# 10 Mart 2010 Çarşamba

"...Küçük bir kız çocuğunun önünde bir buzağı yatıyor. Kız buzağının üstüne bir battaniye örtmüş, sevgiyle onun başını okşuyor.

Televizyon muhabiri, mikrofonu ona uzatarak depremi soruyor. O da buzağının annesinin öldüğünü söylüyor.


... “Sen de üşüyorsun, neden onu örttün?"


...“O bize ekmek getiriyor, o bize bakıyor...”

 

Yazının tamamı için

posted on 10 Mart 2010 Çarşamba 19:28:36 UTC  #    Yorumlar [4]
# 15 Şubat 2010 Pazartesi

Cumartesi günü Ilgaz'ın doğum gününü Psikoloji İstanbul'un Nurturia üyelerine özel olarak düzenlemiş olduğu workshop'ta ebeveynlik becerilerimizi geliştirerek değerlendirdik Gökhan'la birlikte. Bu seminerde öğrendiklerimizi uygulamamız ona verebileceğimiz en iyi hediyelerden biri olacak.

Bir ateşli doğum günü daha
Ilgaz bir kış bebeği olarak, 3. yaş gününü de ateşlenerek geçirdi. Bir gün öncesinde Aydo'da onun için hazırlanmış partide, önce uykudan yeni kalkmış olduğu için durgun olduğunu düşünüp, sonra anne, anne diye oyunu bırakıp yanıma gelmek istemesini özlediğine bağladıktan sonra, evde yere yatma eğilimini de gördüğümde artık 3 senelik bir anne olarak gece yattıktan sonra ateşinin çıkacağına bahse girebilir hale gelmiştim.

Bu defa ateş konusunda çok daha sakindik. Gece yarısı soyup ılık banyolara falan sokma gibi yorucu-gerici önlemlere girmedim. Akşam ateş düşürücü vermek için ateşini kontrol ederek bizim yatacağımız saate kadar beklemeye niyetliydim ama 24 civarında içi yanmış bir şekilde kalkıp su içince, o sırada vereyim dedim. Yine ertesi gün de halsiz görünmediği için 38 dolaylarında gezinen ateşini düşürmedim. Bitki çaylarını zaten her zaman severek içer. Ihlamurlu, ada çaylı öksürük kokteyllerini dayadık. İştahı olmadığını bildiğim için bu defa şifa yiyecekleri pişirmekle uğraşıp yedireceğim diye ne onu, ne kendimi yordum. Bu zamana kadar geçirdiğimiz en efendi ateşli günlerden birkaçı oldu. Öğlene doğru uykudan önce ateş düşürücüsünü vermenin uygun olduğunu babaannesiyle konuşup, babaanne ve dedesine teslim edip çıktık. O gece de bir kez daha ateş düşürücü verdik ve iki kez terden ıslanmış pijamalarını değiştirdik, su verip yatırdık. Pazar günü ateşi düşmüştü.

Geniş kapsamlı bir doğum günü partisi organize etmemiş olmamın da stratejik bir hareket olduğunu farkettim böylece. Cumartesi günü seminerden dönünce aile içinde mum üfletmek ve pastalı yanaklarından doya doya öpmek için eve yakın bir pastaneden pasta sipariş ettik. Pastacı da mum getirmeyi unutunca, yandaki tablo ortaya çıktı.

Psikoloji İstanbul Nurturia Üyelerine Özel Olumlu Ebevenlik Becerileri Semineri
Seminer anne-baba sayısı alışılmadık şekilde homojen dağılmış süper katılımcıların da katkısıyla son derece interaktif geçti. Sevilay Hanım (Kahveci) ve Tolga Bey (Erdoğan) bize küçük oyunlar bile hazırlamışlardı, detaylarını vermeyeyim, bir sonraki grupta benzerleri uygulanacak olursa sürprizini kaçırmayalım.  Dinlediklerimden beni özellikle etkileyenler:

  • Çocukları motive ederken doğuştan gelen özelliklerini değil, çabalarını vurgulamalı (bu makaleleri de okumanızı öneririm bu konuda)
  • Çocuğun başaracağı şeyler adımlara bölünmeli ve çocuk uzaklardaki hedefe değil, bir sonraki adıma motive edilmeli
  • Ödül ve ceza yönteminin etkisizliği ve karakter gelişiminde olumsuz etkileri tartışıldı. Kitaplarda, kaynaklarda ödül-ceza olduğu da belirtilmeden o kadar çok ödül-ceza öneriliyor ki, bu  konu üzerinde durulması beni ayrıca memnun etti. Farkında olmadan uyguladığımız "ödül-ceza"lar hakkında bir tartışma başlatsak süper olur.
  • Bir anne'nin sorusu üzerine, öfke duymanın ya da öfkeli olmamızın belli olmasının kötü olmadığı ortaya çıktı. Örneğin, çocuğunuz sizin yüzünüze vuruyorsa, öfkelenmeniz son derece normaldir ve kendimizi ne kadar zorlasak da yüzümüz öfkelendiğimizi belli edebilir. "Öfke en doğal insan duygularından birisi sonuçta" dedi Tolga Bey. Düşündüm, çocuğun birinin yüzüne vurduğunda, onun öfkeleneceğini de bilmesi gerekiyor. "Ama eğer öfkelendiğiniz için siz de çocuğa bir tane patlatıyorsanız bu sorundur" dedi.
  • Seanslarda anne-babaların kendi sorunlarını farkedip, çözümü üzerinde düşünebilmeleri çok önemliymiş. Aile içindeki doğal ahengi bozmadan, anne-baba'nın robotik hareket etmesine yol açacak dikte öneriler getirmemeye çalışıyorlarmış. Bence bu pedagog seçerken çok önemli bir kriter olmalı.
  • Aile büyüklerinin çocuğa karşı hoşgörülü yaklaşımlarının, sürekli birarada yaşanmadığı ya da aşırıya kaçılmadığı durumlarda çocuk için rahatlatıcı, bunaldığında başvuracağı güvenli bir rahatlama (belki bir çeşit terapi :)) çemberi sunabileceği üzerinde duruldu. Bu yaklaşım çok hoşuma gitti. Benim kendi çocuğuma gayet katı olabildiğim bir konuda, ablam yeğenimle ilgili beni uyarmak zorunda kalıyorsa, ve bu tüm anneanne, babaanne, dede, teyze, hala... tayfası için geçerliyse, belki de bunu doğanın onlara biçtiği gerekli bir rol olarak düşünmeli, biraz rahatlamalıyız. Bırakın, anneanne karıştırılmasından rahatsız değilse, onun evindeyken onun çekmecelerini karıştırsın, en azından siz o müdahele etmeden etmeyin dediler.

Bana çok iyi geldi. Katılanlar yorumlarını bu gruba yazabilirler. Katılmayanlar da Psikoloji İstanbul'a grup aracılığı ile ulaşabilir ve sonraki seminerleri takip edebilirler.

(Seminerden fotoğrafları bana ulaştığında grupta yayınlayacağım)

posted on 15 Şubat 2010 Pazartesi 13:34:09 UTC  #    Yorumlar [12]
# 13 Şubat 2010 Cumartesi

 

posted on 13 Şubat 2010 Cumartesi 16:55:52 UTC  #    Yorumlar [10]
# 27 Ocak 2010 Çarşamba

Psikoloji İstanbul, Nurturia üyelerinin "Olumlu Ebeveynlik Becerilerini" geliştirmeye yardımcı olmak üzere bir seminer düzenliyor (Anne-baba adayları da katılabilir). Seminer ücretsiz. Nurturia üyesiyseniz hemen kaydınızı yaptırın, dışarıdan katılıma kapalı ve 20 kişiyle sınırlı.
 
Seminer soru-cevaplarla tartışma ortamında olacak.

Olumlu Ebeveynlik Becerileri
Psk. Sevilay Kahveci ve Psk.Tolga Erdoğan
Tarih: 13 Şubat 2010 Cumartesi
Saat: 13:00-15:00
Yer: Psikoloji İstanbul Danışanlık Eğitim ve Araştırma Merkezi

Olumlu ebeveynlik, yanlış davranışları önlemek ve kendi kurallarınızı çocuğunuza en net ve anlaşılır şekilde öğretmek için ihtiyacınız olan yöntemleri sağlar. Bu workshop'ta olumlu iletişim yöntemlerini kullanmayı öğrenerek çocuğunuzun huzurlu bir ortamda yaratıcı gücünü geliştirme ve çocuğunuz için sağlıklı bir gelişim fırsatı bulacaksınız.

Psikoloji İstanbul Nurturia Grubu aracılığıyla da Psikoloji İstanbul'la temasa geçebilirsiniz.

posted on 27 Ocak 2010 Çarşamba 07:39:40 UTC  #    Yorumlar [8]
# 31 Aralık 2009 Perşembe

2010'da her şey dilediğiniz gibi olsun diyeceğim. Hadi diyelim kabul gördü. Sonra bunun 2011'i var 2012'si var. Sonra demezler mi "bak her şeyi 2010'a diledin, 2011'e ne kaldı?" :)

Benim huyum böyledir işte, kendi kendime dilerken bile, her şey süper olsun diyemem. Ne zaman optimizm yanım ağır bassa, realizm çıkar parmağını sallar. Kendi kendime, her şey güzel olsun, para olsun, sağlık olsun, neşe olsun derken, sonra hemen düzeltirim, tamam her şey güzel olmaz ama önemli sağlık sorunları olmasın en başta, kötü insanlar bizden uzak olsun, aklımız fikrimiz yerinde olsun, birazcık da şans olsun işte gerisini hallederiz bir şekilde diye. Hani bir Temel fıkrası vardır. Temel her gün dua eder, Allah'ım bana piyangodan para çıksın çok zengin olayım. Tanrı en sonunda bir haberci gönderir. "Söyleyin duasını kabul ettim ama bir bilet alsın bari". Ben dua kısmını bile geçemiyorum genelde.

2010'dan beklentim çok. Bu sene bir değişiklik yapıp dileklerimi somut bir şekilde dilemeye karar verdim, listesini yaptım. Gün içinde ağır ağır sindire sindire dileyeceğim.

2010'da sizlere de öncelikle zihin açıklığı diliyorum. Annem bizi okula gönderirken hergün bunu dilerdi, işe de yarardı hani. Sonra özgüven ve serinkanlılık diliyorum. İnanıyorum ki, biz kendimize güvenir ve sıkışık durumlarda sakin olursak, çocuklarımız için en iyisi olur. Ayrıca güç, kuvvet diliyorum. Hem çocuklarınıza daha iyi bakabilmeniz için hem de kendi isteklerinizi başarabilmeniz için. Henüz hedef koymamış olanlar için 2010'da ne istediklerini bulmalarını diliyorum.

Şansınız bol olsun. Doğumlar kolay, emzirmeler acısız, uykular tatlı, bebekler iştahlı olsun. Anneler sabırlı, babalar paylaşımcı, bakıcılar güvenilir olsun. Kazalar küçük, ateşler hafif, 2 yaşlar sendromsuz olsun. Çocuklarınızla, sevdiklerinizle şahane bir yıl olsun.

posted on 31 Aralık 2009 Perşembe 09:02:35 UTC  #    Yorumlar [4]
# 11 Aralık 2009 Cuma

1 - Tanrım! Bir bebek yaptık.
   - Panik yapma, sakin ol!

2 - Ebeveynlik bu kadar zor olmamalı. Sadece doğal akışına bırakıp içimizden geleni yapalım.

3 - ...

4 - Pek yakında:
   - Şimdi ..çtık işte.

posted on 11 Aralık 2009 Cuma 11:38:03 UTC  #    Yorumlar [8]
# 09 Aralık 2009 Çarşamba

Doğumdan Sonra Hayat Var mı Dizisinde:
Doğumdan Sonra Hayat Var mı? 
Doğumdan Sonra Hayat - Uyku
Doğumdan Sonra Hayat - Alışveriş
Doğumdan Sonra Hayat - Yardım İhtiyacı
Doğumdan Sonra Hayat - Bebek Bakımı

Doğumdan Sonra Yardım İhtiyacı

Hamileyken yapılan yardım teklif ve önerilerine 3 yanlış yaklaşım:
1 - Hamilelik insanı bencilleştirir. Bu dönemin sonlarına doğru en yakınınıza bile tahammül edemeyeceğinizi düşündürebilir. 9 aydan beri her yere taşıdığınız biriciğinizi herkesten çok koklamak, onu kimselerle paylaşmamak isteyebilirsiniz.
2 - Doğum sonrasının süreli bir olağanüstü hal durumu olduğunu farketmeyebilirsiniz. 
3 -On kaplan gücünde olduğunuzu sanıyor olabilirsiniz.
4 - Her şeyini kendi bildiğiniz gibi yapmak istiyor ve evdeki işlerden tutun, çamaşırların nasıl yıkanacağına kadar gereksiz detay planlar yapıyor, yardımcı olacaklara talimatlar yağdırıyor olabilirsiniz.

Doğum sonrasında yardım durumları ile ilgili için 7 öneri:
1 - Şu anda sizin için çok önemli olan bir sürü detayı bir süreliğine rafa kaldırmaya hazırlayın kendinizi. Sonra yavaş yavaş kendi önceliklerinize döneceksiniz. İnsanlara iş ve sorumluluk verirken basit düşünmeye çalışın.
2 - Bir süre için farklılıkları göz ardı edin. Mükemmeliyetçiliği bir kenara bırakıp, teklif edilen her yardımı değerlendirin. Çamaşırların asılması, bir kap ev yemeği, yürüyüşe çıktığınızda size eşlik edilmesi, siz çantanızı hazırlayana kadar bebeğin oyalanması, komşunuzun kendisine ekmek alırken size de alması (benimki teklif etmişti).
3 - Çocuğunuzu yetiştirme tarzınızı yardımseverlere net ama kibar bir şekilde ifade edin. Ama onlardan gelecek yardımlara çok ihtiyacınız olacağını, bundan çok memnun olacağınızı da dile getirmeyi unutmayın. Ev işleri ve hatta yemek konusunun aksine, burada idareci davranışların uzun vadede zararı olacaktır. Hoşunuza gitmeyen davranışı ne kadar erken ve yumuşak ifade ederseniz, sarpa sarma ihtimali o kadar azalacaktır.
4 - Çocuğunuzun temel bakım sorumluluğunu kendiniz üstlenirken, bebeğinizle ilgili yardımlar da sizi çok rahatlatabilir. Örneğin, siz uzanarak bebeğinizi emzirirken, uyuyakalmanız halinde birinin bebeği güvenli bir şekilde yatıracağının garantisi birkaç saat de olsa huzurla uyumanızı sağlayabilir. Bebeğin altını kendiniz ya da eşinizin değiştirmesi daha iyi de olsa, ara sıra e-mail'lerinize bir göz atmak için bu sorumluluğu birine devredebilirsiniz.
5 - Siz yanınızdakilere işe yaradıklarını hissettirebilirseniz, onlar da kendilerine daha çok güvenecektir.
6 - Alabildiğiniz yardım sınırlı süre içinse, bazen alışmayayım sonra ne yaparım diye düşünebilirsiniz. Dinlenme fırsatlarınızı tepmeyin.
7 - Yine yukarıdaki durumda şimdi bile yetişemiyorum onlar gidince ne yapacağım diye endişelenebilirsiniz. Elbette biraz zorlanacaksınız. Ama bebeklerin zaman süngeri olduğunu unutmayın. Ortalıkta kaç kişi varsa, hepsinin sunulan tüm zamanını emiverirler. Ama yalnız kaldığınızda annelerinin de halinden anlarlar. Ayrıca büyüdükçe zorlaşıyor deseler de, ben onu diyenlerin biraz unutkan olduklarını düşünüyorum. Bebeğiniz her hafta biraz daha büyüyecek ve sizin üzerinizdeki yükü azalacak.

Lohusalıkta görülen yardım asla unutulmazmış.

Hatırlatma: Bu yazı dizisi Mim'lidir. Bu yazıyı okuyup da blogu olan herkes lohusalık namına yazsın kendi tavsiyelerini. Teker teker mim'letmeyin hepinizi.

