeye karar verdim. Artık açlıktan mı, çok beğendiğinden mi bilinmez, muhallebiyi çabucak bitirince, tarifini yazayım bari dedim. Bu arada muhallebiyi ben de beğendim, ailecek yenilebilecek bir tarif gibi geldi.

Tarçınlı Muhallebi

Malzemeler (2-3 kase için)

2 su bardağı süt

1 tepeleme çorba kaşığı mısır unu

1 tepeleme çorba kaşığı pirinç unu

2 silme çorba kaşığı şeker (ya da pekmez)

1 tatlı kaşığı tereyağı

1 çay kaşığı tarçın

Hazırlanışı:

Mısır unu, pirinç unu, şeker, tarçın ve tereyağını kısık ateşte birkaç dakika kavurun (şeker kavurulunca hafif karamel tadı oluşuyor, daha lezzetli oluyor). Şeker kullanmıyorsanız pekmez de olur, hatta keçiboynuzu pekmezi şahane olur, yalnız kıvamı tutturmak için sütü miktarını azaltmak gerekebilir. Sütü ısıtın. Bir yandan muhallebiyi karıştırarak sütü yavaşça ekleyin. 5 dakika kadar kısık ateşte karıştırarak pişirin. Bebeğinizin zevkine göre ılık veya soğuk servis yapın. Bebekler büyüdükçe yiyeceklerin görüntüsüne daha fazla önem vermeye başlıyorlar. Üzerini az miktarda tarçınla süsleyebilirsiniz.

Süsleme önerisi:

Kartondan bebeğinizin sevdiği minik bir şekil kesin, bir yıldız ya da bir kelebek olabilir örneğin. Şeklin ortasına bir parça bantı kıvırıp yapıştırın (iki yüzeyi de yapışkanlı olsun diye, bir parça sakız da olabilir). Şekli yapıştırdığınız bant yardımı ile işaret parmağınıza yapıştırıp kasenin üzerinde birkaç santimetre havada tutun. Bir çay süzgecine az miktarda tarçın (ya da kakao) koyun. Şeklin üzerinden kaseye doğru süzgeçtekileri yavaşça eleyin. Şeklin olduğu kısım tarçınlanmadan kalacak, kenarlarda boşta kalan kısım gölgeli olarak tarçınlanacaktır.

Afiyet olsun :)

posted on 02 Ekim 2008 Perşembe 21:33:19 UTC  #    Yorumlar [0]
# 26 Eylül 2008 Cuma

Kitubi'yi yazmaya nasıl başladığımın hikayesini Blog Kazanı'nda yazdım,

"İlgilendiğim her konuyu didik didik araştırmayı her zaman sevmişimdir. Eskiden telefon vardı, eş-dost vardı, dükkanlar, kütüphaneler vardı. Üniversitede mercanlarla ilgili arama yaparken, İngilizce sayfalarda arama motorunun son sayfasına kadar gidip de aradığımı tam bulamadığım günler de geride kalmıştı artık. 1 google, 2 bit yeterliydi uzmanlaşmaya. "

Yazının tamamı için, Bu kadar bilgiyi ne yapacağım ben?

posted on 26 Eylül 2008 Cuma 21:02:04 UTC  #    Yorumlar [0]
# 23 Eylül 2008 Salı

Yenidoğanlarda Biberon Kullanımı

Yeni doğmuş bebeklerde biberon kullanımı önerilmiyor. Memeden süt içmekle, biberondan süt içmek tamamen farklı motor beceriler gerektiriyor. Bebeğiniz memeden emmeyi tam olarak öğrenmeden biberon kullanmak, bebeğin biberondan içme şekline alışarak, memeyi reddetmesine neden olabiliyor. Biberon kullanıldığı halde memeyi reddetmeyen, hem memeden, hem biberondan başarıyla beslenebilen bebekler var. Yine de riske girmemek gerektiğini düşünüyorum. Bebeğiniz memeye iyice alışıp, anne sıcaklığı ve kokusunu ayırt edip biberona tercih edecek çağa gelmeden önce ek besin vermek zorunda kalırsanız, kadeh (likör bardaklarına benzeyen şurup ölçekleri), ya da silikon kaşıklar kullanmaya çalışın. Medela'nın Türkiye sayfasında göremedim ama böyle bir ürünü var. Bebeğin hortumun ucunu anne memesiyle birlikte alması ile meme alışkanlığı sürdürülüyor. Ürün temelde süt sağma kabı, bebeğin ağzı, steril serum borusu ve birleşik kaplar kanunundan ibaret gibi duruyor. Yani evde de yapılabilir gibi geldi bana.

Ne Zaman Başlamalı?

Bebek palazlandıktan sonra özellikle çalışan annelerin biberon denemek için çok uzun süre beklememesi iyi olur gibi geliyor. Çünkü çok beklenirse bu sefer bebeği biberona alıştırmak zor oluyor. Biberondan nasıl emeceğini bilmiyor, üstelik biberon plastik ve annesi gibi de kokmuyor. Ben Ilgaz bir aylıkken (her gün sabaha karşı gazdan kıvranırken), hava yutmaması için daha iyi bir çözüm olur mu ümidiyle bir gece sağılmış sütümü vermiştim. O gece anladım ki bebek ağlarken süt ısıtmaya çalışmak pek pratik bir iş değilmiş. Sabah şişecek göğüsler ve sütlerin azalma riski de cabası. Emzirmek en kolayı. Biberonu şapır şupur bitirince çok korktum ya emmezse diye, neyseki hiç sorun etmedi. Bundan sonra da biberonla zaman zaman rezene verdim. Dışarı çıktığımda da emzirilecek ortam yoksa sağılmış süt verdim. Eve döndüğümde tekrar sağıp yerine koymaya çalıştım. Tam gün çalışmaya başladığımda gündüzleri emmeyi bıraktığı için biberona gerek kalmamıştı.

Hangi Marka?

Ben Avent marka biberon kullandım, bir şikayetim olmadı. Chicco, Nuk, Dalin, Medela, Kraft, birçok marka biberon var piyasada. Marka seçiminde kullanım kolaylığı ve bebeğin rahat emmesi en önemli faktör olmalı sanırım. Ben doğumdan önce bir tane 2 numara Avent biberon almıştım. 0 yaştan itibaren kullanılır yazıyordu. Daha sonra yine Avent ama bebek büyüdükçe de kullanılabilecek, biberonu döndürdükçe akış debisi değişen uçlusundan aldım. Bebeğim küçükken bu değişen akış uçlu biberonla pek rahat edemedi (ancak 1 numara olarak belirtilenden içebiliyordu, 2'si fazla geliyordu). Daha sonra bu biberonlarla uyumlu süt saklama kapları (biberon adaptörü  ile biberon ucu takılabiliyor, katı gıdalar da saklanabiliyor) aldım. Büyüdükçe damlatmayan suluklarından aldık. Hepsi birbiriyle uyumlu ve şişeleri değiştirilerek kullanılabiliyor. Bu arada bardak şeklinde süt saklama kapları az miktarda süt ve buzdolabında saklamanın yeteceği (süre olarak) durumlarda iyi bir çözüm. Ama bu kaplardaki 50-60 ml'den fazla sütü benmari yöntemiyle çözdürüp ısıtmak çok vakit alıyor. Daha fazla yüzey alanına sahip, incecik dondurulabilen süt saklama poşetleri daha pratik (ve maliyetli tabi).

posted on 23 Eylül 2008 Salı 20:52:42 UTC  #    Yorumlar [2]
# 22 Eylül 2008 Pazartesi

Anne Sütü Çeşitleri (tercümedir)

Kolostrum / Ağız Sütü / İlk Süt
Kolostrum göğüsler tarafından üretilen ilk süt olup, genellikle hamileliğin 5. ve 6. aylarından itibaren göğüslerde bulunmaktadır. Bebeğiniz doğar doğmaz, bebeğinizin minik midesine uygun şekilde az miktarda salınır. Çoğu bebeğin kolostrumdan içebildikleri sürece, bu zaman zarfında ek olarak mamaya ihtiyacı yoktur. Doğumdan sonra mümkün olan en kısa sürede emzirmeye başlayın. Özellikle ilk 24 saat içinde 1 ile 3 saatlik sıklıklarla emzirinki bebeğiniz bu kıymetli sütü alabilsin. Anne sütü yenidoğan bebeğinizin ihtiyaçları için özel olarak tasarlanmıştır. Kolostrum koyu sarı renkte, kıvamlı, protein açısından zengin ve az yağlı, az şekerlidir. Olgun süte göre 3 kat daha fazla protein içermesinin nedeni, annesinden geçen koruyucu antikorlardır (antibodies). Bu koruyucu maddeler bebeğinizi korur ve barsaklarını çalıştırarak, mekonyum adı verilen ilk kakasını yapmasına yardımcı olur.

Olgun süt
Sütünüz doğumdan sonra 48 ile 72 saat içinde değişecek ve miktarı artacaktır. Doğumdan sonra ne çabuklukta emzirmeye başladığınıza ve ne sıklıkta emzirdiğinize göre bu süre uzayabilir. Eğer bu doğumunuzdan daha önce emzirdiyseniz sütünüz biraz daha erken değişebilir.

Önsüt (Foremilk): Bir göğsü emzirmeye başladığınızda bebeğin ilk aldığı süte önsüt denir. Sulu görünümlü, hafif mavimsi bir süttür. Önsüt bebeğinizin susuzluk hissini gidermek için su ağırlıklıdır.
Geri-süt (Hind-milk): Birkaç dakikalık emzirmeden sonra gelen süttür. Kremaya benzer bir kıvamı vardır ve yağ konsantrasyonu olarak en zengin anne sütüdür. Bu süt bebeğinizi rahatlatır. Bebeğinizin doymasını ve kilo almasını sağlayan da bu süttür. Bebeğinizi yüzünde uykulu, keyfi yerine gelmiş bir ifade görene kadar emzirin.

posted on 22 Eylül 2008 Pazartesi 20:33:09 UTC  #    Yorumlar [0]
# 18 Eylül 2008 Perşembe

Sevgili yeğenim Tan, rüya yorumları, kahve falları gibi pisişik işlere inanmama ve reddetme çabalarıma karşın, ablamın 2 ay önceden gördüğü tarihte, 14 Eylül 2008 itibari ile dünyaya gözlerini açtı. Belki de ablam kendisini şartlandırmıştır değil mi? Öyle kabul edelim. Fazla pisişmek bünyeye zarar verebilir :)
 
Yarın hafta sonu için tekrar Tan'ı ve taze anne babasını görmeye Ankara'ya gideceğiz. Ben de annesine süt, Tan'a löp löp yağ olsun diye süt arttıran kurabiyeler pişirdim. Akşam soğutup buzdolabının derin dondurucu bölümünde dondurdum, diğer hamur işleri gibi çözüldüklerinde besininden bir şey kaybetmeden tazeliklerini koruyacaklarını umuyorum.

Bebeğim katı gıdalara başladıktan sonra  emme sıklıklarını hızla azaltıp, süresini kısalmış,sütüm de "besin" olmaktan çıkıp, ancak "aşı" olabilecek miktara inmişti. Bu kurabiye tarifine tırım tırım "sütümü nasıl arttırırım" sorusuna cevaplar ararken rastlamıştım, denememiştim.

Tarife geçmeden önce anne sütü azlığı ve arttırma yolları ile ilgili birkaç tespit ve yorumumu yazmak istiyorum. Bunların benim yorumlarım olduğunu lütfen unutmayın, bu anne sütü işi kişiden kişiye ve özellikle bebeğin ihtiyaçlarına göre çok değişiyor. Lütfen hiçbir şeyi takıntı yapmayın ve kulaktan dolma bilgiler yerine doktorunuzla konuşmayı deneyin.

Sütüm gelmedi
Bebeğinizi kucağınıza aldığınız anda ilk sorulan sorudur, "sütün geldi mi?". Halbuki süt öyle bir anda gökten gelen bir sıvı değil. Bebek emdikçe geliyor. İlk birkaç günde bebeğin sürekli denecek derece sık emmek isteyebileceğini, emerken uyuyakalabileceğini, sık ağlayabileceğini unutmayın. Bunları sütüm gelmedi, sütüm az gibi yorumlamayın. Göğsünüzü sıkarak çıkan süt miktarını kontrol etmeye çalışmayın, başkalarının bunu yapmasına izin vermeyin. Böyle bir kontrol yaparsanız büyük ihtimalle karşılacağınız tablo damlalar halinde sarı bir sıvı olacaktır, bebeğin ilk birkaç günde ihtiyacı olan şey de bu sıvıyı sık sık emmektir. Arz, talep meselesi.

Süt basması
Bebek birkaç gün böyle emmeye devam ettikten sonra birden göğüsler şişiyor, yağlı sulu sütler geliyor. Eğer göğsünüzde sızlama varsa, emzirmeden önce sıcak kompres, emzirdikten sonra soğuk kompres iyi gelir. Eğer bebeğin emmesini güçleştirecek kadar şiştiyse, sıcak kopmresten sonra az miktarda sağarak sonra emzirmeyi deneyebilirsiniz.

Sütüm fazla
Göğüslerin bebeğin ne kadar süt ihtiyacı olduğunu saptamaları birkaç ay alıyor sanırım. Göğüsler bu dönemde şiş olabiliyor, sabah uyandığınızda geceliğinizi sütle ıslanmış bulabiliyorsunuz. Bu dönemde sütün fazlasını sağmak hem sütün miktarını korumak, hem de olası sağlık sorunlarına karşı buzlukta stok oluşturmak için kullanılabilir. Fırsat olduğunda süt saklama ile ilgili de yazarım.

Sütüm azalıyor
Göğüsler bebeğin ihtiyacı olan süt miktarını tespit ettiğinde (3-4 ay civarı), göğüslerdeki bu şişlik azalıyor. Bu da acaba sütüm azalıyor mu diye endişe etmenize yol açıyor. Aslında süt bebek emdikçe geliyor. Ayrıca bebeğin emme sıklığının azaldığı dönemlerde, gece uykuları uzadıkça da süt miktarında azalmalar olabiliyor. Hemen panik yapmamak gerekiyor. Sütün tekrar düzene oturması 3-4 gün sürebilir. Bebeği sık sık ve uzun süreler emzirmeye devam etmek yeterli sanırım. Dengeli beslenmeye ve yeterli sıvı almaya da dikkat etmek gerekiyor. Doktorunuz bebeğin kilo artışında bir sorun tespit ederse zaten gerekli desteği önerecektir. Bu arada sağlık ocaklarında da ücretsiz olarak sağlıklı bebek takip adı altında bu ölçümler yaptırılabiliyor.

Süt sağma makinesi
Sütler bolken piyasadaki pompalarla sağmak ve hatta süt arttırmak mümkün. Ben Medelanın pilli ve elektrikli süt pompasını kullanmıştım. Ancak, belli bir miktarın altındaysa, bebek de fazla emmiyorsa hastane tipi daha güçlü pompalardan kiralamak daha mantıklı sanırım.

Katı gıdaların süt miktarına etkisi
Benim bebeğim katı gıdalara geçtikten sonra az emmeye başladı. Gündüzleri sadece uykuya dalmak için emzik gibi kullanmak üzere daha uzun emiyordu. Bu da bebeğin uyku düzeni için önerilen bir yöntem olmadığından alıştırmak istemedim. Kesilir korkusuyla dönem dönem bu durumu çok sorun haline getirdim. Acaba nasıl arttırabilirim diye araştırıp durdum. En azından inek sütü verebilecek çağa kadar süt artsa da fabrikasyon formül mamalara talim etmek zorunda kalmasam diye çabaladım. Halbuki, günde bir-iki kere de olsa düzenli emiyorsa süt tamamen kesilmiyor. Bu noktada belki de doğaya bırakmak daha mantıklıydı diye düşünüyorum. Belki de sütün miktarından öte, içeriği bebeğe yetmiyor. Ufacık midesini sütle şişirmek yerine katı gıdaları tercih ediyor. Gece yatmadan, gece uyandığında ve bazen sabah uyandığında emiyordu (gitgide azalan sürelerde). Bu onu hastalıklardan korumak için yetiyordu sanırım. Bu süreçteki sağlık durumuna ve gelişimine bakarak kendimi boş yere üzmüş olabileceğimi düşünüyorum. Olsun, ben anne olarak elimden geleni yaptım diyor ve tarife geçiyorum. Tarifin içindekiler sütü arttırmasa bile annenin sağlıklı atıştırması, barsaklarını yumuşak tutması açısından yararlı gibi gözüküyor. Eğer anne sütünü arttırdığını bildiğiniz besinler varsa, bunları yazarsanız çok sevinirim.

Süt Arttıran Kurabiye Tarifi (Tarifin orijinali)
Malzemeler
150 gr. tereyağı
1 bardak şeker
1 bardak kahverengi şeker
4 çorba kaşığı su
2 çorba kaşığı çekilmiş keten tohumu (ben yanlışlıkla 4 kaşık koydum, sorun olmadı, bu arada hamilelikte fazla kullanılmaması gerektiğini okumuştum)
2 büyük yumurta (ben yanlışlıkla 4 koydum kek gibi oldu :))
1 çay kaşığı vanilya
2 bardak un
1 çay kaşığı karbonat
1 çay kaşığı tuz
3 bardak yulaf ezmesi
1 bardak damla çikolata (ben kuru üzüm kullandım)
2 çorba kaşığı bira mayası

Halk arasında Yulaf, keten tohumu (omega-3 de içerir) ve bira mayasının süt arttırdığı düşünülüyor. Ben de sütümü arttırır hevesiyle GNC'nin tablet haline getirilmiş bira mayasından almıştım (brewers yeast), bunları ezerek kullandım. Aslında malzemelere bakıp, bir de keten tohumuyla suyu karışıtırınca çıkan kokuyu aldığımda tadından pek ümitli olmamıştım. Ama evdeki eşim, kuzenim ve oğlumdan oluşan bey komitesinin beğeni testini başarıyla geçti. İçindeki tahıllardan dolayı diyet izlenimi veriyor, ama malzemelerin hiç diyetlik bir durumu yok değil mi? ;)

Yapılışı:
Suyla keten tohumunu karıştırın, 3-5 dakika dinlendirin.
Tereyağı ve şekeri krema haline getirin.
Yumurtaları ekleyin.
Islattığınız keten tohumlarını ekleyin. İyice karıştırın.
Yulaf ve çikolata dışındaki kuru malzemeleri karıştırın. Yaş malzemelere ekleyin.
Yulaf ve damla çikolataları ekleyin.
Fırın tepsisine yağlı kağıt döşeyip kaşıkla azar azar dökün. (Yumurtasını az koyunca daha katı olursa belki elle de şekil verilebilir)
8-12 dakika pişirin (büyük fırında 190 derecede pişirdim, kapatıp 5 dakika daha beklettim)

Afiyet olsun! Size de bebeğinize de :)

posted on 18 Eylül 2008 Perşembe 11:04:20 UTC  #    Yorumlar [2]
# 12 Eylül 2008 Cuma

Bu aralar Kitubi'nin kısmeti ürün yorumlarından açıldı. Bir süre önce oğlum mama sandalyesinde oturmaya direnç göstermeye başlayınca bizim sandalyelere oturtmayı denedik, olacak gibi gözükmüyordu. Ben de başka bir çözüm aramaya başladım.

Kolay temizlenebilmeli

En mantıklısı masaya takılanlar gibi gözüküyordu ama bana güven vermediler. TFY'nin alt bölümü şişme sandalyesini gözüme kestirdim. Yurt dışında yazılmış yorumları araştırdım ve temizliğinin ciddi problem olduğunu okudum. Alt kısım şişme olduğundan yıkanamıyordu. Bir de bunun takliti gibi gözüken Sevi Bebe marka portatif mama sandalyesi alternatifi vardı. E-bebek'e gidip buna baktım. Alt bölümü şişme yerine fermuarlı, içine iki kat sünger koyulacak şekilde tasarlamışlar. Süngerleri çıkartıp, kumaş bölümünü çamaşır makinesinde yıkayabiliyorsunuz. Alıp bir deneyeyim, rahat edemezse geri götürürüm düşüncesiyle aldım.

Güvenli mi?

Aslında yaptığı iş bebeği sandalyede biraz yükseltip masaya yaklaştırmak ve sandalyeye sabitlemek. Sabitlemek derken, Ilgaz uğraştığı zaman kemerlerden kurtulabiliyor, ama zaten asla sandalyede yalnız bırakmıyoruz. Büyük mama sandalyesinde de benzer bir risk vardı çünkü sımsıkı bağladığınız çocuktan iyi yemek yeme performansı beklemek pek mantıklı olmuyor. Ayrıca ayaklarını masaya dayayarak sandalyeyi geriye düşürme riski de var. Bunu engellemek için sırtını boşlukta bırakmayacak şekilde oturtmaya çalışıyoruz.

Her durumda kendi hareket kabiliyeti yüzünden güvenlik açıkları oluşsa da, bu açıklar direk sandalyeye oturmasından farklı riskler değil. Sonuçta artık yürüyen, koşan hergün gelişen bir insan, güvenliğini dikkat ve eğitimle sağlamak zorundayız sanırım. Gözümüzün önünde oynarken iki taşın arası bir sandalyeye tırmanıp, oturuveriyor. Bir yerlere bağlayarak ne zamana kadar idare edebiliriz ki?

Tatil için de ideal. Yandaki fotoğraf Assos'ta çay bahçesinde çekildi.

Not: Yıkandığında da çok kolay kuruyor. Sadece süngerlerin gireceği bölüm ıslak kalıyor, onu da kurulamak yeterli oluyor çünkü içi plastik kaplı.

Hangi mama sandalyesini almalı?

posted on 12 Eylül 2008 Cuma 20:36:51 UTC  #    Yorumlar [2]
# 08 Eylül 2008 Pazartesi

Bu dizide ilk yazı:

Bebeğim neden arkaya dönük oturmalı?

Geriye dönük araba koltuğumuzu aldık

Volvo'nun getirdiği Britax geriye dönük araba koltuğunu alıp kullanmaya başlayalı neredeyse 4 ay olacak. Bu yazıyı yazmakta çok acele etmek istemedim, biraz uzun yol tecrübe edelim, ondan sonra yazarız dedim. Tatilden de koltuğumuzdan gayet memnun şekilde döndük. Bu arada Ilgaz da 5 gün sonra 19 ayını dolduracak.

Koltuğu Arkas Otomotiv Akatlar'dan, yedek parça şefi İbrahim Bey'in yardımları ile aldık. Bu koltuklardan çok sayıda satılmadığından, kullanılacak parçalara birlikte baktık, kendisi sağolsun hiç üşenmedi, depodan getirtti, parçaları Peugeot 307'imizde deneyerek emin olduktan sonra satın aldık.

Bu arada Maxi-Cosi'sinden, Mothercare'ine, e-bebek'inden, Britax-Römer'ine tüm üreticileri, dağıtıcıları aradık. Bu arada sanırım yılbaşı öncesiydi, Besafe'in dağıtıcısı Anne Bebek ürünleri fuarı için geriye dönük modelleri İzi Combi'den numune getireceklerini iletti. Beylikdüzündeki fuara heyecanla gittiğimizde gördük ki ürün halen Albimini gibi mağazalarda dağıtımını yaptıkları İzi Comfort'un yeni modeli, geriye dönük monte edilemiyor. Dağıtıcısı ile birlikte katalog üzerinden ürüne baktığımızda, "isterseniz sizin için ürünü getirteyim, 1 haftada gelir" dedi. Türkiye'de Volvo alternatifi olmasa bunu değerlendirecektim. Sonuçta Volvo Britax'a önemli bir fiyat avantajı olmayacaktı, görerek almak bana daha güvenli geldi.

Bunun dışında görüştüğüm hiçbir dağıtıcı ile bir gelişme kaydedemedim. Kimileri hanfendi geriye dönük çocuk koltuğu olmaz, ana kucağı vardır, bunlar arkaya bakar, 1 yaşından sonra öne doğru seyahat etmeleri gerekir şeklinde bilgi verdi, bazıları da bizi dünyada böyle bir ürün olmadığına ikna etmeye çalıştılar. Piyasada pahalı ve güvenli tanınan markalardan biri de Volvo'nun geriye dönük koltuk getirmesini işgüzarlık olarak görüyormuş gibiydi. Bana Avrupa standartlarını açıkladırlar, ben de standartları değil izlediğim çarpışma testlerini dikkate aldığımı ilettim. Demek ki bizim gibi bu ürünü bilip soranlar var ki, Volvo'nun yaptığı işin farkındalar ve bu rahatsızlığı duyuyorlar diye düşündüm.

Öncelikle çocuk geriye dönük sıkılır, sıkışır endişelerine açıklık getirmek istiyorum. Aşağıdaki fotoğraflarda, oğlum 15 aylıkken yeni koltuğunda, yanında da eski anakucağı monte şekilde görülüyor. Gördüğünüz gibi bu koltuk çok daha yüksek, geniş ve rahat. Çocuk rahatlıkla yan camları ve arka camları görüyor. Özellikle trafikteki yüksek araçların şöförleri yolcuları ile sessiz bir iletişim geliştirdi. Diğer araçlarla, hatta yavaş trafikte yayalarla yüzyüze geldiğinden herkese el sallayarak seyahat ediyor. Artık 19 aylık ve hala koltukta bol bol büyüyecek yeri var (18 ay kontrolünde boy:86 cm, kilo: 12 kg).

Orta koltuğun başlığına astığımız bir ayna yardımı ile başımızı çevirdiğimizde ve doğru ayarlayabildiysek dikiz aynasından biz onu görebiliyoruz. O da bizi ve kendisini, ve hatta ön camı görebiliyor. Yanına oturduğumuzda yüzü bize dönük olduğundan onu oyalamak, zorunlu hallerde bir şeyler yedirmek içirmek çok daha kolay oluyor.

Ana kucağında olduğu gibi, bu koltukta da uyuduğunda başı terliyor. Bunun kullanılan kumaşlardan kaynaklandığını düşünüyorum. Bir de koruma için başı içeride kalacak şekilde tasarlandığından iyi hava dolaşmıyor sanırım. Bu sorunu da terziye yumuşak kumaştan ekstra kılıf diktirerek çözdük. Önce uygun boyutta bir kumaşı oval kestirip kenarına lastik diktirdik. Sonra annem sağolsun teğelleyerek kemerlerin geçeceği kesikleri işaretledi. Mahalle terzimiz de güzelce dikti. Fotoğraf makinemiz bozulduğundan fotoğraflarını çekemedim, Canon 450D'miz gelir gelmez sözüm olsun, çok daha güzel fotoğraflar çekip koyacağım Kitubi'ye.

Uyurken de rahat edebilmesi için ön koltuğu biraz sıkıştıracak şekilde genişçe monte ettik. Yani muavin koltuğumuz tam yatmıyor artık.

Başlarda yaşadığım bir sorun da sağ arka camın görüşünü kesmesiydi. Özellikle ara sokaktan, ana caddeye sola dönerek çıkacağım zaman farkında olmadan bu camdan bakıyormuşum, araba geliyor mu diye. Şimdi gözüm alıştı, ama yine de görüşü azaltıyor elbette. Öne dönük koltuklarda bu kadar etkilemiyor olabilir. Bu olumsuzluğa rağmen son derece memnunuz. Tavsiye edilir.

Not: e-bebek'ten gelen mail'lerden Recaro marka koltuk getirdiklerini okudum. Araştırmalarım sırasında Recaro'nun Polaric isminde arkaya dönük bir modeli olduğuna rastlamıştım. E-bebek'e tekrar sorulabilir, belki bu modeli getirmeyi de değerlendirirler. Ayrıca Ferrari Koala gibi birkaç markanın özelliklerinde geriye dönük olarak da monte edilebilir şeklinde belirtiliyor. Bunların özellikle geriye dönük kilo limitlerini sormak lazım, çünkü sadece küçükken ana kucağı gibi kullanılmak üzere tasarlanıyorlar. Belirli kilonun üzerinde yine öne dönük çevirilmeleri gerekiyor.

Güvenli seyahatler, kazasız belasız tatiller dilerim...

Güncelleme: Bu arada koltuk Isofix'li, ayrıca geriye gitmesini önlemek için koltuğun altından destekleyen bir parçası daha var.

Bu yazı ve bu dizinin ilk yazısına ve yorumlara da bakın.

Geriye Dönük Koltuk Sevenler Dayanışma Grubu

posted on 08 Eylül 2008 Pazartesi 09:56:36 UTC  #    Yorumlar [25]
# 05 Eylül 2008 Cuma

IKEA'dan parmaklığı (VIKARE) en sonunda aldık. 3 gecedir bu parmaklıkla (yatak bariyeri) yatırıyoruz. Her şey yolunda.

Faydaları:

  • Çocuk yataktan düşmüyor :)
  • Yanında kalan boşluktan takılmadan yatağına rahatça inip çıkabiliyor
  • Sıkıştırılabilir klipsle karyolanın yan alt tahtasına monte ediliyor. Tahminen birçok farklı yatak modeline uyabilir.
  • Yatağın altına girmesi gerekmediğinden yaylı yatağı deforme etmiyor.

Boyutları: 90 x 9 cm

Fiyatı: 19 YTL

Bu fiyata şahane!

Güncelleme: Biz evde monte ettiğimizde daha dar bir aralık oluştu. Arada ayağını buraya sokup çıkartıyor, sabah uykulu kafayla ayağını sıkıştırmış, çıkartamamış ağlıyordu. Acaba buradaki gibi daha geniş monte etsek daha mı iyi olur diye düşündüm. Aklımıza şöyle bir sahne geliyor. Diyelim ki yatağın gerisinden hızla koşar gibi geldi, bir ayağı araya soktu, geri çıkartmadı, o hızla vücudu ileri doğru atıldı, bacağı kırar gibi geliyor. Acaba bir güvenlik açığı mı var, abartıyor muyum?

posted on 05 Eylül 2008 Cuma 20:15:00 UTC  #    Yorumlar [3]
# 02 Eylül 2008 Salı

Eşimle 27 Haziran 1998'de evlendik. Evliliğimden daha önce de bir kaç kez jinekeloğa gittiğimden, üreme sistemimde herhangi bir problem olmadığından gayet emindim. Üç yıllık doğum kontrol hapıyla korunmanın ardından artık çocuk yapmak istediğimize karar verdik. İşte bütün macera da bu günden sonra başladı.

Her şeyin yolunda olup olmadığını öğrenmek ve bir kaç rutin test yapmak için gittiğim doktor, biraz uzun süren bir muayenenin ardından canımın sıkılabileceği bir aksaklık olduğunu söyledi. Tüplerde bir problem olduğunu, tıkanıklık olabileceğini, bunun da kadınlarda temel kısırlık nedenlerinden biri sayılabileceğini söylüyordu.

Oldukça şaşırmıştım, çünkü bu tür konuları  şansa bırakan birisi değilim. Nasıl olur diye bütün gece düşündükten sonra, neredeyse bir  yıl önce yazın geçirdiğim bir akıntının ardından gittiğim doktorun (aynı doktor değil), önemli bir şey olmadığını, havuzdan enfeksiyon kapmış olabileceğimi belirterek, mantar olduğumu söylediğini hatırladım. Hatırladım diyorum çünkü önemli bir rahatsızlık olduğunu düşünmemiştim açıkçası.

Doktorun verdiği ilacı eşimle birlikte kullandım ve kısa süre sonra rahatsızlık sona erdi. Oysaki geçirdiğim enfeksiyon daha ciddi olup, bende olduğu gibi tüplere yürüyerek burada iltihabi tıkanıklıklara neden olabilecek, hiç de basit olmayan bir virüs imiş. Zamanında tespit edilseymiş tedavisi de varmış.

Can sıkıcı bir durumdu, gerekli doktor takiplerini yaptığım halde başıma böyle bir şey gelmesine oldukça kızmıştım, üzülmüştüm ve çok şaşkındım. Akşam eve geldiğimde eşimle durumu paylaştım, doktorun bir altı ay kadar beklememizi, bu arada çocuk olmazsa laparoskopi ile tüplerin açılmasının denenebileceğini, bundan bir sonuç alınmazsa tüp bebek yöntemini önerdiğini söyledim.  

Birkaç araştırmadan sonra, altı ay beklemeden Hacettepe Üniversitesinde laparoskopiyi denemeye karar verdik. Operasyondan bir yıl sonra tüplerde belirgin bir açılma sağlanamamıştı ve zaten hamilelikle sonuçlanan bir durum da olmadı.

Bu arada pek çok değişik doktora da gittik, hem infertilite yöntemlerini hem de tüplere yapılacak 2. bir operasyonun bir faydası olup olmayacağını araştırdık. 2. laparoskopinin pek bir faydasının olmayacağı sonucuna vardıktan sonra tüp bebek yöntemini denemek için kendimize biraz zaman tanımaya karar verdik, çünkü hem eşim hem de ben çocuk konusunun aramızda hüzne dönüşen, bizim psikolojimizi bozan, evliliğimizi olumsuz etkileyen bir durum olmasını istemiyorduk, çünkü çevremizde bu durumda pek çok evli arkadaşımız vardı (Kısırlık ne yazıkki artık bu dünyada çok yaygın olarak görülen, çiftlerin yaklaşık yüzde 15'inin yaşadığı bir olgu).

Ama yine de gelişen bu konuda gelişen teknolojiyi, yeni doktorları, yeni çalışmaları, biraz da gazeteci olmanın verdiği avantajlarla hep takip ettik. İlk deneme için ayrıntıları okumak isteyenlerle 2. bölümde  buluşmak üzere...

posted on 02 Eylül 2008 Salı 06:03:40 UTC  #    Yorumlar [0]
# 01 Eylül 2008 Pazartesi

Hayır haberi yeni almadım. Sevgili ablam Evren koskocaman 36 haftalık hamile. Her küçük kardeşin yaptığı gibi, ben de senelerdir tatlı yeğenime kavuşmayı bekliyorum. Ve geriye sayım bitmek üzere artık.

Bu arada da ablam hamile kaldığından beri, gel sen de bir şeyler yaz, Kitubi ortak blog'umuz olsun,  daha güzel okunur deyip duruyorum. Ve en sonunda biz tatildeyken Evren ilk yazısını yazıp yollamış. Hem de yazı tüp bebek tecrübeleri ile ilgili. Üstelik de ta laparoskopik ameliyetından başlayan bir dizi olacak. Onca çabanın üzerine gelen güzel hamileliğinde, temmuz ayının 27'sinde, Ankara'da Eymir gölünde dördümüzün birlikte çekilmiş ilk fotoğrafını yanda görebilirsiniz. Pıtpıt çantanın altında kalmış, ablamın karnında sürekli pıt pıt yaptığı için ismi netleşene kadar pıtpıt diyorum ona. Pişmiş kelle gibi sırıtmakta haksız mıyım? Ilgaz da kıpraşıp durduğu için yüzü parlamış. Olsun nasıl olsa dördümüzün efendi gibi çıktığı bir kare yakalamak kolay olmayacak bundan sonra.

Tatil sonrası biriken işleri halleder etmez ilk yazısını yayınlayıp, hakkımızda bölümünü güncelleyeceğim. Kendisinin gazeteci olduğunu da eklemek isterim. Sonra ben de fırsat buldukça ablamın tüp bebek maceralarına, kendi üreme tedavisi tecrübelerimi, polikistik over sendromu ve aşılama tedavisi ile ilgili yazılarımı yazıp ekleyeceğim, ben de bunları atladığımı farkettim. Böylece tam seri kısırlık tedavisi (üreme tedavisi) yazı dizimiz tamamlanmış olacak.