Yorumlardan ve MİM'lerden Linkler:
http://annecafe.blogspot.com/2009/11/mesgule-dusurdum-kendimi.html
http://annecafe.blogspot.com/2009/11/lkg-lohusa-kadnn-gunlugu.html
http://annecafe.blogspot.com/2009/12/dogumdan-sonra-hayat-yardm-alma-lkg.html
http://annecafe.blogspot.com/2009/12/dogumdan-hemen-sonra-hayat.html

http://caninguncesi.blogspot.com/2009/08/hamilelik-ve-annelikte-sozluklerimize.html (A'dan Z'ye)
http://caninguncesi.blogspot.com/2009/08/bu-sefer-de-sozluklerimizden-ckanlar.html (A'dan Z'ye)
http://blogcuanne.com/2009/12/03/dogumdan-sonra-hayat-var-mi/
http://www.cocuklacocuk.com/cocuklarla-hayat-var-mi (ikinci çocuktan sonrası)
http://ozguranne.blogspot.com/2009/12/uyku-konusuna-hzl-baks-annenin-uykuyla.html
http://huysuzvetatli.blogspot.com/2009/11/aman-diyim.html

posted on 09 Aralık 2009 Çarşamba 18:40:44 UTC  #    Yorumlar [2]
# 03 Aralık 2009 Perşembe

Doğumdan Sonra Hayat Var mı Dizisinde:
Doğumdan Sonra Hayat Var mı? 
Doğumdan Sonra Hayat - Uyku
Doğumdan Sonra Hayat - Alışveriş
Doğumdan Sonra Hayat - Yardım İhtiyacı
Doğumdan Sonra Hayat - Bebek Bakımı

Doğumdan Sonra Alışveriş

Bana en garip gelen tavsiyelerden biri bu alışveriş meselesiydi. İyi ama ne almamı bekliyorsunuz? Bakkala da mı gidemeyeceğiz?

Doğum sonrasında alışverişle ilgili:
1 - Ülkemizde eviniz dışındaki hemen hiçbir yer düzenlenirken bebekli insanlar hesaba katılmamıştır. Bebek arabaları ile geçeceğiniz kaldırımlara arabalar park etmiştir. Emzirme odaları alışveriş merkezleri ile sınırlıdır, oralarda da emzirmeden önce el yıkayacağınız lavaboda bir bayanın iç çamaşırla kalana kadar soyunmuş ayaklarını yıkadığına tanık olabilirsiniz (cevahirde 2 kez başıma geldi, toplam 4 kez gittim o odaya zaten). Aile tuvaleti kavramı neredeyse bilinmemektedir (bebek arabası ile sığacağınız geniş tuvalet, sizin de çişiniz gelebilir).
2 - Bebekle dışarı çıkmak doğumdan itibaren önerilen bir aktivitedir. Ancak alışveriş biraz zordur. Alışveriş merkezleri kapalı ortamları ile küçük bebeklere pek uygun değildir. Acıktığında emzirebilmek için uygun bir ortam bulabilirsiniz belki ama sık emzirmeler işinizi bölecektir. Zaman geçtikçe bu durumları idare etmeyi öğrenirsiniz ama ilk haftalarda, daha bebeğinizle birbirinize alışamamışken saatler süren bir alışveriş ikinizi de strese sokabilir.
3 - Bebeğinizi emanet ederek birkaç saatliğine kafanızı dağıtmak için çıkabilirsiniz. Ancak, hamilelikte alışverişe çıktığınızda, kocaman göbeğiniz etrafınızdakilere kuyrukta bekleyemeyeceğinizi açıkça ifade etmektedir. Doğum sonrasında artık bu gösterge ortadan kalkmıştır. Evde acaba ağladı mı, acıktı mı diye endişe ettiğiniz bir bebeğiniz vardır ama kimse bunun farkında değildir. Ilgaz 6 aylık olduğunda, ilk kez uzunca bir alışverişe gitmiştim. Bir bayan ben kabinde giysi denerken, “lütfen çabuk olabilir misiniz, arabada 3 haftalık bebeğim var” diye seslendiğinde apar topar kabini boşaltmıştım. Telaşlı bayan yüzüme bakıp “Çok teşekkürler, giyecek bir şeyim kalmamıştı” dediğinde gözlerim dolmuştu :)
4 - En iyisi, doğum sonrasındaki ilk birkaç ay için sizin yapmanız zorunlu alışverişleri önceden yapıp, doğum sonrasında, hava almak için ya da değişiklik olsun diye alışverişe çıkmaktır. Bir park ya da çay bahçesi ziyareti yüksek ihtimalle size de bebeğinize de alışveriş macerasından daha iyi gelecektir.

Doğum sonrasındaki ihtiyaçları karşılamakla ilgili 6 öneri:
1 - Doğurur doğurmaz eski giysilerinize giremeyebilirsiniz. Hatta bunun aylar alacağını düşünerek kendinizi hazırlarsanız daha iyi hissedersiniz. Hamilelik giysilerinizi ve lohusa geceliklerini de ilk haftadan sonra pek canınız çekmeyebilir. Zevkinize uygun, iç açıcı renklerde rahat, spor giysiler edinin. Emzirme sırasında çok terleyebileceğinizi hesaba katın. Sık değiştirmek üzere, önü kolay açılan bolca havadar üst edinebilirsiniz.
2 - Bebek bezleri, ıslak mendiller en kolay ulaşılan ürünlerdir. Boş yere bunları stoklamayın. Önceden araştırıp, farklı markaların özelliklerini karşılaştırabilirsiniz. Nurturia'da taze bir babanın bez konusu ile ilgili sorduğu soruya tecrübeli anne-babalarımızdan nefis yanıtlar yağmaya devam ediyor: http://www.nurturia.com.tr/questions/fbc5b5e3-342a-4186-b600-9ca10175dc88/1/hangi-bebek-bezi 
3 - Özellikle gezerek seçmeniz gereken ürünlere yoğunlaşın. Eğer ihtiyacınızı tam olarak kestiremiyorsanız, seçmekte zorlanıyorsanız erteleyin. Araştırdığınız markaları ve fiyatlarını not alın, daha sonra ihtiyacınız netleşip alacağınız ürünü daha iyi kestirdiğinizde gidip nokta atışı alabilirsiniz. İşinizi görmeyen bir ürünü kullanmaya çalışmaktansa, zamanı geldiğinde bir bilene sorup almak daha kolay olacaktır.
4 - Bütçeniz dahilinde size zaman kazandıracak ürünleri inceleyin, dergilere bakın, blogları, bebek mağazalarını dolaşın. Yine bir sürü şey stoklayın demiyorum, ama ileride sıkıştığınızda, hamileyken göz ucuyla gördüğünüz bir malzeme gününüzü kurtarabilir.
5 - Market alışverişi başta olmak üzere internet üzerinden sipariş verebileceğiniz siteleri araştırın. Özellikle bebek, bebek arabası ve çantası yanınızdayken bir de ağır malzemeleri taşımaktansa, rutin toplu alışverişlerinizi evinize sipariş edebilirsiniz. Ben 1999 yılından beri dönem dönem Migros'tan ve 2002'den beri Carrefour'dan (eskiden Gima'ydı) alışveriş yapıyorum.
6 - Bebekle birlikte alışveriş zor olsa da, açık hava gezileri hem bebek hem anne için çok iyidir. Kullanışlı bir çanta, emzirme örtüsü, kanguru gibi bebekle kısa gezilerde işinize yarayacak malzemeleri araştırın (pahalı kullanışlı demek değildir).

Lohusalık bir olağanüstü haldir.

Başka bloglardan:
http://huysuzvetatli.blogspot.com/2009/11/aman-diyim.html
http://annecafe.blogspot.com/2009/11/mesgule-dusurdum-kendimi.html
http://annecafe.blogspot.com/2009/11/lkg-lohusa-kadnn-gunlugu.html
http://annecafe.blogspot.com/2009/12/dogumdan-sonra-hayat-yardm-alma-lkg.html
http://annecafe.blogspot.com/2009/12/dogumdan-hemen-sonra-hayat.html

http://caninguncesi.blogspot.com/2009/08/hamilelik-ve-annelikte-sozluklerimize.html (A'dan Z'ye)
http://caninguncesi.blogspot.com/2009/08/bu-sefer-de-sozluklerimizden-ckanlar.html (A'dan Z'ye)
http://blogcuanne.com/2009/12/03/dogumdan-sonra-hayat-var-mi/
http://www.cocuklacocuk.com/cocuklarla-hayat-var-mi (ikinci çocuktan sonrası)
http://ozguranne.blogspot.com/2009/12/uyku-konusuna-hzl-baks-annenin-uykuyla.html

posted on 03 Aralık 2009 Perşembe 10:10:50 UTC  #    Yorumlar [9]
# 01 Aralık 2009 Salı

All for Kids yepyeni bir alışveriş dergisi, çocuklu anneler için.

Aranızda futbola meraklı olanlar varsa Futbol Ekstra'dan Banu Yelkovan'ı tanıyor olabilirler. Banu oğlu Aras 2 yaşına yaklaşırken, kendi deyişiyle asıl işi olan dergiciliğe dönmüş ve All Kids'in editörlüğünü yapmaya başlamış. Derginin ilk sayfalarında "editörden" bölümünde, Banu şöyle diyor:

"Bu dergiye hiçbir şey laf olsun diye konulmuyor, hepsi denenmiş, kullanılmış, test edilmiş, onaylanmış fikirler. Ne saçını süpürge etmeye ne kendilerini kariyerlerine adamaya niyeti olmayan annelerden tavsiyeler"

Derginin Blog bölümünü de Kitubi'ye ayırdılar. Ayrıca bu ayki sayıda bir de röportajım var.

Dergi dolu dolu, ben de yazıyorum diye demiyorum, işe yaraması için uğraşıldığı belli oluyor. Anneler için hazırlanmış ama çocuklar için sayfalar da var, ayrıca bu ayki sayıda çok güzel Sünger Bob hafıza kartları hediye.

Hoşuma giden bir diğer yanı, derginin eleştiriye açık olması ve okuyucu görüşüne çok önem vermesi. Dergiyi okuduktan sonra görüşlerinizi Nurturia'da ALL for kids grubuna yazabilir, editörü Banu ile iletişim kurabilirsiniz.

posted on 01 Aralık 2009 Salı 21:05:38 UTC  #    Yorumlar [16]
# 21 Ekim 2009 Çarşamba

Pratikanne beni mimlemiş. İnsanın kendi ilginç yönlerini yazması çok zor, çünkü bana benim her şeyim son derece normal geliyor, hatta bu yaşımda bile bazen niye başkaları benim gibi değil diye şaşırıyorum, ilginç geliyor insanlar :) O yüzden ben ilginç yanlarımı yazmayayım, beni tanıyanlar ve tanımış kadar olanlar lütfen yorumlara benimle ilgili ilginç buldukları şeyleri yazsınlar, dürüst olabilirsiniz :)

Ben en iyisi bu anne olma işine girdikten sonra öğrendiğim ve ilginç bulduğum 7 şeyi yazayım:

  1. İdrar sterilmiş. Bir enfeksiyon durumu yoksa tabi. Yenidoğan sünnetine karar verirken, nasıl temiz tutacağız biz bu ortamı diye kaygılanırken öğrenmiştim.
  2. Göz renginin değişmesi durumu. Bebeklerin göz renginin sonradan değiştiğini herkes bilir. Süt emdiği sürece değişir derler. Meğer, gözlerdeki rengi sağlayan pigmentasyon, güneş ışığı ile gelişimini tamamlıyormuş. O yüzden bütün bebeklerin gözleri açık renk, gri gibi oluyor. Büyüyünce gözü açık renk olacak olan bebeklerin de minikken gözlerinin cam gibi apaçık olduğunu tespit ettim.
  3. Amniyotik sıvıya ve süte yiyeceklerin tadının geçmesi durumu. Bebek anne karnında suyun içinde hıçkırıyor, esniyor. Arada bir de, gluk, amniyotik sıvıdan bir parça yutuyor. Daha doğmadan yaşayacağı ekolojideki yiyeceklerin tadına alışıyor. Süte de yiyecek tadının geçtiğini biliyordum ama dozunu kestirememişim. Taze soğan, palamut aromalı sütleri nasıl bayıla bayıla içiyorlar hayret doğrusu. 
  4. Süt mekanizması. Başlı başına bir ilginçlik abidesi. İki hormonumuz var, prolaktin, oksitosin. Prolaktin sütü üretiyor, oksitosin salıyor. Aslında bebek emmeden önce de süt var, o anda üretilmiyor, ama sürekli akmaması lazım tabi. Oksitosinin salınımı prolaktini tetikliyor. "Hadi kardeşim içiyorlar işte sütleri, biraz daha üret". Oksitosin çok garip bir hormon, mesela bebeğin ağlamasını duymanızla sütü salıverebiliyor. Duş alıyorsunuz, bebek ağlıyor, banyo yapmaya çalışırken, şıp, şıp, şıp. Bir şeye duygulanıyorsunuz, gözünüz doluyor, aynı anda göğsünüz sızlıyor. Garip ötesi.
  5. Bu oksitosin arkadaşımız doğum kasılmalarından da sorumlu. Yani daha doğum başlamadan başlıyor çalışmaya. Suni sancı verilmesinin mekanik bir müdahele olduğunu sanırdım. Suni sancının damardan verildiğini duyunca şok geçirdim. Suni sancı dediğimiz şey de aslında oksitosinin ta kendisiymiş.
  6. Nescafe türk kahvesinden daha fazla kafein içeriyor, sertliğiyle ün yapmış espresso ise bu 3 kahve türü içinde en az kafein içereni. Ne ilgisi var diyeceksiniz anne olmakla. Hamileliğim sırasında doktorum Alper Mumcu'nun bilgi dolu sitesini hatim ederken bu yazıdan öğrenmiştim. Gerçekten de nescafe bana çarpıntı yaparken, Espresso bazlı kahveler (Latte, Cappucino gibi) kendime getiriyor, zihnimi açıyor.
  7. Doktorların aynı konular için farklı şeyler önermesi. Her zaman doktorların görüşleri arasında farklılıklar olur. Ama bu çocuk işinde gerçekten ak'la kara şeklinde tezatlar olabiliyor. Çok yakın iki arkadaş konuşurken, arkadaşınız doktorunu referans göstererek bir şey öneriyor, siz sizin doktorunuzun tam tersi bir şey söylediğini söyleyince, her ikiniz de tamamen kafanız karışmış şekilde eylemsizlik haline geçebiliyorsunuz. Bu durumun bir bölümü çocuk doktorlarına pedagoglara sormamız gereken soruları sormamızdan kaynaklanıyorsa da, diğer yandan bu işte tek bir doğru olmadığını gösteriyor. Farklı yollar, insanlığın çeşitliliğini teşvik ediyor ve tür zenginliğine katkıda bulunuyor.
posted on 21 Ekim 2009 Çarşamba 19:26:43 UTC  #    Yorumlar [10]
# 24 Eylül 2009 Perşembe

Bu dizide:

Ödül, Övgü, Ceza, Güç, Öz-Disiplin

Çocuklar için Alternatif Disiplin Yöntemleri

Çocuklara Kendi Sorunlarını Çözmeyi Öğretmek

Tercümeden sıkılıp yan çizmeye niyetlenmiştim ama Duygu Hanım önceki yazının yorumlarında takip ettiğini belirtince sonun getirmeye karar verdim. Başladığımız işi bitirmeliyiz zaten değil mi? :P

   e. Kabul ettiğinizi nasıl gösterebilirsiniz?
      i. Karışmamak. Niyetiniz ne olurs olsun, karıştığınız zaman, çocuğun yanlış yaptığını, ya da yeteri kadar iyi yapamadığını ima edersiniz. 
      ii. Dikkatli Pasif Dinleme. Sessizlik ve nötr ifadeleri kullanma (e.g. “I see.”). 
      iii. Aktif Dinleme. Hisleri yansıtma.
         1. Gönderilen mesajı ve mesajın ne anlama geldiğini anlamaya konsantre olun.
            a. Mesajı deşifre etmeniz gerekebilir. Bir çocuk parmağını kestiğinde "Kana bak" diyorsa, aslında "Korkuyorum" demek istiyor olabilir. 
         2. Mesajı farklı kelimelerle yeniden dile getirin ve ona geri iletin, doğru anladığınızdan emin olmak için onay tepkisini alın.
            a. İnsanlar anlaşıldıklarını hissedemezlerse, kabul gördüklerinden de emin olamazlar.
            b. Bu kullanımda, kendi hislerinizi ifade etmeyip, onun kendi hislerini ifade etmesine eşlik ettiğinizden, "Sen" mesajı vermeniz doğru olur. 
            c. Eğer varsayımınızın yanlış olduğunu farkederseniz, başka alternatifler deneyin.