Bebeğin çok emek ve de emmek istediği ilk günlerde de yazmaya devam edebilmesi için motivasyonunuza ihtiyacı olacak. Lütfen yorumlarınızı eksik etmeyin. Bu arada şu anda harıl harıl doğum hazırlığı yapıyor, ben koca bir liste verdim ama unuttuklarım olabilir. Doğumdan hemen sonra işine yarayacaklarla ilgili önerileriniz onun ve diğer doğurmak üzere olanların çok işine yarayacaktır.

İki annelik bir blogda buluşmak üzere...

posted on 01 Eylül 2008 Pazartesi 09:44:13 UTC  #    Yorumlar [3]
# 20 Ağustos 2008 Çarşamba

Parmaklığa elveda!

Bebek yatağı - genç yatağına geçiş

Hangi bebek mobilyasını almalıyım? - bebek yatağı ve beşiği

Hangi bebek mobilyasını almalıyım? - Yatak ve beşiklere ek ve yatak bariyerleri (parmaklıklar)

Doğumdan önce bir arkadaşım bize kızının beşiğini vermişti. Büyükçe bir beşik olduğu için Ilgaz hemen hemen 4,5 ay kadar bunda yattı ve ayrıca yatak almadık. İlk iki ay bazen beşiği oturduğum odaya götürerek, bazen ana kucağında bazen kanepede, nerede daha uygunsa o şekilde benimle birlikte gezerek uyudu. 2 aylıktan itibaren gündüzleri de olabildiğince odasında uyutmaya çalıştık. 4,5 aylık olup da dönebilmeye başlayınca hem beşiğe sığamaz oldu, hem de genişçe aralıklı dekoratif parmaklıkların arasına ayağı kolu sıkışabilecek hale geldiğinden tehlikeli oldu.

Bunun üzerine dizinin parmaklığa elveda yazısında söz ettiğim Ikea yatağı aldık. Eğer bütçe ya da yer sorununuz varsa yatağı almayı 3-4 ay kadar erteleyebilirsiniz.  Ama sorun yoksa, ya da taksitle alırım farketmez diyorsanız yatağını baştan almak da iyi olabilir. Geri dönüp bakınca uyku düzeni ve herkesin rahatı için baştan bir yatak alıp, en geç 40 günlükten odasına geçirildikten itibaren yatağında yatırmak, ilk haftalar ve bir süre de gündüzler için basit, ucuz ve gerçek bir sepet almak ya da bir önceki yazıda söz ettiğim hastane beşiklerinden kiralamak en iyisiymiş.

Bebeklerin 1 yaşına kadar sünger(ani bebek ölümü sendromundan korunmak için çok yumuşak olmamalı, sertçe bir sünger) yatakta yatması öneriliyor (sonrasında da sünger yatakta yatması sakıncalı mı bilmiyorum). Biz başta bir sünger yatak aldık. 13-14 aylıkken de daha rahat eder düşüncesi ile yaylı yatağa geçtik. Bilmediğimiz bir şey bebeğimizin 15 aylıktan itibaren yataktan atlayabilir hale geleceğiydi.

Hal böyle olunca yatağın parmaklığını açmak zorunda kaldık. Acaba yataktan düşer mi diye düşünürken (yatak yüksek değil), birkaç gece kendisini odasının ortasında rahat rahat yatarken bulduk. Ve internette parmaklık aramaya başladık.

"Yatak bariyeri" adı altında sadece bir-iki marka parmaklık bulabildik. Fiyatları 100 YTL'den başlıyordu ve bize çok pahalı geldi. Yatağa uyacağından da emin olamadık. Aynı arkadaşımın eskiden kullandığı bir bariyeri denedik ve bizim yatağa uymadı. Yatak küçük olduğu için araya bir de bariyeri tutacak parça girince yatak arada sıkıştı ve ortası yukarı doğru kalktı. Engebeli bir yatak yüzeyi oluştu.

Genç yatağına geçiş yazısını yazdığımda durum böyleydi. O zamandan beri de  düşmesin diye yatağın yanında minderlerle, düşerse yerde yatmasın diye yerde eski sünger yatağı serili şekilde yatırıyoruz. Pek dekoratif ve pratik bir çözüm değil.

Bu noktada parmaklığa masraf yapmak yerine acaba genç odasına mı geçmemiz gerekiyor diye düşünmeye başladık. Daha büyük olacak genç odası yatağına küçük gelecek olan yaylı yatağı da boşuna almış olacaktık. Aslında yaylı yatağı alırken de daha büyük bebek karyolalarına bakmıştık ve gözümüze yüksek gözükmüşlerdi. Kendi üzerlerinde parmaklıkları olmakla birlikte, bebeğin kendiliğinden inip çıkması için daha epeyce vakit varmış gibi gelmişti.

Bebeğimin penceresine stor perde almak için Ikea'ya uğradığımda ümitsiz bir şekilde bebek odası yataklarındaki parmaklıkların ayrıca satılıp satılmadığını sordum (web sitesindeki ürün kataloğuna bakmıştım, öyle bir ürün görememiştim). Meğer satılıyormuş ama stoklarda yokmuş. Üstelik fiyatı da çok uygunmuş (tam hatırlamıyorum ama 20-30 YTL civarında) ve bizim yatağa da uyuyormuş. Ikea'dan alınmamış yataklara da uyabileceğini düşünüyorum. Önümüzdeki hafta (yaşasın) tatilde olacağız, dönüşte bir tane edineceğim. Yorumlarını yazarım.

Bu arada Volvo (Britax) geriye dönük araba koltuğunu da aldık ve çok memnunuz. İlk fırsatta onun yorumlarını da fotoğrafları ile birlikte yayınlayacağım.

Eğer bildiğiniz iyi parmaklık çözümleri varsa yorumlara yazabilir misiniz? Her ilde İkea yok malum. Eğer aradığımızı bulamasaydık marangoza yaptırmayı düşünmüştük. Bebeğin yatağa inip çıkacağı boşluğu bırakarak.

posted on 20 Ağustos 2008 Çarşamba 14:47:54 UTC  #    Yorumlar [6]
# 17 Ağustos 2008 Pazar

Bu dizide;

Parmaklığa elveda!

Bebek yatağı - genç yatağına geçiş

Hangi bebek mobilyasını almalıyım? - bebek yatağı ve beşiği

Yatak bariyerleri

Bebek Yatağı ve Beşiği

Bebek yatağı ve beşiği seçilirken dikkat edilmesi yararlı hususları aşağıda sıraladım.

Bebek yatağı:

1 - Güvenlik: Aşağıdaki adreste parmaklık aralıkları, yastıklar, oyuncaklar yükseklik gibi birçok konuda oldukça detaylı bilgi verilmiş.

(Eğer bu ya da kaynak gösterdiğim diğer yazıların adreslerinin yazının orijinal adresi olmadığını düşünüyorsanız lütfen bana yazın)

http://www.hekimce.com/index.php?kiid=171

2 - Eğer doğumdan itibaren kullanacaksanız, özellikle küçükken sürekli bebeği alıp koymaktan, benim gibi yatağında uyutmayı tercih edenlerdenseniz eğilip pışpışlamaktan belinizin ağrımaması için, yüksek bir seviyeye ayarlanabilenlerden tercih edin.

3 - Hem güvenlik, hem kullanışlılık açısından sade modelleri tercih edin. Yatağın üzerindeki her ekstra aksesuar, her fazladan metal, tahta parça bebeğin merak edip kurcalayacağı, dişleyip ısıracağı bir bölümü oluşturacaktır. Bu da yatağın boyalarının parçalarının çabuk aşınmasına ve belki güvensiz hale gelerek bebeğe zarar vermesine sebep olabilecektir.

4 - Uyku seti, yatak örtüsü (kumaşlar, kumaşlar, kumaşlar): Sanki bebek yeteri kadar güzel değilmiş de, ille de bütün eşyaları süslü olmalıymış gibi bir yaklaşımımız var toplum olarak.

Yatağı türbe gibi donatmaya niyetlenenlere sorarım:
Aylardan, hatta belki yıllardan beri bu bebeği görmek için beklemiyor musunuz?
Sabinin anne karnında sürekli aynı şeyleri gördüğü yetmedi mi, 360 derece çevresini kumaşlarla kapatıp dünyayla tanışmasını ertelemek istediğinizden emin misiniz?

Bebeğin önemli vaktini geçireceği yatağın üzerinde kullandığınız (çarşaf ve battaniye dışında) örtülerin bana göre iki amacı olmalıdır: bebeğin duyularını harekete geçirmek, onu korumak.

  • Duyuları harekete geçirmek: Bebekler özellikle ilk aylarda sadece canlı ve kontrast renkleri seçebilirler. Bu nedenle cicili bicili pastel tonları kullanmak duyular açısından en iyi tercih olmayabilir. Yatağı çepeçevre aynı model kumaşla donatmak yerine, birkaç çeşit yan koruması alıp, birkaç günde bir dönüşümlü sermeyi tercih edebilirsiniz. Bir aylıktan itibaren örtünün desenlerine baktığını, kumaş değişince ilgisini çektiğini farkedeceksiniz. Yok ben sade bir koruma kullanayım, uyku saatinde dinlensin, uyanıkken çeşitli renkli oyuncaklar asarım derseniz başımın üstünde yeriniz var.
  • Koruma: Bebek ilk aylarda bırakın kafasını vurmayı, kolunu bile kaldıramayacaktır. Eğer temiz boyanmış bir yatağa sahipseniz, başını korumak üzere parmaklıkları çepeçevre çevirmeye gerek yok. Bana göre biraz aksesuar, biraz yumuşak yüzey olsun diye tek tarafa koruma yeterli. Böylece siz de gık dediği anda başınızı çevirip bebeği görebilir, onu uyurken izleyebilirsiniz. Eğer soğuk bir kış gününde erzurumda doğum yapmadıysanız, soğuktan korumak için örtülerle çevirmenize gerek yok. Bazı lohuslarda doğum sonrasında üşüme oluyor, hormonlarınıza aldanıp bebek de üşüyor zannetmeyin. Bırakın yatağının içinde temiz hava dolaşsın, büyümek için bol bol oksijene ihtiyacı var.

Beşik:

Veliaht mı doğurduk ki tahtta yatıralım? Çok vakte ihtiyacınız olacağı için, kolay bakılabilir, temizlenebilir, kullanışlı olsun. Evde birkaç yardımcınız varsa bile hepsinin vaktini dolduracak kadar iş çıkaracaktır bu minik zaman süngeri.

Küçükken her yere sığması için küçük boyutlarda olmasında yarar var. Rahat ulaşabilmeniz için yüksek olsun, ya da bir sehpa ya da masaya sığdırılabilir olsun. Fazla derin olmasın ki gece sesini duyduğunuzda başınızı uzatıp görebilin. Hastanelerdeki beşiklerin kiralanabilir olduğunu duymuştum, tekerlekli, minik ve şeffaf olma özelliklerinden dolayı bunların çok kullanışlı olduklarını düşünüyorum. Eğer çok seyahat ediyorsanız portatif çantaya dönüşebilen park tipi beşikler (port bebe ya da oyun parkı diyorlar sanırım) de ileride kullanılabilmeleri açısından iyi olabilir.

Kullandığınız bebek mobilyaları ile ilgili yorum yazsanız ne kadar güzel olur.

posted on 17 Ağustos 2008 Pazar 10:07:09 UTC  #    Yorumlar [2]
# 15 Ağustos 2008 Cuma

Kitubi'de e-posta ile uyelik servisi basladi (sonunda!). Kitubi'nin en taze yazılarını e-posta ile almak isterseniz yandaki kutucuğa mail adresinizi yazıp "Abone Ol" düğmesine tıklayın.

Bundan sonra açılacak pencere(aşağıda) maalesef henüz Türkçe değil ama zaten yapılacak işlem çok kolay. Mail adresinizin doğruluğunu kontrol edin, aşağıdaki alana resimde yamuk yumuk görünen güvenlik harflerini yazın ve "Complete Subscription Request" yazan düğmeye tıklayın.

E-posta adresinin size ait olduğunun garantilenmesi için size "Kitubi'ye e-posta uyeliginizi onaylayin" (ya da benzeri) konulu bir e-posta gelecek. Bu e-posta içindeki adresi tıkladığınızda aşağıdaki pencere açılacak ve aboneliğiniz gerçekleşmiş olacak.

Abone olduktan sonra sadece siteye yeni yazı eklendiğinde e-posta alacaksınız. İstediğiniz zaman gelen e-postalarda belirtileceği şekilde aboneliğinizi iptal edebilirsiniz.

Not: Sakın yazıları e-posta ile kolayca alıyorum diye yorum yazmayı ihmal etmeyin. Yorumsuz blog, tuzsuz yemek gibidir :)

posted on 15 Ağustos 2008 Cuma 11:28:29 UTC  #    Yorumlar [9]
# 25 Temmuz 2008 Cuma

Bu dizide;

Parmaklığa elveda!

Genç yatağına geçiş

Hangi bebek mobilyasını almalıyım? - bebek yatağı ve beşiği

Hangi bebek mobilyasını almalıyım? - Yatak ve beşiklere ek ve yatak bariyerleri (parmaklıklar)

Bebek mobilyası - genç yatağına monte edilebilen parmaklık

Genç yatağına geçiş

Akşamları kucağımızdan başka yerde uyumamasına rağmen, gündüzleri biz işteyken, hatta hafta sonları biz evdeyken bile çoğunlukla kendi kendine uyuyabilen bir bebekti Ilgaz. 15 aylıkken yataktan kendi çabalarıyla çıkabileceğini farkettiğimizde, uyku düzeninin bozulacağından çok korkmuştuk. Üstelik bunu farkedişimiz, gündüzleri sağladığımız bu düzeni, akşam uykularında da sağlamak üzere çabaladığımız sırada olmuştu. Yataktan atlayıp bir yerini yaralamasın diye parmaklığı açma kararı alırken, nasıl olup da yatakta tutabileceğimiz konusunu kafamızda tam olarak oturtamamıştık.

İnternetten bu konuyu araştırdığımda, insanların farklı yöntemler önerdiklerini gördüm. Ne kadar kalkarsa kalksın geri yatırmak, sen yat ben şimdi geliyorum gibi telkinlerle, her defasında uzayan aralıklarla o uyuyana kadar odayı ziyaret etmek, kalkıp gelse de onunla oynamamak, geri yatırırken ödül gibi olmasın diye fazla sarılmamak, öpmemek, sadece sakin bir şekilde "uyuman gerekli" falan gibi sözlerle onu yatırmak, vs. Bunları okurken gözümüz biraz daha korktu çünkü örneklerde bu süreç daha çok 2 yaşa doğru gerçekleşiyordu. 15 aylık bebeğin fiziksel bir sınırlama olmadan yatağında yatmak zorunda olduğunu anlayabilmesi zor geliyordu. Ayrıca, geceleri ya biz yattıktan sonra kalkıp dolaşırsa, bir yerlere çarparsa diye de endişeleniyorduk.

Onu bir güzel yorun

Üstüste 4-5 gün o kalktı biz yatırdık, o kalktı biz yatırdık. Belirli bir kalkıp, yatırmadan sonra bu da oyun haline geliyordu ve uyumuyordu, yine de kucağımızda uyutmuyorduk. 3-4 gün gündüz hiç uyumadı ve artık sürünüyordu. Sanırım 5. gün falandı ve pazar idi, uyutamasak bile epey bir süre yatakta kalmasını sağladık. Ben odasının kapısında bir süre bekledim, kalkmamasını söyledim, her söyleme şekli işe yaramıyor, farklı tonlarda bağırmadan ikna etmenin yolunu bulmak gerekiyor (bağırmaktansa kulağına fısıldamak daha etkili). Ben ayrılınca kısa süre sonra kalkmaya yelteniyordu, kalkma hareketini duyar duymaz seslenerek ya da koşarak yatakta kalmasını söylüyordum. Bu şekilde bir süre ağlayarak yatakta kaldı, baktık uyuyamayacak, yanına gittik. Aferim, ne güzel yatağında durdun, ama uyusan dinlenirdin daha güzel oynardık, çok akıllı bebeksin, böyle hep yat yatağında, gel şimdi sana meyve verelim şeklinde onu pohpohladık. Ağlamasını kestiğinde şaşkınlığı yüzünden çok tatlı bir şekilde okunuyordu. Bakıcısına bunu anlattık, ertesi gün bakıcısı yatırmış, aferim bak yat yine yatağında falan demiş, biraz ağladığını görünce tavanda asılı balıkları göstererek " bak onlar da uyudu" demiş. İlgisi balıklara odaklanan Ilgaz ilk kez o gün başarı ile genç yatağında (büyük bebek yatağı demek daha doğru olur) kendi kendine uyumuş oldu. Bu arada genç yatağına geçiş yapmaya çalışan ailelerde, özellikle ilk günlerde bebeğin uyku saatleri dışındaki zamanlarda temiz havaya çıkartılıp, güzelce yorulmasını önerebilirim. Bebeğin oyundan tatmin olmuş ve yorularak o uykuya gerçekten ihtiyaç duyuyor olması çok yararlı olur.

Akşam kucakta uyuma işi böylece halloldu

Uzun süredir akşamları da yatağında uykuya dalması için her türlü çalışmamız da bu yatak meselesi sayesinde halloldu. Parmaklığı açtığımız ilk geceden başlayarak, sütünü içirdikten sonra onu yatırıp, biz de yanında oturmaya başladık. İlk gece hafifçe sarılarak, sonraki gece o yatarken kitap okuyarak, bir sonraki gece sadece yanında oturarak. Şimdilerde bir gece babası yatırıyor, bir gece ben. Babası masal anlatmayı tercih ediyor, ben sadece orada oturmayı. Arada sırada yatağından bana sesleniyor, ben de ona cevap veriyorum, yataktan inmeye çalışırsa yatmasını söylüyorum, sonunda gündüz öğrendiği kelimeleri tekrar yaparak uykuya dalıyor. Kiita, kiitab, ph, ph, kidapph, biiba, baaba, babahh...zzz

Geceli kalkıp gezmesi endişesi de tamamen yersizmiş, karanlıkta yatağından kalkmaktansa, aynı eskisi gibi bize seslenerek ağlıyor. Biz de koşarak yanına gidiyoruz ve kucağımıza almadan yatağında ona sarılma şansımız olduğundan, geri yatırırken uyanması gibi bir sorun da oluşmuyor. Demek ki her zaman olduğu gibi tutsaklıktansa özgürlüğü desteklemek gerekiyor :)

Hep bir taraf düzelirken bir taraf bozulur ya, şimdi de hafta sonları bizimleyken, eğer akşamki gibi yanında oturmazsak uyumamaya başladı. Birkaç hafta üstüste gündüzleri dışarıda geçirdik, sanırım hafta sonları ona da vakit çok kıymetli geliyor. Ya da bizi çok özlüyor ve ayrı kalmak istemiyor (böyle düşünmek işime geliyor :). Birkaç hafta sonunu sadece Ilgaz'ı uyutmaya çalışıp uyutamamakla ve o da uykusuz olduğundan kalitesiz bir şekilde geçirdikten sonra, artık evde olduğumuz birkaç uykuyu akşam düzeni gibi devam ettirmeye karar verdik. En azından biraz daha büyüyene kadar.

Not: Bu yazıyı dün hazırlamış ama yayınlayamamıştım. Dün bakıcısı bu hafta sonu yatırdıktan sonra 5 dk. kapısında beklersek, yatakta dönmeye başlayacağını, dönmeye başladıktan sonra yavaşça ayrılabileceğimizi iletti, son olarak bir de böyle deneyeceğiz. Sonuçlarını paylaşırım.

posted on 25 Temmuz 2008 Cuma 06:50:32 UTC  #    Yorumlar [8]
# 05 Temmuz 2008 Cumartesi

Aslında parmaklığı açmak zorunda kalalı neredeyse iki ay oluyor. Ben yazmakta biraz geciktim. Gerçi muallakta olanları yazmaktansa, hali yoluna girmiş konuları yazmayı daha çok seviyorum. Sanırım bu nedenle de birçok sevgili okuyucularım yorumlara fazla rağbet etmiyor. Eş dost da yazılara yorum yazmak yerine genelde telefonda veya yüzyüze yorum yapıyor. Halbuki yorum okumaya ve cevaplamaya bayılıyorum. Lütfen zaten olmuş bitmiş diye düşünmeyin, yorum yazın, sorularınızı sorun. Benim derdim çözülmüş olsa bile okuyanlara yarıyor. Ayrıca yazılan her şey ille de işe yaramak zorunda değil öyle değil mi?

Ilgaz'ın 15 ay randevusunun üzerinden ancak birkaç gün geçmişti. Doktorumuzla Ilgaz'ın gündüzleri kendi halinde uyuduğu halde, akşamları kucağımızda uykuya dalmak istemesi sorununu konuşmuştuk. O da "belki gece ortamında bir şeylerden korkuyordur, biraz ışıklı ortamda onunla konuşun, bak biz buradayız falan deyin, rahatlatın" demişti. Biz de bunu denemeye karar verdik. Loş ışıklı bir abajuru odasına kurduk.  Her akşamki uyku rutinini takiben bebeği yatırıp, yatağının karşısındaki ikili koltuğa kurulduk. Bak oğlum biz buradayız, hadi yat, şarkılar falan. Yarı mızıldıyor, bir yatıyor, bir kalkıyor. En sonunda  kitaplarından birini ona okumaya niyetlenerek elime almamla birlikte, Ilgaz'ın da yataktan çıkıp yanımıza gelme kararı alması bir oldu. Siz kimsiniz orada kurulmuş benim kitaplarımı okuyorsunuz. Bu parmaklık mı tutacak beni diyerek, bir ayağını parmaklığın kenarına şempanze yavruları gibi taktı, iki kolunu birleştirip yatağın üst köşesine abanarak boşta kalan bacağından güç alarak ağırlığını yataktan dışarı doğru attı. Gökhan'la aynı anda Allah deyip oturduğumuz yerden fırlamasak kendisini yerde buluvermişti.

Yapılması gereken net olduğu halde, bebeğin serbest dolaşıma geçmesi fikrine hazır olmadığımızdan doktorunu aradık. Bebeğin hapsedilemeyecek kadar büyüdüğü gerçeği ile böylece yüzleşmek durumunda kaldık. Peki yatakta nasıl tutacağız diye sordum, bundan sonrası sizin terbiyenize kaldı artık yanıtını aldım. Şempanze evresi gelmiş çatmıştı.

İkea'dan aldığımız bebek yatağı (gulliver) 3 kademeli, bebeğin farklı evrelerine göre ayarlanabiliyor:

1 - Tersyüz hamamböceği evresi: Bebeğin doğumu ile başlar. Aynı yöne bakarak yatmaktan yamulmasın diye kafasının bile manuel (elle) çevirildiği dönem, başlangıç fazıdır. Kısa süre içinde bu fazdan çıkarak, sırtüstü yatırıldığında kolları ve bacaklarını ters çevirilmiş böcekler gibi çırpabilmeye başlar. Hatta bu gelişim aşamasındaki yavrular kucağa alındıklarında da, boşta kalan uzantılarını anlamsız hareketlerle sallarlar. İlerleyen evrelerde başlarına geleceklerden habersiz anne babalar, çocuklarının bu halini görerek, aman pek hareketli, hiç durmuyor gibi acizane yorumlar yaparlar. İleri ters çevirilmiş hamamböceği aşamasında bebek artık bir kolunu kendi üzerinden savurarak ağırlığını diğer tarafına aktarmak suretiyle yattığı yerde dönebilmeye başlar. Ters çevirildiğinde düzelebilen bir hamamböceği olarak bir sonraki aşamaya geçmek üzere olduğunun sinyallerini vermeye başlamıştır.

Bu aşamada yatağımızın taban tahtası, güvenle en üst konumda kullanılabilir. Bebeğin kısa olan parmaklığa abanarak atlama ihtimali "0" kabul edilir.
 
2 - Hacıyatmaz evresi: Sevgili minik insanımız dönmeyi ve oturmayı öğrendikten sonra yavaş yavaş parmaklıklarına tutunarak oturur duruma geçebilmeye başlar. Ya da bizimki gibi bir gün aniden, daha önce kendi kendine oturduğu bile gözlenmezken, bir anda kameraların karşısına geçer, kenara tutunur, hoop diye ayağa kalkar. Sonra düşer ve adrenalinli (korkulu manasında) kahkahalar atar. Bu hale gelmiş bebeği yürümeyi öğrenene kadar yatay düzlemde tutmak zordur (yürüyünce yorgunluktan düşer). Yatırırsınız, kalkar, yatırırsınız, kalkar. Bu evrenin başlarında aynı gerçek hacıyatmazlar gibi kendi kendilerine kalkabildikleri halde, ayaktaki pozisyondan geri oturmayı ya da yatmayı beceremezler. Bu nedenle bazen gece yarısı yatağında ayakta ağlarken bulursunuz. Uyku arasında yeni becerisini test etmeye karar vermiş ama geri yatmayı becerememiştir. Zaman içinde bu evredeki bebekler oturup kalkmayı, hatta yürümeyi öğrenirler ve ileri hacıyatmaz olarak adlandırılırlar.

Bu aşamada yatağımızın taban tahtası en alt seviyeye indirilmelidir. Aynı zamanda ayağını kenarına takıp sağa sola tutunarak yataktan kaçmaya çalışmasını önlemek üzere yan koruma yastıkları, basamak görevi görevilecek her nevi gereksiz süs ve oyuncak yataktan alınmalıdır.

3 - Şempanze evresi: Şempanze evresindeki bebeklerimiz, ki bunlar daha erken evrelerdeki bebeklerle yanyana geldiklerinde insanın dili onlara bebek demeye pek varmaz, yürürler(sürekli düşerek de olsa), koşarlar(sürekli düşerek de olsa), ayakta kendi etraflarında dönerler(sürekli düşerek de olsa), tırmanırlar, yumuşak zeminlerde biraz yardımla takla atabilirler ve bunun gibi her türlü maymunluğu yapabilirler. Sağduyulu ebeveynler çocuğun genel becerilerini gözleyerek, "Bu bebek bu yataktan kaçar mı? kaçar" diye kendiliklerinden şempanze evresine terfi ettirebilirler. Değilse, bizim gibi tesadüfen de farkına varamamışlarsa, bir gün bebeği yerde ağlarken bulmak, bebeğin yatakta uyuduğu sanılırken ıslak mendil kutusunu boşaltıyor olduğunun ortaya çıkması, ya da yürüyerek yanınıza gelmesi karşısında geçirilen şoklar gibi ani geçişlerle gerçekleşecektir.

Bebek bir kez şempanze olduktan sonra bebeğe sınırları fiziksel olarak değil, eğitsel olarak kabul ettirmek zorunluluğu doğmuştur. Erken geçilmiş bir şempanze evresi aileyi korkutur (ben şahsen hala adapte olamadım). Çok kullanımlı İkea yatağımızın ön parmaklığı itina ile açılır. Evdeki güvenlik önlemleri arttırılır.

Şempanze evresine geçmiş bebek yatakta kalmaya nasıl ikna edilir?

Bebek yatağı nasıl olmalıdır?

Bebek beşiği nasıl olmalıdır, nasıl olmamalıdır?

Yatak bariyerleri neden bu kadar pahalı? ucuzu yok mu?

Takip eden yazılarda ve lütfen yorumlarda yukarıdaki sorulara yanıtlar arayacağız? Başka sorusu olan?

posted on 05 Temmuz 2008 Cumartesi 22:02:18 UTC  #    Yorumlar [7]
# 24 Haziran 2008 Salı

Doğum yapmış her kadına mutlaka birkaç kez sorulmuştur. "Çatlak oluştu mu?"

Bebek sahibi olmak isteyenler ve hamile bayanlar için, en önemli endişe konusu olmasa bile, rahatsızlık veren bir estetik kaygıdır çatlak korkusu. Bazı gebeliklerde hiç oluşmazken, bazı kadınların karınlarında, göğüslerinde, kalça ve bacaklarında oluşabiliyor. Hatta kollarda bile olabildiğini okumuştum. İlk çıktıklarında daha belirginken, gebelik sonrasında, tam olarak iyileşmemekle birlikte, hafifleyip daha az görünür hale geliyorlarmış.

Çatlak oluşumunu neler arttırır?

1 - Genetik

2 - Cildin kuruyarak elastikiyetini kaybetmesi

3 - Hızlı kilo alma

4 - Aşırı kilo alma

Özellikle genetik çatlak oluşumunda önemli bir faktörmüş. Yine de bazı noktalara dikkat edilirse, tamamen önlenemese bile, daha az oluşması sağlanabilir diye düşünüyorum.

Genetiğinizi değiştiremeyeceğinize göre, akrabalarınızı arayıp, "Teyze sende çatlak olmuş muydu hamileyken?" diye sormanın bir yararı olmayacağı görüşündeyim. Bu nedenle 2-4 maddelerine odaklanmak daha doğru olacaktır. 3 ve 4 için de dengeli beslenin, iki canlıyım falan diye kendinizi kandırmayın demekten başka fazla söylenecek bir şey yok. Çatlak olmasın diye çocuğu aç da bırakmamak lazım tabi.

Cildin nemli tutulması:

Cildin nemli tutulması için hem içten, hem de dıştan savunma yapmak gerekiyor. Hamilelikte bol bol su içmek gerekiyor. Bunu dışında cildinize nemlendiricilerle masaj yaparak hem kurumasını önleyip, hem de kan dolaşımını arttırabilirsiniz.

Ben hamile olduğumu öğrendiğimden itibaren, her banyodan sonra tüm vücuduma nemlendirici kullandım. Bunun yanında hızla genişleyecek olan karın, kalça ve göğüs cildime daha yoğun bir nemlendirici ile günlük (elimden geldiğince) olarak  masaj yaptım. Bu konuda edindiğim bilimsel bir bilgi olmamasına rağmen, karnıma masaj yapmanın, bebekle iletişim için de iyi olduğunu düşündüm. Bazı doktorlar bebe yağları gibi basit ve ucuz nemlendiricilerin yeterli olacağını söylüyor. Bebe yağları beni her zaman kaşındırmıştır, o yüzden bu seçeneği eledim.

Badem yağı:

2-4. aylar arasında badem yağı kullandım. Badem yağı karın bölgemdeki tüyleri uzatıp kalınlaştırıyormuş gibi geldiğinden bir süre sonra bundan vazgeçtim. Her ne kadar aktarlar, "olur mu öyle şey, hiçbir şey yapmaz, hormonel olmuştur onlar deseler de", kaş kirpik uzatmak için de aynı yağı sattıklarından güven uyandırmadı.

Çatlak önleyici kremler:

Bazı arkadaşlarım doktorlarının tavsiyesi ile Lierac markalı çatlak önleyici krem kullanmışlardı. Ben de doktoruma bunu sordum. Onların ispatlanmış bir yararı yok, bol su iç dedi. Israrlarım üzerine, istersen kullanabilirsin, bir zararı yok dedi. Ben de bunun üzerine Lierac yerine, aynı fiyata iki katı gramajda olan Babe'nin ürününü aldım. Kıvam,sürülüş kolaylığı ve kokusunun hafifliği açısından memnun kaldığımı söyleyebilirim.

Doğal ürünler mi kozmetik mi?

Doğal ürünlerden de vazgeçemediğim, ve hangisinin daha etkili olacağından da emin olamadığım için, bu tip durumlarda yaptığım gibi riski dağıtmaya karar verdim. Aktara gidip badem yağından farklı bir formül alıp, verdiği reçeteye göre yağları karıştırıp, temiz kapaklı bir şişeye doldurdum. Bir gün pahalı kozmetik krem, bir gün doğal karışım yağdan dönüşümlü olarak kullandım.

Artık, dedeler nineler sağolsun, soyaçekimden mi, yoksa bir yandan bardak bardak su içip, diğer yandan göbeği envai türlü nemlendiriciyle şımarttığım için mi bilmiyorum ama çatlak oluşmadı. Oluşsaydı da dünyanın sonu değildi. Zahmetli bir iş olmadığından, her gün biraz daha büyüyen göbeği incelemek ve bebeği hissetmek için fazladan bir beş dakikayı garantilemesi gibi bir faydası da olduğundan, nemlendirme işini bütün hamile hanımlara tavsiye ederim. Bol su içmenizi gerektiren sebepler arasında da çatlaklardan çok önemli maddeler var zaten, onu hiçbir şekilde ihmal etmemek gerekiyor.

* Not: Karışımın içinde baz olarak, yani çok miktarda susam yağı, az miktarda kakao, havuç, buğday yağları vardı. Tam ölçüsünü not etmemişim, bu iş için iyi reçeteler bilenler yorumlara yazarlarsa çok sevinirim.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun 

4 tips for preventing stretch marks

posted on 24 Haziran 2008 Salı 20:29:06 UTC  #    Yorumlar [0]
# 27 Mayıs 2008 Salı

İlk olarak 3,5 aylık bebeği olan bir arkadaşımda görmüştüm. Kocaman,ay çöreği şeklinde, içinde minik (mikro) granüller olan bir yastığın üstüne bebeği bırakıvermiş, bebecik de başı biraz yukarda kalarak, etrafı görerek ve olduğu yerden kaymadan rahatça yatıyordu. Hamile kaldıktan sonra Tchibo'nun eski temalarından kalmış bu yastığı görünce hemen alayım dedim. Fiyatı da biraz pahalıca gelmişti aslında. Üzerinde hamilelikte rahat yatmak için de kullanıldığını okuyunca çifte kullanım özelliği sayesinde parasını çıkartır diye düşündüm. Gerçekten de son kuruşuna kadar çıkardı :)

Ne yastıkmış ki, kullan kullan eskitemedik. Verdiğim para anamın ak sütü gibi helal olsun. Büyük olduğu ve her şekle girdiği için, her işe yarıyor.

  • Hamilelikte, özellikle sol yana yatarak uyumak gerektiğinden, sağ bacağı ve koca göbeğin altını desteklemek için
  • Bebeği oturarak emzirirken, biberonla süt verirken, sarılırken, kolunuzu ve aynı zamanda belinizi destekleyerek rahat etmek için
  • Bebeği yan yatarak emzirirmek için
  • Bebeği uyanıkken üzerine yatırmak için
  • Bebeği yastığa karınüstü yatırırken, araya sıcak bir havlu koyup, popoya pıt pıt vurarak gazını çıkartmak için
  • Bebeğin altını değiştirirken başının altına koymak için, abuk sabuk hareketler yaparsa kafasını duvara da vurmamış oluyor
  • Bebek yataktan, kanepeden düşmesin diye engel olarak
  • Ev içi parklarında sınır olarak
  • Laptop altlığı olarak, dizler ısınmasın diye
  • Kitap okurken, televizyon izlerken
  • Eşim apandisit ameliyatı olduğunda, rahat yatabilmesi için

ve şu anda aklıma gelmeyen birçok iş için hergün elimizin altında odadan odaya gezen bir malzeme haline geldi. O olmadan önce ne yapıyormuşuz bilmiyorum.