9. Aktif Dinleme: Her derde deva insan becerisi
   
a. Ilımlı, empatik anlayarak ve kabul ederek iletişimkurma her türlü durum için işe yarar (araştırmalarla ispatlanmıştır) 
      i. Çocuklar arasındaki anlaşmazlıkları azaltır
      ii. Grup içi iletişimi güçlendirir
      iii. Yetişkinle çocuk arasındaki ilişkiyi yumuşatır
         1. Yetişkinler tarafından anlaşılan ve saygı gösterilen çocuklar, kendilerini daha önemli ve değerli hissederler. 
            b. Öğretmenlerin bu konularda eğitildiği, 600 öğretmen, 10.000 öğrencilik ile yapılan bir çalışmaya göre, çocuklar ortalamada 4 gün eksik okulu astılar, matematik ve okuma notları yükseldi, IQ'ları yükseldi, daha yaratıcı ve öz-güvenli oldular ve daha az disiplin sorunu yaşandı.

10. Yetişkinler neden çocukları disipline etmekten vazgeçmezler
   
a. Çoğu insan, günümüzde gençliğin yaşadığı sorunları fazla hoşgörüye bağlamaktadır. Halbuki, araştırmalara göre, otoriter, cezası yaklaşım işleri kötüleştirmektedir.  
   b. Birçok insan demokratik karar alma yaklaşımına güvenmemektedir.

11. Demokratik ilişkiler hayat kalitemizi nasıl yükseltir
   
a. Katılımcı liderlik sistemini kullanan şirketlerde verimlilik daha yüksek, personel sirkülasyonu daha düşük, memnuniyet daha yüksek, higher morale, şikayet daha az, işe devamlılık daha yüksek ve personelin fiziksel sağlığı daha iyidir. Ayrıca çalışanlar kendilerini daha iyi hissederler, işe gitmeyi severler, kendilerine özgüven ve öz-saygıları daha fazladır.  
   b. 5. ve 6. sınıf çocukları üzerinde yapılan bir araştırmada, demokratik ailelerde, zorlayıcı yalklaşım yerine mantıkla, hatta ebeveynlerin bakış açısını sorgulamaya izin verilen ailelerde yetişen çocukların kendilerine daha fazla saygı duydukları gözlenmiştir. 
   c. Aileler çocuklarına istekleri için bir sebep sunduklarında istekleri çocuklarına daha meşru geliyor ve bir seviyeye kadar seçme hakkı tanıdıklarında ve kontrolü çocuğa verdiklerinde, çocuğun öz-saygısı gelişiyor. 
   d. Bir araştırmada (longitudinal ) demokratik ailelerdeki çocukların IQ'sunu 8 puan yükselirken, hoşgörülü ailelerdeki çocukların IQ'su değişmedi, dikteci ailelerdeki çocukların IQ'larında azalma gözlendi.
   e. Demokratik ailelerin özellikleri nelerdir?
      i. Daha az yoksun bırakma ve azarlama
      ii. Daha az stres, daha az hastalık
      iii. Sorun çözme becerisi
      iv. Daha az sinir ve Less anger and muhalefet
      v. Korkudan arınmış
      vi. Daha fazla sorumluluk, kaderini daha iyi yönlendirme
         1. Milgram: “Otoriteye itaatin ulaşacağı en son nokta sorumluluk hissinin kaybedilmesidir.” 
      vii. Daha az kendine zarar verme davranışları
      viii. Daha iyi sosyal beceriler

Oh, bitirdim, teşekkürler Duygu Hanım :)

posted on 24 Eylül 2009 Perşembe 11:07:34 UTC  #    Yorumlar [6]
# 23 Eylül 2009 Çarşamba

Beynin acil durumlarda mantıklı çalışmak için eğitilebileceğini birkaç farklı yerde okudum ve çok aklıma yattı. Eğer bir şeyin fiziksel olarak pratiğini yapamıyorsam bile, üzerinde düşünerek pratik yapmaya çalışıyorum. Örneğin, deprem olursa ne yapacağım, hırsız girerse, ya da Ilgaz'ın boğazına bir şey kaçarsa neler yapacağım diye düşünüyorum. Adrenalin vücudumdaki acil durum rezervlerini açığa çıkartacak, kalbim hızlanarak daha fazla kan pompalayacak (ne yapacağıma konsantre olarak beynimi saçmalatacak kadar hızlanmasına izin vermeyeceğim), görmem gereken önemli şeyleri netleştirmek için diğerlerini bulanıklaştıracak. Ben de elimden ne geliyorsa yapacağım, sonra iş işten geçtikten sonra, şunu yapabilir miydim, bunu yapsam farklı olurdu diye hayıflanmayacağım. Plan böyle. Beynin hızlı düşünme gücünü öğrenmek için Malcolm Galdwell'in Düşünmeden Düşünebilme Gücü (Blink) kitabını okumanızı tavsiye ederim (tercüme kalitesini bilmiyorum).

Kitubi'ye yazdığım şeyleri uygulamakta çok iyi istikrar gösteriyorum. Hem yazmak için konu üzerinde daha organize düşündüğüm, hem de başkalarına tavsiye ettiğim için üzerimde hissettiğim sorumluluktan dolayı. Bunu da hem sizin için, hem de kendim için yazmış oluyorum.

Tanık olduğum kazalarda:

Çocuk işte, sürekli düşüyor, bir yerini çarpıyor, geçenlerde merdivenden bile yuvarlandı. Eğer, kaza sırasında yanındaysam, bir bölümünü bile gördüysem, beynim istemim dışında bir emir veriyor: ÇABUK

Bu emrin amacı, kazayı daha az hasarla önlemek. Mesela, Ilgaz merdivenin üst basamaklarından yuvarlanmaya başladığında, durumu gören Gökhan'ın beyni bu emri verdi: ÇABUK, DURDUR. Gökhan küt diye, 5-6 basamağı birden atladı. Ilgaz'ı tutamadı ama tutabilirdi de, çok hızlıydı.

Ama eğer Ilgaz tavşanın geçen gün Ankara'da yere dökülen havuçlarının peşinden sandalyeden uçması ile veriyorsa beynim bu emri, o zaman hiç şansı yok, çünkü müdahele için yeterli zamanım yok. O zaman çok saçma bir şey yapıyorum. Ilgaz'ı çılgınca bir hızla düştüğü yerden alıp, koşarak başka bir odaya götürüyorum. Ilgaz korkuyor ve deli gibi ağlamaya başlıyor. Vurduğu yeri saklıyor ve ben ne olduğunu göremiyorum. Canının yanması ile birlikte benim verdiğim şoktan iyice sinirleri bozulduğu için, müdahele etmek, onu bırakıp doktoru aramak mümkün olmuyor. Yarasını sımsıkı kapatıyor ve bana sımsıkı yapışıyor ve deli bir tonda ağlıyor. Ben de tam olarak ne kadar yaralandığını anlayana kadar kafayı yiyorum. Bu saçma davranışıma ışıkta bakacaktım, buz koyacaktım gibi bir bahane buluyorum. Bunu Ilgaz'ın hemen her kötü düşüşünde yapıyorum ve altında yatan nedeni daha yeni çözebildim. Beynim kazayı durdurmak için ÇABUK emrini veriyor, kazayı durduramadığını farkedemeyip saçmalıyor. Eğer ben yanında yokken acı ağlaması üzerine yanına koşarsam, gayet sakin bir şekilde olay yeri incelemesi yapıp, ona da yumuşak davranabiliyorum.

Ilgaz'ı korkutmasının yanında, aslında daha önemli bir tehlikesi var bu yaptığımın, özellikle bunun farkında olmak ve değiştirmek için aklımda tutmaya çalışıyorum. Düştüğü anda, hareket ettirilmemesi gereken bir şekilde yaralanmış olabilir. Örneğin, boynu incinmiş olabilir, ya da bir yerine bir şey saplanmış olabilir ve ben onu karga tulumba kucağıma alırken kötü sonuçlara yol açıyor olabilirim.

Siz panik halinde nasıl davrandığınıza dikkat ettiniz mi? Kendinizi kontrol etmeye çalışıyor musunuz?

posted on 23 Eylül 2009 Çarşamba 21:27:16 UTC  #    Yorumlar [3]
# 17 Eylül 2009 Perşembe

Ödül, Övgü, Ceza, Güç, Öz-Disiplin yazısına devam (önceki yazının formatını düzenleyerek daha okunur hale getirdim);

Bölüm II: Çocuklar için Alternatif Disiplin Yöntemleri

6. Çocukların davranışlarını değiştirmeleri için kontrolcü olmayan yöntemler 
   a. Çocuklar yaramazlık yapmazlar. Yetişkine bir şey yapmaya çalışmazlar, kendileri için bir şey yapmaya çalışırlar. "Kötülük" çocuğun değil, yetişkinin kafasındadır. 
   b. Sorun kime aittir? 
      i. Sorun çocuğundur: Çocuğun davranışları çocuk için problem yaratır, yetişkin için değil (yetişkin için davranış kabul edilebilirdir) 
      ii. Sorun-yok alanı: Çocuğun davranışları çocuk ya da yetişkin için problem yaratmamaktadır (yetişkin için davranış kabul edilebilirdir) 
      iii. Sorun yetişkinindir: Çocuğun davranışları yetişkin için problem yaratır (yetişkin için davranış kabul edilebilir değildir) 
   c. 1. Alternatif: Çocuğun neye ihtiyacı olduğunu bulun. 
   d. 2. Alternatif: Hadi bir anlaşma yapalım. Kabul edilmeyen davranışı, kabul edilebilir davranışla değiştir. 
   e. 3. Alternatif: Çevreyi düzenle. Sıkıntıyı gidermek için çevreyi zenginleştir, sakinleştirmek için çevreyi sadeleştir. (örn. yatma saati) 
   f. 4. Alternatif: Ben mesajı ile ifade edin e 
      i. Suçlamayan, eleştirmeyen mesajla çocuğa uygun olmayan davranışının yetişkine ne yaşattığını anlatır. 
         1. “TV'nin sesi bu kadar yüksekken, annenle konuşamıyorum.” 
      ii. Yetişkinin içsel durumunun sorumluluğunu, yetişkinde tutar 
      iii. Uygunsuz davranışı değiştirme sorumluluğunu çocukta bırakır 
      iv. 3 önemli özellik 
         1. Değişme isteğini teşvik etmesi muhtemeldir 
         2. Olumsuz eleştiriyi en düşük seviyede tutar 
         3. İlişkiyi zedelemez 
            a. Örnek: Öğretmen boyama kirlerini temizlemekten yorgun olduğu "ben" mesajını iletir. 
            b. İnsancıl ve nazik gözükün 
         4. İyi "ben mesajları" çözüm içermez. 
   g. Alternatif 5: Önleyici "Ben mesajı" 
      i. Uygunsuz davranıştan sakınarak, çocuğun gelecek davranışını etkileyin. 
      ii. İhtiyacınızı, olay vuku bulmadan önce dile getirin 
      iii. Çocukların genelde verdikleri tepkiler: 
         1. “Bilmiyorduk.” 
         2. “Sormadınız ki.” 
         3. “Söylediğiniz iyi oldu.” 
      iv. İhtiyacınızın nedenlerini söylemeyi unutmayın  
      v. Yararları 
         1. Sizin ihtiyaç ve hislerinizin kontrolünü, sorumluluk ve farkındalık sağlar 
         2. Diğerleri sizin ihtiyaçlarınızı  ve onlar hakkındaki güçlü hislerinizi öğrenirler 
         3. Açıklık, dolaysızlık, dürüstlük modeli oluşturursunuz ve benzer davranışları teşvik edersiniz 
         4. Bilinmeyen ve konuşulmamış ihtiyaçlardan doğan sürprizleri azaltarak gelecekte oluşabilecek anlaşmazlık ve gerginlik ihtimalini azaltır 
         5. Yaptığınız tüm planların sorumluluğunu üzerinize alır ve gelecek ihtiyaçları planlarsınız 
         6. İlişkileriniz karşılıklı memnuniyete dayalı olarak daha sağlıklı kalır 
         7. Çocuklar ebeveynlerinin de insan olduklarını öğrenirler ve onları mutlu etmek için fırsat yakalarlar. 
      vi. Duyguların içe atılmak yerine dışarı atılmasını sağlar 
      vii. Kendi kontrolü için çocuğa sorumluluk verir 
    h. 6. Alternatif: Direnci azaltmak için civataları gevşetmek 
      i. Dirençle karşılaşırsanız, ısrarcı tavırdan, dinleme/anlama tavrına geçin 
         1. Empati ve anlayışı gösterir  
      ii. Çocuk eğer yetişkin bunun ne kadar zor olduğunu anlarsa, değişmeyi daha kolay bulurlar    
   i. 7. Alternatif: Sorun çözme  
   j. 8. Alternatif: Sinirliyseniz, sinirlilik öncesi hissi bulun 
      i. Örnek. Utandığınızda, korktuğunuzda sinirlenirsiniz  
      ii. Kendinize sorun: 
         1. İçimde neler oluyor? 
         2. Hangi ihtiyaçların tehdit altına girdi? 
         3. Hoşuma gitmeyen önceki hissim nedir?

7. Aile ve sınıfları yönetmenin yeni yöntemleri 
   a. Katılımcı Yönetim 
      i. Corsini 4-R Sistemi (C4R) 
         1. Çocuklar kurallara uyarak sizinle hak ve zorunluluklar açısından sizinle eşit seviyede tutulur. 4 amaç vardır: 
            a. Sorumluluk 
            b. Saygı 
            c. Beceri 
            d. Çözümcülük 
         2. Kurallar: 
            a. Tehlikeli ya da zararlı hiçbir şey yapma 
            b. Her zaman gözetilen bir yerde bulun, ya da yönel 
            c. Öğretmen sana sınıftan çıkmanı işaret ederse, bunu hemen ve sessizce yap 
      ii. Grupların kurallara ihtiyacı vardır, fakat o kuralların koyulurken katılımcı olunmalıdır  
         1. Kim daha akıllıca kararlar alır—grup üyelerine başvurmayan bir lider mi, yoksa lideri de kapsayan tüm grup mu?
            a. En doğrusunu "baban bilir" yerine "baba ve çocuk" daha iyi bilir 
   b. 6 Adımlı Sorun Çözme Prosesi
      i. Sorunu belirle ve tanımla
      ii. Alternatif çözümler üret 
      iii. Alternatif çözümleri incele 
      iv. Karar verme 
      v. Kararı uygulama
      vi. Takip incelemesi 
   c. Anlaşmazlıklarda kaybeden-yok metodu
      i. Çocukla yetişkin arasında bir anlaşmazlık çıktığında, yetişkin çocuktan her iki taraf için de kabul edilebilir bir çözüm bulunması için yardımcı olmasını ister
         1. Olası çözümler önerebilir
         2. Ortak bir karar alınması en iyi çözümdür
         3. Bunun nasıl yapılacağı konusuna birlikte karar verirler 
         4. Katılımcı proses uzlaşmazlıkların çözümüne ortak bir çaba ulaşılmasına yönlendirir.
   d. Değer çarpışmaları ile başa çıkma
      i. Ona model olabilirsiniz, danışmanlık yapabilirsiniz, ancak bazen çocuğunuzu değiştiremeyeceğinizi kabul etmeniz gerekir.

Arkası yarın...

posted on 17 Eylül 2009 Perşembe 19:00:00 UTC  #    Yorumlar [0]
# 16 Eylül 2009 Çarşamba

Ilgaz 3 yaşına yaklaşırken, biz de her geçen gün daha öğrenecek çok şeyimiz olduğunu ve ondan daha hızlı büyüyüp öğrenmek zorunda olduğumuzu görüyoruz. Çocuğun karakteri ve davranış biçiminde ailede verilen eğitimin önemine inanmamak mümkün değil. Böyle bir sıralama var.