Kılıfının ve gerektiğinde yastığın da yıkanabilir olmasına dikkat etmek gerekli. Her eve lazım!

posted on 27 Mayıs 2008 Salı 10:09:29 UTC  #    Yorumlar [1]
# 21 Nisan 2008 Pazartesi

Sütlü muhallebilerden bıkan bebeğinize özellikle akşam öğünlerinde tok tutması için meyveli pelte pişirebilirsiniz. 1 yaşından büyük bebeklerin günde 500 ml süt ürünü alması öneriliyor (demir eksikliğine yol açabileceğinden daha fazlası tavsiye edilmiyor). Eğer bebeğiniz yeteri kadar süt veya yoğurt tüketiyorsa, hiç zorlamadan meyveli tatlı alternatiflerini deneyebilirsiniz.

1 porsiyon meyve veya meyve kurusu* 1 su bardağı (200 ml) su ile yumuşak hale gelene kadar haşlayın. Eğer meyvenin haşlanması uzun sürüyorsa, daha fazla su ekleyebilirsiniz. Meyveler bütünse blender'dan geçirin. Karışıma 1 kaşık su ile ezilmiş 1 kaşık tahıl unu** ekleyin. Unun cinsine göre 5-10 dakika kadar kısık ateşte karıştırarak pişirin. Altını söndürün, 1 tatlı kaşığı tereyağı ekleyip karıştırın. Bebekler genelde bize az şekerli gelen tatlıları, az tuzlu gelen yemekleri afiyetle yerler. Yine de meyvenin tadını yetersiz buluyorsa, pekmez, bal (1 yaşından önce yasak), ve şekerle (ben 1 yaşından önce vermedim) tatlandırabilirsiniz. Yiyeceği kadarını tabağına alıp, gerisini kapalı kaplarda buzdolabında saklayabilirsiniz (en fazla 48 saat).

* Hangi meyveler uygun?

Bebeğinizin yiyebildiği her türlü meyve olabilir. Ayrıca meyveleri haşlarken, lezzet ve vitamin katması için gündüz soyduğunuz meyvelerin kabuklarını da ekleyebilirsiniz. Çok küçük parçaları kullanmayın, sıcak sıcak çıkartması zor olmasın. Ben aşağıdakilerle denedim:

  • Elma, armut, ayva: Blender'dan geçirmek zorunda kalmamak için, haşlamadan önce iri rendeleyebilir, ya da küçük küçük doğrayabilirsiniz. Yumuşayan meyveleri damaklarıyla ezerek yemekten memnun olacaktır. Ayvanın kabızlık yaptığını duymuştum, bizde sorun olmadı ama dikkatli olmakta yarar var.
  • Kayısı, erik kurusu: Kuru meyveleri yıkayıp, bir süre suda bekletin. Erikler suda şiştikten sonra çekirdekleri kolayca çıkacaktır. Eğer suda bekletmeyi unuttuysanız düdüklüde pişirmeyi deneyebilirsiniz. Meyveleri küçük doğrayın ve iyice pişirin. Benimki gibi ekşi seven bebekler özellikle erik kurusu ile yapılana bayılacaktır. Eğer bebeğinizin kabızlık sorunu varsa, erikli tarifi özellikle öneririm, çok iyi bağırsak çalıştırıyor.Yazın tazeleri de kullanılabilir.
  • Kuru üzüm, vişne, portakal, mandalina bebeğin ayına göre kullanılabilecek diğer alternatifler. Muz eklemek istiyorsanız, önce unu su ile pişirin, altını söndürdükten sonra muzu ezip ya da minik doğrayıp ekleyin. Pişmiş muz lezzetini yitiriyor. Evinizde yapmış olduğunuz az şekerli bir hoşafı da kolayca bebek peltesine dönüştürebilirsiniz.

** Tahıl unları:

Bebek mamalarında nedense hep pirinç unu kullanılır. Ben bazen pirinç unu, bazen karışık tahıl unları, bazen mısır unu, bazen de hepsini karıştırıp kullanıyorum. Doğalsan diye bir markanın katkısız un karışımları var. Patates, çavdar, tam buğday unu karışımı olanını epeydir kullanıyorum ve çok memnunum. Yulaf unlu olandan da almıştım ama henüz paketini açıp denemedim. Fotoğrafını da koyunca reklamını yapar gibi oldum. Bir de Milupanın biberon maması ile hazırlanan "Gece Tahılları" var. Hadi olmuşken onun fotoğrafını da koyayım, mama tarifi ürün değerlendirmeye dönüşsün. Süt tozu içermediğinden açılsa bile uzun süre saklanabiliyor. Acil durumlar ve seyahatler için evde ondan bulunduruyorum. Ilık meyve püresine eklediğinizde hemen muhallebiye dönüşüyor, pişirilmesi gerekmiyor.

posted on 21 Nisan 2008 Pazartesi 20:22:10 UTC  #    Yorumlar [11]
# 19 Nisan 2008 Cumartesi

Her bebeğin kaşıkla beslenmeyi reddettiği dönemler oluyordur. Ön dişler çıkarken kaşık damaklarını acıtır, belki çiğnemek kaşıntısına iyi gelir. Kendisinin bir şeyleri yapabildiğini farkedince sizin beslemenizi reddeder, ama henüz kaşıkla yemeyi de beceremez. Ya da nasıl biz arada sırada ekmek arası bir şeyler yemek istiyorsak, o da hergün püreleri yutmaktan bayılmıştır ve değişik bir şeyler tatmak istemektedir.

İşte bu dönemlerden birinde uydurdum bebek böreklerini. Sevgili minik insanımız, birkaç gündür püre formundaki tüm yiyecekleri ve hatta parmak sebzelerini bile reddetmekteydi. Yediklerini sayarsak, sabah bebe bisküvisi, öğlen ekmek, ikindi muz, akşam yoğurt menüsü de bana yeteri kadar besleyici gözükmemekteydi. Bu nedenle, biraz da ısrarcı olmuş olmalıyım ki, kendisi kaşık, kase, anne üçlüsünü gördüğü anda ağzını sıkıca kapatıp olumsuz "ğımm" efektini çıkartmaktaydı. Öyle bir şey yapmalıydım ki, oğlumuz hem yemeğini elleriyle tutabilmeli, hem çiğneyebilmeli, kolay hazırlanabilmeli, dondurucuda sağlanabilmeli, ama aynı zamanda da sebze içermeliydi.

Bebek börekleri, bebeği yemeklerle barıştırmak için bir ara dönem ya da çeşit olarak işe yaradığı gibi dışarı çıkarken yanınıza almak için de iyi bir seçenek oluyor. Ayrıca sebzelerle sorunu varsa, hamurla birleştiğinde tadı değiştiği için, ona bir de börek yaparak yedirmeyi deneyebilirsiniz.

Annemin özellikle bol içli sevdiğimiz ıspanaklı börek için kullandığı bir tarifi vardır. Bütün yufkayı ıslatıp (1 kilo için 1 bardak yoğurt, 1 bardak sıvı yağ) bir tarafını biraz katlar, bol iç koyup rulo sarar. Dilimleyip fazlasını daha sonra pişirmek için poşetlerde dondurur, gerisine yumurta sarısı sürüp fırında pişirir. Donmuş olanları da acil durumlarda çıkartıp, çözdürmeden yumurta sarısı sürüp pişirir. Dondurulup pişirilenler tazesinden de lezzetli olur. Ben de bu tariften esinlenerek bebeğime uyarladım. 

Bu börekleri, pırasalı, ıspanaklı, bezelye yemekli, patatesli (ishalken diyet olarak, yağ koymadan) içler kullanarak yaptım. Hepsini de bayılarak yedi. Pırasalı yaptığımda fotoğraf çekmek mümkün olabildiğinden, burada pırasalı iç tarifiyle vereceğim.

Malzemeler:
1 yufka
100 gr yoğurt (yaklaşık 4 kaşık)
3 pırasanın beyaz kısmı
2 kaşık ezilmiş peynir (tuz yasaksa, tuzu alınmış)
2 tatlı kaşığı zeytinyağı

Hazırlanışı:
Pırasalar incecik doğranır, zeytinyağı ile yumuşayana kadar kavrulur. Ilınınca peynir eklenip karıştırılır. Diğer tarafta yufka boyuna dörde kesilir. Her bir parçaya yumurta fırçası yardımı ile yoğurt sürülür. Pırasalı için yarısı yufkanın düz tarafına ince bir sıra halinde döşenir. Yufkayı sıkı biçimde sarılır ve tepesinden biraz bastırılır. Yanyana yağlı fırın tepsisine dizilir. Üstlerine yoğurt sürdükten sonra orta ısıdaki fırında pişirilir.

Daha yumuşak olmalarını istiyorsanız, altı ve üstüne yoğurt sürün. Teflon tavayı kızdırın, iki tarafını çok az kızarttıktan sonra kapak kapatarak pişirin.

Soğuduktan sonra şeritler halinde doğrayarak bebeğinize ikram edin. Yemezse bile mıncıklanmamış olanları kendi yemeğinizin yanına garnitür yapabilirsiniz. Afiyet olsun :)

 

posted on 19 Nisan 2008 Cumartesi 13:48:02 UTC  #    Yorumlar [0]
# 10 Mart 2008 Pazartesi

Bebeğimi nasıl uyutmalıyım dizisinde:

1 - Türk kültüründe “ Bebeği uyutmak” kavramı

2 - Yatağında

3 - Düzeninde

Ilgaz'ı ilk ay kontrolüne götürdüğümüzde, doktoru Ayla Hanım'a "nasıl uyutalım?" diye sorduk. "Beşiğinde" yanıtını aldık. Dalgınlıkla "nasıl?" yerine "nerede?" diye mi sorduk acaba diye düşündüm. Bazen yatırınca hemen uyumuyor, ağlarsa bırakacak mıyım öyle yani dedim, ağlatmayın canım elbette, kucağınıza alıp sakinleştirin, sonra yine yatırın, şarkıyla, türküyle, ninniyle uyutun, dedi. Ilgaz'ın "demo" günlerinin bitip, gaz sancılarının başladığı o dönemde pek olanaksız gözükmüştü bu şarkı, türkü önerisi bana, kendisinin de bir kızı olmasa, "aman canım" deyip geçebilirdim rahatlıkla.

Daha sonra, birçok kontrolde, çeşitli sebeplerle (diş, gaz, kabus, oyundan ayrılmak istememe, anneden ayrılmak istememe...) uyutmada güçlük üzerine konuştuk. Aldığımız öneri her zaman aşağı yukarı aynıydı. "Mümkün olabildiğince yatağında uyutmaya çalışın."

Biz de 1 seneden fazla süredir hep böyle yaptık. Mümkün olduğunca yatağında uyutmaya çalıştık. Başlarda zorlandık. İstisnalar oldu, ama hep bu ana prensibe uymaya çalıştık. Gaz yüzünden kucakta uyutmak zorunda kaldığımız, hastayken yanımıza aldığımız, kokusuna doyamayıp göğsümüzde uyuyakalmasına izin verdiğimiz oldu elbette. Ancak, bu istisnaların rutine girmesine izin vermedik. İstisnaların en kötü yanı, alışkanlık yapabilmeleridir. Ama eğer bebeğiniz genel olarak yatağında uyumaya alışıksa, istisnalar sonrası tekrar yatağında, ve hatta kendi kendine uykuya dalması gitgide kolaylaşıyor.

Bebeğimi nerede uyutmalıyım? Odasında!

İlk iki ayda, sürekli emip, emerken bile uyuduğu ilk haftalarda, gündüzleri ben hangi odaya gitsem o da benimle birlikte geliyordu. Ancak, akşamları hep aynı düzende beşiğinde (henüz yatak almamıştık) yatırıyorduk. Bu gezginlik hali o dönemde bana da çok iyi gelmişti. Bebek gürültü ve ışığa alışarak gece-gündüzü öğreniyordu. Ben de onu gözümün önünde tutarken, misafirlerle ilgilenebiliyor, mail'lerime bakabiliyor, günlük hayatıma devam edebiliyordum (beşiği mutfağa götürüp salata yaptığım bile oldu). Ilgaz kah beşiğinde, kah kanepede, kah berjerlerde yatıyordu. 2 ay kontrolünde yine Ayla Hanım'a sorduğumuz, "gündüz nerede yatıralım" sorusuna da, "odasında" yanıtını aldık. Odasında uyumaya alıştırırsak, büyüdüğünde rahat edeceğimizi iletti. Bu önerisine de uyduk ve gerçekten de çok yararını gördük. Bu arada 2 aydan sonra odasında uyumaya alıştırmak da hiç sorun olmadı. Bu yüzden, ilk haftalarda konforunuz ve bebekle maksimum süre birarada olabilmeniz için bebeği oturduğunuz odaya getirmenizi önerebilirim. Bu amaç için minik rahat süngerle kaplanmış bir sepet edinmek iyi olabilir.

Geceleri de odasında yatmalı

Ayrıca, 1 aylıkken odasına geçirmemizi de önermişti (geceleri de kendi odasında yatması konusu). Ya ağlarsa da duymazsak, ya nefes almazsa da duymazsak (uyurken nasıl duyacaksak), gece gidip gelmesi bana zor olacak, gibi nedenlerde bunu 7 haftalık olana kadar erteledik. İlk gece karşılıklı tedirginlikten sonra, farkettik ki böylesi çok daha iyiymiş. Artık kendi gürültümüzle mi uyandırıyorduk, yoksa uyuyan bebeği gereksiz yere uyandı sanıp mı uyandırıyorduk bilmiyorum ama, odasına geçtikten kısa süre sonra daha seyrek uyanmaya başladı. Özellikle sabahları bizim odada her yarım saatte bir uyanan Ilgaz, odasında 1-2 saat uyuyabilmeye başladı (belki de daha karanlık olduğundan). Bizimle oksijenini paylaşmak zorunda kalmaması ve odası daha küçük olduğundan buhar makinesi ile daha verimli nemlendirebilmemiz de cabası oldu.



posted on 10 Mart 2008 Pazartesi 20:34:19 UTC  #    Yorumlar [0]
# 08 Mart 2008 Cumartesi

Bebeğimi nasıl uyutmalıyım dizisinde:

1 - Türk kültüründe “ Bebeği uyutmak” kavramı

2 - Yatağında!

3 - Düzeninde

Kültürümüzde, “bebek uyutma” becerisi,  bebekle ilgilenen kişilerin değerlendirilmesinde önemli bir kriter sayılıyor. Evinize ziyarete gelen insanlar, bebeğin esnediğine ya da huysuzluk ettiğine şahit olurlarsa,” uykusu gelmiş onun, ver uyutayım,  çok güzel bebek uyuturum ben”  gibi iyi niyetli tekliflerde bulunuyorlar. Yatırayım kendisi uyur dediğinizde ise “nasıl?” sorusuyla karşılaşıyorsunuz. Bu ”nasıl?” sorulurken yüzdeki ifade sanki bebekten uyumasını değil de, bakkaldan ekmek alıp gelmesini bekliyormuşsunuz  şaşkınlığında oluyor.

Hatta toplumumuzda bazı insanlara göre bebeğin uyuyabilmesi için mutlaka sallanması gerekiyor. Konuya öyle bir yaklaşımları var ki, sanki bebeklerini sallamayan anneler ya acımasızlar ya da bunu üşendikleri için yapmıyorlar ve bebeklerini ihmal ediyorlar.

Bebeğe kendi kendine uyumayı öğretmenin ise pek bahsi geçmiyor. Çünkü, bebeğin kendi kendine mutlu bir şekilde uyumasına ihtimal verilmiyor.

Toplumumuzda bir bebeği korumak için en çok üzerinde durulan iki konu “ağlatmamak” ve “üşütmemek” kaygıları, uyku konusunda bir sinerji oluşturarak zarar veriyorlar bu doğa yenisi canlıya:

“Özellikle toplumumuzda bebekleri sıcak ortamlarda tutma ve çok fazla giydirme eğilimi vardır. Sıcak ortamda, üstü çok örtülerek yatırılan bebekler, uygun ısıda yatırılanlara göre geceleri daha sık uyanmaktadır.” [1]

Bebeğin kendi kendine uyuması teşvik edilmezse, bu beceriyi edinemeyen bebek, geceleri daha sık uyanıyor.  Aslında biz yetişkinler de geceleri uyanıp, farkında olmadan geri uyuyoruz. Kendi kendine uyumayı beceremeyen bebek, uyanıyor ve yardım için ağlıyor. Böylece hem bağımlılığı artıyor, hem kesintisiz uyuyamadığından iyi dinlenemiyor. Belki bu nedenle gündüz daha fazla uykuya ihtiyaç duyuyor ve öğrenip gelişmek için daha az vakit ve enerjisi kalıyor.

Sürekli “uyutulmaktan” öteye geçip, sürekli “sallanarak uyutulan”, hatta iş iyice sarpa sardıktan sonra, ayakta, battaniyede “sersemletilerek uyutulan” bebeklerde fiziksel sorunlar bile ortaya çıkabiliyor:

“Annelerin bebeklerini uyutmak için ayağında ya da salıncakta hızlı sallaması beyinde 'bebek sallama sendromu' denilen ciddi hasara yol açarak, beyin kanamalarına neden olabiliyor. “ [2]

Kültürümüzdeki bu yaklaşım temelde bebeğin olabilecek en çabuk şekilde uyuyarak dinlenmesi, ağlamaması açısından bebeği koruyan bir yaklaşım gibi gözükse de, kısa ve uzun vadede bebeğe zarar veriyor. Bebeği uyutmak için aylar, belki de yıllar boyunca harcanan ölü zamana gece uykusuzlukları da ekleniyor. Bu zaman ve enerji kayıpları, ebeveynlerin bebekle geçireceği  kaliteli zamandan çalıyor.

Kaynaklar:

[1] - http://www.ttb.org.tr/STED/sted0802/uyku.pdf

[2] - http://www.cnnturk.com/SAGLIK/haber_detay.asp?PID=164&haberID=283087

Güncelleme: Bir de bu yazıya bakın Bir denge sporu - ebeveynlik

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun  

posted on 08 Mart 2008 Cumartesi 14:13:51 UTC  #    Yorumlar [1]
# 22 Şubat 2008 Cuma

Bu dizide:

  1. Sabaha kadar uyuyan bebekler - gündüz ve gece
  2. Sabaha kadar uyuyan bebekler - beslenme

Yenidoğanlar neden  uyandırılıp emziriliyor

Hamileliğin son dönemindeki annelere imkanları elverdiğince uyuyup dinlenmelerini tavsiye ederim. Doğumdan sonra geceleri en azından ilk 1 ay boyunca en geç 3.5-4 saatte bir kalkmaları gerekecek. Hatta geceleri bebek kazara fazla uyursa diye saat kurmaları bile gerekebilir. Doktorlar tarafından yenidoğanların bu aralıklardan daha seyrek beslenmeden uyumasına izin verilmiyor. Yenidoğanın sık emzirilmesi , barsak hareketlerinin artmasını sağlayarak, bilirubinin vücuttan atılımını hızlandırıyor ve kandaki seviyesinin yükselmesini, dolayısıyla yenidoğan sarılığını önlüyor. Ayrıca, uzun uyursa bebeğin susuz kalması (dehidrasyon) söz konusu olabiliyor. Beslenme arası uzadıkça, bebek halsizleşiyor, onu uyandırmak ve emzirmek güçleşiyor. Bebek sık emmediği için annenin sütünün geç gelmesi ya da azalması gibi zincirleme sorunlara yol açabiliyor. Yaklaşık bir ay sonra, bebek doğru düzgün bir miktarı tek seansta mideye indirmeyi becerebilmeye başlayınca, doktorlardan da annelere uyku izni çıkıyor.

Yenidoğan süresi bittikten sonra bebeği beslemek için uyandırmayın

Bu zorunlu süre bitip, doktorunuz izin verdikten sonra (genelde ilk ay kontrolünde) artık bebeğinizi beslemek amacı ile uyandırmayın. Bazen gece siz yatmadan emzirivermek, ya da bir biberon mama içirmek iyi bir fikir gibi gözükebilir. Ama bu hareket bebeğinizi gece beslenmeye teşvik edecektir. Bizde aşağı yukarı ne olduğunu anlatmaya çalışacağım.

Ilgaz’ı doğumundan beri  akşamları en geç 9-9:30’da uyutmuş olmaya gayret ediyoruz. İlk haftalarda her  2.5-3.5 saatte bir uyanıyordu. Sabahları da genelde 5-5:30’dan itibaren ıkınma sesleri eşliğinde yarım saatlik aralıklarla ağlayarak uyanıyor, ev hareketlenip bir süre uyanık kaldıktan sonra daha uzun uyuyabiliyordu. 

Tam ne kadar sonraydı hatırlamıyorum, akşam 9 gibi yattıktan sonra 4-4.5 saat kesintisiz uyuyabilmeye başladı.  Sonrasında da 2 saat aralıklarla 7-8 arası bir saate kadar uyuyordu. Zaman zaman geri dönüşler olup birkaç gün üstüste erken uyanabiliyordu. Ben ondan 3-4 saat geç yattığım için, onun ilk uyanışı ben tam tatlı uykuya daldıktan sonra gerçekleşiyordu. “Sık burnunu, ağzı açılır, emzir yatır” gibi öneriler geldi. Böylece ben de yattıktan sonra 4-5 saat uyuyabilecektim. Ama uyandırmaya kıyamadım ve buna alışmasından endişe ettim. Benim uykuya ihtiyacım olsa da uzun vadede hem kendi sağlığı, hem de benim sağlığım için kesintisiz uyumayı öğrenmesinin daha önemli olduğunu düşündüm.

Gerçekten de, yavaş yavaş bu ilk uyanma saatini daha ileri atmaya başladı. Zamanla bu saat 3-4 arasına, sonra 4-5 arasına, ve sonra 6-7’ye kadar ilerledi. Şimdilerde, diş  sıkıntıları, gaz sancıları, gece kabusları olmazsa, 7-7:30’a kadar uyuyor.

Gece her ağladığında ilk iş olarak emzirmeyin

Bebeği aç uyutmaya çalışmaktan söz etmiyorum elbette. Bebeğiniz yenidoğduğunda, sütünüzün çoğalması ve bir an önce kilosunun artması için her fırsatta emzirmekte yarar var. Ama büyüdükçe, giderek gece beslenmesinin azalması ve beslenme ihtiyaçlarını gündüz karşılamaya alışması gerekiyor.  Bebekler geceleri diş sıkıntıları, gaz sancıları, kabuslar gibi çok çeşitli nedenlerle uyanabiliyor. Yeni bir marifet öğrendiğinde gece yarısı uyku arasında bunu denemeye kalkabiliyor. Ayağa kalkmayı yeni öğrenmiş bebeğinizi, gecenin yarısı beşiğinde ayakta ağlarken bulabiliyorsunuz. Muhtemelen geri yatmak istiyor, ama işin bu kısmını henüz öğrenemediğinden beceremiyordur. Uzun sözün kısası, her ağladığında, acıktı diye ağzına memeyi/biberonu tıkıştırmayın. Aç olduğundan emin değilseniz önce yatağında pışpışlayıp sakinleştirmek, omzunuzda sırtını okşamak, biraz su içirmek (6 aylıktan itibaren) gibi alternatifleri deneyin.

Bebeğimiz 10 ay civarında bir dönem çok sık uyanıyordu, ne yapsak fayda etmiyordu, ancak koca bir biberon süt içince rahatlayıp uyuyordu.  Gece beslenmeye alışacak endişesiyle  bir gece süt yerine rezene denemeye karar verdik. Rezenesini bitirip uyudu ve süte göre daha geç uyandı. Muhtemelen onu uyutan süt değil sıcak içeceğin karnında sağladığı rahatlamaydı. Bunun üzerine gaz sorunlarına odaklandık.

Koca bebeklerde gaz sorunları (katı gıdalara geçiş sonrası)

Katı gıdalara başladıktan sonra Ilgaz geceleri uyanmaya başladı. Geri uyutmak içinse eskisinden daha fazla uğraşmamız gerekiyordu. Aynı dönemde dişleri de çıktığından önce fazla üzerinde durmadık. 9 aylık kadar olup artık kabarık damak kalmayınca sorunun kaynağını aramaya başladık. Ilgaz’ın gündüzleri emmeyi bırakmasıyla birlikte benim sütümde de belirgin bir azalma olmuştu. Acaba doymuyor mu diye gece yatırmadan önce biraz Aptamil3 ve akşam öğününde yoğun tahıllı mamalar vermeye başladık. Bunun üzerine Ilgaz daha da sık uyanmaya başladı. Bir haftalık kontrollü bir gözlem sonrasında akşam saatlerinde Aptamil dahil birçok yiyeceğin gaz yaptığını tespit ettik. Tahminen sindirim sistemi gündüz yediklerini hareketle sindiriyor, ama akşamkilerin üstesinden gelemiyordu. Biz de 2-3 ay boyunca akşamüstü ara öğünü dahil, gün boyunca tam tahılları ve bol gazlı sebzeleri verip, akşam öğününü masum yiyeceklerle sınırlandırdık. Akşamları mamalarını hazırlarken sadece iyi pişmiş patates, havuç, ıspanak ve meyveler (sadece muzu pişirmedik), beyaz tahıllar (pirinç, irmik, beyaz un)ve yumurta sarısı kullandık. Gece yatırmadan önce de anne sütüne takviye olarak, doktorumuz Ayla Kamburoğlu Göksel’in tavsiyesiyle Conformil 2 verdik.  Bu mama Aptamil 3’e göre daha iyi sindiriliyormuş. Tadı da daha az iğrençti J

Bu kadar gazlı bir bebek 1 yaşına geldiğinde inek sütünü nasıl içecek diye endişeleniyordum ama yersizmiş. Sanırım bu da bir numaralı ebeveyn kuralı, zamanı gelmemiş konular için endişelenme. Ilgaz son üç gündür (tahtaya vur) sütlü mamalarını afiyetle yiyip mışıllar gibi uyuyor.

Gündüz sık besleyin

Bebeğinizin ihtiyacı olan besini gündüz tamamlayabilmesi için onu sık besleyin. Minik midelerine bir öğünde fazla bir şey sığdıramadıklarından, besleyici ara öğünlerini ihmal etmeyin. İlke olarak tok tutması için akşam öğününün kuvvetli besinlerden seçilmesi önerilir. Yine de her bebeğin bünyesi ve ihtiyaçlarının farklı olduğunu göz önünde bulundurmak lazım diye düşünüyorum. Belki sizin bebeğiniz de hafif yiyeceklerle daha rahat uyuyabilir. Bebeğiniz sık uyanıyorsa, akşam öğününü daha erken ya da geç vermeyi deneyebilirsiniz. Onunla son öğününden sonra hareket etmesini sağlayacak(yediklerini sindirsin diye), ya da onu sakinleştirecek(yediklerini tutsun diye) oyunlar oynamayı deneyebilirsiniz.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun 

posted on 22 Şubat 2008 Cuma 22:22:36 UTC  #    Yorumlar [4]
# 11 Şubat 2008 Pazartesi

Bu dizide:

  1. Sabaha kadar uyuyan bebekler - gündüz ve gece
  2. Sabaha kadar uyuyan bebekler - beslenme

Her anne-babanın hayalidir sabaha kadar uyanmadan uyuyan bir bebek. Bebeğinizin bütün gece boyunca uyuması için dua etmekten öteye geçip, ona bunu öğretmeyi deneyebilirsiniz. Bu yazı dizisinde, bizzat deneyip yararını gördüğümüz, doğumdan itibaren uygulayabileceğiniz bazı stratejileri paylaşacağım.

Gece gündüz farkını öğretmek

Bebekler doğuma kadar 24 saat su içinde karanlık bir ortamda bulunuyorlar. Gece-gündüz diye bir düzenden haberleri olmuyor. Doğumdan sonra da sürekli uyuyorlar ve besleniyorlar. Sonra zaman içinde geceleri daha seyrek uyanıp, gündüz daha az uyumaya, bütün gündüz beslenip, geceleri acıkmamaya başlıyorlar. Yenidoğan döneminden itibaren doğru yaklaşımlarla bu süreci ciddi şekilde hızlandırabilirsiniz. "Tanrım, Ilgaz dün gece uyanmadı!" diye heyecanla, dinlenmiş ve alışık olmayan sırtım yatmaktan ağrıyarak uyandığım ilk sabah, anneler günü sabahıydı. Ilgaz tamı tamına 3 aylıkken pek kıymetli ilk anneler günü hediyesini vermişti bana.

Gündüz
Yeni doğmuş bebeğiniz her ne kadar 2-3 saatte bir yarım saat beslenmek için uyanıp, geri uyuyorsa da, siz yine de sabah uyandığınızda onu beşiğiyle birlikte aydınlık bir odaya, evde insanlar varsa onların yanına taşıyın (ilk 1-2 ay için, sonrasında gündüzleri odasında uyuması daha iyi, ama aydınlıkta ve kapısı açık). Uyuyor diye karanlık, aşırı sessiz, perdeleri kapalı odada tutmayın. Bu alışkanlık bebeğinizin büyüdükçe gündüzleri ışık ve sesten etkilenmeden uyuyabilmesi için de altyapı sağlayacaktır. Ayrıca bebeklerin yeteri kadar güneş ışığı da alabilmeleri gerekiyor. Gözlerini açık yakaladığınızda onunla oynayın, konuşun, bebeğinizin rahatlayıp canlandığı alt değiştirme seanslarını biraz uzatın, hemen geri uyutma çabası içine girmeyin.

Gece
Akşamları  yatırmayı planladığınız saatte odasına (ya da odanıza) götürün. Bundan sonra sabaha kadar ihtiyaçlarını bu ortamda görün, onu yattığı odadan dışarı, hareketli, ışıklı ortama çıkartmayın.  İhtiyaçları ile ilgilenirken loş, sadece yapmanız gerekeni görmenize yarayacak bir ışık kullanın. Kırmızı ışığın bebeği rahatlattığını okumuştum. Alt değiştirme işi iyi ışık gerektirdiğinden, sadece o bölgeyi aydınlatacak, bebeğin yüzüne gelmeyecek bir spot ışık edinebilirsiniz. Bebek uyurken oda tamamen karanlık olsun. Bir araştırma raporuna  göre bebeklerin göz sağlığı için gece lambasını bile açık bırakmamak gerekiyor***. Ayrıca bebeğiniz karanlıkta uyumayı normal bir şey kabul edecek ve karanlık korkusu geliştirme ihtimali de azalacaktır. Gece uyandığında, uykulu hareketlerinin tatlılığına, gülücüklerine kayıtsız kalmak güç olsa da, tepkinizi sessiz bir tebessümle geçiştirmeye çalışın.  Onunla oynamayın, konuşmayın, güldürmeyin. Ağladığı zamanlarda ille de konuşmak istiyorsanız, kısık yumuşak bir sesle sakinleştirmeye çalışın, ninni mırıldanın. Göbeği düştükten itibaren, kaka yapması, ishal ya da pişik olması gibi zorunlu haller dışında altını değiştirmeyin. Gece yatma saatinden sonra mecburi durumlar dışında misafirlerinizi odasına almayın (uyurken sessizce girip izleyebilirler elbette).

***Pennsylvania Sağlık Merkezi Hastanesi ve and Philadelphia Çocuk Hastanesinin ortak çalışması ile 1999'da sonuçları yayınlanan bir araştırmaya göre gece lambaları ile uyutulan bebeklerde miyop gelişme riski artıyor. Araştırma sonuçlarına göre 2 yaşına kadar geceleri de ışık açık olarak uyuyan bebeklerin %55' inde 2 ile 16 yaşlar arasında miyop göz hastalığı gelişiyor. Odada sadece gece lambası ile uyuyan bebeklerde bu oran %34 iken, karanlıkta uyuyan bebeklerde %10'a düşüyor. Gözler kapalı bile olsa içeri sızan ışık göz bebeklerinin büyümesini etkiliyor ve gözlerin dinlenmesine engel oluyor.

Kaynak: http://www.cnn.com/HEALTH/9905/12/children.lights/index.html

 

posted on 11 Şubat 2008 Pazartesi 20:02:16 UTC  #    Yorumlar [0]
# 26 Ocak 2008 Cumartesi
Yuvarlanarak ya da emekleyerek hareket yeteneği kazanan bebeğinizi hazır oyun parklarında hapsetmek yerine, güvenli bir şekilde oynayabileceği (gözetiminiz altındayken) ev tipi oyun parkları hazırlayabilirsiniz. Bu parklar bebeğin becerileri geliştikçe aşabileceği şekilde sınırlanmış, ama içindekiler nedeni ile içeride kalmayı tercih edeceği bir alan olacaktır. Ona keşfetmesi, eğlenmesi, öğrenmesi ve oyalanması için evdeki malzemeleri sunabilirsiniz. Aşağıdakiler bizim çok yararlandığımız bazı materyaller:

Minderler, yastıklar, koltuk kenarları, puflar:
Emekleme çağındaki bebeğiniz için ilk zamanlarda doğal sınırlar oluşturacaktır. Bir süre sonra alçaklı yüksekli mobilya aksesuarlarından destek alarak tırmanmayı, ayağa kalkmayı deneyecektir. Evinizde deriden ya da kumaştan sert köşesi olmayan pufunuz varsa, bu altın değerinde bir mobilyadır.

Şişme havuzlar: Yazın bahçede, balkonda serinlesin diye kullandığınız bebek havuzlarınızı, kışın da oyun için kullanabilirsiniz. Havuzunun içinde oturup uslu uslu oynayan bebekler duydum. Ilgaz havuzunu daha çok ters çevirerek kaplumbağa gibi sırtına geçirir, onunla beraber emekler, evin içinde hayalet havuz şeklinde dolaşırdı. Arada sırada altından kafasını uzatıp bizimle "cee" oynardı.

Kutular:
Yukarıdaki resimde Ilgaz'ın dayandığı hasır kutu onun için uzun süre hem keşif alanı hem de sehpa oldu. Kapağını açıp kapatıyor, içine oyuncaklarını doldurup boşaltıyor. Kutuyu yan çevirip dik koyduğumuzda, üzerine oyuncaklarını koyup ayakta yaslanarak oynuyor. Bacak kasları ve motor becerileri gelişiyor. Son zamanlarda boyu uzadığından kutu alçak kalmaya başladı. Geçtiğimiz hafta bu iş için aşağıda tarif ettiğim karton pufu yaptım. Eve alınan eşyaların kutularını atmadan önce temizleyip Ilgaz'ın beğenisine sunuyoruz. Kutu büyüdükçe, açılıp kapatılacak kapak sayısı arttıkça, heyecanı da artıyor.

Plastik dolap:
Balkonda tozlanmaya terkedilmiş kaliteli plastikten dolabımızı temizleyip Ilgaz'ın odasına aldım ve oyuncaklarını yerleştirdim. Şimdi aylardır o dolabın balkonda beklediğine çok hayıflanıyorum. Dolabı her gördüğünde sevinçle tutunup ayağa kalkıyor, kapaklarını açıp kapatıyor, içindekileri boşlatıyor, oynuyor, tekrar dolduruyor. Eğer hafif kapaklı, parmak arada kalırsa canını yakmayacak türden bir dolabınız varsa bunu da bebeğe tahsis edebilirsiniz. Mutfakta plastik kap kacakla doldurulmuş bir dolap bile olabilir.