Çocuk hırçınlaşıyor
siz kendi davranışınızda bir şeyi düzeltiyorsunuz
çocuk düzeliyor
önceki davranışınız için hayıflanıyorsunuz.

Bu arada dikkat ettikçe, iş hayatında aynı gözle baktığımda farkediyorum ki, aslında sadece çocuklara değil, yetişkinlere de aynı şekilde yaklaşıldığında çok daha iyi sonuç alınır.

Teaching Children Self-Discipline (Thomas Gordon, Ph.D.) kitabının özetini çok beğendim. Kitabın tercümesi de mevcut, Çocukta Dış Disiplin mi? İç Disiplin mi? (ama okumadım). Kitabı okumadığım için tercümesinin kalitesini bilmiyorum, sizinle bu özetin tercümesini paylaşayım dedim:

Çocuklara Öz-Disiplini Öğretmek
Thomas Gordon, Ph.D.

Bölüm I: Disiplini Anlamak

1. Tanımlar 
   a. Herkes disiplin'in istenen bir şey olduğunda hemfikirdir. Fakat çocuğun disiplinli olması için en iyi yolun onu disipline etmek mi olduğu pek belirli değildir. 
      i. Araştırmalar, çocukları cezalandırmanın onları daha hırçın ve saldırgan yaptığını göstermektedir. 
   b. Çocukları kontrol etmek için güç kullanmaktan vazgeçtiğinizde daha etkili olursunuz. 
   c. Yetişkinler otoriter kontrol ve hoşgörülü yaklaşım arasında seçim yapmaya çalışmak yerine, etki yoluyla öz-disiplin oluşturmaya odaklanmalıdır. 
   d. Otoritenin birden fazla anlamı vardır 
      i. Uzmanlığa dayalı otorite (Uzmanlık Otoritesi) 
      ii. Pozisyon ya da ünvana dayalı otorite (İş Otoritesi)
         1. Karşılıklı olarak anlaşılmış ve kabul edilmiş iş tanımı    
      iii. Gayriresmi anlaşmalara bağlı otorite (Anlaşma Otoritesi) 
      iv. Güce dayalı otorite (Güç Otoritesi P) 
         1. Güç Otoritesi  irade dışıdır, diğer tüm otoriteler karşılıklı anlamaya dayalıdır 
         2. Çocuklar, uymak zorunda olsalar bile Güç Otoritesine saygı duymazlar. 
         3. İyi niyetli diktatör diye bir şey yoktur 

2. Geleneksel Ödül-Ceza yaklaşımı 
   a. Ödüller ve cezalar dış kontrollerdir; kontrolü kaldırırsanız, davranış değişikliği kaybolur

3. Ödüllerin işe yaramasına neden güvenemeyiz? 
   a. Davranış iyileştirmesi için ödül kullanımı zordur, ödülün istikrarlı bir şekilde ve hemen verilmesi gerekir 
   b. Eğer ödülün verileceği zaman sonraya kalırsa, etkisi azalır 
   c. Çocuğun hoş olmayan davranışları için başkaları tarafından ödüllendirilmesine engel olamazsınız 
   d. Çocuklar kendi ödüllerini When children can elde edebilir hale geldikten itibaren, işe yaramaz hale gelirler 
   e. Ödüller elde edilebilir olmazsa, çocuklar kazanmaya çalışmayı bırakacaktır 
   f. İstenen davranış ödüllendirilmezse, köklenmesi ve yerleşmesi uzun zaman alacaktır 
   g. Çocuklar içlerinden gelerek değil ödül kazanmak için düzgün davranacaktır. Ödüller kazanmak ve özellikle övgü, çocuğun bağımlı olmasına sebep olacak ve motivasyonunu azaltacaktır 
   h. Ödülü alamamak ceza gibi gelebilir. Fazla sık ödül almak etkisini zayıflatır.
   i. Övgü her zaman işe yaramaz, özellikle bir "Sen-mesajı" içeriyorsa 
      i. Gordon övgüyü "Kişinin, davranışının ya da özelliğinin sözel olarak olumlu değerlendirmesi" olarak tanımlamaktadır 
      ii. Övgü'nün genelde gizli bir planı vardır. Eğer sürekli kullanılırsa, samimiyetini kaybeder ya da gerçekten kazanılmış olduğundan şüpheye düşürür 
      iii. Eğer övgü çocuğun kendi değerlendirmesi ile örtüşmezse, ona basitçe "yanlış" gelecektir ve anne-babasının dürüstlüğünü sorgulayacaktır 
         1. Birisi bir sorununu paylaşıyorsa, övgü yolu tıkar. Alacağınız tepki muhtemelen "anlamıyorsun" olacaktır 
      iv. Övgü kardeş kıskançlığı ve rekabet duygusunu azdırır 
      v. Övgü özgüven ve karar-verme yeteneğini tehlikeye sokar - örneğin, ebevenyleri memnun etmek için kariyer yaparlar. 
      j. Övgünün etkili alternatifleri 
         i. Pozitif "Ben-mesajı" 
            1. Bunu yaptığında iyi hissediyorum. 
            2. Şunu yaptığında çok sevinmiştim. 
            3. Böyle yaptığında rahatlamıştım. 
            4. Şöyle yaptığında çok hoşuma gitti. 
            5. Öyle yaptığında heyecanlandım. 
            6. Yine de, bunu anlık, Still have to make it spontaneous, içten gelerek ve gizli hedeflerden arındırılmış şekilde yapmalısınız ( örnek: "saçlarının bu akşamki salınmış halini her zaman topladığından çok daha fazla seviyorum") 
         ii. Aktif dinleme 
            1. Dinleyin, anladığınızı belli edecek şekilde tepki verin  
            2. Ben-mesajları genelde daha iyidir, çünkü çocuğun konuyu değerlendirmesine ve kendi kendine çözmesine imkan verir

4. Cezanın eksiklik ve tehlikeleri 
   a. Cezanın (aynı ödül gibi) etkili bir şekilde yönetimi zordur   
   b. Cezaların etkili olabilmeleri için katı olmaları gerekir..bu onları tehlikeli hale getirir 
   c. Ceza bekçi olmadığında etkisizdir (ve diğre metodlara göre daha az etkilidir) 
   d. Ceza saldırganlık ve hırçınlığı besler 
   e. Çocuğunuz büyüdükçe, daha küçükken kullandığınız cezalar işe yaramaz hale gelir

5. Çocuklar kontrole gerçekte nasıl tepki verirler 
   a. Başa çıkma mekanizmaları
      i. Kavga 
      ii. Kaçma 
      iii. Teslim olma 
   b. Güç kullanılması ebeveynlerin hiç hoşlanmadığı davranışları ortaya çıkartır 
   c. Araştırmalar göstermiştir ki, çocuğa karşı güç kullanmanın çok olumsuz sonuçları olmaktadır 
      i. Suç 
      ii. Sinir hastalıkları 
      iii. Düşük öz-güven 
      iv. Uyuşturucu bağımlılığı 
      d. Güç kullanmak, etkinizi kaybetmenize yol açar 
      e. Güç kullanmayı bırakmak etkinizi geri kazanmanızı sağlar.

Arkası yarın...

posted on 16 Eylül 2009 Çarşamba 19:36:05 UTC  #    Yorumlar [2]
# 14 Eylül 2009 Pazartesi

Bu benim için çok özel bir yazı. Uzun zamandır, harıl harıl çalışıyoruz ve size duyurmak için her geçen gün biraz daha sabırsızlanıyorum. Nurturia'yı açmamıza az kaldı. Nurturia logosuna tıkladığınızda ulaşacağınız anasayfada site açıldığında haberdar olabilmek için talepte bulunabilirsiniz.

Nurturia da nereden çıktı?
Nurturia, bizim Ilgaz doğduktan sonraki temel ihtiyaçlarımızdan ortaya çıktı. Hiçbir uzmanlığımız olmayan bu nadide konuda okuyorduk, doktorumuza soruyorduk ama yetmiyordu. Bu iş tecrübe işiydi. Diğer yandan, internetin dibini kazıyıp, kimi zaman acı tecrübelerle edindiğimiz bilgiler başkalarına yarasın istiyorduk. Kitubi'ye de zaten öyle başladım. Diğer yandan, İstanbul'da yaşamayan ailelerimiz Ilgaz'ın hayatında olmak, onunla ilgili güzel anları paylaşmak istiyorlardı. Fotoğrafları iyi kötü mail'le gönderiyorduk, ama her şeyi, herkese ayrı ayrı anlatmak mümkün değildi. Onlar da benim emzirme ve bez değiştirme aralarında anlattıklarımdan pek tatmin olmuş görünmüyorlardı. Anne, baba, çocuk ve sevdiklerinin dertlerini birarada çözebilecek bir platforma ihtiyaç vardı.

Nurturia ne demek?
Biliyorsunuz Kitubi'nin bir anlamı yok. Başlangıçta, çıldırmış olmalıyım ki iki dilde birden yazabileceğimi sanmıştım. O yüzden iki dilde de aynı şekilde okunabilecek bir isim seçmiştim. Nurturia global bir proje. nurturia.com.tr'yi türkçe açtıktan kısa süre sonra İngilizce olarak nurturia.com'u açacağız. Yine uzunca bir süre iki dilde de güzel ve anlamlı alan adı aradıktan sonra, türkçe karakterlerimizin de azizliği ile İngilizce'ye yöneldik. Sonra Nurturia'yı bulduk ve çok beğendik. Nurturia, Nurture'dan geliyor. "Nurture" yetiştirmek, bakmak, büyütmek anlamına geliyor. Nurturia'yı da bakılan, yetiştirilen yer anlamında kullanmak istedik.

Nurturia tam olarak ne işimize yarayacak?

Çekirdek aileniz: Nurturia ile, kendinize ait bir hesap açarak, orada nasıl bir ebeveyn olduğunuzu anlatırken, aynı zamanda çocuğunuz için de kendi hesabınıza bağlı bir hesap açabileceksiniz. Eşiniz de aynı gerçek hayatta olduğu gibi, çocuğunuzun sayfasına sizinle aynı haklarla erişebilecek. Bu hesapta ikiniz de onun sevdiklerinizle paylaşmak istediğiniz fotoğraflarını, marifetlerini kolayca güncelleyebileceksiniz. Bu basit güncellemeler, çocuğunuza ve size gelecek için anı olarak kalacak.

Aileniz, arkadaşlarınız: Aile bireylerinizi ve arkadaşlarınızı, yavru insanın marifetlerini görmeye davet edebileceksiniz Nurturia'ya. Ona anlattın, bana anlatmadın diye küsmeyecek kimse. Heyecanla bekleyecekler gelişmeleri.

Tecrübe paylaşımı: Keşke herkes işe en azından ikinci çocuktan başlayabilse. Ama yine de her çocuk aynı değil. Diğer yandan dertleriniz ilk defa sizin çocuğunuzda da ortaya çıkmış değiller, daha önce tecrübe edenler var. Onlara soru sorma imkanınız olacak, kaç yaşında, kaç çocuğu olan birinin yanıtladığını da görerek rahat rahat değerlendirebileceksiniz yanıtları. Sizin de başkalarının sorularını yanıtlayarak onlara yardım etme imkanınız olacak.

Gruplar: Nurturia ile istediğiniz türde grubunuzu kurup, kafadarlarınızla e-posta'nızı şişirmeden, rahat rahat iletişim kurabileceksiniz.

www.nurturia.com.tr adresine e-posta adresinizi bırakarak site açıldığında haberdar olabilirsiniz.

posted on 14 Eylül 2009 Pazartesi 19:59:08 UTC  #    Yorumlar [15]
# 13 Eylül 2009 Pazar

Her ne kadar sağda solda söylenip dursam da kimse takmıyor, sakalım yok ki. Kitubi benden daha karizmatik, o yüzden yazarsam belki daha etkili olur dedim. Gerçi burayı okuyanlar için de iş işten geçmiştir. Olsun hep birlikte hayıflanırız.

  1. Sağlıklı beslenmeseydik keşke
    Şimdiki aklım olsa, ısmarlarım pizzayı, kızartırım hazır köfteyi. Knor domates çorbası mı? Oh, şahane. Gökhan da hiç aramaz aslında öyle sağlıklı yemek olsun, sebze olsun. Ya da belki ben o kadar bunalttım ki, sağlıklı yemekten soğuttum. Çocuk olduktan sonra hayat boyu sağlıklı yemek pişirmenin lüks değil mecburiyet olduğunu hesaba katamamışım. Rahat batmış.
  2. Vaktimin kıymetini bilemedim
    Servisten inince koştur koştur yemeğe soyunurdum. Açken de hiç çekilmem. Aç karnına hafif asabiyetle yemeği pişirirdim, yemekten sonra da serilirdim kanepeye. O zamanlar bir blog başlasam şimdi kitap olurdu. Ah akılsız kafam. Bir de yoğunluktan, yorgunluktan şikayet ederdim, aah ah.
  3. Sabahları erken kalkıp, sakin sakin hazırlansaydım
    Uyku tatlı gelirdi, 15 dakikada hazırlanırdım (mübalağa değil, duş almayacaksam 15 alacaksam 25). Sabah evinde biraz vakit geçirmenin, evde kahvaltının tadını Ilgaz doğduktan sonra keşfettim. Sabah da evde biraz vakit geçirince insan daha az tüm gün çalışıyormuş gibi hissediyor. Ama şimdi telaşsız evden çıkmanın bir yolu yok.
  4. Hafta sonları daha erken kalksaydım
    Bir sürü iş yapıyorsun, bakıyorsun hala öğlen olmamış seviniyorsun. Sen kendini sokağa atabildiğinde, eşinin dostunun yorganında pireler uçuyor. 6:30'ta kalkmazdım tabi ama 9.30'u da geçirmezdim şimdiki aklım olsa. Uyu uyu nereye kadar.
  5. En az haftada bir gün sinemaya gitseydim
    En çok özlediğim aktivite sinema. Bilgisayar başında ayık kalıyorum ama sinemada kesin uyurum diye gitmiyorum. Hafta sonları da oğlumdan ayrı geçirmeye kıyamıyorum.
posted on 13 Eylül 2009 Pazar 20:45:22 UTC  #    Yorumlar [7]
# 23 Temmuz 2009 Perşembe

Hayır, İstanbul'da yaşamanın güçlüğünden şikayet yazısı değil, trafikte beklerken çocuğunu özleme yazısı da değil. Bu bir Ayk Budur, ama üzücü yanından.

Ayk, kırmızı ışıklarda beklerken ağlamaktır!

Çilem üniversite yıllarında başladı. O zamanlar Samsun'da mendil satan çocuklar yoktu. Üniversiteyi kazanıp da Ankara'nın taşlı yollarında minibüs beklemeye başlayınca tanıştım onlarla. Yurttaki kutu kadar çekmecem mendillerle doldu taştı. Ne kadar sonraydı hatırlamıyorum, bir gün jetonum düştü. Bu çocuklar insanların duyguları sömürülmek için dilendiriliyor. İnsanlar çocuklar dilendirildiğinde daha iyi para verdikleri için çocuklar dilendiriliyor. Çocuklar okula gönderilmiyor ve dilendiriliyor. Yani ben aklım sıra çocuğa yardım edeceğim derken, onun okula gitmek, sokakta oynamak yerine, sokakta dilendirilmesine yol açıyorum. Çocuğa yardım edeceğim derken, ona kötülük edenlere, onun eliyle para yollayıp, onun geleceğine mal oluyorum.

Bunu idrak ettiğim günden beri, hiçbir çocuktan bir şey almıyorum, para vermiyorum. Ama o çocuklara, kucakta güneş altında süründürülen bebeklere çok üzülüyorum.

Anne olmadan önce, onlara bakmamaya, göz teması kurmamaya çalışırdım. Zaaflarım ön plana çıkıp da bir hata yapıp para vermeyeyim diye. Ama anne olduğumdan beri gördüğüm yerde onlardan gözlerimi kaçıramıyorum. O ışığın kırmızıdan yeşile döndüğü süre boyunca, ağlayan çocuğa, ona şefkat gösteriyor gözüken yetişkine bakıyor, bakıyorum. Ben baktıkça onlar bana yaklaşıyorlar, bebeği daha da yakından görüyorum. Bebeği seviyor mu yoksa diye şüpheye düşüyorum her seferinde. Ona sarılışından bir anlam çıkartmaya çalışıyorum. Bebeklerin büyüklere bağlanma içgüdülerini iyi bildiğimden, bebeğin büyüğe sarılmasının samimimiyetini sorgulamam mümkün değil. Bu sefer diğer tarafın onun tatlı sevgisine rağmen, ona gösterdiği sahte sevgiyi, onu kullanmasını düşünüyorum. O zavallı çocuğu kendi çocuğum gibi düşünüyorum. Ellerinden alıvermek istiyorum. Üzülüyorum, çaresizlikten eziliyorum, mahvoluyorum.

Geçenlerde küçücük bir bebek kucağında bir kadın yaklaştı yanıma. Pek acıklı duruyordu kucağında bebeğiyle. Dayanamadım, camı açtım, "Seni polise şikayet edeceğim" dedim. Bir saniye durdu, yüzündeki acıklılık silindi, yerine meydan okuma yerleşti, "Selamımı söyle" dedi. Yakındaki zabıtaya uğradım geçerken, böyle böyle oldu, bir şey yapabilir misiniz dedim. Biz bakmıyoruz o bölgeye, Üsküdar'ın zabıtasına haber veririm dedi. Takip etmedim.

Bunları nereye şikayet etmemiz gerekiyor, zabıta doğru kurum mu bilen var mı? Bir şeyler yapalım, kampanya başlatalım. Kimse çocuk sefil edicilerine para pul vermesin, gördüğü yerde hemen şikayet etsin, rahat vermesin. Bilgisi, önerisi olan var mı?

Tatlı tatlı ev güvenliği falan yazıyordun, nereden geldin şimdi buraya derseniz, Özgür Anne'nin bu yazısı tetikledi.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 23 Temmuz 2009 Perşembe 23:34:40 UTC  #    Yorumlar [3]
# 16 Temmuz 2009 Perşembe

Bu yazı da Anneanne Kişi Kamuran Hanım'dan;

.................

İki erkek torunum var. Damla kızımın oğlu, büyük torunum Ilgaz, 2,5 yaşında ve artık her şeyi anlıyor. Onunla olduğum zamanlarda, daha iyi iletişim kurabilmek için çocukken nelerden hoşlandıgımı hatırlamaya ugraşıyorum. Çevremdekilerin bana çocukça davranmasından ve birçok şeyi anlamayacağımı sanmalarından hiç hoşlanmadığımı çok net hatırlıyorum.

Ben de onun için torunumla bir büyükle konuşur gibi konuşuyor ve davranıyorum, sanırım bu nedenden dolayı çok güzel anlaşıyoruz. Birlikte olduğumuz zamanlardan çok keyif alıyorum ve aramızda çok güzel bir iletişim oluyor.
        
Evren kızımın oğlu, küçük torunum Tan henüz 10 aylık ve bir ay öncesine kadar onu sık sık görebiliyordum. İzlediğime göre daha bebek olmasına rağmen, bebek diliyle konuşulduğunda yanıt vermiyor, sadece boş boş bakıyor.

Ben yukarıda bahsettiğim davranışı, kendi kızlarımda da doğdukları andan itibaren uyguladım, onlar da erken ve düzgün konuştular.

Lütfen anneanneler, babaanneler, dedeler, torunlarınızı severken doğru ve güzel konuşarak sevin ki onlarla iletişiminiz çabuk ve zevkli hale dönüşsün kısa zamanda. Çocuklarımıza da yararımız dokunsun.

posted on 16 Temmuz 2009 Perşembe 06:52:01 UTC  #    Yorumlar [1]
# 10 Temmuz 2009 Cuma

Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar disizindeki yazılar:
Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar - Haydi gelin birlik olalım
Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar - Blogcu kimdir? (Blog yazarlarına çağrı)
Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar - Çocuğuma ne faydası var?

Bir önceki yazımda Türkiye'de blogları kullanarak yapılan pazarlamanın gitgide artacağından söz etmiştim. Böyle olunca, markalarda bloglarda tanıtım yapmaya çalışan diğer markalardan ayrışmaya çalışacaklar. Peki bunu nasıl başaracaklar? Ben markaların öncelikle ürünlerinde ve sosyal projelerinde faydaya odaklanmaları gerektiğini düşünüyorum.

Önce çocuklu insanların nasıl hayatları, nasıl kaygıları olduğunu anlamaları lazım. Mesela her annenin genelde zaman sıkıntısı vardır. Blogcu annenin mutlaka vardır. Bu sıkışık zamanın içinde bir sürü de hayati öneme sahip kaygısı vardır. Çocukları için nelere dikkat ettiklerini, ne sorunları olduğunu anlamaları lazım.

Çocuk dostu ürünler

Anne-baba sevgisi kazanmış ürünler. Çocuklu ailelerin hayatını kolaylaştıran ürünler. Bunu doğru bir şekilde yapabilmek için, dehşet bir iletişim mecrası olan bloglarla, ürün geliştirme sürecinden önce temasa geçmeleri lazım.

Peki diyelim ki, ürünler çoktan üretim bandından çıkmış, ailelerin kalbini kazanmak için çok  mu geç? Elbette hayır. O zaman pazarlama kampanyalarında çocuklu hayatı kolaylaştırmanın yolunu arayabilirler. Bu ülkede bebekli, çocuklu aileler için hayat çok zor. Bunu iyileştirmek için yapılabilecek o kadar çok şey var ki, aslında marka yöneticilerinin işleri hiç de zor değil. Her bütçeye uygun derdimiz var. Çocuklarımızın hayatlarını kolaylaştırsınlar. Sosyal internet öyle bir mecra ki, domino taşı gibi her bir parça birbiri ile ilintili. Güzel bir şey yapsınlar ve birimize haber versinler, bilenler bilmeyenlere haber verecektir.

Ben kendi adıma bir talepte bulunayım ve sözü diğer blog yazarı ve okuyucularına bırakayım:

Bebekli Engelsiz Hayat

http://www.bebekliengelsizhayat.org/

Bir süre önce benim de bir yerinden dahil olmaya çalıştığım ama vaktimin yetişmediği bir aileler birliği projesi var. Benim de bloglar sayesinde tanıştığım, bu yazının ve bu blogun yazarının bir girişimiyle alevlendi. Sorun belli, bunca çocuğumuza rağmen, dış dünyada hayat o kadar çocukları göz ardı ederek düzenlenmiş ki, çocuklar evden çıkamıyor.

Pencereden baktırmak yeterli mi?

Sorunlar basit, kötü kaldırımlar, yanlış yerlere yerleştirilmiş otobüs durakları, tehlikeli parklar, olmayan parklar, olmayan alt değiştirme üniteleri, olmayan aile tuvaletleri (dışarıda sıkıştığınızda çocuğunuzu bir yabancıya emanet etmeden bebek arabasıyla sığılabilecek genişlikte tuvalet), olmayan emzirme odaları...

Bu oluşumun aslında temel hedefi, resmi kurumlara görevlerini yaptırmak. Niyetimiz sorunu tespit etmek, resmi mercilere yasal yollardan başvurarak çözüm aramak, sonuçları iel birlikte bu blogdan duyurmak. Bireysel çabaların bütününden bir güç yaratmak.

Markalar da Katkı Sağlasın

Ben aileleri hedefleyen markaların da çorbada tuzunun bulunabileceğine inanıyorum. Bir çay bahçesine bir emzirme kabini konduruverebilirler, bir kaldırım seçip onu bebek arabası dostu hale getirebilirler, bir parka bir kum havuzu yaptırıp, iki ağaç dikebilirler ya da belki kimbilir bir park bile yaptırabilirler olmayan bir yere. Yalnız, bu çalışmaları yaparken, çoğunluğu gözeterek zaten bir çok imkan olan popüler bölgelere yönelmesinler, imkanların daha az olduğu yerleri de değerlendirsinler.

Siz de kendi isteklerinizi yazın
Şimdi blog yazarlarından ricam, kendi bloglarında markalardan taleplerini sıralasınlar. Eminim hepinizin içinde birikmiş bir sürü şey vardır. Çok vakit ayırmadan bir paragraf bile yetebilir. Yazdığınız yazıların altına aynı çağrıyı yapıp, bu yazının yorumlarına linkini eklemeyi de unutmayın. Çocuğunuz için üretim yapan firmalardan neler istiyorsunuz?

Bu yazı ile ilgili gazete haberi için: Blogların gücü strateji yarattı

Bu yazıyı sevdiyseniz bunlara da bir göz atın:

Çocuklarımız için daha çok etkinlik - Yamaha Müzik Okulu
Çocuklarımız için daha çok kitap
Çocuklarımız için daha çok etkinlik
Çocuklarımız için daha çok mekan - Zuzu Cafe

posted on 10 Temmuz 2009 Cuma 08:18:30 UTC  #    Yorumlar [5]
# 02 Temmuz 2009 Perşembe

Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar disizindeki yazılar:
Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar - Haydi gelin birlik olalım
Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar - Blogcu kimdir? (Blog yazarlarına çağrı)
Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar - Çocuğuma ne faydası var?

Not: Yazınının sonunda blog yazarları için bir çağrı var. Malum uzun bir yazı oldu, sonuna kadar okumaya bunalırsanız, en sondaki çağrıya bakmayı ihmal etmeyin.

ANNELER, BABALAR, BLOGLAR VE MARKALAR - BLOGCU KİMDİR?

Dizinin ilk yazısında, ikinci bölüm içinde dünyada neler olup bittiğini, yurt dışındaki pazarlama örneklerini, Türkiye'de benim izlediğim blog türlerini, bunları yazanlar nasıl insanlardır, ne motivasyonlarla yazarlar bunları anlatmaya çalışacağımı belirtmiştim. İzlediğim ve yaptığım aramalarda rastladığım bloglarda gözlediklerimi, ayrıca okuduğum kitaplarda ve araştırmalarda gördüklerimi yazmaya çalışacağım. Elbette benim yaptığım, kendi algımla bir toparlama olacak.

Dünyada Ebeveyn Bloglarında Pazarlama

Aile bloglarının markalar tarafından keşfini takiben, yurt dışında markalar tarafından bir talep patlaması yaşanmış. Blogcular önce bizim gibi farkedilmiş olmalarına şaşırmışlar. Çoğunun bu durum çok hoşuna gitmiş ve kendilerine ulaşan markaları tanıtmışlar. Bazıları, örneğin "Green Mom" (Yeşilci Anne) kategorisinde değerlendirilen bir anne, kendisine gönderilen katkı maddeli numuneyi, hakaret olarak algılayabilmiş. Düzenli trafiği olan, sık yazı yayınlama sorumluluğunda olan bazı bloglar, bu ürünlerle hazır gönderilen makaleleri, bültenleri kullanmaktan, duyurmaktan memnun olmuşlar. Kimileri, eğer onlara hediye olarak gönderilen numune hakkında yazarlarsa, bunun bir rüşvet gibi algılanarak, bloglarında kendiliklerinden yazdıkları yorumların saygınlığının azalacağından endişelenmişler.

Blog sayıları ve türleri, diğer yandan bloglarla ilgilenen marka sayısı arttıkça artmış. Böylelikle işler karmaşıklaşmaya başlamış. Markaların bloglarla iletişimini üstlenmek için ajanslar kurulmuş. Anneler, bloglar üzerine kitaplar, makaleler yazılmış (babaları bir gözardı etme eğilimi var). Bazı saygın blog yazarları, ürün yorumlarına yer açmak ve "esas" bloglarından ayırmak için "product review" (ürün yorumu) blogları açmışlar. Bunun üzerine bazıları da sadece "product review" blogları açıp, bu bloglara reklam alarak ek gelir sağlamaya çalışmışlar. Bazı markalar bloglara reklam vermişler. Sonra bu mısır patlağı gibi bir sürü blogu toparlayıp, ortak bir dil oluşturmak, ya da sadece bir zincir oluşturarak bu bloglara topluca reklam almak gibi amaçlar için platformlar kurulmuş. Bloglar, aileler, markaların iletişimi almış başını yürümüş.

Artık Amerika ve Avrupa pazarını hedefleyen markalar bu bir sürü blog içinde, bir sürü markanın arasından sıyrılıp ön plana çıkmak için yaratıcı yollar araştırmak zorundalar. Türlü çeşit kampanyalarla blog yazarlarının ve okuyucularının kalplerini kazanmaya çalışıyorlar. Blog yazarının kendi evinde nefis bir parti vermesi için gerekli tüm malzemeleri sağlamaktan, sınırlı sayıda blog yazarına özel butik ürünler üretmeye kadar varıyor bu kampanyalar.

Türkiye'de Aile Blogları, Yazarları ve Okuyucuları

Türkiye'de belki de en gelişmiş blog türü aile blogları. Oturup kaç tane blog var, bunları kaç kişi takip ediyor diye hesaplarsanız şaşırırsınız. Facebook'u en yoğun kullananan ülkeler arasındaki sıramızın Eurovizyon yarışmalarındakine hiç benzemediğini biliyor muydunuz? Facebook müdavimi ülke oluşumuzu yalnız gevezeliğimize, geyikçiliğimize bağlıyorsanuz, biraz önyargılı davranıyorsunuz demektir. Aşağıdaki liste en çok blogger okuyan ülkeleri sırasıyla gösteriyor (Kaynak:TechCrunch)

1. Amerika
2. Brezilya
3. Türkiye
4. İspanya
5. Kanada
6. İngiltere

Öyle bloglar var ki içerik, yorum, fotoğraf ve dil kalitesi yabancı örneklerini aratmaz. Türlü çeşit blogumuz mevcut:

Bilgi, tecrübe paylaşımı: Çocuk sahibi olmaya ilk çocuktan başlamak büyük haksızlık. Bu işin bir stajı, ön hazırlığı olmalı. İnsan çocuğunu yetiştirirken, o kadar zorlukla karşılaşıyor, o kadar çok şey öğreniyor ki, bunları başkalarıyla paylaşmak ihtiyacı duyuyor. Anne, babalar, hatta anneanneler, babaanneler edindikleri tecrübeyi paylaşarak başkalarının çocuklarına yardımcı oluyorlar. Bu tür bloglara birkaç örnek: http://www.pratikanne.com/, http://www.cocuklahayat.com/, http://anneanneningunlugu.blogspot.com

Gelişim paylaşımı: Bu bloglarla aileler kendi çocuklarının gelişimini merak edenlerle toplu olarak paylaşma imkanı bulurken, aynı zamanda çocuk yetiştirme ile ilgili tecrübelerini, paylaşmak istedikleri haberleri, görüşlerini de kendi içlerinde kararlı bir üslüpla yazıyorlar. Örnekler: http://www.miracik.com/http://asliberry.blogspot.com/, http://ozguranne.blogspot.com,

Özelleştirilmiş bloglar: Çocuk konusunun daha da özeline inip, yemekler, çocuklara yönelik el işi tarifleri, masallar, çocuk aktiviteleri gibi alt konularda yazıyorlar. Örnekler: http://bebegiminyemekgunlugu.blogspot.com/, http://www.cocuklacocuk.com, http://masalagaci.blogspot.com/

Temalı katılım blogları:  Belirli bir tema özelinde, isteyen herkesin belirli kurallar çerçevesinde yazı yazabildiği bloglar. Genelde bir süredir düzenli kişisel blog yazan yazarlar tarafından oluşturulup yönetiliyorlar. Örnekler: www.benimleoynarmisinanne.com/, http://montessoriegitimi.blogspot.com/

Bunlar benim ilk aklıma gelen başlıca blog çeşitleri. Elbette farklı türde, ya da karma türlerde bloglar da var. Bütün güzel blogları saymak, listeleyip kategorize etmeye çalışmak başka bir iş olur. Ben sadece tanımayak isteyenlere tipik örneklerle fikir vermeye çalışıyorum.

Blog yazarı kimdir? Neden yazıyor?

Peki nedir bu insanları, para pul almadan durup durmaksızın yazmaya iten?