Çamaşır sepeti, kova:
Ilgaz iterek yürüsün, kasları güçlensin diye aşağıda, sağdaki resimde kanepenin üzerinde duran tahta arabayı almıştık. Bir gün tesadüfen çamaşır sepeti ortadayken, evde zaten böyle bir oyuncağımız olduğunu farkettim. Ilgaz sepeti tepetaklak etmiş, güzelce itekleyip yürümeye başlamıştı bile. Plastik kova da yine aynı amaç ve doldurup boşaltma, yerde yuvarlama oyunları için güzel malzeme oluyor.

Kartondan bebek sehpası yapımı


Aslında amacımız evdeki hasır kutunun sehpa görevini daha yüksekçe bir karton kutuya devretmekti. Temiz olsun, düzgün gözüksün diye duvar kağıdı kaplarız diye düşünüyorduk. Resimdeki koca kutuyu eve getirdiğimde Ilgaz'ın ne kadar eğlendiğini görünce bu kutuyu değerlendirmeye karar verdim. Koca kutu evde aylarca çirkin çirkin durmasın, kumaşla örteyim bari dedim. Sonra aklıma poşet çantasını epeydir işgal eden, lazım olur diye atamadığım izolasyon malzemesi geldi. Önce kutunun kapaklarını koli bandıyla güzelce sabitledim, sonra bu malzemeyi kutuya bantladım. Eğer ince bir süngerim olsa daha iyi olurmuş. Sonra da evde pek kullanılmayan ama iyi gözüken keten bir çarşafı kutuya sarıp gelişigüzel teyelledim. 45 dakikalık bir çalışmadan sonra resimde gördüğünüz puf çıktı ortaya. Puf, IKEA açılmadan önce Modoko'dan alınmış mobilyalarımız gibi, "mağazada teşhir edilenle teslim edilen birbirini tutmamış, şirret satıcıyla muhattap olmamak için ilgili lanet okunup parası ödenmiş" hissi vererek geziyor odadan odaya. Ama neyseki bedava. Kafa çarpınca şişirmeyecek şekilde yumuşak, kolayca taşınacak şekilde hafif, işi bitince sökülüp atılmak üzere hazır bekleyen bebek sehpamız tam amacına uygun oldu.

 
Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun
posted on 26 Ocak 2008 Cumartesi 21:50:40 UTC  #    Yorumlar [0]
# 11 Ocak 2008 Cuma

Ilgaz'ın boyu uzayıp da, arabada ana kucağında ayaklarını uzatarak oturamaz hale gelince, oto koltuğu araştırmaya başladık. Baktık ki oto koltuklarının alt ağırlık sınırları 9 kilogramdan başlıyor, boş yere sıkıştırıp, arka koltuğun döşemesini seyrettiriyoruz çocuğa diye hayıflandık. Kuzenim en güvenli yerin arka koltuğun ortası olduğunu söylemişti. Bunun nedenini merak edip araştırırken, tesadüfen başka önemli bir konuyu atladığımızı farkettim.

Bebek araba koltukları, en az 1 yaşına kadar (1 yaşını geçtikten sonra da arkaya da bakabilen oto koltukları, koltuğun sınırı elverdiği müddetçe) ve başı koltuğun sırtının tepesini geçmediği sürece, yani olabildiğince uzun süre, arkaya bakacak şekilde yerleştirilmeliymiş (linkte resimle gösterilmiş). Birçok kaynak bu süreyi 4 yaş olarak öneriyor.

 Bebeklerin arkaya bakması 4-5 kat daha fazla güvenliymiş. Bunun nedenleri şöyle açıklanıyor:

* Veriler, yandan alınan darbelerde(en ölümcül olanıymış), arkaya dönük yerleştirilmiş koltuklarda oturan bebeklerin 4 kat daha fazla korunduğunu gösteriyormuş.
* Önden çarpmalarda her şey öne doğru fırlar. Yetişkin vücudunu emniyet kemeri tutarken başı öne doğru gider ve geri gelir. Bebeklerde de aynı durum oluşmakla birlikte, yetişkinlerinkine kıyasla, başları vücutlarına göre daha büyük (bebeklerin vücudunun %25'i baş, yetişkinlerinkinin sadece %6'sı) ve ağır olduğundan 4 kat daha kuvvetli olarak fırlarmış. Üstelik omurgalarındaki kemik ve bağları henüz esnek kıkırdak yapıdayken, omurilik aynı esnekliğe sahip değilmiş. Omurga esnerken, içindeki omurilik esneyemeyince, bu tarz bir çarpmada bebeğin felç riski ciddi şekilde artıyormuş. Eğer emniyet kemeri bağlı ise, kazalarda ağır ve ölümcül darbeler genelde baş ve boyun bölgesi ile sınırlı kalıyormuş. Bebeğin başı koltuğun koruması içinde kaldığından, yabancı cisimler tarafından zarar görme riski de önemli ölçüde azalıyormuş.
* Arkadan gelen çarpmalar, kazaların sadece %4'ünü oluştururken, genelde daha hafif kazalar olurmuş (Ön ve yandan olan kazalarda genelde araçlar ters istikametlerden geldiğinden çarpışma kuvveti çok daha yüksek, arkadan çarpılan araç öne doğru itilerek yolcu üzerindeki kuvveti azaltıyor).
* Ayakların arka koltuğa değmesinin ise hiçbir tehlikesi yokmuş ve bebeğe rahatsızlık vermezmiş (yetişkinlerden çok daha esnekler). Varsayalım ki bacağında kırık oluştu. Bu kırık boyundaki gibi kalıcı bir hasar vermeden iyileşebilir.

Öyle anlaşılıyor ki, biz yetişkinler de geriye dönük seyahat etsek daha güvende olacağız.  İngilizce okuyabiliyorsanız, bu linkte konu çok güzel açıklanmış.

Siz de bizim gibi, aman boşuna sıkışmasın çocuk, yolu seyrede seyrede seyahat etsin, nasıl olsa alacağız diye koltuğu öne çevirivermeyi planlıyorsanız, aşağıdaki test videolarına bir göz atın.

Arkaya bakan bebek çarpışma testi


Öne bakan bebek çarpışma testi


Kucakta bebek çarpışma testi


Norveççe bir forumda anne babalar çocuklarının arkaya dönük araba koltuklarında fotoğraflarını yayınlamışlar. İsveç, Norveç ve Amerika'da birçok ailenin çocukları kocaman olana kadar geriye dönük seyahat ediyor. Maxi-Cosi'nin İsveç sayfasında 9-18 kg aralığında tek bir koltuk tanıtılıyor (Mobi), bu koltuk iki yönlü (convertible) bile değil, sadece arkaya dönük monte edilebiliyor. Tüm Avrupa ülkelerinde durum böyle değil. Bu bilgileri verdikten sonra, keşke Türkiye'de satılan arkaya dönük monte edilebilen koltuk modellerini de yazıp bitirebilseydim. Hummalı arayıştan sonra bu koltuklardan Türkiye'ye hemen hemen hiç getirilmediği üzücü sonucuna ulaştık. Britax Römer'in distribitörü ile görüştüğümde, Avrupa standartlarında öne bakarak seyahat önerildiğini ve Türkiye'de de Avrupa standartları baz alındığından arkaya bakan koltuk getirmediklerini ilettiler. Hangi standardı seçeceğinize karar vermeden önce İsveç ve İngiltere'de yaşanan kazalardaki çocuk ölüm oranlarını inceleyebilirsiniz (Kırmızılar İngiltere, maviler İsveç).

Aramaktan vazgeçmiş değiliz. Eğer böyle bir koltuğu nereden edinebileceğimizi biliyorsanız lütfen yazın. Ben de edindiğim bilgileri tekrar paylaşacağım. 

Güncelleme: Volvo'dan koltuğu aldık, kullanıyoruz. Volvo (Britax üretiyor) geriye dönük koltuk yorumları . Başka ailelerin de bu konuda araştırmaları oldu, her iki yazının yorumlarına da bakın mutlaka.

Sağlık ve güvenlikle ilgili tavsiyelerim için sitenin Kullanım Şartlarını tekrar hatırlatmak isterim.

Geriye Dönük Koltuk Sevenler Dayanışma Grubu

posted on 11 Ocak 2008 Cuma 21:26:03 UTC  #    Yorumlar [18]
# 06 Ocak 2008 Pazar
Elif Şafak'ın yeni kitabı "Siyah Süt"ü bitirdim. Roman 30. sayfada başlıyor, öncesinde iki bölümlü bir girişi var. Son derece dokunaklı ve güzel yazılmış bu bölümü okuduktan sonra, doğum sonrasında neler yaşadığını, nasıl atlattığını merak ettim. Açıkçası biraz da korktum, tekrar oturup ağlamaya başlamayayım diye.

Sonra kitabı okumaya başladım. Kendisinin anne olup olmama konusunda kararsız olduğu dönemlerden başlıyor anlatmaya. Elbette doğumla başlamayacaktı, bir geçmişi, hamileliği olacak, altyapısını anlatacak diye düşündüm. Belki de ileri geri sıçramalarla anlatan kurgulardandır. Gayet yavaş ve doğal seyrinde ilerliyordu romanda zaman, sıçramasız. Ha doğurdu, ha doğuracak diye hızlı hızlı okudum. Kitabın yarısına geldiğimde, bırakın hamile kalmayı, baba adayıyla tanışamamıştı. Kaçıncı sayfada gerçekleşti dersiniz mucizevi doğum? 232. Kitap zaten 303 sayfa. Yani girişin iki katından biraz fazla bir bölüm yazmış Elif Şafak postpartum depresyonu üzerine. Girişteki duygu yükü, güzel dil kullanımı ve akıcılıktan da yoksun bana göre bu 70 sayfa.

300 sayfalık bir kitap dolusu doğum sonrası depresyonu okumak istediğimden değil şikayetim. Uzun süredir kitap okuyamadıktan sonra ilaç gibi geldi hızlı hızlı okumak. Kadın yazarların kitaplarını okumayı seviyorum ve kitabın çoğunda anlatılan kadın yazar olmak ve annelik konuları ise gayet ilgimi çekiyor. Yine de kendimi biraz aldatılmış hissettim. Bu eleştiriyi yazmadan önce, belki ben algıda seçicilik yapmışımdır, kitap zaten doğum sonrası depresyonu değil, yazarın tabiriyle "anneliğin karanlıkta kalan yüzü" hakkındadır diye, girişi yeniden okudum. Okuyan arkadaşlarımla konuştum. Bir arkadaşım, şimdi depresyon okuyup bunalmak istemiyorum diye girişini okuyup kitabı bırakmış. Hayır yanlış anlamamışım. Zaten "Siyah Süt, Yeni Başlayanlar için Postpartum Depresyon" demiş kitabın girişinde.

Acaba Elif Şafak önce kitabı mı yazdı, yoksa girişi mi merak ettim. Önce girişi yazdıysa, belki lohusa depresyonunu pekiştiren nedene biraz fazla kaptırmıştır kendisini. Ya da güzel bir giriş yaptı, gerisini getiremedi, vazgeçmek de istemedi. Ya da önce kitabı yazdı,  annelik ve yazarlık sorunlarını herkesin öğrenmesini şiddetle istiyordu. Öyle bir giriş yaptı ki kitabın okuyucu kitlesi aniden bütün kadınları kapsayıverdi, ve belki bazı erkekleri de.

Keşke okumaya 29. sayfadaki "BİR" le başlayan bölümden başlayıp, kitabı bitirdiktan sonra kalan 28 sayfayı okusaymışım, o zaman hayal kırıklığına uğramazmışım diye düşünüyorum.

posted on 06 Ocak 2008 Pazar 15:10:30 UTC  #    Yorumlar [0]
# 03 Ocak 2008 Perşembe
Önceki yazı..Lohusa depresyonu - çeşitli duygular

Yaz yaz bitmedi. Herkes farklı sürelerde, farklı hislerle geçiriyor doğum sonrası sıkıntılarını. Lohusa melankolisi tanımındaki gibi kısa sürede atlatan, hatta hiç yaşamayan anneler de var. Belki Elif Şafak'ın Siyah Süt'te anlattığı gibi her annenin bir süresi vardır. Ben doğru yaklaşımla bu sürenin kısaltılabileceği, ve kesinlikle daha hafif geçirilebileceği kanısındayım. Benimki aylarca sürmekle beraber, gelip giden, günlük hayatımı ve bebeğimi çok fazla etkilemeyen bir durumdu. Kendimi her gün kötü hissetmiyordum. Özellikle yalnızken ve uzun süre evde kapalı kaldığımda ortaya çıkıyordu. Eğer tıbbi yardıma ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsanız, mutlaka bir doktora danışın. Bir profesyonelle sadece konuşmanın bile büyük yardımı olabilir.

İnternette postpartum (doğum sonrası) depresyonunu araştırdığımda, özetle "melankoliyse üzülmeyin geçer, depresyona mı dönüştü o zaman doktora gidin"in fazla ötesine geçemeyen, birkaç paragraflık yazılar bulabilmiştim önce. Sonra Ilgaz 3.5 aylıkken ve melankolim geçti diye düşünürken, havanın kapalı olduğu bir sabah biraz ağlamaklı olunca, kendimi tekrar soktum aynı modun içine, "yine mi? yine mi? niye? niye?" diye. Ilgaz uyusun da ağlayayım diye beklerken biraz daha araştırayım dedim ve sonunda olayı mantıkla ele alıp, çözüm öneren bir materyale rastlayabildim. Döküman İngiltere'nin sağlık sistemi NHS(National Health System) tarafından hazırlanmış, multikulti tarafından Türkçeye tercüme edilmiş.

Doğum sonrası depresyonu - Kendi kendine yardım rehberi


Dökümanın girişinde şöyle bir paragraf var:

"Eğer depresyondaysanız büyük bir olasılıkla, bu kitapcığı okurken bile, konsantre olmakta zorluk çekeceksinizdir. Belkide size çok uzun ve karışık görünüyordur? Lütfen endişelenmeyin. Burada çok fazla bilgi var, yavaş yavaş okuyun. Eğer, bu bilgilerden bazılarını anlamakta zorluk çekiyorsanız, bunları aile doktorunuz veya sağlık ziyaretçinizle tartışabilir veya kendinizi daha iyi hissettiğiniz zaman tekrar okuyabilirsiniz. Eğer, kitapcığı size terapistiniz veya rehberiniz verdiyse, bilgileri onların yardımıyla gözden geçirebilirsiniz."

Bu paragrafı okudum. Okuduklarımı gayet iyi anlayabilecek durumdaydım. Ancak yine de okumaya devam etmeden önce ara verip biraz ağladım. Çok nazikler, ne kadar ince düşünmüşler diye çok duygulandım ve minnet duydum :) Belirtilerin birçoğu bana uymuyordu, önerileri birebir uygulamadım, tablolar, listeler yapmadım. Ama kendi durumumda nasıl iyileşebileceğim için bana çok iyi fikirler verdi. Hayıflanıp, endişelenmeyi bir kenara bırakarak kafayı çalıştırdım. Kendi durumumu ve nasıl yaklaşmam gerektiğini gözden geçirdim. Artık kendimi bunu yaşayan tek kişi olarak hissetmiyor, mantıkla yaklaşıp kararlı olursam, yavaş yavaş iyileşeceğimi düşünüyordum. Öyle de oldu.

Eğer doğumdan sonraki ilk ayda biraz bunalmış hissediyor, benim gibi niye oldu bu, ya uzun sürerse diye panik yapıyorsanız, veya benimki gibi uzatmalı bir lohusa melankolisi içindeyseniz, aşağıdakilerin size de yardımı dokunabilir.

Ağla ağla da, açılıyor musun gerçekten? Şu perdeyi arala artık!
İçi sıkılmış insanlara ağla ağla açılırsın derler. Ben de öyle yapmayı denedim başlarda. Sonra göz contalarım yalama oldu, muslukları kapatamadım, tamir etmeye fırsat da bulamadım. Şunu unutmamak gerekiyor, doğum sonrasının zor bir dönem olduğu kuşkusuz, zorlukları arttıran farklı sorunlarınız da olabilir. Belki duygusal yapıda biri, hatta hüzün sevenlerden olabilirsiniz. Yine de hiç kimse bebeğinin minik zamanlarını, hem sevinecek bu kadar şey, hem de yapacak bu kadar iş varken, ağlayarak geçirmek istemez. Ancak unutmayın, bu duruma isteyerek düşmediniz ve kurtulmak için de kendini salıvermek bir işe yaramıyor. Ben bu durumu kalın bir perde olarak görmeye çalıştım. Günlük yaşamınızı karanlıklaştırıp, olan biteni daha loş ve sıkıcı görmenize neden oluyor. Aklıma melankoli her geldiğinde derin bir nefes aldım ve kendimi iyi hissettiğim bir anı hatırlayıp, kendime o modu yüklemeye çalıştım. Bana kötü hisleri hatırlatan durumlara, objelere yeni anlamlar, misyonlar yükledim. Bunu istemiyorum, yeter artık dedim. Melankoli geldikçe, ben kovdukça, o da gitgide daha az uğramaya başladı bana, eli boş dönmektense.

Neden aramak, gerçek sorunlarla ilişkilendirmek
Hayatınızda sorunlar olabilir. Bunlar gerçekten de postpartum depresyonunuzu güçlendiriyor olabilir. Ancak, gerçek sorunlarınızla bu karabasanı birbirinden ayırmak sizin elinizde. Sorunlarınıza melankolik bir psikoloji içinde bakmak yerine mantıkla yaklaşmaya çalışın. Depresyona hayatınızdan somut nedenler aramak, hele de bağlayacak bir şeyler bulabilirseniz, havadan gelen ve giden bir sıkıntının somutlaşmasına ve yerleşmesine neden oluyor. Ayrıca düşünmenizi güçleştirdiğinden sorunlarınıza çözüm bulmanızı da zorlaştırıyor. Kısa vadede çözmeniz gereken bir sorununuz varsa kendinizi iyi hissettiğiniz bir anda sakin kafayla düşünmeye çalışın. Dışarı çıkın, eş dostla konuşun. Hiç fırsatınız yoksa balkona çıkın, o da yoksa kafanızı camdan çıkartıp temiz hava alarak düşünseniz bile sonucu değiştirecektir.

Rutini kırmak
Sürekli aynı şeylerle uğraşıp, aynı yerde vakit geçirdiğinizde durum kötüleşiyor, ağır hava yerleşiyor. Dışarı çıkmak çok iyi geliyor. Güvenebileceğiniz birileri varsa bebeği kısa süreli bırakarak, bakkal, kuaför gibi yerlere gidebilirsiniz. Ancak, bebekle birlikte çıkmak insanın özgüvenini daha bir yerine getiriyor. Aklınız evde kalmıyor ve bebeğinizle farklı şeyler paylaşmış oluyorsunuz. Güne farklı başlamak için kahvaltıya misafir davet etmek de iyi olabilir. Küçük bir bebekle sofra donatmanızı kimse beklemeyecektir. Peynirleri biraz nizamlı dilimlemeye çalışmak bile insana normal hayatı hatırlatarak iyi geliyor. Hazırlanması zor olsa ve düzeniniz bozulsa bile bebeğinizle birkaç gece akraba ya da yakın arkadaşlarınızda kalmak da iyi gelebilir. Günün özellikle belirli saatlerinde kötüleşiyorsanız, bu saatler için değişiklik yapmaya çalışın.

Sınırlı süre
Bebeğiniz küçük ve gündüzleri uyurken bile işlerinizi yetiştiremiyorsanız, bu bebeğin uyku ihtiyacı azalınca ben ne yapacağım diye telaşlanıyor olabilirsiniz. Bebeğiniz büyüdükçe bakımının kolaylaşacağını, onun büyümesi ile beraber sizin annelik becerilerinizin gelişip, endişelerinizin azalacağını unutmayın. Bebek her 3 aylık dönemi tamamlandığında farklı bir evreye geçiliyor ve her şey gitgide kolaylaşıp güzelleşiyor. Kendinizi boş yere üzüp, telaşa kapılmayın. Yaşadığınız ana konsantre olup elinizden geldiğince tadını çıkartmaya çalışın.

Kendine bakmak
Özel bakımlar yapmaya fırsat bulamıyor olabilirsiniz. Bir süreliğine manikür yaptırmamak, fön çektirmemekle hiçbir kadın çirkin olmaz. Ancak düzenli duş alıp saçlarınızı düzgünce toplamak, temiz ve rahat giysiler giymek, belki canınız istiyorsa eşiniz gelmeden bir allık sürmek, hatta bir ziyaret öncesi renkli bir oje sürmek gibi basit, fazla vakit almayan bakımlar moralinize iyi gelebilir. Ben doğum sonrasında fena halde terlediğim için hergün duş almak zorunda kalıyordum. Bu zorunluluğun kendimi bırakmamamda çok yararı oldu. Başlarda ağlama işlerini de genelde duşta yapıyordum bebek hissetmesin diye :)

Plan yapmak
Çok yüksek hedefler koymadan, esnek bir plan yapıp buna uymaya çalışmanın çok yardımı dokunuyor. Plan yapmaya çalışırken, Ilgaz'ın sıkıntılarının öğleden sonraları arttığını farkettim. Zorunlu işlerimi en iyi uyuduğu sabah saatlerine alıp, kalan saatlerde de fırsat bulduğumca kendime vakit ayırarak, epeyce stresin üzerimden kalktığını farkettim. Alışverişleri önceden Gökhan'a sipariş ederken, bunları bahane ederek, Ilgaz'ı alıp dışarı çıkmaya başladım. Güzel havalarda bebek arabasıyla yürüyüşler, fiziksel aktivitenin de sağladığı mutluluk hormonuyla ilaç gibi geliyor. Çantamı ufak tefek ihtiyaçları ekleyerek her an dışarı çıkabilecek şekilde hazırladım. Böylece önceden plan yapamamış olsam bile, bunaldığımı farkedince hızlıca hazırlanabiliyordum.

Kendinizi rahat bırakın
Doğum sonrası depresyonu birçok kadının yaşadığı bir sorun. Kendinize karşı şefkatli olun. Bu başınıza geldiği için kendinize kusurlar bulmayın. Kötü hissettiğiniz zamanlar için geri dönüp hayıflanmayın. Ben çocuğumun bebekliğini  hatırlayınca bu ruh halini de hatırlayacağım, belki yine hüzünleneceğim diye çok üzülürdüm. Hiç de öyle olmuyormuş. Her şeye rağmen hatırlayabildiğim her anını çok mutlulukla hatırlıyorum. Siz de kendinizi boş yere üzmeyin.


Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun
posted on 03 Ocak 2008 Perşembe 15:53:13 UTC  #    Yorumlar [0]
# 30 Aralık 2007 Pazar
Önceki yazı..Lohusa depresyonu - hop hop hop, değiş tonton!

Ne kadar hazır olursanız olun bebekli yaşam anne ve babanın bir anda garip duygular içine girmesine yol açabiliyor. O ruh hali ile, aslında bir süreliğine, sınırlı bir dönem için geçerli birçok şey size ömür boyu sürecekmiş gibi geliyor. Ben hissettiklerimi aşağıda özetledim.

Aşırı sorumluluk duygusu: Eşler arasında paylaşılsa bile, emzirme yükümlülüğü, babaların resmi izinlerinin kısa olması, ve belki de içgüdüsel ve hormonal etkilerle bebeğin birincil sorumluluğu anneye yükleniyor. Bu öyle bir sorumluluk ki, bu sefer de altını değiştirmeyeyim, bu sabah bir saat fazla uyuyayım, canım emzirmek istemiyor gibi kısa süreli bile olsa erteleme fırsatı tanımıyor. Tatili yok. Özellikle ilk bebekse, sanki ömür boyu size bağımlı olacakmış gibi hissetmenize ve paniklemenize yok açabiliyor. Bebeğimin sorunu için çözüm üretemediğimde benim elimde olan bir şey olmasa da kendimi kötü hissediyorum (büyüdükçe, derdini anlattıkça hafifliyor). Uzun süredir çektiği bir sıkıntısı için çözüm bulduğumda da, niye daha önce bulamadım, bu kadar zamandır onu üzdüm diye hayıflanıyorum.

Özgürlüğün kısıtlanması:
Bebekle yalnızsam, dışarıda halletmem gereken işleri bir koşu halledemiyordum. Belki bebeğim olmasa, üşendiğim için erteleyecektim. Ama bu durumda kendimi kısıtlanmış hissediyordum. Strese girmeden uzun bir duş alamıyordum.  Bebek uyuduğunda kendime vakit ayırmak yerine neleri yetiştirebilirim diye düşünüyordum.  Anneler sıcak bir şey içemez der büyükler. Ne zaman bir bardak çay, bir kase çorba gibi sıcak içilmesi gereken bir şey hazırlasam, bebeğimin ağlayacağı tutuyordu. Bazen eskiden yaptığım iş ya da hobileri bir daha asla yapamayacakmışım, o ana kadar ki gelişimim neyse hayat boyu bir adım öteye geçemeyecekmişim gibi geliyordu(annelik dışında). Bunların hepsi zaman içinde bir düzene koyuluyor, ama o ruh haliyle insana pek çözümsüz görünüyor.

Rutin: Günümü birkaç saatlik bölümler halinde yaşamaya alışmak durumunda kalmıştım. Altını değiştir, emzir, uyut, birkaç saat geçmeden tekrar aynı rutin. Ertesi gün aynı şeyler. Hafta içi, hafta sonu. Küçük bir bebekle hele de Türkiye koşullarında uzun süreler dışarıda vakit geçiremeyeceğimden genelde eve kapandım. Minik bir bebekle, bebeksiz arkadaşlarımın programlarına uyamayacağımdan insanlardan da biraz kopuk kalmıştım. Fırsat bulup dışarıdan bakamadığım için sağlıksız ruh halleri çok kolay yerleşebiliyordu bünyeme.

Yalnızlık hissi:
Bebeğin başlardaki iletişimsizlik hali insana yalnızlık hissi veriyor. Ağladığında ne oldu diye soruyorsunuz, cevap alamıyorsunuz. Gün içinde yakınınızda bunları paylaşabileceğiniz biri yoksa, sıradan problemler için eşinizi arayıp işinden alıkoymak da istemiyorsanız, bunlar sizin şahsınıza ait sorunlarmış gibi gözükebiliyor.

Suçluluk duygusu: Bu kadar istediğim bir şey gerçekleştiği için kendimi kötü hissetmeye hiç hakkım olmadığını düşünüyordum. Aman sakın bu hislerden bebeğimi suçlamayayım diye düşünüyor, kendime daha da çok yükleniyordum. Her kendimi kötü hissettiğimde, bebeğimin en güzel zamanlarını bu şeyle hatırlayacağım, gülüp eğlenme fırsatını kaçırıyorum diye yine kendimi suçladım.

Neden, neden: 
Her zaman sorunların nedenini bulup, kalıcı çözümler üretmeye çalışırım. Hayatımı kolay kolay kendi akışına bırakmam. Bu sorunun sebep sonuç ilişkisi kurularak değil, zamanın iyileştiriciliğiyle çözülecek bir sorun olduğunu ayırt edemedim. Bu garip, havadan gelip, havayla dağılması gereken psikolojik durumu, mantıklı bir nedene bağlamaya çalıştım. Neden böyle oldu, bana olmamalıydı diye kendimi sorgulayıp, sıkıştırıp durdum. Hamileyken trilaylom takıldım, halbuki şöyle yapmalıydım, kendimi böyle hazırlamalıydım, şu şartları sağlamalı, bunları düzene koymalıydım diye hayıflandım, kendime yüklenip durdum.

Panik:
İnternetten iki tanıma ulaşmıştım, loğusa melankolisi, ve loğusa depresyonu. Melankoli hafif ve 48 saat süren, depresyon ise ağır, ve aylar süren bir durum gibi anlatılıyordu. İlk ağlamamdan sonra 48 saat geçmesine rağmen kendimi tam olarak iyi hissedememiştim. Her hafif hüzün hissettiğimde, ne oldu şimdi, niye geçmiyor bu, dün iyiydim, geçti diye düşündüm, depresyon mu bu, terapiste mi gitmeliyim, daha ne kadar sürecek diye panik yaptım. Bu depresyon tipi şeyler de endişeyle, panikle besleniyor sanırım. Ben endişelenip takıntı yaptıkça o daha bir yerleşti.

Kendimle dalga geçemedim: Buna benzer duyguları adet dönemlerinde ve hamileyken de hissettiğim olmuştu. Ama bunun hormonlardan kaynaklı olduğunun farkında olur ve bir yandan kendime gülerdim. Bu sayede ne kişisel ilişkilerime zarar verir, ne kalıcı izler bırakırlardı. Geleceğini ve geçeceğini bilirdim. Gözüm dolarken bir yandan güler, beni sulu gözlerle gülerken gören Gökhan'ın dalga geçmesiyle şakaya dönüşürdü. Bu defa bunu yapamadım. Bu hüznü bir türlü hormonal ve dönemsel olarak göremiyordum, fazla gerçek geliyordu. Bunlardan birkaçını yazayım ve beraber gülelim artık.
Anne karnı sesleri
Ilgaz takriben 2 haftalıktı. Sanırım gaz sorunları yeni başlamıştı. Zavallıcık emiyor, uyuyakalıyor, kısa süre sonra ağlayarak geri uyanıyordu. Aklıma hamileyken indirdiğimiz anne karnı sesleri Mp3'ü geldi. Mp3'ü açtım, Ilgaz'ı kucağıma aldım. Makine,motor seslerine benzeyen seslerin üstüne bindirilmiş ağır tonda bir klasik müzik parçası. Hava kapalı, dışarıdan yağmur sesi geliyor. Daha gülümsemeyi bilmeyen Ilgaz'cığım müziğin başlaması ile biraz dinleyip tebessüm etti, iç geçirdi ve kucağımda uykuya daldı. Çok güzel görünüyor ve muhteşem kokuyordu. Bebeğim anne karnında daha rahattı, ben onu rahat ettiremiyorum diye ağlamaya başladım.

Ağlatan Melodiler
Bütün bebek oyuncakları melankolik müzikler çalıyor. Ilgaz'ı uyutmak veya sakinleştirmek için oyuncakların müziklerini çalıyordum. Bunlar mırıl mırıl çaldıkça hüzünlenip ağlamaya başlıyordum. Bebek uyusun diye yazılmış parçanın anneyi ağlatması çok komik bir ikilem aslında. Sektörde bunun için özel bir çalışma yapılmalı. Bebeği rahatlatırken lohusa melankolisini de tedavi eden parçalar bulunmalı.

Ne kadar güzel değil mi?
Kendi bebeklerini büyütmüş anneler, bebekli anneleri görünce kendi bebeklerine ve taze annelik dönemlerine özlem duyuyorlar. "Ne kadar güzel bir şey değil mi?", "Tadını çıkartın büyüyünce sevdirmiyorlar" gibi ifadeleri sık duyarsınız. Kendim de bir yandan ağlarken, aynı zamanda hayatımın en mutlu günlerini geçirmeme, bebeği çok çok sevmeme rağmen, bu cümleleri duyunca kendimi kötü hissederdim. Sanki dünya yüzünde bir tek ben bunu yaşıyormuşum, diğer bütün anneler trilaylom 24 saat gülerek, oynayarak bebeklerini bakıyorlarmış gibi hissederdim. Ya da benim durumumu farketmiş, ne kadar saçma bir şey yaptığımı gözüme sokmaya çalışıyorlarmış gibi gelirdi.
Devamı..Lohusa depresyonu - silkelen ve kendine gel!


Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun
posted on 30 Aralık 2007 Pazar 20:52:44 UTC  #    Yorumlar [0]
# 26 Aralık 2007 Çarşamba

Önceki yazı..Lohusa depresyonu - bir son olarak doğum

Küçükken pek severek, hatta özenerek seyrettiğim çizgi filmdi tontonlar. Yağmur yağınca şemsiye, boya yaparken merdiven, canları sıkılınca müzik aleti olur, tıngır tıngır çalardı kendi kendilerini bu renkli karakterler. Büyüyünce kendimin de bir tonton olacağımı hayal etmezdim elbette (o kadar da küçük değildim). Zaman içinde bu çizgi filmi unutmuşum. Doğumdan bir süre sonra, Gökhan'la beraber uyduya yeni eklenen kanallara göz atarken, yabancı bir çocuk kanalında barbapapa! diye hop hop şekil değiştiren tontonlara rastladık. Aa böyle bir çizgi film vardı dedim ve o anda farkına vardım ki, ben de çocukken özendiğim tontonlardan birine dönüşmüşüm.

Hani önce koza olsam da, sonra tırtıla dönüşsem, sonra da rengarenk bir kelebek, fazla bunaltmaz beni değil mi, fiziğimdeki bu hızlı değişim. Belki biraz sahne korkusu yaşanır. Ama çocuk doğurma için gerekli tonton'luk böyle işlemiyor.

Hamilelikteki değişimler

Kendim hamile kalmadan önce hamile bayanları gördüğümde, göbeklerini bir ağırlık olarak düşünür, ay yazık zordur taşıması derdim. Sanki dışarıdan bağlanmış yastık gibi. Keşke öyle olsaymış. O zaman hesaba katamadığım, bu göbeğin yavaş yavaş iç organlarınızı iterek büyüdüğü, içeridekinin canlı olduğu ama yine de bütün o kütleyi kendi vücudunuz olarak hissedeceğinizmiş. Bebek midenizi, mesanenizi tekmeler, kısmen de olsa sizden bağımsız hareket edebilir (bir toplantının ortasında iki yana sallanmak gibi), günde 3 kere 20'şer dakika gibi sıklıklarla içinizde hıçkırabilir.

Aylar boyunca sadece ancak sol yanınıza yatmanıza izin verilir. Benim gibi normalde yastıksız yatan kişiler bile, eşinin yerini kaplayacak kadar çok yastık kullanmak zorunda kalabilir yatakta. Karnınızda bir yer ağrıdığında, nereniz ağrıyor tahmin etmekte zorlanırsınız, acaba barsaklarım, dalağım nerededir bu haftalarda diye düşünürsünüz. Rintintin gibi koku alırsınız, yemeklerin tatları değişmiştir. Gitgide ağırlık merkeziniz değişir. Penguenler gibi yürümeye başlarsınız, paytak paytak. Ayakta dururken yukarıdan bakınca ayaklarınızı göremez hale gelirsiniz. Vücudunuzun bir bölümü ile vedalaşırsınız bir gün, haftalarca görüşmemek üzere (eğilseniz de doğrulsanız da kör noktada kalırlar). Yapabileceğinizi hissetseniz bile riske girmemek için bazı hareketlerden sakınırsınız. Yukarıda kalan, sandalyeyle ulaşılması gereken dolaplara aşağıdan bakarsınız pis pis, ben çıkamıyorum siz inin, doğurayım göstereceğim sizlere. Yalnız başınızayken itilmesi, kaldırılması gereken bir eşya varsa yol üstünde tadınız kaçar. Birileri varsa da yardım istemekten bunalırsınız bir süre sonra, ya da en basit işler için, sen dur ben yapayım demelerinden. Biraz nazlanmak hoş olsa da, özgürlüğünüz elinizden alınmış gibidir.

Diğer yandan göğüsleriniz büyür, acımaya başlar kademe kademe. Ben doğuma girdiğim halinin maksimum boyutu olacağını düşünmüştüm, çok yanılmışım. Bir yandan sabırsızlıkla bebeğinizi beklerken, diğer yandan tekrar normal halinize dönmeyi hayal edersiniz. Amacım bebek isteyenleri hamilelikten soğutmak değil. Yükü ve zorlukları çok, ama hep kıymetli bebeğim için katlanmam gereken temel zorluklar olarak gördüm bunları. Sonuçta benimki sorunsuz bir hamilelik sayılırdı. Sadece bir hata yaptım ve doğurduğum anda hamile kalmadan önceki halime dönüp, kendi fiziksel problemlerimle uğraşmaktan kurtulacağımı umdum. Doğurduğum andan itibaren bakım gerektirecek olan tek canlının artık benden bağımsız bir canlı olacak bebeğim olacağını düşündüm. 9 ayda oluşmuş bütün değişikliklerin bir anda düzelmesini beklemek de pek mantıklı değilmiş elbette.

Fiziksel sıkıntılar doğumla son bulmuyor

Ağır ve ağrılı bir şekilde doğum masasına yatmıştım. Belimi bir sedyeden kaldırıp, öbürüne geçirirken, hayatımın en ağır yükünü kaldırdım zannediyorum. Doğumdan sonrası ise muhteşemdi. Koskoca göbeğin tüm gerginliği gitmiş, geriye birkaç gün içinde toparlanacağını düşündüğüm içi boş bir kese kalmıştı. Tüy gibi hafiflemiştim, sanıyorum epiduralin de etkisiyle ağrılardan eser kalmamıştı. Kendimi teskeremi almış gibi hissediyordum. Hastanede çok güzel ve uykusuz 2 gün geçirdim. O anki durumumu anlatabilecek 2 kelime vardı, mutlu ve yorgun. Doktorum hastaneden ayrılmadan önce, halk arasında bir tabir vardır, "Lohusanın mezarı kırk gün kapanmazmış", kendine dikkat etmelisin demişti. Tabi, ederim dedim.

Doğum sonrası - sonbaharım

Doğumdan sonra kuyruk sokumumdaki ağrı yüzünden 3 aydan fazla süre rahat bir şekilde oturamadım. Oturduğum yerden kalkarken de fena halde canım yanıyordu. Zaman içinde hafifleyerek azaldı. Doğumda kuyruk sokumum zedelenmiş. Hala da özel bir yastıkta oturmayı tercih ediyorum, sert zeminde oturursam tekrar rahatsız etmeye başlıyor.

Doğurur doğurmaz su gibi terlemeye başladım ve bu da aylarca sürdü. 9 ay boyunca adet görmeyip ped markalarını unuttuktan sonra, çoklu paketler alıp 1 ayı adet dönemi festivali şeklinde geçirdim. Sonra yine aylarca markaları unuttum. Alışveriş listemde göğüs pedleri aldı onların yerini. Hamile iken 2 kırmızı elmaya dönüşmüş yanaklarım bembeyaz duruyordu. Hamilelik boyunca dökülmeyi durduran saçlarım, doğumdan 3 ay kadar sonra sapır sapır dökülmeye başladı. Böyle devam ederse kel kalacağım diye düşünüyordum ama bu da normal ve süreli bir değişiklikmiş, hamileyken kazandıklarımı geri ödüyormuşum sadece. Hamilelik ilkbaharmış da, artık sonbaharım gelmiş, yapraklarım dökülüyormuş gibi hissediyordum kendimi. Bir sonbahar hüznü sarmıştı içimi.

Uykusuzluğun etkisi

Hamilelikte karnımda taşıdığım ağırlığı artık kucağımda taşıyor, beşiğe eğilerek sırtımın boynumun farklı kaslarını zorluyordum. Bebeğimle birlikte ağrılarımda yukarılara tırmanıyordu. Kendimi sürekli olarak yorgun hissediyordum. "Uykusuz gecelere hazır mısın?" gibi uyarılar almıştım doğumdan önce. Sanki hiç uykusuz gece geçirmedik mi dedim. Genelde geç yatan biriyimdir, hamileliğimde bile ortalamada gece 1 civarında uyumuşumdur. Önemli bir noktayı gözden kaçırmışım, uykumu bir süreliğine emzirme aralıklarında uyumak zorunda kalacağım. Özellikle yenidoğan döneminde bebeklerin beslenmeden 3-4 saatten uzun uyumaları istenmediğinden, saat kurarak geçirdik bu 1 ayı, kazara fazla uyursa diye. Gündüzleri uyumaya alışkın olmadığımdan, tüm "bebeğin uyurken uyu" uyarılarına rağmen geceki kesintileri telafi etmedim. Güçlükle karar verip, uyuyacağım, ölüyorum uykusuzluktan diye uzandığımda da Ilgaz uyumuyordu bana inat. Uykusuzluk mu melankoliyi çağırıyordu, yoksa melankoli mi uyku yapıyordu karar veremedim. Rahat oturamadığımdan yatakta emzirmek zorunda kalıyordum çocuğu. 2 hafta önce sağıma mı yatmışım diye korkarak uyanırken, şimdi de yorganı Ilgaz sanarak, "uyuyakalmışım, ezmişim çocuğu!" diye sıçrıyordum yerimden. Gece kayıp sahneler olurdu. Şimdi bu bebek yanımda yatıyor. Acaba yeni mi emdi de uyuyakaldık, yoksa bir önceki emzirmeden beri mi uyuyoruz burada beraber? Altını ne zaman değiştirdik? Göbeğini alkollemeliydik. Ilgaz kucağımda uyuyakaldığında onu seyretmek istiyor, ama ona bakarken gözlerimi fokuslamakta zorlanıyordum.

18 aylık değişim süreci

Yıpranma ve yaşlanma payını gözardı ettiğinizde, vücudum, büyüyen küçülen uzuvlarımın eski hallerine dönmeleri tam bir hamilelik dönemi kadar sürdü, 9 ay. Her kadında aynı değildir elbette. Bu 18 aylık süreçte görünürde olan bitenleri anlattım ben yüzeysel olarak. Buzdağının öbür tarafını, kan hacminde, tansiyonda, hormonlarda, kan şekerinde, kaslarda olan değişiklikleri doktorlar anlatabilir. Hop hop hop diyerek pekçok değişiklik yaşadım kısa sürede. Bir kelebek olmadım sonuçta değil mi? Ama kelebeklerin en tatlısı benim oldu.


Devamı..Lohusa depresyonu - çeşitli duygular

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 26 Aralık 2007 Çarşamba 12:51:05 UTC  #    Yorumlar [0]
# 16 Aralık 2007 Pazar

Önceki yazı..Lohusa depresyonu - önsöz

Doğum - Hamileliğin sona ermesi

Doğum hep bir şeylerin başlangıcı olarak algılanır. Bir canlının dünyaya gelmesi, beklenen yavruya kavuşma. Ama bir de diğer yüzü var doğumun, bir kadının belki de hayatının en özel döneminin sonu. Hedeflenen tek çocuksa, muhtemelen tekrar yaşanamayacak bir dönemin sonu.

Doğumdan önce, doğum sonrası depresyonla ilgili okurken, sebepleri için şuna benzer bir ifadeye rastlamıştım; "hamilelikte anneye olan yoğun ilginin bir anda bebeğe yönelmesi". Haliyle, hiç ciddiye almadım. Zaten aşırı ilgiden rahatsız olan biriyim. Ilgaz benim küçük kardeşim mi de, ona yönelen ilgiyi kıskanayım. Bilakis, memnun olurum herkesin üzerime düşmekten vazgeçmesinden. Rahat bir nefes alırım.

Hamile iken, zor taraflarını unutabilirsem, hamile olmayı özlerim diye düşünürdüm. Ancak, yukarıda gösterilen basitleştirilmiş ifadenin ötesine geçen bu özlemin beni bu kadar etkileyebileceğini hiç düşünmemiştim.

Kendini kendini şımartmak

Pek çok açıdan çok güzel bir hamilelik dönemi geçirdim. Planlanan bir gebelikti. Bir süreliğine de olsa hiçbir şeye canımı sıkmamam gerektiğini düşünüyordum. Sürekli kendi bakımıma, yememe içmeme, egzersizlerime özen gösteriyor, hamileliğimin tadını çıkartabildiğim her dakikayı kar sayıyordum. Bebeğimin sağlığı için de olsa en çok kendimi önemsiyor, kendime özen gösteriyordum. Her gün sanki henüz güzel bir haber almışım gibi sevinçle kalkıyordum yataktan.

Eşimle birlikte her hafta internetten bulunduğumuz gebelik haftasında karnımda neler olup bittiğini okuyorduk. Düzenli kontrollerimize, eğitimlerimize birlikte gidiyor, çocuğumuzu nasıl yetiştireceğimiz üzerine konuşuyorduk. Bebeğimizin hareketlerini ultrasonda izliyor, çıkışta yakınlarımıza telefon açıp kaç gram, kaç santimetre olduğu anlatıyorduk. Sanki elimizde çok done varmış gibi. Bu kontroller doğuma doğru iyice sıklaştı. Hatta son haftalarda iyice ağırlaşıp başka bir şey yapamaz hale gelince, tek sosyal aktivitem hastane ziyaretleri halini aldı. Bu süreçten önce hastanelerin önünden geçmek bile istemezken, artık sevine sevine bebeğimden haber almaya gidiyordum. Doktorumuz, hemşireler, onların da sanki bizden başka derdi, hastaları yokmuş da heyecanla bizim doğumu bekliyorlarmış gibi geliyordu.

Karnım belli olmaya başladıktan itibaren, ki belli olmasından memnun, göbeğiyle barışık bir hamileydim, sokakta insanlar bana gülümsüyorlarmış gibi geliyordu. Belki de gülümsüyorlardı gerçekten, çünkü sanırım ben de hamile gördüğümde farkında olmadan gülümsüyorum. Sanki sokakta gördüğünüz herkes tanıdık, eş dostmuş, hepsi sizin iyiliğinizi istiyormuş gibi (birkaç defa çok garip davrananlara da rastladım, onları istisna kabul ediyorum). Bebeğinizle çıktığınız zamanki gibi üzerinize de saldırmıyorlar agucuk gugucuk diye.

Göstergeyi sıfırlamak

Son adet tarihinizden hesaplayarak saymaya başlıyorsunuz öğrendiğiniz andan itibaren, 5. hafta, 15. hafta, 24. hafta, taki doğuma kadar, benimki 38+2. Sonra birdenbire, hayatınızın en mutlu anını yaşadığınız anda sıfırlayıveriyorlar göstergenizi. E bunca aydır nereye gitsem götürüyordum ben onu, 38 haftadan beri bakıyorum ona, şimdi ne diye sıfırdan başlatıyorsunuz. İşte böylece, hayatınızın en önemli varlığına bakmaya çalışırken, bir dönemi de kapattığınızı farkediyorsunuz. Yeni açılan döneminiz daha kötü olduğu için değil, ama bitmiş olanı geri getiremeyeceğiniz için. Üniversiteden mezun olur gibi. Bir yandan mezuniyetinize sevinip sizi bekleyen günler için heveslenip heyecanlanırken, bir yandan hüzünlenirsiniz. Ne çabuk geçti diye düşünürsünüz, artık öğrenci değilsinizdir. İşte buna benzer bir duygu. Yalnız arada ufak tefek farklılıklar var. Mezuniyette hormonlarınız işlere bu kadar karışmazlar ve sabahlayarak girdiğiniz son finalinizden çıkar çıkmaz 7/24 çalışıyor bulmazsınız kendinizi.

"Bebeğin ağlamaları içinde, ne olduğunu bile anlayamamıştım" gibi cümleler kurmayacağım. Bebeğimi ilk gördüğüm andan itibaren çok sevdim ve ona sahip olduğum için çok mutluydum. Evde sürekli çok ama çok tatlı bir canlı vardı ve öperken annesi kızar mı diye endişelenmem gerekmiyordu. Eşim, ailem, herkes bana ve bebeğe çok iyi davranıyor, ona çok iyi baktığımı söylüyorlardı. Hatta ben istemesem bile, hala en çok benim üzerime düşüyorlardı. Hazır bebeğin uyuyorken biraz uyu, sana ne pişirelim, gel bebeğin ağlamadan birkaç kaşık bir şey ye. Bir tek ben kendime karşı olan ilgimi yitirmiştim. Artık bebeğin bakımı ve besinini sağladığım sürece, kendimi önemsiz hissediyor ve kendi kendimin üstüne düştüğüm günleri özlüyordum. Ve o kadar ağır bir duyguyduki bu, sanki hamilelik benden ve Ilgaz'dan bağımsız üçüncü bir canlıymış da, doğum esnasında onu kaybetmişiz gibi. Bir yandan beynim buna itiraz ediyor, hormonlarım saçlamadığından ve uykusuzluktan böyle olduğunu düşünüyordum. Kendimi haksız hissediyor, şımarıklık ve bencillikle suçluyordum. Her şey bu kadar yolunda iken ne hakkım vardı böyle saçmasapan hissetmeye.

Hamileliği özlemek

Aylar boyunca her şeyi, en mutlu anımızı bile paylaştığımız doktorumuz, hemşireler, bebek hemşireleri, bizim için endişelenen, önlemler alan o iyi insanlar, onları bir daha göremeyecek miydik? Doğumdan önce telefonumu ilk çalışta açan doktorumu (3 hafta "doğurmak üzere" kategorisinde gezdim :)), soru sormak için aramaya çekinir olmuştum. Adamı kaldırdık getirdik gecenin bir yarısı zaten, bir de lohusa sorunlarımızla rahatsız etmeyelim. Halbuki ne vardı, o kadar hafta biz gittik onları görmeye, birkaç hafta da onlar gelseydi, nezaketen bari :) Şaka bir yana, İngiltere'de doğum yapan kadınları evlerinde ebeler ziyaret ediyor. Medikal olarak ne kadar gerekli bilmiyorum ama duygusal açıdan kesinlikle yararlı.

Hava alayım diye yarım saatliğine markete gittiğimde, insanlar kasa sıralarını vermeyi teklif etmiyorlardı elbette. Lohusa olduğunuz, evde acıkıp ağlama ihtimali olan bir bebeğiniz olduğu alnınızda yazmıyor hamilelikteki gibi. İşte artık insanlar benim halimden anlamayacak, şimdi evde küçük bebeğim var desem, belki de yalan söylediğimi düşünürler diye düşünüyordum. Bebeğim 6 aylıkken, bir mağazanın kabininde giysi deniyordum, bir kadının "acaba çabuk olabilir misiniz, arabada 20 günlük bebeğim var, belki de ağlıyordur, hamilelik öncesinden hiçbir giysim üzerime olmuyor" dediğini duydum. Kendimi nasıl dışarı attığımı bilmiyorum. Yaşayan bilir.

İşte böyle, bebeğim güvenli kovuğunda, Ilgaz dağı önde ben arkada gezdiğimiz günleri özledim. Özledikçe de kendime kızdım. Kızdıkça, kendime hiç kızmadığım günleri daha çok özledim. Sonra dedim ki, belki de fazla rahat geçirdim hamileliği. Biraz doğumdan korksaydım, biraz bebeği bakamazsam diye endişelenseydim, biraz eşimle kavga etseydim, belki de böyle olmazdı. Hamileliği bahar gibi geçirip, bütün depresyon kotamı doğum sonrasına bıraktım. Lousalığımın 8. gününde havadan gelen bir ağlama kriziyle başladı lohusa melankoli/depresyonum. Onu başlarda hamileliği özlediğime, sonra da her gelip gidişinde türlü başka şeylere bağladım, el altında ne sebep bulabildiysem...

Devamı.. Lohusa depresyonu - hop hop hop, değiş tonton!

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 16 Aralık 2007 Pazar 14:33:44 UTC  #    Yorumlar [0]
# 15 Aralık 2007 Cumartesi

Dün akşam, ablam Evren'in hediye ettiği Elif Şafak'ın Siyah Süt'ünden birkaç sayfa okumayı başardıktan sonra, anladım ki bu diziyi yazmadan ne kitabı okumaya, ne de Kitubi'yi yazmaya devam edebileceğim. Lohusa depresyonu da aynı doğum acıları gibi, yaşanıyor ve unutuluyor. Doğa size unutturuyor ki, insanlar üresin, tür devam etsin. Farkettim ki benim lohusa depresyonum da yaşanma evresini tamamlayıp, unutulma evresine girmeye başlamış bile. Elif Şafak'ın da yazdığı gibi, zaten bir yandan yaşıyor, bir yandan unutuyorsunuz. Her ne kadar, belki de doğanın bir kuralı olarak unutmayı tercih etsem de, unutmadan önce, doğurmayı bekleyen ve doğurmuş bütün annelere bildiklerimi aktarmayı üzerimde bir görev olarak hissediyorum.

Suçluluk duygusu bu hüznün temelini beslediği için, paylaştıkça hafifliyor insan, suçu itiraf eder gibi. Ve başkalarının yaşadıklarını okudukça, dinledikçe yalnızlık hissinden kurtuluyor, kendisine suç ortağı olarak doğayı görüyor. Bu yüzden siz de yorumlarda hissettiklerinizi paylaşın ki, bu duygular kişisellikten çıksın, olması gerektiği yeri alsın.

Her ne kadar Kitubi bir kişisel blog'sa da, ben yazılarımda kişisel detayları minimumda tutmaya çalışıyorum. Ancak bu yazı buna bir istisna olacak. Eğer Kitubi yavaş yavaş yazılıp, fasikül fasikül yayınlanan bir kitap sayılırsa, bu yazı da onun önsözü olsun. Teşekkür bölümü olmayan önsöz olmaz. Eğer bu yardımlar olmasa, Kitubi'yi ortaya çıkartmam mümkün olamazdı. Selin söylemişti, hamilelikte ve lohusalıkta görülen yardımlar asla unutulmazmış.

Teşekkür

Varlığıyla kapıdan içeri girdiği anda cinleri kovalayarak depresyonumu part-time'a indirgeyen eşim Gökhan'a,
kültürümüzdeki bütün gereksiz alışkanlıkları bir kenara bırakıp, ama faydalı olanları hiç ihmal etmeden, gerek yok dediğim halde 40 gün başımda bekleyip bebeğin değil benim bakımımı üstlenen, karı-koca bütün bilmişliğimizle öyle yapmayacağız böyle yapacağız diye her şeye itiraz etmemize rağmen, ne haliniz varsa görün demeyen, biz nasıl bir yardım istiyorsak onu sağlayan, annelerimize, babalarımıza (benimki de sağ olsa öyle yapardı :), ablalarımız Berrin ve Evren'e, 
kimin kimin annesi olduğunu bir kenara bırakıp, tam bir takım ruhu ile, birinin yorulduğu noktada bayrağı öbürü devralan annelerime,
her zaman, ne hissettiğimi, ne istediğimi ben söylemeden anlayıp yapabilen ablama,
doğumdan beri her fırsatta karısını alıkoyup durmamıza bozulmayıp, çocuk yetiştirme şeklimizi herkese öven eniştem Osman'a,
yaşamın tüm zorluklarına rağmen aile olmanın ve huzurun değerini öğreten aileme,
nerede güçlü durmak gerektiğini, nerede kendimi bırakıverebileceğimi, örnek olarak öğreten anneme,
yaşamımın 19 yılına tanıklık edebilmesine rağmen, kalanında da beni idare edebilecek donatıyla yetiştiren rahmetli babama,
her telefonunda bizi ne kadar güzel günlerin beklediğini, her geçen ay bebeğimizin ne kadar daha tatlılaşacağını ballandırarak anlatan kuzenim Somer'e,
her an yanımızda olamasalar da fotoğrafları ile onu seven, büyümesini takip eden akrabalarımıza, anneannelerimize, dayılarımıza, yengemize ve Ece'ye,
ta Londra'lardan telefon açıp "Ilgaz kakasını yaptı mı" detayında ilgilenen Göksu'ya,
benden iki buçuk ay sonra doğurduğu halde, benim onu motive etmem gerekirken, beni dinleyip motive eden, pohpohlayan ve Kitubi'yi yazmama teşvik eden Özlem'e,
hamileliğimin haberini aldığı andan itibaren her şeyi paylaşan ve her sorumu baştan savmadan cevaplayan Selin'e,
bebeklerinin eşyalarını Ilgaz'a layık görüp paylaşan Bora, Revington, Şimşek ve Makineci ailelerine,
lohusa depresyonu için daha hamileliğimde uyarıp, doğumdan sonra da periyodik yoklayan İdil'e,
kardeşi olarak sahiplenip Ilgaz'ı koruyan Yasemin'e
hamileliğim süresince bin türlü ahiret sorumuzu aynı yumuşak ses tonuyla yanıtlayabilen kadın doğum uzmanımız Alper'e,
hiçbir telefonumuzu yanıtsız bırakmayan çocuk doktorumuz Ayla'ya,
bizi arayan, ziyarete gelen, hediyeler getiren, gönderen  bütün arkadaşlarımıza, büyüklerimize,
telefon açamasa da, gelemese de iyi dileklerle bizi düşünen herkese (hayırsızın halinden hayırsız anlar :)

teşekkürü bir borç biliyorum.

Damla Doğan Altınören


Sonraki yazı lohusa depresyonu - bir son olarak doğum

posted on 15 Aralık 2007 Cumartesi 12:05:53 UTC  #    Yorumlar [2]
# 08 Aralık 2007 Cumartesi
Bazen kendimi ipin üzerinde yürüyen sirk cambazı gibi hissediyorum. Bir tarafa biraz fazla eğilsem, zarar görecek olan da maalesef ben değilim, canım oğlum.

İnce hesaplar daha hamilelik döneminde başlıyor. Zor durumlarda doktorlar bile yarar-zarar dengesine bakarak karar veriyorlar. Örneğin normalde antibiyotik kullanımı bebeğe zararlı görülüyor. Peki bundan tamamen kaçınmak mümkün mü? Eğer ateşli bir hastalık geçiriyorsanız, doktorunuz kullan diyorsa, içiniz cız ederek içmek zorunda kalıyorsunuz.

Asıl mücadele doğumdan sonra başlıyor. Mücadele derken kesinlikle bebeğinizle bir mücadeleden söz etmiyorum. Tamamen kendi kendinizle olan bu sessiz mücadelede, aklınızla, vicdanınız, endişelerinizle, soğukkanlılığınız birbirlerini yiyorlar.

İnsanların üremek ve yeni canlıyı korumak için bazı içgüdülerle doğduklarını düşünüyorum. Bu içgüdüler, sizi bebeğin ağlamaması ve mutlu olması için her şartta her şeyi yapmaya teşvik ediyor. Günümüz teknolojisi ve sektörünün yardımları ile, hele maddi imkanlar ve yardımcı olabilecek insan kaynağı da varsa,  bir bebeği mutlu tutmak için yapılabilecekler sonsuz. Peki bu mutlulukları maksimumda sağlayarak, onun için doğru olanı mı yapıyoruz?

Bebeği kucaklamazsanız mutsuz olur, size güven duymaz. Fazla kucağa alırsanız kucak bebeği olur, kendi kendine oyalanamaz, kendine güveni oluşmaz.
Yeteri kadar yediremezseniz büyüyemez. Zorla yedirmeye kalkarsanız hiç yemez. Oyunla yedirmeye kalkarsanız doğru sofra alışkanlığı kazanamaz, belki de obez olur.
Sessizlikte uyutursanız, her çıta uyanır, dinlenemez. Gürültüde uyutursanız beyni yorulur.
Minikken gazı olur, sakinleştirmeniz gerekir, biraz palazlanınca oyundan kopmak istemez, uykuya direnir. Sakinleşerek uyuması gerektiğini düşündüğünüz bebeğinizin bağır çağır ağlarken uyuyakalmasını istemezsiniz. Biraz sallayayım dersiniz, iyi gelir, uyuyakalır. Üstüste 3 gün sallayarak uyutursanız sallanmaya alışır. Kucakta hafif sallayayım, ertesi gün yetmedi biraz dolaştırayım, sonraki gün dizimde. Doğumdan önce battaniyede sallanmaz çocuk derdim, ama ne yapayım, hayat kitaplardakinden farklıymış, dersiniz.

Bebek, anne-baba yatağında uyumamalıdır. Suyunu, mamasını biberonla içmeye alışmamalıdır. Uyku düzeni bozulmamalıdır. Yemek düzeni bozulmamalıdır. Ama  bu bebeğin keyifsiz anı, hasta zamanı, diş ağrıları olacaktır. Hem bebeğin, hem de anne babanın rahat bir soluk alabilmesi için istisnalar olmak zorundadır. İşte bu istisnaları sağlarken çok dikkat etmek gereklidir. Düzeni korumak adına keyifsiz çocuğu helak etmek doğru olmaz. Ama bugün alt diş, öbür gün üst diş derken çocuğun bütün düzenini alt üst etmemek de gerekir. Büyüklerimizin bir deyişi vardır "Hastalandığına yanmam (iyileşir), huyu değişir." Birçok ailenin kabusu kolik için bir broşürde okumuştum, "kolik geçicidir, uyku bozuklukları kalıcı".

Aile olarak kendiliğinden uyguladığımız bir akış var, dengeyi sağlamada çok işimize yarıyor ("-malıdır", "-ın" gibi emir kipleriyle kullandığım tüm yüklemler sadece bizim aile kararlarımızı yansıtıyor, sitenin kullanım şartlarına bakın) :

* İstisna kabul etmeyen konular: Bazı şeylerin istisnası olamaz. Bunlar güvenlikle ve sağlıkla ilgili risk alınamayacak konular. Örneğin, bebeği alt değiştirme masasında yalnız bırakamazsınız. Bebek kucağınızdayken sıcak bir şey içemezsiniz. Emerken uyuyakaldı, tüh kakasını da yapmış, altını uyanınca değiştireyim uyanmasın diyemezsiniz (fena halde pişik, tahriş olabilir, bir seferlik uyku için günlerce uykusundan olabilir). Yapılmaması gerektiğini bildiğiniz halde zorunlu olmadan yaptığınız şeylerden dolayı canı yanar ya da zarar görürse, kendinizi affedemezsiniz. Burada murphy kanunları geçerlidir. On kere dikkat edersiniz, bir kere ihmal edersiniz, o bir kerede şanssız bir'i bulursunuz.

* Temel alışkanlıklar: Bebekler doğduklarında dünya ve hayat hakkında hiçbir şey bilmezler. Her şeyi sizin düzeniniz ve ona uyguladıklarınızdan öğrenirler. Eğer bebeği dizinizde sallayarak uyutmaya alıştırırsanız, bunu beynine normal olarak yerleştirecektir. Onu yatağında uyutmaya çalıştığınızda, bunu normal dışı olarak değerlendirecektir. Eğer tatlı ile ödüllendirerek tuzlu yedirirseniz, tuzluları tatlı yemek için aşılması gereken kötü bir engel olarak görecek, fazla bulaşmadan geçmek için elinden geleni yapacaktır. Leb demeden leblebiyi anlarsanız, konuşmak için acele etmeyecektir. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Bu nedenle, hayata dair temel ve kalıcı olacak konuların bebek yetiştirmede ayrı bir yeri olmalıdır. Uyku düzeni, beslenme düzeni, iletişim kurma biçimi gibi. Bu konularda bebeğin, bitki formundan, yetişkin bir insana yumuşak geçişi sağlanmalıdır.

Yukarıda sözünü ettiğim istisna rahatlıkları bebeğe sağlarken, bunun olması gerekenden gerekli bir sapma olarak yapıldığı unutulmamalıdır. Baştan düzeni sağlamak için ne kadar çaba sarfediyorsanız, bu sapmaları düzeltmek için de en az o kadar uğraşmanız gerekir. Ve bunu başarabilmek çok sabır ve sakinlik gerektirir.

Yatağında uyumaya alışmış bebeğinin gazı var, uyuyamıyor.
Ağlatılacak mı, hayır. Sakinleştir, kucakla, salla, uyut. Üç gündür aynı terane. Bebek hala gazdan mı uyuyamıyor? Olabilir, peki uyku düzeni ne olacak? Bozulur. Başka bir çözüm bulmalı. Bebeği yatır, yatakta pışpışla, karnını okşa, uyudu. Demek böyle de oluyor. Peki hep böyle mi olmalı? Hayır? Bugün gazı yok gibi, bütün gün rahattı. Pışpışlama bakalım. Olmadı. Ertesi gün tekrar...

Bu bebek kaç aydır kendi kendine oynarak uyuyordu, neden artık uyuyamıyor?
Diş mi? Ayrılık sendromu mu? Gaz mı? Hadi canım ne gazı, 9 aylık oldu, okula gidecek neredeyse...

Sonsuz bir iterasyonla, mehter takımı gibi, iki adım ileri, bir adım geri ilerlersiniz. Zaman zaman bebeğin sıkıntısıyla, kendi yorgunluğunuz biraraya gelince kontrolü kaybetmiş hissedebilirsiniz. Geri dönülemez bir noktaya ulaşmışsınız gibi gözükebilir. Onun daha bebek olduğunu ve öğrenmeye ne kadar açık olduğunu unutmayın. Zararın neresinden dönerseniz kardır. Kararlı ama anlayışlı olun.

* Aşırı korumaktan sakının: Bebeği her anlamda aşırı korumak, onun doğal ve sosyal şartlara karşı daha zayıf yetişmesine sebep oluyor olabilir. Basit örnekle, büyüklerimiz tarafından bazı oyuncaklarımız zararlı görülüp, ortalıktan kaldırılmaları öneriliyor. Oyuncakları kafasına falan vurup ağladığı, tırmanırken takılıp düştüğü olabiliyor. Bizse bu tür oyuncaklarla bizim kontrolümüzde oynamasını tercih ediyoruz. Aynı oyuncağı ikinci bir kez kafasına vurduğuna rastlamadım hiç :)

* Durup düşünün: Ebeveynlikte, özellikle bebek küçükken zaman sınırlıdır. Gün içinde her şey birbirini izler. Anne babalar bebeğin kısa vadeli sorunlarının peşinde koşmaktan durup düşünmeye fırsat bulamayabilirler. Her şeyi anlık düşünmek yerine, arada sırada tablonun dışına çıkıp geniş bakmaya çalışın. Tereddütte kaldığınız konularda arkadaşlarınızdan fikir alın, internette araştırın. Pratik bir çözüme ulaşabilirsiniz. Bu kadar uzun bir yazıyı zaman ayırıp  okuduğunuza göre fazla bir şey söylememe gerek yok aslında :)

* Çevresel faktörler: Konu bebekler olunca akıl veren çok olur. Sıkışık bir durumda, ne yapacağınız konusunda tereddütlü iken, derin bir nefes alıp düşünmek yerine, yanınızdaki ilk akıl verenin dediğini uygularsanız pişman olabilirsiniz. Tabi bunu söylerken  insanlara kulaklarınızı tıkayın demek istemiyorum. Öneriler farklı üsluplarda dile getiriliyor olabilir. Öneren kişi sizden farklı şartlara sahip, hatta belki çocuk yetiştirme konusunda tecrübesiz biri olabilir. Öneri ve eleştirileri, bu detayların çok üzerinde durmadan, çocuğunuzun yararını için sakin bir şekilde değerlendirmenizde fayda var. Çocuğun iyiliğini düşünüyorum derken bir konuyu biraz abartmış, ipin ucunu kaçırmış bile olabilirsiniz. Dengeyi sağlamak için en çok işe yaracak şey dışarıdan bir bakış olabilir.

* Eşinizin yaklaşımı: Konu çocukları olunca eşler yeri gelir su sızdırmaz ikili olur, yeri gelir bir türlü hemfikir olamazlar. Anne bütün gün bebekle boğuşurken, baba çalışıyorsa, babanın eleştirileri anneye ağır gelebilir. Sonuçta bütün gün bebekle siz haşır neşirsinizdir ve detaylara hakimsinizdir. Ama unutmayın, eşiniz de bebek rutininden çıkıp, kafasını başka bir işe vererek dağıtma şansına sahip. Sizin farkına varmadan girdiğiniz kısır döngülerde onun bu dağılmış kafasınından da faydalanmak gerekir. Benzer şekilde babalar da annelerin kadınlık içgüdülerini, bebeğin hareketleriyle, sesiyle verdiği işaretleri okuma yeteneğini hafife almamalıdır.

* Alışveriş yaparken de dengeli olun: Bu kadar çeşit giyecek, oyuncak, envai türlü malzeme ailelerin beğenisine sunulmuşken ipin ucunu kaçırmak çok kolay. Listeniz dışındaki alışverişleri hemen almak yerine, gerçekten ihtiyacınız olup olmadığını, ya da çocuğunuza gerçekten yararlı olup olmayacağını ikinci bir kez değerlendirebilirsiniz. Kitaplar hariç.
 
Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun
posted on 08 Aralık 2007 Cumartesi 21:31:23 UTC  #    Yorumlar [0]
# 07 Kasım 2007 Çarşamba

Hamile kaldığımı öğrendiğimde doktorumdan duyduğum ilk tavsiye idi, "ilk 3 ayda bol bol su iç". O zamandan beri bol su içme tavsiyesini kaç kez duyduğumu sayamadım. Sadece su içerek hamileliğin birçok komplikasyonundan kurtulabilirsiniz. Suyun 9 yararını aşağıda sıraladım:

1 - Toksinlerin atılması: Hamilelikte, özellikle ilk üç ayında, plasenta henüz oluşmamışken, vücuttan toksinlerin hızla atılması gerekiyor. Bunu sağlamanın yolu bol su içmekten geçiyor (ilk üç ayda sık idrara çıkmanın amacının da toksinleri hızla atmak olduğunu okumuştum).

2 - Amniyotik sıvı miktarının korunması

3 - Artan kan hacmi için gereken suyun karşılanması

4 - Kabızlığın önlenmesi: Kabızlık hamilelikte sık yaşanan bir sorun. Lifli yiyecek tüketimi ile birlikte bol su içerek kabızlık sorununu hafifletebilirsiniz.

5 - Hemoroidlerin önlenmesi: Kabızlık sorunu hemoroidlere yol açabileceğinden dolaylı olarak hemoroidlerden de korunmuş olursunuz.

6 - Çatlakların önlenmesi: Çatlak oluşumunda genetik önemli. Ancak yeterli su alımı ile çatlaklardan korunabilir en azından oluşumunu azaltabilirsiniz.

7 - Soğuk algınlığı, ishal, idrar yolları enfeksiyonları gibi hastalıklardam korunmada, ve hastalık durumlarında su kaybının önlenmesi için bol su içmeye çok dikkat etmek gerekiyor.

8 - Ödem oluşumunun önlenmesi

9 - Erken doğum ağrılarının önlenmesi

Sütün ana maddesi su olduğu için, bebeği emzirirken de bol su içmeye çok dikkat etmek gerekiyor. O nedenle, su içmekten hoşlanmayanlardansanız bir an önce durumu kabullenip alışmaya çalışmanızda fayda var. Sürahinin içine hoşlandığınız aromalardan katmak alışmak için iyi olabilir. Limon, portakal, bergamut kabukları, tarçın veya vanilya çubukları, taze nane, fesleğen, az suda kaynatıp içeceğiniz suya ekleyeceğiniz kuşburnu, elma, ayva aklıma gelenler.

Hamilelik ve emzirme döneminde alınması gereken sıvı miktarı günde 2-3 litre. Bu sıvı alımının çoğunluğunu suyun oluşturması gerekiyor. Çay, kahve kola gibi içecekler ve bazı bitki çayları idrar söktürücü olduğundan su yerine geçmiyor. Zaten bunlardan hamileyken de emzirirken de fazla tüketmemek gerekiyor. Hamilelikte bitki çaylarını kullanırken de dikkatli olmak gerekiyor.