Türkiye’de yakın zamana kadar blog yazarlarına “işi gücü yok mu bunun” ya da “sosyalleşme sorunlu, internet bağımlısı” gözüyle bakılıyordu. Oysaki benim tanıdığım düzenli blog yazan herkes, son derece aktif, yoğun ve sosyal kişilikler. Genelde öğrendiklerini, keşfettiklerini başkalarıyla paylaşma motivasyonuyla yazıyorlar. Düzenli, okunan bloglar yazan insanlar (bir yıldan uzun süre, aynı konuda, en az haftada bir-iki yazı yayınlayan):

  • Bilgiye çok değer verirler, karşı taraftan da bunu beklerler
  • Araştırmayı, öğrenmeyi severler
  • Genelde günleri yoğundur, çoğunlukla yetiştirebileceklerinden fazla işleri bekler
  • Yazacak şeyden çok, yazacak vakit sıkıntıları vardır
  • En az bir ya da daha fazla hobileri vardır
  • Sanıldığının tersine, ille de teknolojiye çok hakim olmaları gerekmez, sade bir internet kullanıcısı olabilirler
  • Dili iyi kullanan, insanlarla rahat iletişim kuran kişilerdir

Bebek-çocuk bloglarında ise çok güçlü bir motivasyon vardır. Anne-babalar kendi çocuklarında edindikleri tecrübeyi paylaşarak başkalarının çocuklarına yardımcı olurlar. Çocuk sahibi bir arkadaşınızdan, kendi çocuğunuzla ilgili bir konuda tavsiye isteyin. Hiç üşenmeden ne biliyorsa anlatacaktır. Ama tecrübeler zamanla unutuluyor, çünkü çocuğunuzun her yaşında yeni sorunlarla başa çıkmak zorundasınız. İşte bu noktada blog kayıt altına almak ve online olarak ihtiyaç duyana ulaştırmak adına muhteşem bir araç haline geliyor.

Bir diğer motivasyon da çocukla ilgili gelişmeleri paylaşmaktır. Evinize gelen misafirler, genelde size bir "Merhaba" demeden, nerede diye bebeği aramaktadırlar. Hayatınızın bu "çocuk odaklı" döneminde, onunla ilgili gelişmeleri sevdiklerinizle paylaşmak hem bir iş, hem de bir zevk halini almıştır.

Benim Kitubi'yi nasıl yazmaya başladığımı buradan okuyabilirsiniz: Bu kadar bilgiyi ne yapacağım ben?

Blog okuyucusu kimdir?

Blog okuyucusu da, blog yazarı ile aşağı yukarı aynı özelliklere sahiptir. Aslında potansiyel bir blog yazarıdır diyebiliriz, her an kendisi de yazmaya başlayabilir. Belki vakti olmadığını, belki de blog yazmanın kendisi için fazla teknik olduğunu düşünüyordur. Kendisini, düzenli takip ettiği blogun yazarına takip ettiği formal kaynaklara kıyasla çok daha yakın hisseder. Bir soru sorduğunda karşısında günlük tecrübelerinden yola çıkarak yanıtlar verebilen, politik olmayan gerçek bir insan vardır. Benim Kitubi'yi yazmaya başladığımdan beri, gerek yorumlarla, gerekse özel mail'lerle iletişim kurduğum çok güzel arkadaşlıklarım oluştu. Bir çoğu ile hiç yüzyüze tanışmadım ama eminim karşı karşıya gelsek, saatlerce susmadan konuşabiliriz.

Blog yazarlarına çağrı! (mim mi desem?)

Lütfen siz de blogunuzda neden blog yazdığınıza dair bir yazı yazıp, bu yazının yorumlarına linkini verin (Yorum yazdığınızda lütfen yorumunuzun yayınlandığından emin olmadan pencereyi kapatmayın, bazen sorun oluşuyor, yorumlar kayboluyor). Eğer blogunuz yoksa da, takip ettiğiniz blogları neden okuduğunuzu yorumlara yazabilirsiniz.

Bu yazı dizisi ile ilgili gazete haberi için: Blogların gücü strateji yarattı

posted on 02 Temmuz 2009 Perşembe 12:03:46 UTC  #    Yorumlar [14]
# 25 Haziran 2009 Perşembe

Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar disizindeki yazılar:
Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar - Haydi gelin birlik olalım
Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar - Blogcu kimdir? (Blog yazarlarına çağrı)
Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar - Çocuğuma ne faydası var?

Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar - Haydi gelin birlik olalım

Artık annelerin, babaların sözü mü geçecek nedir, markalar da toplumun geneline hitap edecek ortada ürünler yakalamaya çalışmak yerine, dönüp bize mi soracaklar, ne istiyorsunuz, size nasıl yardımcı olabiliriz diye? Çok güzel işler yapılmaya başladı benim ülkemde de, neden olmasın?

Bu yazı dizisini biraz annelere, daha çok da markalara yazıyorum.Bu nedenle, Kitubi okuyucularının alışkın oldukları dilden ve içerikten biraz farklı kalıyor olabilir. Amacım, dizi tamamlandığında, bloglarımızın iletişim gücünün farkına varmamız ve bu dizi aracılığı ile isteklerimizi markalara ulaştırmamız. Lütfen, yazılara yorum yazmayı ihmal etmeyin. Yazıları elimden geldiğince çok markaya ulaştırmaya çalışacağım.

Yazı 3 bölümden oluşacak, birinci bölümü, yazıyı yazmama esin kaynağı olan 4 girişimci markanın Kitubi'ye ulaşan çalışmalarına ayıracağım. Bloglar gibi birçok markaya çok buğulu, kontrolü imkansız (blogların dilinin kemiği yok) ve dolayısıyla da ürkütücü görünen, birçoklarının da daha ne olduğunu ve gücünü bile tam olarak hayal edemedikleri bir sosyal internet mecrası ile pazarlama cesaretinde bulundular, öncü oldular. Yazının ikinci bölümünde, hem Web 2.0'ı anlamaya ve kullanmaya çalışan markalar, hem de annelerimiz için dünyada neler olup bittiğini, yurt dışındaki pazarlama örneklerini, Türkiye'de benim izlediğim blog türlerini, bunları yazanlar nasıl insanlardır, ne motivasyonlarla yazarlar bunları anlatmaya çalışacağım. Yazının üçüncü bölümünde ise sadece bir anne olarak, markalardan istekte bulunacağım. O pazarlama bütçeleri ile hem çocuklarımız için çok nefis şeyler yapabiliriz, hem de mermer gibi sağlam markalar yaratabiliriz.

İşte dört yenilikçi marka, Tamek Kids, Cafe Crown, Milupa Aptamil ve Uno Büyümek:

TAMEK, http://www.tamekids.com/ sitesinin açılışını basın bülteni ile mail yolu ile ulaştırmış. Mail'de Kitubi'den söz edilmediğinden kredi kartım aracılığıyla gelen standart bir tanıtım mail'i sandım. Günler sonra maillerimi temizlemek amacı ile okunmamış mail'lerime göz atarken içinde bana meyve sepeti göndereceklerini belirttiklerini farkedince jetonum düştü. Adresimi gönderince gerçekten de çok güzel bir sepet geldi ve içinde çeşit çeşit meyve suları vardı. Ilgaz'a  daha çok meyve, daha az meyve suyu vermeye çalışsam da, özel zamanlarda aldığımız meyve suları için %100 Üzüm suyu ve Kan Portakalı Nar İçeceği'ni aklımın bir köşesine yazdım.

Cafe Crown'da kampanyayı yaymak için ağın kendi etki alanını değerlendirmek istemiş olmalı ki, bana takip ettiğim bloglardan Çocukla Hayat aracılığı ile ulaştı. Önce blogun yazarı Handem benden istemiş olduğu adresime bir küçük paket kahve promosyonu gönderdi. Sonra Cafe Crown'dan süslü bir kutu içinde bir kupa ve kahve numuneleri geldi. 3'ü biraradalar ilk çıktığında, yolda belde rahatlık olur diye değişik aromalı paketlerden denemiştik. O zamanlarda Cafe Crown'ı sıcak suya attığımda garip bir koku gelmişti burnuma. Bu numunelerle, kafamdaki kötü imajını silip, yerine güzel bir kahve tadını bırakmış oldu Cafe Crown. En çok karamellisini beğendim.

Milupa'nın iletişim ajansı kanalı ile Ayk Budur! detayında özelleştirilmiş bir mail geldi. İsmimi anneminkiyle karıştırmışlar ama olsun, bu vesile ile sitede ismimin (Damla Doğan Altınören :)) fazla geçmediğini farkettim. Ilgaz'ın ismini doğru yazmışlardı ya yeter. Beni bir organizasyona davet ettiler, çalıştığım için gidemedim. Gidebilsem takip ettiğim blogları yazan bir sürü insanla tanışacaktım tahminen süper olacaktı.

Son olarak bugün Uno'dan bir mail geldi. www.buyumek.com.tr 'yi yayına açtıklarını haber verirken, yazılarımdan Katı Gıdalar - Çiğnemeyi Öğretmek 'i bu sitede yayınlamak için izin istemişler. Ne yalan söyleyeyim çok hoşuma gitti. Hem yazdıklarıma değer verildiğini hissettim, hem de telif haklarıma.

Dört farklı yaklaşım, dört farklı çalışma, aynı mecra, aynı segment. Blog yazarlarına soruyorum, size ulaşan pazarlama aktiviteleri hangileri? Size ulaştıklarında bu markalar için neler hissettiniz? Onlar hakkında yazdınız mı, yazarken reklam yapıyor oluyor muyum diye tereddüt ettiniz mi? Markalara soruyorum, aktivitelere aldığınız tepki nasıl, emeklerinizin karşılığını alıyor musunuz? Yaptığınız, bizim haberimiz olmayan çalışmalar var mı?

Not: Özgür Anne'nin yazısını takip ettiğim için yakaladım. Bu konuda bir yazı yazdıysanız ya da yazarsanız yorumlara link'ini yazabilir misin?

Bu yazı ile ilgili gazete haberi için: Blogların gücü strateji yarattı

posted on 25 Haziran 2009 Perşembe 12:17:48 UTC  #    Yorumlar [5]
# 17 Haziran 2009 Çarşamba

Çocukla taşınmak gerçekten zormuş (Soyak Göztepe). Eski taşınmalarımızda bir 6 ay sürerdi yerleşmemiz çalışma temposunda. Şimdi mümkün mü o kolilerin aylarca ortada durması, her yer Ilgaz için tehlike dolu. Her şey çabucak yapılıp bitirilmek durumunda, ama hiç vakit yok.

Haftalardır ev aramayla başlayan Ilgaz'la ilgilenememe durumum, taşınma ve şansıma işin de yoğunlaşması ile had safhaya vardı. Babası ve benimle oynayamaması, okula gitmemesi, ablasının ayrılması ve herkes yorgun olduğundan yeterince yorulamaması gibi nedenlerle akşam uyuması 10-10:30'ları bulmakta. Sabahları da artık perdelerin inceliğinden midir, pencerelerin büyüklüğünden mi, yoksa yeni odasının heyecanından mı, saat 05:30'la 06:00 arasında uyanıp, pipi dansı yaparak güne başlamaktadır ki, uykusuz gecelerin kadını ben, 3 haftadır günde 4 saat uyku ortalamasıyla gezerken, toplantılar sırasında uyuyakalmamak için her nevi geyik muhabbetini teşvik etmekteyim. Final dönemlerimde bile böyle yorulduğumu hatırlamıyorum. Allahtan aile büyükleri var.

Peki madem durumun budur, ne işin var gecenin 12:30'unda taşınma yazısı yazmakla, te git yat derseniz, haklısınız. Seviyorum yazmayı, okumayı ve sizleri diyor, biramdan bir yudum daha alıyorum, şöyle yarı yerleşmiş eve bakıyor, bitmiş halini hayal ederek keyifleniyorum.

İş planı:

  • Tez zamanda, fazla uzatmadan işler yoluna koyula. Evdeki güvenlik açıkları kapatıla.
  • Çevre bölgede, düzgün bir yemek menüsü, şefkatli öğretmeni olan, mümkünse yıl sonu gösterisi falan yapmayan, sakin bir okul buluna.
  • Yaz okulları araştırıla.
  • Yaşıtlarından bir oyun grubu kurula.
  • Okul saatleri ağır gelirse, Ilgaz hasta olursa diye yakın çevrede oturan, hamarat bir sağ kol buluna.
  • Güncel bir bebek bakım kitabı ve hatta ev düzeni kitapçığı hazırlana.
  • Ilgaz'ı da alarak, Tan ziyarete gidile.

Bu çevrede iyi yuva bilen var mı?

posted on 17 Haziran 2009 Çarşamba 21:46:57 UTC  #    Yorumlar [0]
# 24 Mayıs 2009 Pazar

İkiz anne-babalarına her zaman özel bir saygı duymuşumdur. Tek çocuğa bile bakmanın, hele de Türkiye şartlarında ne kadar zor olduğunu gördükten sonra, çoğul bebek büyüten ebevenynler benim ermiş, üstad statüsünde.

Yorumlarda Ebru Hanım sormuş:

"İkizlerim var,ayrıca onlar için özel şeyler var mı, acaba kolaylaştırıcı, kendim bakıyorum yalnız başıma çok zorlanıyorum."

Kitubi'yi takip edenlerden mutlaka  çoğul anne-babaları vardır diye düşündüm. İkiz ailesi olup blog yazanlar var mı aranızda? Ya da bildikleriniz varsa lütfen Ebru Hanım'a ve diğer ikiz annelerine babalarına yardımcı olması için yorumlara yazabilir misiniz?

Eğer ikizleriniz var, blogunuz yok ve bu konuda bir şeyler yayınlamak istiyorsanız, bana e-mail'le gönderebilirsiniz, Kitubi'de yayınlarım.


 

posted on 24 Mayıs 2009 Pazar 19:11:30 UTC  #    Yorumlar [6]
# 21 Mayıs 2009 Perşembe

Bekir Coşkun'un bugünkü yazısından

"...Hep böyle olur; bir kadın gittiğinde; övgüler, uyarılar, yakınmalar, dualar yetim kalır.

Kapı eşiğindeki 'Dikkat et...
'ler duyulmaz, annesi gitmiştir 'geç kalma...'nın.

Kadınlar, arkalarında büyük boşluklar bırakarak giderler.

Bir kadın gittiğinde pek çok kişi gitmiştir aslında. Ve bir kadın gittiğinde pek çok 'yetim' bırakmıştır arkasında..."

 

posted on 21 Mayıs 2009 Perşembe 06:51:45 UTC  #    Yorumlar [0]
# 27 Şubat 2009 Cuma

Cinsiyet ayrımcılığı ile hayatımız boyunca karşılaşıyoruz, sokakta, okulda, iş hayatında, hepimiz için geçerli olmasa da bazılarımızın evlerinde. Ben bu ülkede yaşayan bir insan olarak, koyabildiğim yerde tepkimi koyarak, toplumdan gelen ayrımcılıkla birlikte yaşamaya alıştım. Hiç tahammül edemediğim iki şey var, birincisi, kendi kendilerine ve hemcinslerine karşı ayrımcılık uygulayan kadınlar, ikincisi oğullarını itina ile potansiyel bir kadın ezicisi olarak yetiştiren anneler.