Evde, işyerinde her yere sürahiler, şişeler yerleştirmek faydalı olabilir. Dışarı çıkarken de yanınızda su almayı alışkanlık edinmelisiniz. Böylece su içmeyi hatırlarsınız ve kalkıp su almaya üşenmezsiniz. Sürahilerinizin temiz ve kapaklı olmasına dikkat edin. Açıkta bekleyen suda mikrop üreyebilir. Sabah uyanınca su içme alışkanlığınız yoksa bunu adet haline getirebilirsiniz. Son üç ayda mesaneye bası arttığı için idrara çıkma ihtiyacı artıyor. Bu dönemde zaten kötüleşen uykunuzu bölmemek için gerekli suyu içme işini geç saatlere bırakmadan halletmekte yarar var. Arada sırada gün içinde içtiğiniz sıvı miktarını not edip yeterli suyu alıp almadığınızı kontrol edebilirsiniz. Ancak, sürekli litre hesabı ile su içmeye kalkmak sıkıcı olabiliyor. Emzirme dönemi için de klasik tavsiye her emzirmede bir büyük bardak sıvı tüketmek.

Short tips for drinking more water during pregnancy

Limit water intake in the evening to sleep better through the night

posted on 07 Kasım 2007 Çarşamba 22:27:22 UTC  #    Yorumlar [0]
# 30 Ekim 2007 Salı
Çocuk doktoru seçimi bir süredir yazmayı planladığım bir konu. Dilek Hanım'ın sorusu üzerine öncelik vermeye karar verdim.

Hamileliğim süresince, diğer hamile ve doğurmuş arkadaşlarımla doktorlarımızın önerilerini konuştuğumuzda, "aman canım, bir doktorun dediği öbürününkini tutmuyor" şeklinde bir sonuca varmıştık. Bizim çocuk doğup da çocuk doktorlarımızın önerilerini konuşmaya başladıktan sonra görüyoruz ki, jinekolojistlerin görüş ayrılıkları, pediatristlerin görüş ayrılıkları yanında devede kulakmış. İki bebek için aynı aylarda gidilen kontrollerde emzik kullanımı sorulduğunda bir doktor emziğe karşı iken, diğeri şiddetle öneriyor. Yenidoğan bebek için bir doktor "ne kadar emmek isterse emzirin" derken, bir diğeri "15 dk ile sınırlayın fazlası oyundur, orası oyun yeri değil" diyor.

Tıpta farklı ekoller olduğunu ve  doktorun ekolüne göre hareket ettiğini duymuştum. Tıbbın çocuk sağlığı konusunda hızlı ilerlemesi ve değişmesi de belirleyici bir nokta . Bunların yanında doktorların dünya görüşleri ve çocuk yetiştirme tecrübelerinin de önemli rol oynadığı görüşündeyim. Bu nedenle, doktor seçerken, tıbbi bilgisi ve deneyimi yanında, dünya görüşü ve karakterine, literatürü takip edip etmediğine dikkat etmek iyi olur.

Karar verilmesi gereken bir başka ayrım, hastane (büyük ve yoğun olanları kastediyorum) ve muayenehane (aşırı yoğun olmayanlar) doktoru ayrımı. Bir arkadaşımın benzetmesi ile, büyük bir mağazadan alışveriş etmek ile küçük ama tanıdık bir dükkandan alışveriş etmek gibi bir fark var arada. Birincisinde genel için üretilmiş kalite standartlarından yararlanırsınız, ikincisinde özel muamele bulabilirsiniz.

Hastaneye gittiğinizde rutin kontollerinizde ve acil olmayan telefon görüşmelerinizde zamanınızın sınırlı olduğunu hissedersiniz. Bir kontrolde, ya da telefon açarak sorduğunuz bir konuyu, doktorunuzun hatırlayamaması doğaldır. Çünkü gün içinde birçok çocuk görüyor ve telefon konuşması yapıyordur. Ancak, diğer yandan hastanenin tüm hastaları için hazırlanmış materyallerden faydalanma imkanı bulursunuz. Doktorunuz fazla vaka gördüğünden olağandışı durumlarda daha hazırlıklı olur. Bunun yanında, hastane imkanları ile daha güncel bilgi ve tedaviye ulaşma imkanınız da olabilir. Doktorunuza ulaşamazsanız, doktorunuzla aynı ekipten bir başka doktor sizinle ilgili bilgilere ulaşıp yardımcı olabilir. Acil durumlarda da alışık olduğunuz standartlarla karşılaşırsınız. İkinci seçenekte ise, doktorunuz çok yoğun olmayan bir doktorsa ve eğer bir ekiple çalışmıyorsa, bilgi ve deneyimi kendi kişisel araştırma ve hasta tecrübeleri ile sınırlı olacaktır. Ancak, bu durumda da size daha fazla vakit ayırabilecek, çocuğunuzla ilgili detayları hatırlayacak ve daha fazla yakınlık gösterebilecektir. Sağlam hafızasıyla her şeyi hatırlayabilen yoğun doktorlar, tek tabanca çalıştığı halde çok sıkı araştırma yapan doktorlar da olabilir elbette. İstisnalar kaideyi bozmaz.


posted on 30 Ekim 2007 Salı 22:02:28 UTC  #    Yorumlar [0]
# 26 Ekim 2007 Cuma
Gökhan'ın takip ettiği bloglardan birinin yazarı Mike Stall, eski yazılarından birinde yazmış, "Bebeğim bir sonlu durum makinesi"***.

Mike Stall'un .NET debugging blog'undan aynen (naçizane) tercüme ediyorum:

"19 aylık kızım, bugün adeta bir sonlu durum makinesiydi.

İlk kapı arasına parmak sıkıştırmasını yakın zamanda kazandığı mobilizasyon yeteneği ile başarmış oldu. Bu deneyim ona bir kan baloncuğu ve çok çok uzun süre ağlayabilmesi için de ilham sağladı. Eşim ve ben onu susturabilmek için her yolu denedik. Sonunda eşim onu yatağına bıraktı. Yatağından aldığında ise kızımız susuverdi.

Ben bu durumu şöyle açıklıyorum: Kızımız normalde onu yatağına bıraktığımızda ağlar, ve yataktan aldığımızda susar. Bu hareket şu durum geçişini tetikliyor ("beşikteyim diye ağlıyorum" --> "ağlamıyorum"). Eşim kızımızı beşiğe bırakarak, ("ağlıyorum çünkü kendimi yeni bir biçimde yaraladım") bilinmeyen durumundan, ("beşikteyim diye ağlıyorum") bilinen durumuna geçirmiş oldu. Bilinen bir durum oluştuktan sonra, tercih edilen bir durum olan ("ağlamıyorum") durumuna geçiş için bilinen geçişleri izleyebildi.

Anne-baba eğitimlerinde böyle bir şey öğretmemişlerdi ama işe yaradığına göre, başarısı tartışılmaz."

Bebek ağlaması ile ilgili yazılarda, bebeğin durmadan ağladığı ve her şey denendiği halde susturulamadığı durumlarda, bir süre yatağına bırakılması önerilir. Mike Stall 'un yazısı bu öneriye dahiyane bir açıklama gibi olmuş :)

Bebekler gerçekten de bilgisayar gibiler, büyüdükçe insanlaşıyorlar.

***Sonlu durum makinesi (finite state machine), wikipedia'daki ingilizce tanımdan tercüme ile, "belli sayıdaki durum, bu durumlar arasındaki geçişler ve hareketlerden oluşan davranış modeli". Ya da ekşi sözlükteki tanımlardan birine göre, "türkçesi sonlu durum makinası olan veri işleme sistemi. sistem, girişin o anki değerine ve kendi durumuna göre yeni bir duruma geçer. bu sistemin özelliği, hep belirli durumlarda belirli işler yapmasıdır. bir bilgisayar programı, bir tür finite state machine'dir, denebilir."

posted on 26 Ekim 2007 Cuma 20:59:39 UTC  #    Yorumlar [0]
# 23 Ekim 2007 Salı
Bir kadının hayatının en mutlu günlerine karabasan gibi çöken duygu çıkmazı lohusa melankolisi. Daha uzun süreli ve ağır olanına da lohusa depresyonu deniyor. Melankoli tadında olanı ara sıra yarım günlüğüne uğruyorlar bana 8 aydan beri. Bendeki kombinasyonun ayrıca bir adı var mı tıp literatüründe bilmiyorum.

Hamileliğimde beni uyaran arkadaşlarım olmuştu bu konuda. Fazla duygusal olmadığımdan ve iyi günle kötü günün ayrımını iyi yaptığımı düşündüğümden pek ciddiye almamıştım. Tadından yenmeyecek mutluluktaki günlerde ne işi var sonbahar hüznünün, yeter ki bebek sağlıklı olsun. Ukalalık etmişim. Doğumdan sonraki 8. günde ani bir ağlama krizi ile geldiğinden beri sorgulayıp duruyorum. Neden, neden?

Her şeyin hemen hemen tastamam yerine oturduğu, her cefanın bir amacı olduğu bu mucize süreçte, işlerin yoluna girdiği sırada ne gereği vardı bu çomağın. Eğer ulvi bir amacı varsa, rahatlayacağım ve kabulleneceğim. Evet, sonunda bu amacı buldum :)

Parents dergisinin, alıp da ancak okuyabildiğim ağustos sayısında "Mutluluk yaratıcılığın kaynağı" başlıklı yazısından alıntı yapıyorum:

"Kanada'da yapılan bir araştırmada, mutluluğun yaratıcılığı arttırdığı ancak konsantrasyonu azalttığı, mutsuzluğun ise daha dikkatli ve zor görevlerde daha başarılı olmayı sağladığı ortaya çıktı....Mutsuz insanların ise dış etkenlere karşı daha kapalı olduğunu, bu nedenle de dikkatini daha kolay bir noktada toplayabildiği ifade edildi."

Tabi ya, neden daha önce düşünemedim :) Başında kavak yelleri esen bir anne nasıl halletsin bu kadar işi bir arada. Uykusuzluk bir yandan, yorgunluk diğer yandan, 7/24, beslenmesi, uykusu, sağlığı, altı, üstü, hijyeni, ağlaması, suskunluğu. Doğanın taze annenin ayaklarını yere bastırmak formülü olsa gerek lohusa melankolisi / depresyonu.



posted on 23 Ekim 2007 Salı 20:54:26 UTC  #    Yorumlar [0]
# 18 Ekim 2007 Perşembe

Demir damlasını vermenin acısız ve temiz bir yolunu buldum!
Çocuk doktorumuz katı gıdalara geçişle beraber demir damlası takviyesi verdi. Kabızlığa yol açabileceğinden doğru düzgün sebze yemeye başladığında başlarsınız demişti. Ilgaz'ı sebzelere alıştırmak ancak et ve yoğurt eklemekle mümkün olabildiği için demire de epey sonra başlayabildik. Başlamamızla, bu ilaçtan nefret etmemiz de bir oldu.

Demir damlasının tadı iğrenç. Öncelikle böyle kötü tada sahip bir şeyi bebeğe vermek istemiyorsunuz. Hadi sağlığı için verdik diyelim. Çocuk tadını aldığı anda ağzından çıkartmak istiyor. Çıkartırsa ve çıkanları da kontrol edemezseniz üzerine bulaşıyor. Ve bu damla öyle bir leke yapıyor ki çamaşır suyu bile çıkartamıyor. Çok titiz bir anne olduğumdan değil, ama pas lekesi de bir bebeğin giysilerine fazla artık.

Bu damlayı bebek tadını fazla almadan vermenin bir yolunu bulmak gerekiyordu. Aklıma damlalık geldi, ama evde yoktu. Ilgaz'ın burun tıkanıklığı için damlalık şeklinde serum fizyolojik tüpleri kullanıyorduk, evde bunlardan vardı. Doktorumuzun reçete ettiği miktarda demiri kaşığa damlatıp boş tüpe çektim ve tüpte nereye kadar geldiğine baktım. Şimdi hergün o kadar miktarı tüple çekip bebeğin ağzında çabuk yutabileceği kadar içeride bir yere yavaşça sıkıyorum. Sonra da çenesini 3-5 saniye kapalı tutup öpüyorum onu. Ne olduğunu anlayamadan demirler midesine inmiş oluyor. Sonra da bir kağıt peçete ile tüpü güzelce silip ilacın kutusuna kaldırıyorum.

Demir damlasını akşam saatlerine bırakmayın
Demirin veriliş zamanı ile ilgili de bir bilgi iletmek istiyorum. İlacın içinde bebeklerin mamalarına karıştırılması ve kalsiyum içermeyen yiyecekler ile verilmesi öneriliyor. Ancak, bebeklerin kalsiyum içermeyen öğünü yok gibi. Yani bizimki gibi yoğurtseverler için özellikle. Hal böyle olunca ben de çareyi meyvesiyle yoğurt vermemekte ve demiri bu öğünde (akşamüstü) vermekte buldum. Demire başladıktan sonra Ilgaz geceleri ağlayarak uyanmaya başladı. Türlü çabalarla güçlükle geri uyutabiliyorduk. Aklımıza hemen demir gelmedi tabi. Her şeyin günah keçisi dişler ya, suçu önce dişlere attık. Baktık alt iki dişten sonra çıkan bir şey yok. Sonra durumu arkadaşım Özlem'le konuşurken, onların doktorunun 7. aydan sonra gece uyanmaları başlar dediğini aktardı. İnternette araştırdım, özellikle ayrılık korkusu başladığı dönemde bebek gece uyanıp yalnız olduğunu farkettiğinde ağlamaya başlıyormuş. Ancak, bizimkinde anlatılanlardan farklı olarak, gaz sıkıntısına benzer bir hal de vardı. Bir şey dokunuyor olabilir mi diye düşünürken demir ilacının yan etkisi olabilir mi diye düşündüm. Doktorunu aradım. Hiçbir katkı maddesini akşam saatlerine bırakmayın dedi. İçinde yazanları ve menü sıkıntımızı aktarınca, siz içinde yazana bakmayın, ben size izah etmiştim, yemekle vermenize gerek yok, ne aç ne de tok olsun bebek dedi. Ben hatırlamıyorum, ama kafamız katı gıdalara geçişle karışıkken, bir de aşı sonrası ağlaması ile dinlediysek atlamış olabiliriz diye düşündüm. Şimdi kahvaltısını yedikten yarım saat kadar sonra vermeye çalışıyoruz. Şimdilik takip ediyoruz bakalım.

Güncelleme: Demir lekesini çıkartmak için yorumlara bakın!

posted on 18 Ekim 2007 Perşembe 21:23:38 UTC  #    Yorumlar [2]
# 14 Ekim 2007 Pazar
Evet, Ilgaz rakibini sol tekme ile yavaşlatırken, sağına doğru bir hamle yaptı. Masanın kenarına tutunarak hızla yüzüstü döndü. Avantajı yakaladı ancak rakibi de çetin ceviz. Onu kuvvetle ayaklarından yakaladı, omzuna bastırarak geri çevirdi. Evet sayın seyirciler, çok heyecanlı bir müsabaka, tüm ev ahalisi nefesini tuttu. Son bir debelenme, süre doldu, hakem bitiş düdüğünü çaldı. Ilgaz'ın altı bağlandı, giydirildi ve kucaklandı.

Bu akşam Gökhan, bir yandan, Ilgaz'ı banyo sonrası giydirmeye çalışırken bir yandan da maçlarını sunuyordu. Bebeğimiz 3 aylıkken alt değiştirme ile ilgili genel bilgiler ve 9 püf noktası hakkında yazmıştım. Şimdi 8 aylık bir bebeğin altını değiştirirken nefes nefese kalıyoruz. Alt değiştirme cennetimiz bir müsabaka alanına dönüştü. Ben de alt değiştirme ile ilgili bilgileri güncellemeye karar verdim.

Bebek hareketlenip, vücudunu iyi kullanmaya başladıkça işiniz bir yandan kolaylaşırken, diğer yandan zorlaşıyor. Ilgaz dönmeye başladıktan sonra alt değiştirme masasını güvenlik amacı ile dip köşe bir yere almıştık zaten. Şimdi acaba alt değiştirme işini yerde mi yapsak diye düşünmeye başladık. Elimizden kaçırırsak en kötü ihtimalle yerde peşinden kovalarız diye :)

Bebek büyüyünce ilk probleminiz altı açıldığı zaman bez bölgesine dokunmasını önlemek oluyor. Toplam iki elinizde hamsi balığı gibi kıpır kıpır oynaşan 2 bacak 2 de kolu aynı anda kontrol altında tutmak zor oluyor. Bu nedenle alt değiştirme sepetinde kolay yıkanabilen oyuncaklar bulundurmak gerekiyor. Her iki ele de birer oyuncak tutturursanız bunları birbirine vurarak bir süre oyalanabiliyor.

Ancak yavrular bir süre sonra oyuncak olmayanlar şeylerle (nasıl ayırt ediyorlar bilmiyorum) oynamayı tercih etmeye başlıyorlar. Bizimki son zamanlarda verdiğim oyuncakları atıp, balıklama alt değiştirme sepetine dalmaya başladı. Sepette de onun için en tehlikeli şeyleri yakalamada da üstüne yok. Bir hafta önce sepete girmesine izin vermediğim için avaz avaz ağlamaya başladı. Tüm sabrımla ağlamasına dayandım ve ona engel olarak işimi çabucak bitirdim ki ağlayarak elde etmeyi öğrenmesin. Kucağıma alıp oyuncaklarının yanına götürür götürmez susup oynamaya başladı. Neyseki aynı şeyi bir daha tekrarlamadı.

Şimdi oynaması güvenli şeyleri sepette kolay ulaşabileceği noktalara, oyuncak değilmiş süsü vererek serpiştiriyorum. Bir tanesini yakalayıp sevinerek geri yatıp onu dişlemeye başlıyor. Bakalım bu numaramı daha ne zamana kadar yutturabileceğim. Umarım geceleri ben yattıktan sonra gizlice Kitubi'yi okumuyordur.

Birçok kişi alt değiştime işini yarış yapar gibi çabucak bitirmeye çalışır. Ben buna pek anlam veremezdim. Çünkü bebeklerin altları sürekli kapalı kalıyor ve rahatlamaları için alt değiştirme işini ağırdan almak gerekiyor. Ancak, yavaş yavaş biz de bu yarış havasına girmeye başladık.

Alt değiştirme ile ilgili ek notlar
Bebek ishalse: Bebeğin ishal olduğunu farkederseniz altını kuru tutmak konusunda çok titiz davranın. İshal bebeğin poposunu çok fena tahriş edebiliyor ve pişiğe yol açabiliyor. Bebek ishalken mutlaka bolca pişik kremi kullanın. Yumuşak malzemelerle nazikçe temizleyin ve ara sıra ılık su ve yumuşak temizleyici ile yıkayıp kurulayın. Alt değiştirme sırasında biraz açık tutarak hava almasını sağlamak da yararlı olabilir.

Bebek bezleri: Bu arada farklı markaları deneme fırsatım oldu. Yerli markalardan Evy Baby ve Can Bebe'nin jellerinin minik parçalar halinde dışarı çıkabildiğini farkettim, bu hoşuma gitmedi. Oturmaya başladıktan sonra Huggies'in bel kısmı göbeğini kızartmaya başladı. O zamandan beri Molfix'in Dynamic Baby'sini kullanmaya başladık ve çok memnunuz. Bir ara geceleri bezi sızdırıyordu. Evy Baby'nin gece bezini denedik ve memnun kaldık. Biraz kalın olmakta beraber iyi tutuyordu ve tahriş de etmedi. Bir büyük beze geçince (4+) bu sorun da ortadan kalktı. 1 aydan uzun süredir bu boyu kullanıyoruz. Eğer ucuz bez bulduysanız birkaç paket  4+ (ya da maxi plus) stoklanabilir diye düşünüyorum.
posted on 14 Ekim 2007 Pazar 20:59:08 UTC  #    Yorumlar [0]
# 28 Eylül 2007 Cuma

Hamilelik, doğum ve emzirme ile ilgili yanlış bilinenlerden sonra bu yazıda da bebek bakımı ile ilgili halk arasında yapılan yanlış yönlendirmeleri aktaracağım.

Sitenin kullanım şartlarına dikkat! Buradakiler de dahil duyduğunuz, okuduğunuz hiçbir şeyi doktorunuza sormadan yanlış ya da doğru kabul etmeyin.

Bebeğin kırkı: "Bebeğin kırkı çıkmadan dışarı çıkarılmaz, tırnakları kesilmez, kırkı çıkana kadar başında biri bekler, vs." Tırnaklarını ilk kestiğimde 1 haftalıktı. İlk dışarı çıktığında 9 günlüktü. Yatağının, yatış şeklinin, örtülerinin güvenli olduğundan emin olduktan sonra başında beklemeye de gerek yok. Ama aylarca beklenen o minik mis kokulu canlıyı her dakika izlemeye hevesli birileri olabilir, engel olmaya da gerek yok sanırım :)

Küçük bebeklerin dışarı çıkartılması: Bizim toplumumuzda küçük bebeklere ev hapsi cezası çok yaygın. Doktorumuz hastaneden ayrılırken, bebeği dışarı açık havaya çıkartın, hiç olmazsa balkona bahçeye çıkartın, yalnız alışveriş merkezleri gibi kapalı kalabalık mekanlara götürmeyin demişti. Bir forumda bir hanımın "Lütfen bebeklerinizi 1 yaşına kadar alışveriş merkezlerine götürmeyin" şeklinde bir uyarısını gördüm. Doktor uyarılarını genelleyip uzatmaya pek meraklıyız. Oğlum 7 haftalıkken semt pazarında beni durdurup şaşkın şaşkın "kaç haftalık" diye soran bir hanım da 3 aylık bebeğini henüz dışarı çıkartmadığını söylemişti. O da okul zamanını bekliyordu sanırım. Küçük bir bebeği sokakta ağlarken gördüklerinde annesine kötü kötü bakıyor bizim insanlarımız. Sanki bebekler evde ağlamıyorlar. Dışarı çıkıp insan içine karışmanın hem anneye hem de bebeğe çok yararı var. Kötü bakışlara aldırmayın. Bebeğimiz 13 şubatta doğdu, aşağıdaki fotoğraf 22 şubatta Çengelköy Çınaraltı çay bahçesinde çekildi. Keyfi yerinde gözüküyor değil mi?

Bebeğin ısı ayarı:
"Bebeği kat kat giydir üşür."
"Bebek uyanınca üstüne bişey giydir."
"Bebek başından üşür şapka tak."
"Bebeğin kulağı üşürse kulak enfeksiyonu olur."
"Evde bebek var, evi hamam gibi yap."
"Rüzgar girer beşiğin her tarafını ört, türbeye çevir."
"Bebeğe atkı sar, şapka giydir."
"Rüzgar esiyor(hafif bir meltem için) kulaklarını ört, enfeksiyon alır."
"Yattığı yerde bişey daha yak."
Listeyi uzatmak mümkün. Bebeğin yanaklarını al basacak kadar paketle. Evi kendin kısa kolluyla terleyecek kadar ısıt, bebeğin üstüne fazladan battaniye ört. İsilik ilacını hazırda bulundur. Biz Türkler bebeğe gelebilecek en büyük kötülüğün sıcaktan olduğunu sanıyoruz. Belki de bebek ağzını açıp da üşüdüm terledim diyemediği için.  Halbuki Türkiye'nin her yerinde her mevsimde çocuk büyüyor. Yenidoğan bebeklerin ihtiyacı olan yetişkinlere oranla bir kat daha fazla giydirilmek. Isısını kontrol etmek de hiç zor değil. Doktorumuz ellerinin çabuk üşüdüğü için soğuk olabileceğini, bunu önemsememizi, ısı kontrolünü koynundan yapmamızı önermişti. Çok şüpheye düştüyseniz ateşini ölçün. Ama koltukaltından ölçüyorsanız karşılaştırmak için kendinizinkini de ölçün. Geçen gece bizim yaptığımız gibi, 35,4 ateş ölçüp, ateşini düşürelim derken üşüttük çocuğu diye üzülmeyin boş yere (biraz telaş yaptıktan sonra kendi ateşlerimizi ölçmek geldi aklımıza ve evde 35.1'n üstünde ateş çıkmadı ve üşüyen de yoktu). Dokunma duyusunun gelişebilmesi için eldiven giydirmek önerilmiyor. Bir arkadaşım belki bu yüzden aramızdan bi piyanist, bi heykeltraş çıkmadı, labut gibi yattık eldivenlerin içinde demişti :) Benim dikkat ettiğim tek şey bebeğimden her zaman bir kat ince giyinmek. Böylece evin ısısını ayarlayabiliyorum. Sadece yerde emeklerken biraz daha kalın giydiriyorum.

Yatırılma biçimleri ile ilgili: Ani bebek ölümü sendromundan korunmak için bebeklerin sırtüstü yatırılması gerekiyor. Başını bir tarafa doğru yan çeviriyorsunuz. Yan, yüzüstü yatırmak, başını yan çevirmek için olanlar dahil yastık kullanılması yasak. 2-3 yıl öncesine kadar bu yastıklar öneriliyormuş. Sizinkinden büyük bebeği olan arkadaşlarınız bu yastıkları önerse de doktorunuza sormadan kullanmayın, tıp çabuk gelişiyor. Yalnız özellikle siz uyanıkken bebeğin başının yönünü sürekli değiştirmenizi tavsiye ederim. Bebeklerin kafatası yumuşak olduğu ve çabuk şekil aldığı için bu sırtüstü yatırma işi fena halde kafa yamultuyor. Biz çok dert edinmiştik kendimize bu durumu, neyseki oturmaya, yüzüstü oynamaya başladıkça hızla düzeliyor.

Bebekleri sallamak: Özellikle gazı varsa bebeği sallamanın iyi geldiği doğru. Ancak, bu sallama yumuşacık bir sallama. Bebeği sersemleterek uyutacak kadar değil. Bir yerde bebekleri sallamanın beyin zarlarındaki kılcak damarlarda kanamalara yol açabildiğini okudum. Bebeklerde kansızlığa bile yol açabiliyormuş. Bebeğin gazı var, uyursa iyi gelir gibi önerilere aldanıp bebeğinizi ayakta battaniyede falan sallamaya kalkışmayın. Bebeklerin yataklarında uyuyakalmayı öğrenmeleri gerekiyor. Böylece gece uyandıklarında kendi kendilerine dalmaları da daha kolay oluyor. Bunun içinde kucakta sallanarak değil yataklarında uyutulmaları gerekiyor. Başlarda zor olabilir ama zaman geçtikçe bu alışkanlık size kesintisiz gece uykuları olarak geri dönecektir. Bebeklerin boş bir beyinle dünyaya geldiklerini unutmayın. Siz bir konuda ne yaparsanız bu işin normali olarak onu öğreniyorlar. Özellikle yemek yeme, uyuma gibi temel konulardaki alışkanlıları sonradan değiştirmek zor olabiliyor.

Gaz çıkartmak: Bebeklerin yuttukları havalar rahatsızlık ve sanal bir tokluk verebiliyor. Bu yüzden özellikle yenidoğan bebeklerin dik tutulup sırtlarına pıtpıt vurularak gazlarının çıkartılması öneriliyor. Ancak geğirmeyi becerebilen ve emdikten sonra rahatça uyuyan bir bebek için bu artık gereksiz bir işlem. Ilgaz koca bebek olmuşken (2.5 falan) gazdan ağlıyordu. Bir teyze, "dik tut sırtını sıvazla sancısı var onun ondan ağlıyor" demişti. Pozisyon değişikliği gaz sancısının geçmesine yarayabilir ama artık bağırsaklara inmiş gazın, sırt okşama sureti ile ağızdan çıkartılabilmesi bana biraz optimistik bir yaklaşım gibi geliyor.

"Bebeği kucakta fazla gezdirirsen ölçmek gerekir."
Büyüklerin yaptıkları bir çeşit jimnastik hareketi seti bu ölçme işi. Zararı olacağını sanmıyorum. Usulüne göre yapmak isteyenler için internette bebek jimnastiği hareketleri bulmak çok kolay. Bebeğin kucakta gezmekle kemiklerine bir şey olacağı falan yok elbette.

"Bebeğe su ver." Yalnızca anne sütü ile beslenen bebeklere su verilmiyor. Daha fazla detay için Yanlış bilinenler (2) - emzirme yazısına bakın.

"Bebeğin kulağına su kaçarsa kulak enfeksiyonu olur." Doğru değil. Bebeği yıkarken kulaklarını kapatsın diye bir kişiyi daha bloke etmenize gerek yok. Sadece suyu direk kulaklara tutmayın. Başının arkasından dökülen su ile akarak yıkanması yetecektir.

"Yüzüne örtü ört sarılık olmasın, sarı giydir sarılık olmasın." Yenidoğan sarılığını bu şekilde önlemek maalesef mümkün değil. Bebeklerde sarılığa dikkat!

"Bebeği her ağladığında emzir.": Bu ifade günümüz doktorları tarafından kullanılıyor. Ve maalesef anneler tarafından yine uç noktalara çekiliyor. Burada kastedilen bebeğin kendi ihtiyaç duyduğu sıklıkta emzirilmesi. Ve yenidoğan bebeklerin anne sıcaklığı ile rahatlatılması. Ama 2 aylık olmuş bebeği bu söze dayanarak her yarım saatte bir emzirmek doğru değil. Bebek her ağladığında da acıktığı anlamına gelmiyor. Eğitimdeki doktorumuz bebeğinizin neden ağladığını anlayabileceğiniz hale gelene her ağladığında emzirin demişti.  Bebeğin ağzına memeyi tıkmadan önce "bu bebek neden ağlıyor olabilir acaba?" diye biraz kafayı çalıştırmak gerekiyor. Bazen gaz sancısı yüzünden ağlayan bir bebeği emzirmeye çalışmak onun hava yutarak rahatsız olmasına, biraz emip ağalayarak bırakması sırf önsüt içtiği için daha da çok gazlanmasına neden olabiliyor. Emzirmeden önce altını açmak, masaj yapmak, biraz kucakta sallamak (hafif) yararlı olabiliyor. Ayakta yavaşça dolanarak emzirmek de iyi gelebiliyor. Biz bebek ağladığında tok olduğunu düşünüyorsak önce altını açardık. Bu bebeğin rahatlamasını ve gazını kolay çıkarmasını sağlıyor. 5 vakanın 3'ünde işe yaramıştı. Etrafta insanlar varsa bebeğin ağlama sesi duyulur duyulmaz "acıktı o, emzir" emrini veren biri çıkacaktır. Aldırmayın.

Güncelleme: Bu yazıya da bakın Bebeğimi nasıl uyutmalıyım - Türk kültüründe “ Bebeği uyutmak” kavramı

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 28 Eylül 2007 Cuma 21:41:19 UTC  #    Yorumlar [4]
# 21 Eylül 2007 Cuma
Bebek bakımı ile ilgili yanlış bilinenler birkaç gün daha bekleyebilir. Bu gece doğruluğundan %100 emin olduğum bir şey hakkında yazacağım. Anneler de keyif yapmalı! Evet, tüm sorumlulukları ve bir sürü işe rağmen.

Son günlerde Ilgaz'ın müstakbel süt dişleri ile uğraşıyoruz. Alt iki tırtık gözüktü, üst ikili de iki güne kalmaz teşrif buyururlar. Ilgaz da biz de son birkaç ayın en sıkıntılı günlerini geçiriyoruz.

Bugün yoğun ve yorucu bir gün geçirdim (anneler için hergün yorucudur ama bugün istisnaydı). Saat 23:00 olmuştu ve belim fena ağrıyordu. Ilgaz bu gece ağlayarak uyanmada rekor kırabilir, acaba hemen uyusam mı? Yarın yine keyifsiz olabilir, bulaşık makinesini mi çalıştırıp boşaltsam? Yoksa bir duş mu alsam? Sanki eşyalar bana karar vermede yardımcı olacakmış gibi, amaçsızca dolanırken gözüme güzel şişeli banyo tuzu ilişti. Fi tarihinde alıp da eski evimizde küvet olmadığından, sonra da hamilelikte cildim hassas diye kullanmadığım yeşil renkli, mis kokulu banyo tuzu. Evet, bu gece küveti dolduruyorum. Seneler :) sonra. Çekmecelerimi karıştırdım, kozmetiğe vakit ve de nakit harcadığım günlerden kalma kalite bir yüz maskesi numunesi, hiç açılmamış. Aylardır kullanılamamış body shop peeling eldivenlerim, mükemmel bukleler için saç maskem. Ilgaz uyurken kendimi yenilemek için sıcak sudan iyi ne olabilir?

Biz Türkler küvetleri daha çok sular etrafa saçılmasın diye, bir de banyo perdelerinin arkasına leğenleri, çamaşır sepetlerini saklamak için kullanırız. Benim için de küvet bir dinlenme aracıydı, özellikle yakınlarda deniz tatili gözükmüyorsa. Ve bu gece de hiç yakın gözükmedi bana bu deniz tatili.

Oğlum içeride güvenli yatağında uyuyor. Gökhan huzurla :) bilgisayarının başında çalışıyor. Küvetimde dinlenirken oğlumun banyo oturağına kurulmuş plastik aslancığı seyrediyorum. İşte hayat bu!

Yarın yeni hayatımızda yeni bir gün daha. Yapılacak iş ve telaş çok. Olsun varsın, Ilgaz'ın dişleri elma kemirmeye başladığında hepsi unutulmuş, yerlerini yenileri almış olacak. 

Ne kadar geniş bir bakış açısı değil mi? Bir de 23:00 civarında sorsaydınız. Annelere arada sırada da olsa keyif yapmanın çok yararı var!


posted on 21 Eylül 2007 Cuma 22:06:19 UTC  #    Yorumlar [0]
# 08 Eylül 2007 Cumartesi
Bir önceki yazıda hamilelik ve doğumla ilgili halk arasında verilen yanlış tavsiye ve yorumlardan söz etmiştim. Bu yazıda da emzirme ile ilgili olanlara değineceğim. Bebek bakımı ile ilgili olanlar bir sonraki yazıda.

Yanlışları sıralamadan önce sitenin kullanım şartlarını hatırlatmak istiyorum. Buradakiler de dahil duyduğunuz, okuduğunuz hiçbir şeyi doktorunuza sormadan yanlış ya da doğru kabul etmeyin.

Emzirme
"Sezeryan yapanların sütü geç gelir." Sütün çabuk gelmesi için bebeğin başka bir besinle beslenmeden, doğumdan sonra kısa süre içinde annesini emmesi gerekiyor. Bu şart sağlandığı sürece, sezeryanlı annenin de sütü çabucak gelebilir. Birçok sezeryan olan arkadaşım bebeklerini ilk günden başarı ile emzirdiler.

"Sütün gelmedi, bebek ağlıyor, doymadı, mama verelim, şekerli su verelim." Doğumdan sonra sütün gelmesi için bebeğin sık sık emmesi gerekiyor. Bebeğin emmesi için de aç olması gerekiyor. Annede ilk günlerde süt azar azar geliyor (koyu kıvamlı, sapsarı bir süt, kolostrum, ağız sütü). Bu sütün yağı az, proteini çok. Bu her bakımdan çok besleyici ve koruyucu bir süt ama doyurucu değil, bu yüzden bebek çabuk acıkıyor. Minicik bir bebeğin tok tutulmaması acımasızlık gibi gelebilir. Ancak doğanın bu kanunu sayesinde daha başlıca işi emmeyi bile adamakıllı beceremeyen bebecik annesinin memesinden ayrılmıyor. Bebek emmeyi öğreniyor, anne ile bebek tanışıyor, yakınlaşıyor ve sütler çabucak geliyor. Bu yapışık ikizler dönemi 3-4 gün kadar sürebiliyor. Bebeği mama ile doyurmak annesini daha az emmesine yol açacağından sütün gelmesi ve bebeğin beslenmesi için zararlı. (Kendilerine kolaylık olsun diye, ağlamasını bahane ederek, bütün yenidoğanlara mama veren hastaneler duydum, dikkatli olmak gerekli)

"Tek memeyi fazla emzirme, öbürünü de emsin."
İki göğsünde dengeli emzirilmesi gerektiği doğru. Ancak, her emişte bir göğsün süt bitene kadar emzirilmesi önemli, çünkü yağlı sütler bebek aynı memeyi bir süre emdikten sonra geliyor. Bir meme sürekli kısa bir süre emzirilip öbür memeye geçilirse, bebek sadece hazmı daha zor olan karbonhidratlı (şekerli) sütten almış oluyor. Bu emzirme biçiminin, bebeğin sık acıkması, yeterli kilo alamaması, sürekli yeşil ve sulu kaka yapması, pişik olması gibi zincirleme zararları olabiliyor. Dengeyi sağlamak için bir sonraki emzirmede, önceki seansta az emzirdiğiniz memeyi verebilirsiniz. Örneğin, sırasıyla sol-sağ emzirdiyseniz, bir sonrakinde tersini yapıp, sağı önce solu sonra emzirmek gibi.

"Emziriyorsun, iki kişilik ye, bol bol tatlı ye de sütün artsın." Bir büyüğüm hamilelik kilolarımı hızlıca vermem üzerine, "kızım yemek yapmaya, yemeye fırsatın yoksa şerbet yap iç, bol bol tatlı şeyler ye yoksa sütün olmaz" demişti. Aşırı tatlının size kilo aldırmak ve bebeği şekerli tatlara adapte etmek dışında bir etkisi olduğunu sanmıyorum. Belki annenin moralini düzeltmek gibi bir yararı olabilir :) Emziren annelerin dengeli beslenmesi gerektiği doğru. Ama bu iki kişilik yemek, tatlılara yumulmak anlamında değil. Hergün bütün besin gruplarından tüketilmesi ve normal ihtiyacın 500 kalori üzerinde alınması gerekiyor. En önemlisi 3-4 litre kadar su içmek. Çiğ yeşilliklerin süt yaptığını duymuştum. Hakaret olarak almayın ama hergün sütünü içtiğimiz ineklerin en sevgili gıdaları yeşillik olduğuna göre, doğruluk payı olsa gerek :)

"Emzirirken parmağını bebeğin burnunun altına koy, yoksa burnu kapanır, nefes alamaz." Bebeğin emerken burnunun nefes alamayacak kadar kapanması çok zor. Araya parmak koymak da bebeğin aerola denilen kahverengi bölgeyi tam olarak kavrayamamasına neden oluyor. Bebek areolayı tam kavrayamazsa süt gelmiyor ve meme ucunda tahrişler ve çatlaklar oluşabiliyor.

"Bebek uzun süre emmezse, memedeki süt bozulur." Göğüste kalan sütün bozulması söz konusu değil ve her damla süt altın değerinde. Bebek ememediyse, sütün azalmaması için sağıp, gerektiğinde kullanmak üzere dondurup saklayabilirsiniz.

"Bebeğe su ver."
Yalnızca anne sütü ile beslenen bebeklere su verilmiyor. Eskiden doktorlar annelere az miktarlarda şekerli su verdirtirmiş. Özellikle 50-60 yaş üzeri bayanlar bebeğe su verilmediğini duyunca dehşete düşüyorlar, aa nasıl olur bize doktorumuz verdirtirdi diye. Hatta susuzluktan barsakları kuruyan bebek hikayeleri anlatırlar. Böyle bir şey söyleyen olursa bunun mümkün olmadığını söyleyebilirsiniz. Çünkü artık yenidoğanların 3.5-4 saatten uzun süre emmeden uyumasına da izin verilmiyor. Bu yüzden susuz kalmaları söz konusu değil. Anne sütünün %80'i sudan oluşuyor ve aşırı kuraklık olmadığı takdirde sıcak havalarda bile bebeğin su ihtiyacını karşılarmış. Fazladan su vermek mikrop bulaşması riskini arttırıyor ve bebeğin minik midesini boş yere şişiriyor.

posted on 08 Eylül 2007 Cumartesi 14:58:47 UTC  #    Yorumlar [2]
# 31 Ağustos 2007 Cuma
Her insanoğlu bir hamilelik sonucu dünyaya geliyor (en azından günümüz tıp şartlarında). Bir de dünyaya gelemeyenler var. Hal böyle olunca toplumda hamilelik tecrübesi ve nasihat de bol oluyor. Göbek hafiften gözükmeye başladığı andan itibaren insanlar bu durumdan söz etmek zorunluymuş gibi hissediyor. Konu güzel tabi ama asıl sorun konuyu her açanın bir tavsiye de bulunması. Sizi ve bebeğinizi düşünerek verilen bu iyi niyetli nasihatlerin maalesef hepsi yerini bulmuyor. Bir kısmı aşırı evhamdan ortaya çıkmış, bir kısmı yanlış halk inanışı, bir kısmı da tıbbın çabuk eskimesinden kaynaklı birçok yanlış öneri getiriyor insanlar. Ben sıklıkla duyduğum klasik yanlışları ve hurafeleri aşağıda sıraladım. Emzirme ve bebek bakımı ile ilgili seri de sonraki yazıların konusu.

Yanlışları sıralamadan önce sitenin kullanım şartlarını hatırlatmak istiyorum. Buradakiler de dahil duyduğunuz, okuduğunuz hiçbir şeyi doktorunuza sormadan yanlış ya da doğru kabul etmeyin.


Düşükler
"İlki düşerse bir daha tutmazmış" , halk arasında böyle tabir ediliyor. Fena halde yanlış. Doktorlar gebeliklerin % 50'sinin düşükle sonuçlandığını ve çok erken dönemde olduğu için birçok kadının düşük yaptığını bile farketmediğini belirtiyor. Bir kadın üstüste tekrarlayan düşük yaparsa, ancak o zaman "bir sorun mu var" diye araştırıyorlar. Gebeliğin ilk üç ayında (son adet tarihinden itibaren) olan düşükleri çok doğal ve doğanın kendini koruması olarak karşılıyorlar, çünkü bu süreçte çoğunlukla genetik sorunlu gebelikler düşükle sonlanıyormuş.

"İlk üç ayda uzanma, perde asma, düşük yaparsın." İlk üç ay için doktorumun önermediği tek hareket hoplayıp zıplamak oldu (halay çekmek gibi). Yalnız, hamilelikte vücudu kontrolsüz bir şekilde germek annede eklem ve kas zedelenmelerine neden olabiliyormuş (hamile iken katıldığım bir eğitimde fizyoterapi uzmanı doktor anlatmıştı).

"Jinekolojik muayene veya ultrason düşüğe yol açar." Zaten düşükle sonuçlanacak gebelikler için suçu tıbba atma durumu.  Bu kontroller sayesinde pekçok sorun önceden tespit edilip, önlem alınabiliyor. En azından şimdilik zararlı olduklarına dair hiçbir bilimsel veri yokmuş, yeterki ehli kişilerce yapılsın. (gebelik takiplerinde yapılan incelemeler,ultrason güvenli mi? )

Hamilelik
"Ye ekşiyi doğur Ayşe'yi, ye tatlıyı doğur atlıyı (Hakkı'yı versiyonu da var). Artık inanan kaldı mı bilmiyorum, biraz espri gibi söyleniyor. Sperm X yada Y cinsiyet genini taşıyarak, yumurtayı döllediği anda cinsiyet kesinleşiyor. Sadece bizim öğrenmemiz biraz zaman alıyor.

"Denize havuza girme, bebeğin mikrop kapar" Özellikle ilk aylarda bebek gayet korunaklı bir durumda.  Kirli bir denize girmek hamile olmayan bir insana da önerilmiyor, koli basili vs. risklerinden dolayı. Hamile annelerin de deniz veya havuz temiz olduğu sürece ve doktorları bir sakınca görmüyorsa yüzmeleri sakıncalı değil. Hatta yüzme gebelikte önerilen sporlardan.

"Hamilesin iki kişilik yemen lazım" Gebelikte normal bir kadına göre yalnızca 300 ekstra kalori gerekiyor (örneğin 100 gr pirinç pilavı). Fazladan alınan kilolar başta doğumu zorlaştırmak olmak üzere yarar değil zarara yol açıyor.

"Hamileler tuz yerse ödem oluşur." Tuz eskiden hamilelere yasaklanırmış. Şimdi kararınca olmak kaydıyla tuz (iyotlu) kullanılması öneriliyor. Hamile annenin sodyum ve iyoda da ihtiyacı var. Doktorunuzun yasakladığı özel durumlar hariç elbette.

"Bebek saçlanınca miden yanmaya başlar." Reflünün ne olduğu biliniyor artık. Yine de bir blogda, gayet de güncel bir yazıda hanımlar bu hurafenin doğruluğunda ısrar etmişler. Kendi saçlı bebeklerini ve mide  yanmalarını da örnek göstererek. Oysaki reflü hemen her hamilede görülen bir sıkıntı.

"Süt içmez, yoğurt yemezsen dişlerin dökülür." Eğer anne bebeğinin ihtiyacı olan kalsiyumu yedikleriyle karşılayamazsa kemikleri bundan nasibini alıyor. Ama bildiğim kadarı ile dişler buna dahil değil. Hamilelikte diş kayıplarının en önemli nedeni diş etlerinde sişlik, kanamalara neden olabilen hamilelik gingivitisi ve dişlere bakılmazsa buna bağlı oluşabilecek iltihaplanmalar (enfeksiyon).

"Göbeğin küçükse bebek küçüktür."

Doğum

"Kalçan küçükse çatın dardır, normal doğum yapamazsın." Doktorlar son haftada bebeğin kafa çevresini ve annenin leğen kemiğini ölçüyorlar (basen genişliğini değil), bu kafa bu kemikten geçer mi diye. Doktorumun bana söylediğine göre de %90 gebelikte sorun çıkmazmış. Okuduğum başka bir araştırmada da, bebeklerin anneleri ile doğru orantılı doğduklarını yazıyordu. Bebeğin 2 metre boyunda olacak genetiği ve minyon bir annesi varsa, doğumda annesini üzmemek için büyüme işini doğum sonrasına saklıyormuş. Tombul kalçaların doğuma faydası yok maalesef.

Bir de cinsiyet tahmini yapmayı çok seviyor insanlar. Biz bir ara bahis için para toplamayı bile düşünmüştük. Ama sadece 2 ihtimali olan bir bahis hiç de heyecanlı olmuyor. Sanırım anne babalar da biraz fazlaca önem veriyor bu konuya. Bir doktor arkadaşım söylemişti, pembe-mavi hazırlık meselesi yüzünden korkuyormuş aileler, ya doktorun tahmini yanlış çıkarsa diye. Bebek doğar doğmaz ilk önce cinsiyetine bakıyorlarmış rahatlamak için :)

devamı var...

posted on 31 Ağustos 2007 Cuma 22:00:55 UTC  #    Yorumlar [2]
# 07 Ağustos 2007 Salı
Bebeğinizin bakımını kim üstlenecek ve bebek iyi bakılabilecek mi? İşe başlayacak her bebekli annenin en büyük derdi olsa gerek.

Doğum izniniz bitiyor. Ya da bebeğiniz için verdiğiniz mola süresi doldu. Haftanın en az 5 günü, günde en az 10 saat bebeğinize başkası/ları bakacak.

Biraz dramatize bir giriş oldu, kusura bakmayın. İlerleyen paragraflarda toparlayıp yararlı bilgilerle bağlayacağım. Duygular biraz karışık olsa bile, karılı-kocalı çalışmayı seçen bir aile için kaçınılmaz son bebeğinizi 3. bir kişiye emanet etmek. Bu zaman zarfında Ilgaz'a gayet güzel bakabildiğim için gurur duyuyorum. Bebeğimin minik hallerinin tadını doya doya çıkartabildiğim için de mutluyum (ilk aylardaki hormonal saçmalamalara - loğusa melankolisi - rağmen). Ilgaz ben işe başladıktan sonra çalışan bir annesi olmasının maddi, manevi avantaj-dezavantajları ile büyüyecek.



İş ararken bir yandan aşağıdaki düzenlemeleri yapıyorum:

- Ilgaz'a bakacak kişinin bulunması ve alıştırılması
- Evin düzenlenmesi
- Kişisel ve evsel alışverişler
- İlk aylarda bizde kalarak yardımcı ve denetleyici olmaları için anneanne babanne ikilisi
- Ilgaz bakım el kitabı


Bakıcı bulmak:
En zorlusu bakacak kişiyi belirlemek. Aylardır bakıp büyüttüğünüz bebeğinizi bir yabancıya teslim etme düşüncesi insana ilk anda dehşet veriyor. Daha önce yaşayanlar zamanla alışırsın diyorlar. Kreş kavramını daha çok benimsememize rağmen bu opsiyonu değerlendiremedik bile. Çünkü maalesef Türkiye'de 6 aylık bir bebeğe gerektiği gibi bakabilecek bir kreş yok (varsa da biz bulamadık, bulsak da eve uzak kalırdı) . Aile büyüklerinin kurulu düzenleri de İstanbul dışında olunca, tek seçeneğimiz bakıcı / ev öğretmeni / bebek eğitmeni / bakıcı anne oldu (ünvanlar çeşit çeşit, sonuçta yapılan iş bebek bakımı).  Aile yapısı olarak yatılı değil gündüzlü bir bakıcıyı tercih ettik. Tanıdıklarımız ve onların tavsiye ettiği şirketler kanalıyla yaptığımız görüşmelerle Zülfiye Hanım'da karar kıldık. Şimdilik Ilgaz, Zülfiye teyzesi, annem ve ben hep birlikteyiz. Umarım işler düzene girdikten sonra da, ben ve Gökhan evde yokken, Ilgaz ve Zülfiye Teyzesi mutlu mesut bir hayat sürerler. (Güncelleme: Zülfiye Hanım'la geçirdiğimiz 1-2 hafta sonra, bizim için yatılı bir bakıcının daha uygun olduğunu anladık. Ilgaz 2,5 yaşına yaklaşırken, ilk yatılı bakıcımızla devam ediyoruz.)

Evin Düzenlenmesi:
Evin düzenlenmesi önemli bir konu. Çünkü ev bir anda bir insanın iş yeri haline geliyor. Hem de bu işyerindeki iş yegane varlığınızın bakımı. Bakıcının gün içinde işleri kolayca halledebileceği düzenlemeleri yapmak önemli. Anneanne ve babaannenin dönüşümlü yatılı kalma ihtiyacı ve benim de akşamları evde çalışmam gerekebileceği durumu oda düzenini değiştirme ihtiyacını doğurdu. Bir de güvenliği arttırıcı önlemler almak lazım. Ortalıktaki eşyalar ve bakıcının eşyaları için ekstra dolaplar, önlük ve bezlerin mutfağa taşınması, alt değiştirme masasının duvar dibine alınması, yakın çevrede güvendiğiniz birine anahtar bırakılması, vb.

Alışveriş:
Neyseki hamilelik öncesi iş kıyafetlerimin çoğu üzerime oluyor. Yine de tazelenmek için birkaç parça yeni eşya iyi gelir. Bebeğe gün içinde sağılmış süt verileceğinden süt depolama, ekstra biberonlar gibi malzemeleri düşünmek gerekli. Tchibo ve Ikea sağolsun, yoğurt makinesi, balkon rafları gibi şeyler de hem bana hem de Zülfiye Hanım'a ekstra kolaylık sağlayacak.

Sevgili annelerimiz:

Her sıkıntıda olduğu gibi burada da imdada anneler yetişiyor. Bakıcı ayarlansa da bir süre aileden birinin yardımına ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bakıcının değişmesi/ayrılması ya da zorunlu bir süre bakamaması hallerinde  bebeğe annelerden birinin bakması gerekecek. Ilgaz küçükken sürekli İstanbul'da olmadıklarından onların da düzene alışmaları gerekli.

Bebek bakım el kitabı (pdf formatı):
Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır. Bebek bakımı insanlığın varoluşundan beri, her milletten, her kültürden insan tarafından yapılıyor. Ancak, her anne-baba bebeğini kendine göre bakıp büyütüyor. Çocuk doktorları birbirinden farklı önerilerde bulunuyor. Anlaştığınız bakıcı tecrübeli olsa bile, sizin neyi ne şekilde tercih ettiğinizi öğrenmesi gerekiyor. Ben de bakacaklara benim istediğim şekilde bakabilmeleri konusunda yardımcı olmak için, söz uçar yazı kalır diyerek bir el kitapçığı hazırladım. Gün içinde yapılan her şeyi yazmak mümkün değil. Yalnızca çok önemli gördüğüm şeyleri olabildiğince kısa yazmaya çalıştım. Okunur olsun ve akılda kalsın.

Benim gibi okumayı, yazmayı ve kontrolü seven annelere, babalara yardımcı olması dileğiyle!

6 aylik bebek bakimi dosyasını indirmek için tıklayın (pdf formatında)
posted on 07 Ağustos 2007 Salı 21:28:28 UTC  #    Yorumlar [0]
# 05 Haziran 2007 Salı
Çeşitli yaş ve kuru meyvelerin ve meyve sularının bir porsiyon karşılıkları. Ben gebelik diyabeti için kullandım ama farklı diyetlerde de kullanılabilir sanırım.

Elma              1 küçük boy
Muz               yarım adet
Greyfurt          yarım adet
Portakal           1 orta boy
Mandalina        1 büyük boy
Turunç            1 orta boy
Ayva               1/4 orta boy
Armut              1 orta boy
Üzüm              15 iri tane
Nar                1/2 küçük boy
Kavun             1/8 orta boy
Karpuz            1/8 orta boy
Kiraz               12 adet
Kivi                 1 orta boy
Vişne              14 adet
Kayısı              3 adet
Şeftali             1 orta boy
Taze incir         1 adet
Yeni dünya       6 adet
Yeşil erik          10 adet
Kırmızı erik        5 adet
Çilek               12 adet
Greyfurt suyu   1 çay bardağı
Portakal suyu   1 çay bardağı
Nar suyu         1/3 su bardağı
Vişne suyu       1/3 su bardağı
Üzüm suyu       1/3 çay bardağı
Elma suyu        1/3 su bardağı
Kuru incir         1 adet
Kuru erik          5 adet
Kuru kayısı       3 adet
Kuru üzüm       1 çorba kaşığı
Hurma             3 adet
Trabzon hurma  1/2 adet
Mango             1 küçük boy




posted on 05 Haziran 2007 Salı 19:25:16 UTC  #    Yorumlar [0]
Bir dilim ekmek yerine yiyebileceğiniz çeşitli yiyeceklerin miktarı. Ben gebelik diyabeti için kullandım ama farklı diyetlerde de kullanılabilir sanırım.

   Kuru baklagiller   4 yemek kaşığı   (kuru fasulye, nohut, mercimek, barbunya, kuru bakla)
   Çorbalar           1 kase              (mercimek çorbası, şehriye, pirinç, tarhana, domates, ezogelin)
   Pilavlar             3 yemek kaşığı   (pirinç pilavı, bulgur pilavı)
   Makarna           3 yemek kaşığı   (makarna, kuskus, erişte)
   Yufka              1/4 adet
   Patates           1 küçük boy      (haşlama)
   Kestane           2 orta boy
   Mısır                1 su bardağı      (yağsız, patlamış)
   Mısır                1/2 orta boy / 2 yemek kaşığı   (haşlanmış)
   Grissini             2 adet
   Galeta             1 adet
   Etimek             2 adet
   Leblebi             1 çay bardağı (sarı, beyaz)
   Etiform             Yarım paket/ 5 adet (altınbaşak)
posted on 05 Haziran 2007 Salı 15:51:15 UTC  #    Yorumlar [0]
# 31 Mayıs 2007 Perşembe
Bir önceki yazımda hamilelikte egzersizin yararlarını yazmıştım, Hamilelikte Egzersiz ve 9 yararı

Eğer hamile iken egzersiz yapmayı planlıyorsanız, durumunuz için uygun olup olmadığını ve nelere dikkat etmeniz gerektiğini mutlaka doktorunuza danışın. Ben okuduklarım ve dinlediklerimden aklımda kalanları aşağıda sıraladım:

* Çoğul (ikiz, üçüz) gebeliklerde egzersiz önerilmiyor.
* Düşük riski yüksek olan gebeliklerde egzersiz önerilmiyor.
* Ağır egzersizler, denge sporları, yaralanma riski yüksek olan sporlar önerilmiyor. Yürüyüş, yüzme gibi sporlar öneriliyor. Vücudu fazla germeye yönelik sporlar da önerilmiyor.
* Egzersizin temposunun yavaş tutulması gerekiyor. Nefes nefese spor önerilmiyor. Birçok yerde bu tempo, sporu yaparken konuşabilir durumda olmanız şeklinde tanımlanıyor.
* Egzersizin mümkün olduğunca düzenli olması öneriliyor. Uzun seyrek spordansa, kısa sık olan tercih ediliyor. Haftada 3-4 gün yarım saati geçmeyen yürüyüş, yüzme gibi.
* Egzersize başlarken aç ve aşırı tok olmamaya dikkat etmek gerekiyor.
* Egzersiz için harcadığınız ekstra kaloriyi ve sıvıyı  almaya dikkat etmeniz gerekiyor (halihazırda fazla yemiyorsanız tabi , yarım saatlik bir yürüyüş için 1 bardak sütle bir meyve yeterli olabilir)
* Egzersiz sırasında başınız ağrıyorsa egzersize devam etmemeniz öneriliyor (sanırım tansiyon yükselmesi riskine karşı).
* Bir hareket sırasında bir yeriniz ağrıyorsa hareketi bırakmanız öneriliyor.
* Egzersiz sırasında karın ağrısı, sonrasında bebek hareketinde azalma (bebek hareketi genelde siz hareketli iken değil dinlenirken daha rahat duyuluyor), kanama gibi durumlar oluşursa egzersizi bırakmanız ve doktorunuzu aramanız öneriliyor.
* Hamilelikte özellikle karın büyüdükten sonra uzun süre sırt üstü yatmanız önerilmiyor (3-5 dk'dan fazla). Zaten konforlu da değil. Egzersiz sırasını buna göre düzenlemek gerekiyor. Örneğin 3 yer hareketi varsa, peşpeşe yapmak yerine aralara ayakta yapılan hareketleri almak daha iyi.
* Özellikle hamilelik ilerledikçe vücudun dengesi bozulduğundan güvenliğe dikkat etmek gerekiyor. Örneğin sivri kenarlı bir sehpanın hemen yanında egzersiz yapmamak gibi.
* Rahat giysiler giymek, ayağınızın kaymayacağı bir ayakkabı seçmek önemli. Eğer dışarıda spor yapıyorsanız, güneş altında yapmamaya dikkat etmek gerekli.
posted on 31 Mayıs 2007 Perşembe 18:38:47 UTC  #    Yorumlar [0]
# 30 Mayıs 2007 Çarşamba
Hayatım boyunca sportif denilebilecek bir insan olmadım. Birkaç  -birkaç ay süren- fitness denemelerim sıkıntı ve salona gitmeye üşenme sonucu başarısızlıkla sonuçlandı.  Yürürken sıklıkla dengemi kaybetmem, bir şeylere takılıp düşeyazmam dışında çok da eksikliğini hissetmedim. Yalnız özellikle bir dönem o kadar sık tökezliyordum ki bir arkadaşım bu durumu "senin ayaklarımın vücuduna küçük geliyor" şeklinde yorumlamıştı. Spor yapmadığım için vücudumu iyi kullanamıyor olmam bana daha mantıklı bir açıklama olarak geliyor.

Hayatımda ilk kez hamile iken düzenli bir egzersiz programı uyguladım. Özellikle ilk aylarda, kendimi hamile olmayan halime göre daha iyi hissettiğimi söylesem yalan olmaz. Bu program temelde eşimin internette bulduğu bir dökümana dayanıyordu. Bu döküman Kanada ordusu  tarafından hamile personelleri hımbıllaşmasın diye hazırlanmıştı. Programın ana hatlarını başka bir yazımda özetleyeceğim. Başlarda aksatarak da olsa bu programı uyguladım. Daha sonra Amerikan Hastanesinin  doğum öncesi eğitim programına katıldım. Bu programda da egzersize yer veriliyordu. Burada da ilk önce bir fizyoterapist egzersizin yararlarını ve nelere dikkat etmeniz gerektiğini anlattı. Daha sonra da fizik tedavi uzmanı çeşitli egzersizleri uygulamalı olarak gösterdi. Burada gösterilen egzersizler ağırlıklı olarak karın, sırt ve omuz germe egzersizleriydi. Ben ilk kullandığım dökümandaki karın hareketlerini pek sevmemiştim. Karın hareketleri bölümünü eğitimde gösterilen egzersizlerle değiştirerek ikisini kombine ettim. Her seanstan sonra nefes egzersizlerini ve ayrıca düzenli olarak Kegel egzersizleri yaptım. Egzersize ayırdığım vakit haftada 4-5 gün 30-45 dakikadan ibaretti.

Elimizde bir kontrol grubu (egzersiz yapmadığım bir hamilelik örneği) mevcut değil. Bu yüzden yararlarını birebir kıyaslayamıyorum. Ancak egzersizi birkaç hafta üstüste aksatırsanız eksikliği bariz hissediliyor. Aşağıda gördüğümü düşündüğüm yararları sıraladım:

1 - Dengeli kilo aldım (gebelik diyabeti için yaptığım diyet de etkilidir)
2 - Zinde hissettim
3 - Özgüven ve motivasyon kaynağı oldu
4 - Kolay doğum yaptım
5 - Denge problemleri yaşamadım
6 - Sırt, bel, omuz ağrıları yaşamadım. Bel çukurum fazla içeri girmedi.
7 - Bacak ağrıları yaşamadım (kalçamda siyatik benzeri bir ağrı vardı, bu hariç)
8 - Fazla ödem, şişlik oluşmadı
9 - Şekerim normal sınırlarda kaldı (diyete uydum elbette)

Doğum sonrasında vakit sorunları ve uykusuzluk-yorgunluktan programa sadık kalamadım. Ancak, eğitimde verdikleri hareketleri fırsat buldukça yapmaya çalışıyorum. Bir de yine internette bulduğum bebekle birlikte yapabileceğiniz bazı hareketleri düzenli olamasa da yapıyorum. Ilgaz'ın da çok hoşuna gidiyor. Bunu da ayrıca yazacağım. Umarım tekrar kısa sürede düzenli egzersize başlayabilirim. Böylece hamileliğim sayesinde spor alışkanlığı da edinmiş olacağım (ayaklarımı büyütmez ama, olsun).

Sonraki yazı, Hamilelikte Egzersiz (spor) , Dikkat Edilmesi Gerekenler

posted on 30 Mayıs 2007 Çarşamba 14:06:01 UTC  #    Yorumlar [0]
# 26 Mayıs 2007 Cumartesi

Yazarlar

Damla Doğan Altınören (ve oğlu Ilgaz)

Evren Aydoğan ve Osman Aydoğan (ve oğulları Tan)

Hande Sağanak (ve oğlu Can)

Bu site Damla Doğan Altınören tarafından hamilelik ve bebek bakımı ile ilgili kişisel tecrübeleri not etmek için yazılmaya başlanmıştı. Hikayesini buradan okuyabilirsiniz. Damla'nın ablası Evren Aydoğan ile eniştesi Osman Aydoğan bebeklerine kavuşunca onlar da yazılarıyla destek olmaya başladılar. Daha sonra Kitubi'yi okuyan ve yararlı yorumlar yazan Hande Sağanak, daha da yararlı olabilmek için yazarlar arasına katıldı.

Aralık 2009 sayısından itibaren ALL Kids dergisinde Kitubi isimli köşeyi hazırlamaktayız.

Doktor değiliz, herhangi bir sağlık kuruluşu ile bir ilgi ve yakınlığımız yok. Bu sitede okuduğunuz önerileri uygulamak veya uygulamamak tamamen keyfinize kalmış. Okuduklarınızı uygulayarak alacağınız risklerden kendiniz sorumlusunuz. Bu sitede gördüğünüz hiçbir öneriyi doktorunuza danışmadan uygulamayın. Diğer sitelerde yazanları da danışmadan uygulamayın. Hem kadın doğum, hem de çocuk doktorlarının önerileri arasında ciddi farklılıklar bulunur. Bizim doktorların ak dediğine, sizinki kara diyor olabilir.

Kadın doğum ve çocuk bakımında tıbbi bilgiler ve ürünler çok hızlı değişiyor. Okuduklarınızın bu ve başka sitelerde yazanların güncel olup olmadığına, hangi tarihlerde hazırlandıklarına özellikle dikkat edin.

Doktorlarımızla ilgili verdiğimiz referanslar da tamamen yazarlarımızın hafıza ve anlayışıyla sınırlıdır. Verdiğimiz hiçbir referans (doktor, hastane, eş-dost, kitap, vs.) verdiğimiz bilgilerden sorumlu değildir.

Sitede yazılanların link verilmeden, kaynak gösterilmeden kullanılması ve fotoğrafların herhangi bir amaçla kopyalanması veya kullanılması yasaktır. Link vererek alıntı yapabilirsiniz. Doğrudan tüm yazıyı kopyalama yapıştırma yapmamanızı tercih ederiz. Zaten türkçe kaynakların yarısından çoğu birbirinden kopyalanmış.

Blog Yazarı Nasıl Biridir?

posted on 26 Mayıs 2007 Cumartesi 19:43:44 UTC  #    Yorumlar [9]
# 15 Mayıs 2007 Salı

Önceki yazı Alt Değiştirme Cenneti





1 - İdrar yolları enfeksiyonlarından sakınmak için özellikle kız bebeklerde, temizliği önden arkaya doğru yapın.

2 - Göbek düşene kadar bezi göbek bağıyla temas etmeyecek şekilde katlayın.

3 - Bebek bezi satın alırken özellikle küçük numaralardan fazla miktarda stoklamayın. Çabuk büyüyorlar.

4 - Bebekler küçük bezle rahat edemiyor ve özellikle bacaklar tombişse paketin üzerinde yazan üst kilo limitine ulaşmadan bir büyük beze geçmek gerekiyor.

5 - Yanlardan sızmaması için bezi bağlarken önden gelen yan uzantıları bebeğin poposuna doğru itin, düzelterek arka bölümün yapışkanlarını öne getirin.

6 - Bezi bağladıktan sonra bacak lastiklerini düzeltin, fırfırlar dışarda kalsın.

7 - Kurulamaya çok dikkat edin. Siz kuru bağlarsanız, bez de jel yardımıyla güzelce kuru tutarsa pişik önlenmiş olur.

8 - Kirli bezi açarken, önce aralayıp bir göz atın. Özellikle erkek bebekler bezi açar açmaz çiş yapıyor. Hemen bezi hafifiçe örterek bir takım giysiyi kirlenmekten kurtarabilirsiniz.

9 - Islak mendil kullanıyorsanız alkolsüz olanları tercih edin. Parfümsüz ya da hafif kokulu olması iyi olur. Bazıları çok ağır kokuyor, bana kullandıkları diğer şeylerin kokusunu bastırmak içinmiş gibi geliyor.

Short tips in english

posted on 15 Mayıs 2007 Salı 14:03:02 UTC  #    Yorumlar [3]
Sanırım tüm bebekler altlarının açık olmasından hoşlanırlar. Biz bu işi hep aynı yerde yaptığımız için bebeğimizin mekana geldiği anda keyfi yerine geliyor (aç değilse). Biz de sıkışık durumlarda alt değiştirme cennetinin efsunundan faydalanıyoruz. Ben banyosunu hazırlarken, Gökhan alt değiştirme cennetinde oyalıyor.

Ne sıklıkta değiştirmeli:
Bebeğimiz ilk doğduğunda, göbek bağı düşene kadar her emzirmede değiştirmemizi önerdiler. Bebek o zaman sık emiyor, sık çiş yapıyordu. Sanırım göbeğin kuru kalmasını ve sık sık alkollenmesini garantiye almak içindi bu durum. Sonrasında daha çok bezi kontrol ederek devam etmek daha uygun. Göbek bağı düştükten sonra geceleri uykusunu açmamak için gece alt değiştirmemeye başladık. Zaten gece daha seyrek emdikçe daha da az çiş yapıyor. Gündüzleri de bezini kontrol ederek, genelde de 3-4 saati geçirmeyecek şekilde alt temizliği yapıyoruz. Eğer kaka yaptığını farkederseniz hemen değiştirmek gerekiyor. Bunun dışında da derdinin ne olduğunu bulamazsanız, ya da gazı varsa ve susturamıyorsanız  altını açmak sakinleştirmek için işe yarayabiliyor.

Ne kadar vakit alır?
Başlarda özellikle göbek ve sünnet bakımı da varsa biraz vakit alıcı. Pratik kazandıkça birkaç dakikada altını açıp, temizleyip, kurulayıp yeniden bağlayabiliyorsunuz. Ancak bebeğin altının hava alması için biraz açık tutmak çok iyi geliyor. Gaz çıkarma, kaka yapma sorunları varsa bunları da altı açıkken daha rahat yapıyor. Bu tür nedenlerle siz bu işi uzatırken bir de çişini yaparsa, özellikle de erkek bebekler için, iş alt-üst değiştirmeye dönüşebiliyor. Böylelikle birkaç dakikalık iş için yarım saat uğraşabiliyorsunuz. Ama üzülmeyin, çünkü kulağa gayet çirkin gelen alt temizleme işi, kendi bebeğinizin altı olunca gayet keyifli bir işe dönüşüyor, hele de bebek de bundan hoşlanıyorsa.

Ne zaman?
Birçok yerde emzirme öncesini önermişlerdi. Sanırım bebek emerken altı temiz rahat olsun ve emerken uyuyakalırsa uyanmasın diye öneriliyordu. Bir de eğer ağlarsa emerken nasıl olsa susar diye. Biz de bunu denedik ve aç bebek oynamaz, bizimki ortalığı birbirine katıyordu karnı açken. Biz de açken alt değiştirme işini bıraktık. Emzirmeden bağımsız olarak, altının kirli olmasına göre bazen önce bazen sonra değiştiriyoruz. Yalnızca gece yatırmadan önce iyice tok olsun diye en son emiziriyorum, bu alt değiştirmede emzirmeden öncesine denk gelmiş oluyor haliyle.

Malzemeler
Bebeği masanın üstünde yalnız bırakamayacağınız,  altı açık kucağınıza almak da istemeyeceğinizden, malzemeleri derli toplu elinizin altında bulundurmakta yarar var.