Bu yazımda bu iki radikal gruba çok değinmeden, anne-baba olarak farkında olmadan düşebileceğimiz hataları hatırlatmak istedim. Bazı davranış biçimleri toplumda o kadar oturmuş ki, bunları sorgulamadan yapıyoruz, sonuçlarını çok düşünmeden:

Erkek çocuğu olan aileler:

  • Bebeğinizin pipisi ortada fotoğraflarını çekip konu-komşuya gösterirken şunu sorun kendinize, eğer bu bebek kız olsaydı da bu rahatlıkta olacak mıydım? Cevabınız "Hayır"sa çekmeyin o fotoğrafları. Ne var canım, bebek bu, aradan çıkmış işte, doğal bu, diyorsanız başımın üstünde yeriniz var.
  • Çocuk, sokakta bir kız çocuğa ilgi gösterdiğinde, komşu teyzenin bacağına sarıldığında, gazetede güzel bir kadın fotoğrafına bakmak istediğinde, "çapkın olacak" yorumu yapıyor musunuz? Kızınız olduğunu düşünün, ilk cümledeki kadınları erkeklerle değiştirin. Çok çapkın kızım olacak der miydiniz? Cevap "evet"se bile bence ertelenebilir bu konular.
  • Emmeyi bırakmak istemiyorsa bunu cinsellikle yorumlamayın.
  • Çocuk büyüdükçe kendi işini görmesini öğretin. Temizlik, mutfakla ilgili oyunlar kız çocuk oyunları değildir. Bir insanın kendisine yemek pişirebilmesi, kirlettiklerini temizleyebilmesi kadınsılığını değil, medeniliğini gösterir. Bir erkeğin temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesinin pratikte büyük yararları vardır. Hayatının bir döneminde kendi başına yaşaması gerekirse aç kalıp abuk sabuk şeylerle beslenmez, evi pislikten kokmaz. Ev işlerini yapsın diye erken yaşta sevip sevmediğinden emin olmadığı karşısına çıkan ilk kızla evlenmeye kalkmaz. Kadını temizlikçisi olarak değil, eşi olarak görür.

Kız çocuğu olan aileler:

  • Özellikle yaramazlık türü konularda "kızlar yapmaz" türü ifadeler kullanmayın.
  • Bir erkek çocuk kadar bayılmasa da ona da araba, otomobil, gibi oyuncaklar alın. Arabanın bir ulaşım aracı olduğunu öğrensin. 18 yaşına gelince araç kullanmayı öğretin ve ehliyet almasını sağlayın. İleride sırf kendisini alıp bırakması için abuk sabuk erkeklerle arkadaşlık etmesin. Eşini şoför olarak kullanmak zorunda kalmasın.
  • Kız çocuğu diye evin bütün işini yaptırmayın. Ama okusun diye elini sıcak sudan soğuk suya sokmamazlık da etmeyin, kendi işleri ile ilgili ve yaşına göre evdeki iş bölümü için sorumluluklar verin.
  • Büyüdüğü zaman tornavida, çekiç nedir bunları tanıtın, musluk contası değiştirmek gibi basit işler için eve usta getirmek zorunda kalmasın.
  • Bu konuda ailenin etkisi nedir bilemiyorum ama, erkeklerden onun için araba kapılarını açmaları, eşyalarını taşımaları, tuvalete giderken eşlik etmeleri gibi beklentileri olmasın.
  • Her şeyi pembe ve fiyonklu almayın, her zaman süslü olmak zorunda olduğunu zannetmesin, rahat giysi, rahat eşya diye bir şey var (ama sürekli erkek çocuk gibi de giydirmeyin, sonra ergenlik çağına gelince daha fena kokoş olur :))

Hem kızı hem oğlu olan aileler:

  • Bu ailelerin yukarıdaki konularda çok çok dikkatli olması gerekiyor.
  • Kız çocuğa hangi yaşta ne için izin veriliyorsa ya da yasaklanıyorsa, erkek için şartların değişmemesi gerekiyor.
  • Çocuklara birbirlerini kollamalarının ve birbirlerine yardım etmelerinin öğretilmesi gerekiyor. Oğlana kızı kollaması, kıza oğlanın işlerini yapması değil.

Şarkılara, oyunlara dikkat:

Bizim evde Küçük Ayşe, küçük asker yasak.

Şöyle bir şarkı öğrendim:           

  • Öğrenmek mi istiyorsun,  Bir küçük kız ne yapar?       O sallar bebek, o sallar bebek,  Bebekler hep fır döner.
  • Öğrenmek mi istiyorsun,  Bir küçük bay ne yapar?      Kamçı şaklatır, kamçı şaklatır,   Kamçıları hep fır döner.
  • Öğrenmek mi istiyorsun,  Bir anne hep ne yapar?       O sökük diker, o sökük diker,    Çocuklar hep fır döner.
  • Öğrenmek mi istiyorsun,   Bir yorgun baba ne yapar?  O kahve içer, o kahve içer,      Dumanı hep fır döner.

örnekler çok korkunç.

Hayali oyun oynarken, rol modellere yaptırdığınız işlere dikkat edin. Mesela annem geçenlerde Ilgaz'ın oyuncak astronotlarından birine Merve, öbürüne Ömer ismini vermişti, Ilgaz'la birlikte ikisini aya çıkartıyorlardı. Çok gururlandım ikisiyle de (Ömer ve Merve ile :)).

Bu yazı da hoşunuza gidebilir:
Çocuk Giysileri Nasıl Olmalı?

posted on 27 Şubat 2009 Cuma 22:40:34 UTC  #    Yorumlar [7]
# 10 Ocak 2009 Cumartesi

Bu dizide önceki yazı: Çalışmak ya da çalışmamak arasındaki seçiminizi yaptınız mı?

İşin duygusal tarafını bir kenara bırakıp, çalışmanın avantajlarına konsantre olun. Merdivenin her basamağında bir yukarıya bakıp, dezavantajları bertaraf için önlemlerinizi alın:

  1. Rutin ve kurallar: Bebeğin rutinini ve kurallarınızı belirleyin. Bunları yazılı hale getirin, basın ve bakacak kişilere verin.
  2. Bakacak kişiye sizin kurallarınızın geçerli olacağını anlatın: Özellikle aileden biri bakacaksa ya da fazla tecrübeli, kendisi de çocuk büyütmüş bir bakıcı ile anlaştıysanız, "biz de büyüttük" sözünü sık duymanız muhtemel. Her yiğidin yoğurt yiyişinin farklı olduğunu hatırlatın. Bu gece-gündüz aynı kuralların uygulanması konusu bana göre çalışan bir anne için en öncelikli hedef olmalı. Diyelim ki çocuğunuza anneniz bakacak, bakmayı da çok istiyor ama bu yine de onun için büyük fedakarlık olacak. Eğer çocuğa nasıl yaklaşması gerektiği konusunda onunla rahat bir şekilde konuşamayacağınızı, uyarılarınız için size darılacağını düşünüyorsanız, bir bakıcı tutma konusunu yeniden değerlendirin derim.
  3. Ev işlerini takmayın: En azından düzen oturana kadar düzenlenememiş mutfağı, ütülenememiş gömlekleri, fırçalanamamış lavaboları kafanıza takmayın. Bunları takmayı çoktan bıraktım diyorsanız ne ala.
  4. Güvenlik: Eve kimseyi almaması, bebeğin yanında sıcak içecek içmemesi gibi güvenlik konularını tekrar tekrar konuşun, yazılı verin, şüpheye mahal kalmasın. Size ulaşamazsa kimi arayacak, hangi tür acil durumda nasıl davranılacak detaylı konuşun, birlikte plan yapın.
  5. Çalışmaya başlamadan önce bebeğinizin kendi kendisine uykuya dalmayı öğrenmesini sağlamaya çalışın.
  6. Eğer 6 aylıktan küçük değilse, emziriyorsanız gündüzleri emzirme sıklığınızı azaltın. Uyutmak için ve katı gıdalardan hemen önce emzirmemeye çalışın.
  7. Bir kamera sistemi kurmayı ciddi şekilde değerlendirin. Henüz bakıcınızla anlaşmadıysanız, görüştüğünüz kişilere evde kamera olacağını aktarın. Tamamını izleyecek vaktiniz olmasa bile, şöyle bir göz atmak bile çok rahatlatıyor.
  8. Eğer bir telefonunuzla ulaşacak mesafede güvenebileceğiniz biri yoksa, yatılı bakıcı opsiyonunu değerlendirmenizi şiddetle tavsiye ederim.
  9. Bakıcınız yatılı bile olsa, eve girdikten itibaren çocuğunuzla zorunlu haller dışında siz (ya da eşiniz) ilgilenin. Vaktiniz yettiğince banyosu, tırnaklarının kesilmesi gibi gün içinde yapılması zorunlu olmayan bakımlarını siz (ya da eşiniz) yapın.
  10. Bakıcınızla düzenli değerlendirme yapın. Yatılı ise en azından akşam yemekleri sırasında gün içinde neler oldu, çocuğun değişen ihtiyaçlarına, huyuna göre nasıl düzenlemeler yapılacak bunu konuşma imkanı bulunuyor. Eğer bakıcınız gündüzlü olacaksa ve sıkı bir tempoda çalışacaksanız böyle bir zamanı önceden belirleyin. Haftada bir akşam sizinle birlikte yemek yemesini, hafta sonu sizi bir saatliğine ziyaret etmesini isteyebilirsiniz. Sizin ilişkileriniz ve onu daha iyi tanımanız için de iyi olur.
  11. Günlük bir çizelge yapın ve bakacak kişiden kısa notlarla doldurmasını isteyin (örn. ilaçları, uykuya dalma uyanma saatleri, kaçta ne yedi, kaka yaptı mı, vs). Gün içinde evi ikide bir arayıp uyudu mu, yedi mi diye sormayın.
  12. Bakımını yapan kişiyi rahatlatın. Bakıcınız zaman zaman rutinin içinde bunalıp size danışmak isteyebilir. Örneğin, sizi arayıp, "öğlen hiçbir şey yemedi" derse, "üzülme bir öğün yememekle ölmez, akşama iyi acıkır, iyi yer" güzel bir yanıt olur. Hemen o gün işten erken çıkıp, ertesi gün kendi elinizden seveceği şeyler pişirmeye kalkarsanız işleri sarpa sardırabilirsiniz.
  13. Birlikte eğlenerek vakit geçirdikleri bir zaman aralığı olduğundan emin olun (istisnalar dışında). Çocuğunuz gün içinde iyi vakit geçirirse, yokluğunuzdan daha az şikayetçi olacaktır.
  14. Eğer eşiniz siz çalışmadığınız dönemde bebeğin bakımına çok fazla dahil olamadıysa, daha fazla dahil etmeye çalışın. Yapamaz diye düşünmeyin, babaların bebekleri üzerinde sakinleştirici etkisi vardır.
  15. Asla evden ağlayarak çıkmayın. Bebeğinizin arkanızdan ağlama eğilimi varsa vedalaşma işini fazla uzatmayın, çabucak öpüp, vedalaşıp çıkın, ama habersiz bir anda ortadan da kaybolmayın. Çalışma ve ondan ayrı kalma durumunuzu yanında fazla dramatize etmeyin. Çalışmayı yalnızca bir zorunluluk ve angarya olarak gören bir bakış açısı geliştirmesin hayata karşı. "Seni çok özledim ben bugün, sarıl anneye" onu ne kadar sevdiğinizi bilmesi için yeterli olacaktır. Oğlum her sabah arkamdan neşeyle el sallar, şimdilerde "işe gidiyorum, servise binicem" gibi şeyler de söylemeye başladı. Akşam geldiğimde de beni kapıda karşılar. 

Bu diziyi 7 aylık bebeğini bırakıp işe başlayacak olan Dilek Hanım için yazdım. Kendisine ve işe başlayacak olan tüm annelere iyi şanslar dilerim.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

Bu yazıyı beğendiyseniz:

Bir denge sporu - ebeveynlik

Anne Olmanın Çalışma Hayatına Kattıkları

Güncelleme: Daha fazla tavsiye için yorumlara da bakın.

posted on 10 Ocak 2009 Cumartesi 20:58:39 UTC  #    Yorumlar [8]
# 09 Ocak 2009 Cuma

Cevabınız "Evet, çalışmak" ise, ağlamak ya da ağlamamak arasındaki seçiminizi de yapın. Eğer çalışma kararınızın altındaki temel motivasyon maddi ihtiyaçlarsa, zorunluluktan çalışıyorum, seçim değil diye düşünebilirsiniz. Yine de daha düşük gelir seviyelerinde de farklı yaşam standartları olduğunun ve bu zorunluluğun aslında kendiniz ve çocuğunuz için daha iyi şartlar için yapılan bir seçime dayandığını unutmayın. Kendinizi kurban gibi görmeyin.

Oğlum 7-8 aylık, tatlılıktan tadından yenmez olduğu bir dönemde, akşam 22:30 sularında akşam yemeğimizi ancak yerken, günlerce eşimi bunaltmayayım kendim hallederim diye içime attıktan sonra ağlaya ağlaya aşağıdakileri anlattığım gün dank etmişti çalışmanın benim için ne kadar doğru bir karar olduğu:

"Sabah ağlaması ile uyanıyorum, hemen saate bakıyorum, erkense azıcık uyumuşum diye hayal kırıklığına uğruyorum, geç ise neden ben ondan önce kalkıp rahat rahat kahvaltı edip, onu neşeyle karşılamadım ki diye hayıflanıyorum. Sonra bir telaş başlıyor, altını değiştir, üstünü giydir, kahvaltısını ederse ne mutlu, yemezse öğlen için endişelenmeye başlyorum. Rutin kuracağım diye tüm kararlarıma rağmen ilk esnemesinde uykusu geldi diye heveslenip yatırmaya çalışıyorum. Uyumazsa yarım saat, belki bir saat uyutmakla uğraşıyorum, o sırada bana da uyku bastırıyor. Birikmiş işlerimi bitireyim diye yatıp uyumak istemiyorum. Hiçbir işi yetiştiremiyorum diye kendime kızıyorum, yemek yapmaya, yemeye vaktim kalmıyor, maillerime bakayım diye makinenin başına oturuyorum, kendimi kaptırıyorum, Ilgaz ağlamaya başlıyor. Yaptığım iş planlarıyla ilgili bütün hayallerim yıkılıyor. Onca ay yolunu gözledim, ben ne biçim anneyim, çocuğum uyandı diye moralim bozuluyor. İnsan sevinmez mi uyansın da oynayayım diye, halbuki ne kadar tatlı. Sen akşam geldiğinde ne güzel onunla oynuyorsun, ben de istiyorum yemek hazır olsun, ben de sizinle oynayayım. Bazen organize olup, çıkıp malzemeleri bile alamıyorum. Sen gelince onu senin kucağına atıp yemek pişiriyorum. Saat 10 oldu, daha ancak akşam yemeğimi yiyorum. Ben bu annelik işini yüzüme gözüme bulaştırdım, gel sen emzir, ben baba olayım."

Ağlamayın

Ağlamayın, amacım çalışmayan anneleri üzmek değil. Bebeğin size bu kadar çok ihtiyaç duyduğu dönem sınırlı bir dönem ve çalışmayan anneler de organize olabilirler. Anlatmaya çalıştığım hep çalışan annelerin ne kadar üzüldüklerinin anlatılması. 7/24 anne olma işi de kolay bir iş değil ve gerçekten herkesin harcı da değil, bunu kabul etmek lazım. Kimse çalışmamayı seçmenin zorluklarından bahsetmiyor.

Eğer seçiminizi yaptıysanız, artık ben onu nasıl ellere bırakıp gideceğim tarzı düşüncelerin kimseye yararı yok. Tamam, ağlamak anneliğin doğasında var, ama bu ağlama işini de çok abartmamak lazım. Annenin psikolojisinin çok ciddi şekilde çocuğu etkilediğini, eğer anne çocuğunu bırakırken üzülmezse, çocuğun da mutlu olacağını düşünüyorum. Anne evden ne kadar neşeli çıkıp, akşam ne kadar neşeli dönerse, bebek de o kadar neşeli geçirir gününü. Depresyon salgın bir hastalıktır.

İşin duygusal tarafını bir kenara bırakıp, çalışmanın avantajlarına konsantre olun. Merdivenin her basamağında bir yukarıya bakıp, dezavantajları bertaraf için önlemlerinizi alın.