İzolasyon malzemeleri: Sert zemine yatırıyorsanız bebeğin altı için yumuşaklık sağlamak, yüzeyi olası ıslanma-kirlenme riskinden korumak. Muşamba kaplı bir sünger işinizi görecektir. Piyasada bu tür hazır ürünler satılıyor. Hatta kimileri üzerine geçme havlusuyla set olarak satılıyor. Şişirilen türden plastikler de gördüm. Bebeği sabit tutmak için kenarlarının biraz yüksek olması da yararlı. Her durumda araya bir havlu koymak hem yumuşaklık açısından, hem de su emmesi açısından iyi oluyor. Sık değiştirme ihtiyacından dolayı havluları 3-4 tane hazırlamak iyi olur. Dışarıda kullanmak için hazır kullan-at ürünler satılıyor. Aldığım bebek çantasının da bir parçası var, çantadan bir göz fermuarla ayrılıp alt değiştirme örtüsü oluyor, çok başarılı.

Temizlik malzemeleri(Pamuk, alt değiştirme mendili, tuvalet kağıdı/peçete): Evde ılık su ve pamuk kullanıyoruz. Bebeğin teninin kimyasalla temasını en aza indirmek için alt temizleme mendillerini pek tercih etmiyoruz (giysilerdeki lekeleri bile çıkartabiliyorlar). Sadece dışarıda ve kakayı temizlemek için (sonra yine ılık su ve pamukla geçiyoruz)kullanıyoruz. Alt açıkken çiş yaparsa kurulamak ve fazla kakayı toparlamak için elinizin altında tuvalet kağıdı rulosu ya da kutu mendil bulundurmakta fayda var.

Kurulama: Pişik olmaması için bebeğin altının iyice kurulanması çok önemli. İnce minik havlular ya da mermer şahi gayet güzel iş görüyor bu konuda.

Pişik kremi: Ben her alt değiştirmede pişik kremi sürmüyorum. Arada sırada kızarıklık görürsem çok az kullanıyorum. Şimdiki bezler içlerindeki jel sayesinde bebeği kuru tutmada gayet başarılı. Şu ana kadar pişik sorunumuz olmadı.

Bepanten Merhem: Sünnet bakımında ve eğer makatında çatlak, tahriş olursa kullanılıyor. Normalde gerekli değil.

Bebek Bezleri: Ben şu ana kadar pampers (prima) ve huggies denedim. Her ikisi de kullanılabilir. Kıyaslamak gerekirse pampers daha ince ve esnek. Epeyce ıslandıktan sonra bile yumuşak kalıyor. Ancak bacaklara oturan lastikler ince, fazla kalırsa kızartabiliyor. Huggies daha kaba ama daha yukarıya çıktığından kakayı daha iyi tutuyor. Genelde ikisinden de alıyorum, gece ve kaka yapacağını düşünüyorsam huggies, gündüz pampers bağlıyorum. Birçok anne gibi bebek küçükken daha uygun fiyatlı yerli ürünleri denemeye cesaret edemedim. Bence yerli markaların ilk yapması gereken bir yenidoğan ürünü çıkartıp, bu ürünü tanıtmak, deneme boyları dağıtmak. Böylece ürünlerini kullandırmaya daha erken alıştırmış olurlar.

Sıcak su termosu: Ikea'dan yarım litrelik termoslardan aldım. Sabah demlediğim çayın altında kalan sudan termosa dolduruyorum. İlk başta ılıştırarak, su azaldıkça direk kullanıyorum. Bütün günü idare ediyor.

Pamuk ıslatma kabı: Az miktarda ılık su koyup pamuğu ıslatıp sıkmak için elinizin girebileceği fazla büyük olmayan bir kap gerekiyor. Bana annem şirin seramik kaplar almıştı. Bunlar dekoratif oldu, kenarda da tutacak yerleri var. Ancak, seramik ısıyı emiyor ve içine koyduğum suyu soğutabiliyor. Plastik tercih edilebilir. Kullandığınız soğuyan suyu dökmeye her seferinde lavaboya gitmemek için yedek bir kap da ortamda bulundurulabilir.

Sepet: Malzemeleri derli toplu tutmak için bir sepet çok işe yarıyor. Ben banyo malzemelerini vitaminini vs. de aynı sepette tutuyorum. Böylece minik ıvır zıvırlar ortalıkta yuvarlanmıyor.

Alt değiştirme sehpası / masası: Malzemeler derli toplu olduğu sürece alt değiştirme her yerde yapılabilir. Ancak, bel ağrılarını azaltmak için bebeği bel hizanıza yükseltmek çok iyi oluyor. Bu iş için özel mobilyalar satılıyor. Satın alırken ayağınızın gireceği yer olmasına dikkat edin. Kullanacağınız malzemeleri koyacağınız bir çekmecesi varsa bu da açık durduğunda sizi engellememeli. Ben bir süre sonra biteceğini umduğum bir iş için mobilya almak istemedim, balkonda kullandığımız portatif masa gayet güzel iş görüyor.

Çöp Kovası: İçine koyacağınız poşet sık değişeceğinden fazla büyük bir kovaya ihtiyaç yok. Kolay açılıp kapanması önemli.

Denemeyi düşündüğüm bir şey daha var. Buz vs. koymak için termos kaplar satılıyor. Bunlardan alıp, pamukları günlük olarak sıcak suyla ıslatıp, sıkıp bunda saklamayı düşünüyorum. Ne kadar sürede soğur bilmiyorum. Elinizde varsa denersiniz.

Anekdot: Pamukları temizleme mendiline benzer geniş yüzey alanı oluşturmak için enine büyükçe kopartıktan sonra birkaç kat inceltiyorum (resimde). Bu da tüy çıkmasına neden oluyor. Bu tüyler beni hapşırtıyor. Benim korkunç hapşırığım alt değiştirme cennetinin huzuruna ermiş olan bebeği korkutuyor. Kriz halinde ağlamasına neden oluyor. Daha az tüy çıkartan pamuklar tercih edilmeli.

Bir sonraki yazı Alt Değiştirme Püf Noktaları
posted on 15 Mayıs 2007 Salı 09:41:06 UTC  #    Yorumlar [2]
# 06 Mayıs 2007 Pazar

Ilgaz karnımda 38 hafta 2 günlükken, doktorumun 36. haftada verdiği her an doğurabilirsin gazı ile sabırsız bir bekleme içine girmiştik. Beklemekten ve ağırlıktan duramaz hale geldiğim bir pazartesi, bu gece doğururum ümidi ile, hiç yatmadığım bir saatte (22 civarı) yattım. Gece saat 01:32'de sıkı bir tekmeyle uyandım (bütün gün bunlardan epeyce yemiştim), hemen arkasından beklenen sancı. Kalkayım hareket edeyim geçiyor mu dedim, yok geçmiyor. Geri yattım, uyuyamadan bir tane daha. Eşim durumu farkedip uyandı ve heyecanla sancıları not etmeye başladık. İlk başta 10-15 dk aralıklarla geliyordu. Hemen doktoru aramayalım dedik gece yarısı, aman emin olalım, hastane çantasına bir-iki bişey daha koyalım... Saat 3 gibi 5-6 dakika sıklığa ulaşınca doktorumu aradık. Hastaneye git makineye bağlasınlar dedi. Duş alabilir miyim dedim, e al hadi çabucak dedi. Duşumu aldım, sakin sakin hastaneye gittik, saat 03:30'u geçmişti.

Gözünüzün önünde koşuşturmalar, inlemeler belirmesin. Eşimle kakara-kukara, hazırlıklar, zaman çabucak geçti. Süreç başladığı için keyifliydik. Doktorum "sen sancıların başlayınca 4-5 saatte doğurursun bir terslik olmazsa, bir nedenle sezaryen olmak zorunda kalırsan çok yazık olur" demişti. Eşime dedimki, bu sancılar hayatta bu bebeği çıkartamaz. Alper(doktorum) yanıldı, bizim yolumuz uzun. Ne hikmetse, her gece diken üstünde uyuyan annelerimizi, o gece güçlükle uyandırabildik, onlar daha uykuyu ayıkıp da telaşa kapılamadan evden çıktık (hastaneye ikimiz gitmemiz konusunda önceden anlaşmıştık).

Hastanede NST cihazı (Fetal monitör, Ekokardiograf) bağlandı. Nöbetçi doktor muayene edene kadar durum gayet sakin ilerliyordu. Nöbetçi doktorun muayene sonrası "ooo, 6 cm olmuş" yorumu sonrasında kendimi birden servise paketlenmiş buldum. Bundan sonra her şey jet hızında ilerledi. Lavman, serum, epidural. Bu arada sancılar da sürekli ve dayanılmaz tabir edilen bir hal almıştı artık. Doktorum hastaneye ulaşıp muayene ettiğinde açıklık 8 cm olmuştu bile. Sanırım yarım saat kadar sonra da, daha epidural etkisini gösteremeden kendimi doğumhanede buldum. Saat 05:55'te, doktorum "al bebeğini" dedi ve Ilgaz karnımın üzerinde kıpraşıyordu. Şaşkınlıktan duygulanıp ağlamaya bile halim olmadı.

Hemşire hanım, 10 yıldır bu hastanedeyim böyle doğum görmedim dedi. Hastanede iki gece yattık. Çıkarken merak ettim, acaba kaç normal doğum vardı kaldığımız sürece. Kaç mı? Hiç! Acaba böyle doğum görmemiş olmasında ne kadar etkiliydi bu durum?

Tüm odaları dolu Amerikan hastanesinde 2 gün boyunca tek normal doğum benimki idi.

Sezeryan doğumların bu kadar artmasında etkenler neler olabilir? Tıpta imkanların artması ile sezaryen çok daha konforlu. Eskiden alınan birçok risk alınmayıp normal başlayan doğumlar sezeryanle bitiyor. Düzenli takip ve ultrason ile normal doğumda sorun çıkacak birçok doğum kararı önceden sezeryan olarak verilebiliyor. Belki bazı doktorlar kendi kolayı için anneyi yönlendiriyor. Bir de annelerin özgür iradeleri ile aldığı sezaryen kararları var.

Hamileliğim süresince en çok sorulan soru "nasıl doğum yapacaksın" oldu. Ben nereden bileyim nasıl yapacağımı. "Doktorum bir sorun görmezse normal olacak" dedim. Ne kadar ikna ediciydim bilemiyorum. "Canına mı susadın" diyen de oldu, kararımdan dolayı tebrik eden de.

Normal doğumun avantaj dezavantajlarını tıbbi açıdan aktarmak üstüme vazife değil. Amerikan hastanesinin doğum öncesi eğitim programında normal doğum açık bir şekilde teşvik edilmekteydi. Doktorumuz Alper Mumcu da hamile kaldığımı öğrenir öğrenmez belirttiğim normal doğum isteğimi başından sonuna destekledi. Benim asıl değinmek istediğim doğurmanın insana hissettirdiği mutluluk. Kısa ya da uzun, epiduralli epiduralsiz, normal doğum yapan tüm arkadaşlarımın da belirttiği gibi, doğurmak, fırsatı olan her kadının yaşaması gereken bir şey. Bu mutluluğu tarif etmeye çalışırsam, kendimi şans, sevgi(eşim), minnet(başta doktorum ve diğer hastane personeli) ve en etkilisi başarı dolu hissettim. Tamamen doğa ve doktorun ilerlettiği bir olayın, anneye böylesine bir iş becermiş hissettirmesi muhteşem. Doğum sonrasındaki hormon karışıklığı, uykusuzluk ve yorgunluk dönemi için çok iyi bir başlangıç özgüveni sağlıyor. Hele de eşinizin bu doğuma katılma fırsatı varsa, işte o zaman bunu bir aile olarak yaşıyorsunuz.

Senin için söylemesi kolay, 4.5 saatte doğurmuşsun diyebilirsiniz. Ama eğer peşinen sezaryen kararı almış olsaydım, bu kadar kolay doğurabileceğimi hiçbir zaman bilemeyecektim. Yakın çevremde benim gibi kolayca doğuran en az 3 arkadaşım var (normal doğum azlığını da göz önünde bulundurun). Mümkünse tam teşekküllü, terslikte sezaryenle devam imkanı tanıyan bir hastane seçin. Acıdan endişe ediyorsanız epidural yaptırın (etmiyorsanız da yaptırın). İnsanlığın varoluşundan beri insan yavrularının bu şekilde doğduğunu unutmayın. Doğaya, doktorunuza ve eşinize güvenin. Doktorunuzun vermesi gereken kararı siz kendi başınıza vermeyin. Nedensiz yere doğanın mucizesini yaşama fırsatını tepmeyin, şansınızı deneyin!

in english

Yazıya Ek (25 Ekim 2008): Neyseki basından birileri sonunda sezaryenlerin abartılı biçimde arttığını farketti ve bunu haber yapmaya başladı. Ablamın sezaryenden sonraki sıkıntılarını gördükten sonra, daha da şiddetle savunuyorum ki, tıbbi gereklilik olmadıkça sezeryan olmayın. Normal doğumda doğum öncesinin sıkıntılı olduğu doğru, ama bu evrede bebek bakma gibi bir zorunluluğunuz yok. Kendinize gelmek için yemek yemelisiniz. Yemek yiyebilmek için gaz çıkarmak zorundasınız. Bunun için kalkıp dolaşmanız lazım. Bir elde serum, diğer elde sonda, karında bandaj, ağrılar (gitgide azalarak günlerce sürecek). Bir karın ameliyatında ne oluyorsa hepsi işte. Beşikte tarafınızdan emzirilmeyi bekleyen bebeğiniz var. Acemi anne olarak hangi pozisyon rahat geliyorsa o şekilde emzirmek dururken, hangi pozisyonda en az ağrı duyuyorsanız o pozisyonu tercih etmek zorunda kalıyorsunuz. Amacım sezaryen olmak zorunda olanların moralini bozmak değil, yalnızca bazı doktorlar tarafından normal doğumun zorlukları en ince detayına anlatılırken, sezaryen sonrası sıkıntılarının biraz yüzeysel geçildiği kanısındayım. Hurriyet'te Nilüfer Kas'ın yazısına bir göz atın. Bir de çeşitli sohbetlerde epizyotominin anne adaylarını normal doğumdan soğuttuğunu farkettim, her ne kadar bana yapılmadıysa da (açılması zorunlu değil, ihtiyaç halinde yapılıyor), doktor kontrolünde açılıp geri dikilen bir minik kesinin, karın bölgesinde 5 kat yapılan bir kesiye yeğ olması gerektiğini düşünüyorum.

Doğuma hazırlık ve doğumumla ilgili bazı detayları da burada yazdım

posted on 06 Mayıs 2007 Pazar 19:16:07 UTC  #    Yorumlar [8]
# 04 Mayıs 2007 Cuma

Geçen yazımda,  Gebelik Diyabeti / Gestasyonel Diyabet (bilgi, teşhis),  gebelik diyabeti hakkında kısa bilgi vermiş ve teşhis sürecimi aktarmıştım.

Jinekoloğum uygun bir diyet hazırlanması için beni diyetisyene yönlendirdi. Diyet deyince aklınıza aç kalınan zayıflama diyetleri gelmesin. 6 öğünden oluşan bu diyeti bitirebilmek için bütün gün boyunca tıkınıyordum (3 ana, 3 de ara öğün).

Diyetteki temel amaç kan şekerinin artış ve düşüşlerinin yavaş bir şekilde gerçekleşmesini sağlamak, gün boyunca kan şekerini mümkün olduğunca belirli bir seviyede tutmaktı. Tamamen yasak olan tek gıda beyaz şekerdi (ve bal, pekmez gibi diğer kompleks şekerler). Günde toplam 3 porsiyon meyve yiyordum ve porsiyonlarına dikkat ettiğim sürece istediğim meyveyi yiyebiliyordum (örn: 1 orta boy elma = yarım muz = 1 porsiyon meyve). Hemen her öğünde bana fazla gelen miktarda kepek ekmeği hakkım vardı. Bunları da diyetisyenimin verdiği ekmek değişim listesinden çorba, pilav gibi gıdalarla değiştirebiliyordum. Fakat beyaz karbonhidratlardan çok fazla tüketmemem gerekliydi. Yağ asitleri bebek için gerekli olduğundan süt ürünleri ve eti yağsız yemem gerekmedi. Ancak, diyetisyenim kızartma ve tereyağı gibi gıdaları yemem gerektiğini belirtti (kimseye bir yararı yokmuş). Tereyağ niyetine az miktarda Becel yiyebileceğimi iletti.

Diyeti bir hafta süre ile uyguladıktan sonra açlık ve tokluk(yemekten 2 saat sonra) şekerimi ölçmem gerekti. Eğer değerler yüksek çıksaydı insülin iğnelerine ihtiyacım olacaktı. Ama değerler normal sınırlar içinde idi ve Ilgaz'ın doğumuna kadar bu diyete devam ettim.

Kan şekeri ölçüm cihazları

Kan şekerimi haftalık olarak kontrol ettirmem gerekiyordu. Eczanelerde kan şekerini 5 YTL'ye parmağınızdan bir damla kan ile ölçüyorlar. Bu ölçüm basit cihazlar sayesinde yapılıyor. Hem fizibilite hem de kolaylık açısından sürekli eczaneye gitmek yerine bu cihazlardan bir tane edinmeye karar verdim. Doğubank'tan cihaz(30 YTL 10 strip ile birlikte), 50 strip ve bir sürü iğneyi(sanırım 200) toplam 90 YTL'ye aldım. Ne yazıkki, ve elbette bir pazarlama stratejisi olarak, stripler standart değil. Yani hangi marka cihazı kullanıyorsanız, aynı markanın striplerini almak zorundasınız. Bu nedenle kan şekeri ölçüm cihazı alacakların, stripleri kolayca edinebilmek için, yaygın satılan bir marka tercih etmelerinde yarar var. Cihazın fiyatını çıkartınca her ölçüm 1 YTL'ye gelmiş oldu. Ben de işi eğlenceye çevirdim. Ailede parmağını delmediğim kimse kalmadı. En büyük dilim pasta, en düşük kan şekerine şeklinde yarışmalar düzenlemeye bile kalkıştım.

Gebelik diyabeti ile daha sağlıklı hamilelik ve bebek
Gestasyonel diyabetle hem hamileliğin yan etkilerini en aza indirip, hem de daha sağlıklı bir bebeğe kavuşabilirsiniz. Diyetisyenim diyetimi hazırlarken, yalnızca diyabeti değil, tüm hamilelik ihtiyaçlarımı göz önünde bulundurdu. Böylece gebelikte gerekli besinleri mükemmel bir düzen içinde almış oldum. Eğer anne bebeğinin büyümesi için gerekli bazı elementleri (kalsiyum gibi) yedikleri ile sağlayamıyorsa, bu elementler annenin stoklarından (kemikler) karşılanıyor. Diyetime uyabilmem için tüm günümü planlı bir şekilde geçirmek durumunda kaldım. Böylece hamilelik dönemimi çok iyi değerlendirme fırsatım oldu. En önemlisi, bu plan sayesinde ve kan şekerini düşük tutma motivasyonu ile düzenli olarak egzersiz yaptım. Bu egzersizlerin (ayrı bir yazı konusu) hamileliğimi zinde geçirmemde ve kolay doğum yapmamda üstün katkısı oldu. Hamileliğim süresince diyet ve egzersizlerin yardımıyla yalnızca gerektiği kadar kilo almış oldum. Eğer bu sorunla karşılaşmasaydım bu kadar düzgün beslenip düzenli egzersiz yapmam mümkün olmayacaktı.

Endişelerim
Kafamdaki her soru işareti için yaptığım gibi, test sonuçlarını alır almaz konuyu internette araştırmaya başladım. Kendi bebeğime zarar verebileceğimi okuduğumda çok korktum. Hemen doktorumu arayıp sonuçları ilettim ve "kötü bişey di mi bu?" diye sordum. O da "ciddiye alınması gereken bir şey ama kontrol altına alabiliriz" dedi. Diyetle beraber düşük test sonuçlarını gördükçe içim rahatlıyordu. Bu bakımdan evde cihazınızın olması çok iyi. Bir sonraki kontrolüme kadar pek çok kez test yaptım. Doktorumun her şeyin yolunda olduğunu söylemesi ile endişe etmeyi bıraktım.

Yasaklar yasaklar

Hele de hamile iken, güzel şeyleri yemenin yasak olması pek hoş bir durum değil. Bebek üzerindeki etkileri bilinmediğinden hamilelikte tatlandırıcılar da önerilmiyor. Hem şeker, hem de tatlandırıcının yasak olması, her türlü tatlının yasak olması anlamına geliyor. Ancak sınırlı bir süre için olması bir motivasyon kaynağı. Aynı zamanda bu diyeti bebeğinizin iyiliği için bir fedakarlık olarak yapıyorsunuz ve annelik = fedakarlık demek. Ben de doğumdan sonra yiyeceğim tatlıların listesini tutuyordum hamileyken. Şimdi ise genelde bisküvi ve çikolatadan başka bir şey aramıyorum. Çünkü evde tatlıların en tatlısı var :)

Türkiye'de diyabetli olmak kolay bir şey değil. Diyabetlimiz çok olduğu halde, marketlerde diyabetik ürün yetersiz. İçindekilere baktığınızda bütün güzel şeylerin şeker içerdiğini görüyorsunuz. 8 aylık hamileyken diyete bağlı kalmaktan iyice bayıldığım bir gün markete gittim. Bütün raflarda tırım tırım kendime uygun yiyecek aradım. Çok sayıda tuzlu ıvır zıvır ve %100 meyve içeren bir reçel aldım. İlginçtir, diyabetik ürün değil, normal reçel rafındaydı. Hesaplarıma göre 20 gram kadarı 1 porsiyon meyve ediyordu ve bu da 1 dilim ekmeği kalınca kaplamaya yetiyordu. Bu reçel hamileliğimin kalanını kurtardı.

Tatlı tarifleri
Lavuk Göğsü (Bir dilim peynir, bir dilim ekmek, 1 porsiyon meyve karşılığı)
Bir dilim mısır ekmeğini labne peyniri ve %100 reçelle kaplayın

Lezafet (Bir dilim peynir, bir dilim ekmek, 1 porsiyon meyve karşılığı)
Yarım muzu dilimleyin
2 adet kestaneyi haşlayın, soyun ve dilimleyin, muzlarla karıştırın
Labne peynirini (yaklaşık 30 gram) biraz sütle sulandırarak krema elde edin, diğer malzemelerin üzerine akıtın
Kıyılmış fındıkla süsleyin

Afiyet olsun!

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

in english



posted on 04 Mayıs 2007 Cuma 19:44:58 UTC  #    Yorumlar [6]
# 03 Mayıs 2007 Perşembe

Birkaç yıl önce şeker hastası olduğumdan şüphelenerek bir dizi test yaptırmıştım. Babamda tip 2 diyabet vardı ve sık susadığımı düşünüyordum. Değerler normal sınırlar içinde olmakla birlikte üst sınıra daha yakındı. Doktorum babamdan dolayı risk altında olduğumdan yıllık olarak kontrol ettirmemi önerdi. Lakin değerlerin normal çıkması ile aklımdan çıktı gitti ve kontrol falan da ettirmedim.

Kadın doğum doktorum gebeliğimin 24. haftasındaki rutin kontolümde gestasyonel diyabeti açıkladı ve kontrol için test istedi. Hamileliğin bir sürü acayip olası yan etkisi içinde, bunun bende çıkacağından emindim, ve çıktı da.

Edindiğim bilginin kısa özeti:
Gestasyonel diyabet, bazı kadınlarda, hamilileliklerinin 24-28. haftaları arasında ortaya çıkan bir tür şeker hastalığı. Çoğunlukla ailesinde tip 2 diyabet olan ya da hamileliklerinde fazla kilo alan kadınlarda görülüyor. Genelde doğumla birlikte ortadan kalkıyor ama ileride şeker hastası olma potansiyelinizin yüksek olduğu anlamına da geliyor.

Kontrol altına alınmadığında bebek için önemli riskler oluşturuyor. Vücutta şekerin kandan hücrelere taşınması işi pankreastan salgılanan insülin hormonu aracılığı ile yapılıyor. Bebeğin ihtiyacı olan şeker annenin kanından plasenta aracılığı ile taşınıyor. Ancak, bu şekeri hücrelere iletecek olan insülin plasenta kanalı ile iletilmiyor ve bebeğin kendi pankreası tarafından üretiliyor. Şekerin yüksek olması durumunda bebek bu şekerden kurtulmak için normalden fazla insülin üretimine ihtiyaç duyuyor. Bu fazla insülin yardımı ile fazla şeker hücrelere gidiyor. Sonuç olarak, bebeğin hücrelerinde ihtiyacından fazla enerji depolanmış oluyor. Bu durumda tosun tabir edilen iri bir bebek meydana gelebiliyor. Her ne kadar tosuncuklar toplumumuzda rağbet görse de, bebek ve anne için doğum güçleşiyor ve yaralanma riskleri artıyor. Aynı zamanda şekerden kaynaklı irilik bebeğin obez bir çocuk olmasına da yol açabiliyor. Başka bir risk de, bebeğin bu yüksek insülin üretimine alışarak doğum sonrasında da fazla insülin üretmeye kalkışması ihtimali. Bebek fazla insülin salgılıyor ama sütten fazla şeker sağlanmıyor. Bebeğin ani şeker düşüklüğü (hipoglisemi) krizine girmesi riski ortaya çıkıyor. Bu da yenidoğan bebekte beyin hasarı gibi ciddi sorunlara yol açabiliyor.

Buraya kadar oldukça kötü görünüyor değil mi? Hemen telaşa kapılmayın çünkü yukarıda söz ettiğim şeyler hep yüksek şekerin kontrol altına alınmadığı durum için geçerli (bu da aslında farkedilmemesi demek sanırım). Benim şekerim kadın doğumcum (Alper Mumcu) ve diyetisyenimin (Ayşe Korkmaz) de yardımıyla kolayca kontrol altına alındı ve 3095 gram ağırlığında tamamen sağlıklı bir bebek dünyaya getirdim. Eğer doktorunuzun tavsiyelerine uyarsanız siz ve bebeğiniz için avantajlar bile sağlıyor. Nasıl mı? Bir sonraki yazımı okuyun.

Teşhis süreci:
24. hafta kontrolünde doktorum benden bir test yaptırmamı istedi (24-28 hafta arasında yapılabiliyor). Bu testi yaparken gün içinde (aç olmak gerekmiyor) 50 gram glikoz içeren bir oralet içirdiler. Oraleti içmeden önce ve içtikten bir saat sonra şekerim ölçüldü. Sonrasındaki değer (tokluk şekeri deniyor) olması gerekenden yüksek çıktı. Doktorum bunun yüksek çıkmasının ille de gestasyonel diyabet olduğu anlamına gelmeyeceğini ve başka bir tetkik daha yapılması gerektiğini iletti. Bu test 100 gram'lık glikoz yükleme (OGTT) testi idi ve maalesef bunun sonucunun da pozitif çıkması ile durumum kesinleşmiş oldu.

Şeker yükleme testi (OGTT):
Sabah aç olarak laboratuvara gittim. Birden çok kez kan alınacağından kolum delik deşik olmasın diye kelebek taktılar. Açken kan ve idrar örneği verdim. Daha sonra 100 gram glikoz içeren feci derecede şekerli bir limonata içirdiler. Limonatayı içtikten 1,2 ve 3 saat sonra yine kan ve idrar örneği aldılar. Test sürecinde bir şey yemeniz ve laboratuvardan ayrılmanız yasak. Zaten aç karnına o kadar şekeri içtikten sonra, 3 saat de hiçbir şey yemeden bekleyince ortalıkta dolanacak haliniz kalmıyor. Benim biraz başım döndü ve hafif gözüm karardı. Ve o vaziyette vakit geçirebilmek için tek yapabildiğim magazinlerdeki resimlere bakmak oldu. Biraz şekerleme yapmak istedim ama ona da izin vermediler, sonuçları etkiliyormuş. OGTT yaptıracaklara tavsiyem, laboratuvar seçerken rahat bir kanepesi olmasına dikkat etmeleri ve test için yalnız başlarına gitmemeleri (en azından test bitiminde yalnız ayrılmayacak şekilde ayarlama yapılabilir).  Test uzun sürdüğü ve takip gerektirdiğinden (aç bir hamileyi uyanık tutmaya çalışmak kolay iş değil doğrusu :)) bazı laboratuvarlar randevu ile yapıyorlar bu testi (örnek Nişantaşı, Amerikan hastanesinin lab'ı). Bu ihtimale de dikkat etmekte yarar var.

Jinekolojistim beni uygun bir diyet hazırlanması için diyetisyene yönlendirdi. Eğer şekerim diyetle kontrol altına alınamasaydı insülin iğnelerine ihtiyacım olacaktı...devamı var

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

in english




posted on 03 Mayıs 2007 Perşembe 11:15:36 UTC  #    Yorumlar [0]
# 12 Nisan 2007 Perşembe

Okulu bitir, master yap(askere gitme/gitmesin), askere git/gitsin, iş bul, evlen, gez toz. Farklı sıralarla, farklı gerekçelerle anne baba olmak ertelenir geç otuzlara. Sonra da bir kez karar alındı mı hemen olsun istenir. Gerekli aksiyonlar alındıktan sonra heyecanla ilk adet dönemi beklenir (aksiyon derken doktora gitmek, sigorta yaptırmak gibi :)). Sonra da adetin gecikmesini bekleyecek kadar bile sabredemeden test yapılmasına karar verilir.

Peki bu test işi nasıl yapılır? Hangisi daha iyidir?

Hamileliğin gerçekleşmesi ile birlikte vücutta bir hormon (HCG) salgılanmaya başlıyor. Bu hormon önce kana, sonra idrara karışıyor. Kandaki hormon seviyesi laboratuvarlarda ölçülüyor, idrara bu hormonun karışıp karışmadığı ise hem laboratuvarlarda hem de eczanede satılan cihazlar sayesinde evde saptanabiliyor.

Kanda gebelik testi
Doktorlar kanda bakılan gebelik testini daha çok seviyorlar. Çünkü hem daha erken, hem de rakamsal sonuç veriyor. Çıkan değere göre, gebelik haftası hakkında, ya da son adet tarihinizden eminseniz gebeliğin gidişatı hakkında yorum yapılabiliyor. Eğer şüpheli bir durumunuz varsa doktorlar düşük, dış gebelik gibi risklerde de hemen bu testi yaptırmanızı istiyorlar. Çoğu laboratuvar sonucunuzu aynı gün içinde veriyor. Ancak bu testi yaptırmak, adı üstünde kanda olduğundan, kolu deldirmek anlamına geliyor. Laboratuvara gitmek de meşakkatli ve idrar testine göre daha maliyetli.

İdrarda Gebelik Testleri
Eczaneden alabildiğiniz idrar testleri genelde minik kasetler şeklinde. Bu testi yapabilmek için birkaç damla idrar gerekiyor. Bazı testlerde (resimdeki gibi) üzerine idrar damlatılmak üzere bir çukur bulunuyor ve kutudan damlalık da çıkıyor. Bazı testlerde ise idrarı emen bir çubuk bulunuyor. Bu çubuk idrarla ıslatıldıktan sonra test kasedinin içindeki yerine yerleştiriliyor. Testi aldığınızda beyaz bir kağıt şeklinde iken test yapıldıktan sonra üzerinde en az bir çizgi çıkıyor. Bu çizgi kontrol çizgisi olup çıkmaması testin bozuk olduğunu gösteriyor. İkinci çizginin belirip belirmemesi ise sonucu gösteriyor. Testin pozitif olduğu durumda ikinci çizginin belireceği yer gebelik hormonu ile tepkimeye girecek bir madde ile kaplı. Bu madde hormonla temas ettiğinde renk değiştiriyor. Kullanım kılavuzlarıda sonuç için 3 dk gibi bir süre beklemenizi söylüyor ama tecrübeme göre test pozitifse ikinci çizgi daha ıslanırken renk değiştirmeye başlıyor (en ucuz testle). 

İkinci çizgi silikse
Testi erken bir dönemde yaptığınızda ya da düşük gibi durumlarda ikinci çizgi silik gözükebiliyor. İkinci çizginin çıkması, silik de olsa hormonun varlığını gösteriyor. Bu durumda birkaç gün sonra testi tekrar etmeniz ya da kan testi yaptırmanız gerekiyor.

Test negatif çıktığı halde adetiniz gecikmişse testi tekrar etmeniz ve durumdan doktorunuzu haberdar etmeniz gerekiyor. Bunun için doktorunuzla yaptığınız telefon görüşmesi genelde tıpış tıpış laboratuvara gidip kolunuza bir delik açtırmanızla sonuçlanıyor.

Eczanelerde satılan testler 3 YTL'den 30 YTL'ye geniş bir aralıkta fiyatlandırılıyor. Çalışma mantığının basitliği göz önüne alındığında, pahalı bir test almak bana göre anlamsız. Eğer hassasiyete ihtiyacınız varsa direk kan testi yaptırmak daha uygun. Laboratuvardaki idrar testi de ancak acil durumda faydalı olur diye düşünüyorum. Örneğin, acil bir durum için hastaneye gittiniz, hamile olduğunuzdan şüpheleniyorsunuz ve hamilelikte yapılmaması gereken bir tedavi öneriliyor. Bu durumda hemen birkaç dakika içinde idrar testi yapılarak risk minimize edilebilir.

Test sonucunu beklemek birkaç dakika da olsa bir gün de olsa oldukça stres verici. Bir adet döneminde gebe kalabildiğiniz gün sayısının azlığını öğrendikten sonra test sonucuna bakmak insana milli piyango bileti sonucuna bakmak hissini veriyor. Hatta insan soyunun nasıl devam edebildiğine şaşırıyorsunuz. Bu nedenle en iyisi ruh sağlığınız için bir süre uğraşmayı göze alarak bu işe başlamak ve tasarruf için gebelik testlerinizi
toptan almak :)

Kitubi'ye E-posta ile abone olun

in english

 

posted on 12 Nisan 2007 Perşembe 13:34:44 UTC  #    Yorumlar [0]
# 09 Nisan 2007 Pazartesi
İnternetteki içerik kadar benim ingilizcemin de sınırlı olduğu günlerde, Türkçe kaynak bulabilmek imkansızdı. Şimdilerde durum daha iyi olmakla birlikte yine de türkçe içerik yetersiz. Google'da arama yaptığınızda ilk birkaç sayfada gelen linklerin bir kısmı birbirinin kopyası bilgiyi içeriyor. Ben de hem bu durumun iyileşmesine katkıda bulunayım, hem de öğrendiklerimi kendi kültürümden insanlarla paylaşayım dedim. Böylece heyecanla anlattığım her konuyla ilgileniyor gözükmek zorunda kalan eş dost da kendini kurtarmış olur. Ben yazarım ilgilenen okur ilgilenmeyen okumaz :) Öte yandan aradığım her şeyi dünya alemin girdiği bilgi sayesinde bulabildiğim ingilizceden de vazgeçemedim. Blog'u en azından şimdilik iki dilde tutmaya karar verdim. Her girişi iki dilde birden girmek kesinlikle kolay olmayacak ama elimden geleni yapacağım. Sonuçta iki dilin birden devam edip etmeyeceğini okuyucu sayısı belirleyecek. Blogumu türkçe okumaya devam etmek istiyorsanız, yorumlarınızı eksik etmeyin ve link vermeyi ihmal etmeyin ;)

Bu arada türkçe ve ingilizce içerikler birbirinin tam tercümesi şeklinde olmayacak. Böylece hem işim kolaylaşır, hem de ortaya daha okunur metinler çıkar diye umuyorum.

in english




posted on 09 Nisan 2007 Pazartesi 09:39:40 UTC  #    Yorumlar [0]