Çalışan anne olmanın avantajları:

  • Daha fazla gelir.
  • Rutinin dışına çıkıp geniş açıdan bakabilme: Hergün aynı şeyleri yaptığınızda bazen çok olağan şeyler bile büyük sorunlarmış gibi gelir. Evin dışında, çocuktan uzak zaman geçirdiğinizde, zamana bırakılması gerekenle, çözüm üretilmesi gereken durumları daha iyi ayırt edebilirsiniz.
  • Yönetme için daha fazla zaman: Uygulamanın (yedirme, içirme, giydirme, uyutma..) bir bölümünü başkasına devrettiğiniz için, çocuğunuzun ihtiyaçları için araştırma, fikir alma, karar verme gibi konular için daha fazla zamanınız kalır.
  • Özgüven: Çalışmaya alışık biri, hele ev işlerinde süper başarılı değilse özgüveni yara alabilir.
  • Başarı tatmini beklentisini çocuktan uzaklaştırma: Yoga felsefesinde ilgi konularını çoğaltma ve dağıtma önerilir. Böylece sevdiklerinize çok yüklenmez, tek konudan o konunun taşıyabileceğinden fazla şey beklemezsiniz. İşinizle oyalanır, çocuğun erken ya da geç yürümesini kişisel başarı konusu yapmazsınız. Böylece çocuk daha sağlıklı büyür.
  • Kurallar ve düzen: Eğer bebeğinize kurallarınıza sadık kalacak birinin bakmasını sağlayabilirseniz, verdiğiniz kararları uygulamada sizden daha başarılı olabilir. Varsayalım ki zorla yemek yedirmemeye karar verdiniz. Kendi pişirdiğiniz yemeği, kendiniz yedirmeye kalktığınızda, eğer yemezse hayal kırıklığına uğrarsınız, çocuğa zorla yedirmeye çalışmanız çok muhtemeldir. Bakıcınıza ya da annenize "zorla yedirmeyeceksin" kuralını koyduysanız, çocuğu zorlarken iki değil üç kere düşünecektir. Annesinin kararı deyip, beyninde topu size atarak rahatlayacaktır.
  • Kaliteli zaman: Çalışmadığınız dönemde çocuğa "gerçekten" ayırdığınız zamanı hesap edin. Aklınız ütüde ya da ocaktaki yemekte olmadan. Çalıştığınızda akşam eve geldiğinizde onu çok özlemişsinizdir. Bütün gün uyumamışsa üzülen, yorulan siz değilsinizdir. İşteki dertlerinizi çocuğa yansıtmak istemezsiniz. Birlikte geçireceğiniz toplam 1 saatse, hiç değilse o bir saatte başka hiçbir şey düşünmez, yalnız çocuğunuzla ilgilenirsiniz. 

Annesi çalışan çocuklar, anneleri ile daha fazla vakit geçirmek isteyip, annesi çalışmayanlara özeniyor olabilir. Özellikle okula, kreşe gitmiyorlarsa, yaşıtları ile çok zaman geçiremiyorlarsa. Ama unutmayın ki bu annesi çalışmayan çocukların da annelerinin çalışmalarını tercih etmeyecekleri anlamına gelmiyor. Benim annem ben doğmadan önce (3. çocuğuyum) doğuya taşındıkları için işini bırakmak zorunda kalmış. Küçükken annemle oturmaya, birlikte yemek pişirmeye, sohbet etmeye bayılırdım. Yine de aklım erdikten itibaren, annemin çalışmasını isterdim, onun çalışmayı özlediğini farkeder, bizim için yaptığı fedakarlığın olması gerekenden fazla olduğunu düşünürdüm.

Çalışmaya başlayacak annelerin akıllarının evde kalmaması için alabilecekleri önlemleri de yarın yazayım. Lütfen siz de fikirlerinizi paylaşın.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

Güncelleme: bu dizide sonraki yazı; Çalışacak Annelere Akıllarının Evde Kalmaması için 15 Öneri 
 

posted on 09 Ocak 2009 Cuma 15:58:42 UTC  #    Yorumlar [6]
# 31 Aralık 2008 Çarşamba

Yeni yılda dertleriniz yenidoğanınızı emzirmek, 3 aylık bebeğinizin gaz sorununu çözmek olsun, lohusa depresyonu sizden uzak dursun. Katı gıdalara başlayana sebzeleri sevdirmek, onun ilk adımlarını görmek için sabırsızlanmak, artık tuvaletini tuvalete yapması için uğraşmak, hangi yuvaya gideceğine karar vermeye çalışmak ve bu ve bunun gibi dertler olsun.

Yeni yılda ne sizi ne yavrularınızı başka şeyler üzmesin. Bunlar da üzmesin seneye geçecekler diyeceğim ama anneler babalar çocukları için üzülmeden yaşayamazlar. Sorunlar bitmişse, krizler bitmişse, endişeler bitmişse hayat da bitmiş demektir. 2009'da dertleriniz çözülebilir olsun. Bunları çözmek için gücünüz, özgüveniniz, umudunuz olsun.

2009'da yüreğiniz sevgi dolu olsun.

Sevgilerimle,

Damla

 

posted on 31 Aralık 2008 Çarşamba 12:27:59 UTC  #    Yorumlar [5]
# 21 Aralık 2008 Pazar

Bir süredir Benimle Oynar mısın Anne'nin mail grubunu takip ediyorum. Umarım biz de yakında çengelköyde bir grup oluşturabileceğiz (Bu tempoda nasıl yetişeceğinin üzerinde durmamaya çalışıyorum).

Bu yazımda, grup üyelerinden adaşım Damla Hanım'ın bir yazısını kendisinin izniyle paylaşıyorum. Epeydir değinmek istediğim birkaç konuyu birden kapsayan bu yazısını, gruptaki arkadaşlarımızdan birinin, çocuk doktorlarının alışveriş merkezine gitmemeleri ve top havuzlarının mikrop yuvası olduğu uyarısını paylaşması üzerine mail olarak atmıştı.

.....................

  1. Nereye kadar hijyen?
  2. Çocuk doktorlarının psikolojik danışma paradigması nereye kadar devam edecek? Ya söyledikleri doğru değilse?

Nereye Kadar Hijyen?

Çocukları hijyen şartlarda büyütmek tamam, ama kimi zaman evimizin havası kimyasallar açısından dışarıdaki havaya göre daha  kirli bile olabiliyor (ref. ev hava temizleme cihazları ile ilgili açıklamalar). Ayrıca doğal immunite cok onemli. İmmun sistem hücrelerinin öğrenmeleri gereken tonlarca bilgi var ve "Çocuk bu düşe kalka, hastalanarak büyür” terimi tam da bunun için. “Hastalanmıyor benim çocuğum, süper bakıyorum” demek, ileride bu koruduğunuz etkenlerle karşılaşmayacağı ve karşılaştığında hasta olmayacağı sonucunu sağlamıyor. Lütfen bu söylediklerimden de çocuklarınızı hasta edin temasını çıkartmayın. Siz nasıl yaşıyorsanız onlar da öyle yaşamaya alışsınlar demek istiyorum. Daha da kötüsü biz bir endüstri-gelişmekte olan ülke arası bir yerde yaşıyoruz ve çocuklarımızı çok da temiz bir geleceğin beklediği söylenemez. Genetik kodların bunlara yavaş yavaş alışması gerekiyor. Biliyor muydunuz,  genetik bilgilerimizi içeren DNA’mızın %90’ı junk DNA’dan oluşuyor ve bunları daha önce atalarımızın geçirdiği enfeksiyonlar ve kazanmış oldukları mutasyonlar ile edinmişiz. Belki de ortamla uyumlu çocuk yetiştirmek onların daha şanslı genoma sahip olmalarını sağlamak anlamına geliyor. Bu benim yaklaşımım ve bence en güzeli önsezilerimizin izin verdiği ölçüde çocuk yetiştirmek.

Çocuk doktorlarının birinin dediği diğerini tutmuyor

Ya bir gün gelip de yumurta özürü gibi, pardon çocuklarınıza demir verin dedik ama demir yüklemesi yapılan çocukların zeka seviyeleri birkaç birim daha düşük çıkıyor (ref. pubmed) demeleri çok uzak gözükmüyor. Bu çok normal çünkü bilgi gelişiyor ve uzun süreli takip sonuçları bize yeni bilgiler ve görüşler kazandırıyor. Tıpkı çok kullandığımız ilaçların apansızın piyasadan kalkması gibi bir olgu bu. Ayrıca bu alışveriş merkezinden uzak tutun söylemi daha çok Amerikan ekolü çocuk doktorlarının söylemi gibi geliyor. Amerika’da yeşil alanlar alışveriş merkezinden daha fazla, bizde ise gidişat tam tersi yönde. Tercihimizi tabi ki doğal ortamlarda yaşamak üzere kullanıyoruz ama bence çocuklarımızın bizlerle birlikte sosyalleşmesinin önüne de geçmemek gerek. Onlarla birlikte alışveriş yapmak büyük zevk ve bunun onlar için de çok öğretici olduğuna inanıyorum. Yararları ve zararları kesinlikle tartışılmalı. Buradan da çocuğa özgü bir hayat mı yaşamalıyız, yoksa çocuğumuzu da kendi hayatımıza adapte ederek bir süre sonra herkesin ortaklaşa birçok zaman geçirdigi ve bu zamanlardan keyif aldığı bir yaşam şekli mi oluşturmalıyız sorusu aklıma geliyor.
Çocuk doktorları da psikolojik yönlendirme egitimi almadıklarına göre anneyi eğitme gibi bir güdülerinin  olmaması gerekiyor. Çocuk doktoru benim bildiğim kadarı ile çocuğun fizyolojik sorunları ile ilgilenir. Ve daha çok takip amaçlı olarak ilk yaş süresince ziyaret edilir. Alışverişe gitmeyin biraz doktorluk dışı bir tavsiye kısmına girmiş. Bunun da doğruluğu tamamen kisişel kuramlarca irdelenebilir.


Küçük toplar (pvc-plastik)üzerinde ne derece mikrobiyal ortam oluştuğuna dair doktorunuzun kesin kanıtı var mı? Varsa bu bilgiyi öğrenmek isterim. Yoksa enteresan bir bilimsel çalışma olabilir. Ne de olsa bakteriler plastik yerine halı gibi organik materyaller üzerinde daha fazla canlı kalabileceklerdir.

....................

Damla Hanım'a çok teşekkür ediyorum. Tatlı oğluna hitaben yazdığı yazılarını Oğlum Büyürken isimli bloğundan okuyabilirsiniz.

Bu yazıyı sevdiyseniz:

Bir denge sporu - ebeveynlik

Çocuk doktoru seçerken

 

posted on 21 Aralık 2008 Pazar 20:14:13 UTC  #    Yorumlar [0]
# 13 Aralık 2008 Cumartesi

Özgür Poyrazoğlu bu ayki (Aralık 2008) PCnet dergisinde "Blog Güncesi" başlıklı sayfasında Kitubi'yi yazmış. Ayın Blog'u olarak tanıttığı Kitubi için yazdığı güzel şeyleri okuduğumda çok sevindim. Derginin web sitesinde dergi içeriği yayınlanmadığı için link veremiyorum. Kısa bir alıntı yapmayı uygun buldum:

"...Siteye ilk girildiğinde de anlaşıldığı üzere araştırmaya meraklı bir yazarın kafasına takılanları araştırıp sonra da büyük bir ciddiyet ve disiplinle paylaştığı bir blogla karşı karşıyayız. Araştırmaya meraklı yazarın anne olmasıyla birlikte karşısına araştırılıp tecrübe edilecek o kadar çok konu çıkıyor ki; bulunan cevapların kendine saklanmayıp herkesle paylaşılması farz oluyor..."

Yazıda ayrıca Kitubi'nin .Net platformunda yazıldığından, sadeliğinden ve işlevselliğinden de söz edilmiş. Bu vesile ile bir konuya daha değinmek istedim. Şu anda Kitubi'nin altyapısında açık kaynak kodlu bir yazılım olan dasBlog kullanıyorum, hatta onun da eski bir sürümünü. Kullanışlılık (okuyucu) açısından bazı eksikleri var. Ana sayfada son yazıya kadar indikten sonra önceki sayfalara gidilememesi, son yorumların ana sayfada derli toplu gösterilememesi gibi. Bu ve bunun gibi eksikleri gidermek üzere epeyden beri siteyi BlogEngine.NET'e geçirmek istiyorum. Sadelik ve işlevsellikten ödün vermeden elbette. Bu yazı ile birlikte Kitubi'nin altyapısını geliştirmek için gerekli motivasyonu da almış oldum. Özgür Poyrazoğlu'na çok teşekkür ederim.

 

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 13 Aralık 2008 Cumartesi 21:41:47 UTC  #    Yorumlar [5]
# 01 Aralık 2008 Pazartesi

Evde Tamı "Tan"ına iki bebek var :) Tamam benimkine artık bebek demek olmuyor, koca bebek diyelim. Annem, ablam ve lahana dolması yeğenim Tan bizdeler. Ilgaz'ın pek keyfi yerinde, anneannem yedirsin, anneannem yatırsın, anneanem giydirsin, Tan ağlama. Zaten bir hafta kadar önce evde anneannem özledim, babaannem özledim... diye sayıyordu. Bir kıskanma durumu olmadığı için de pek neşeliyim. Hatta ablam Ilgaz onunla ilgilenmediği için annemden kıskanıyor desek yalan olmaz.

Kulağa biraz garip gelebilir ama bu Tan bebek çok tatlı ağlıyor. Ben den onu sakinleştirmeye çalışırken öpüyorum, muhteşem kokuyor :)

Akşamüstleri gaz derdi baş gösteriyor ve bir anda ağlamaya başlıyor. Ben de Ilgaz'dan sonra atıp tutuyordum, boş yere kendimi üzdüm gaz yüzünden, ne değişti, bak geldi geçti, masajlar, altını açık tutmalar ne gerek vardı diye. Sonra bir baktım hoop, Tan efendiyi rahatlatayım diye aynı yolları deniyorum. Denk gelip de rahatlayıp uyursa bu sefer ablam üzülüyor, ben susturamadım, benim aklıma gelmedi diye. Aklıma lohusa depresyonu dönemimi getirdi, günlerce aynı sıkıntı sürerdi, internetten araya araya bir çözüm bulurdum. Sonra günlerdir niye bulmadım çocuk acı çekti diye daha beter üzülürdüm. Tam ben çözümü bulurdum, o derdin miyadı dolar, başka bir şey başlardı. Bu annelik böyle sanırım, ömrümüz kendimizi suçlamakla geçiyor.

Uzun sözün kısası, Tan'la birlikte eski bilgileri hatırladım, iki bebekte de işe yaradığını izlediğim bazı şeyleri yazayım dedim. Ama öncelikli tavsiyem bu gaz sorununu çözmeye çalışma işini abarmamanız olur. Bebekler ağlarlar, susturmaya çalışın ama kendinizi parçalamayın.

Kriz anlarında:

* Karın masajı: Farklı kaynaklarda aşağı yukarı aynı tarifler var. Bu kaynakta detaylı anlatılmış. Bence işe yarayan temel kısmı karna sıcak elle yapılan bası ve ayakları itmek. Gazlı bebeği uyuturken de deneyebilirsiniz. Yatağında karnı kavranarak uyutulan bebek, hiç değilse kucaktan aktarılırken geri uyanmamış olur.

* Futbol tutuşu: Çok rahat bir tutuştur, hem o rahatlar, hem sizin beliniz de ağrımaz. Bu videoya bakabilirsiniz.

* Sıcak uygulama: Havlu ısıtmakla uğraşmak zordur. Termofor, ya patlarsa diye korkutur. Ablam için beşiktaş pazarından kiraz çekirdekli yastık almıştım, tezgahta unutmuşum. Kiraz, vişne bulursanız kendiniz yapabilirsiniz, bana sanki zeytinle de olur gibi geliyor. Yağını arındırmak zor olabilir tabi. Bu blogda tarifi var.

* Ayakları kaldırma: Yine uyutmak için çok iyi. Bebeği ayakların kavrayıp yukarı doğru kaldırın, poposuna pat pat vurarak gazı hissetmemesini sağlayın, sonra bir çarşafı katlayıp ayaklarının altına yerleştirin. Dalarsa siz de bir yarım saat uzanırsınız.

* Karın üstü yatırma (Popo biraz havada olmadı, karnının altına ılık havlu koyulabilir): Dikkat! Gözetim altında iken yapılabilir, ani bebek ölümü sendromundan sakınmak için gözünüzün önünde değilken yüzüstü bırakmayın.

* Onun sesini bastıracak yükseklikte müzik: Gazla ne ilgisi var diyeceksiniz. Sanırım bu bebeklerde bir "bug" (yazılımcı dilinde hata) var. Beyni gaz sancısı üzerine "ağla" komutunu verdi diyelim. Sonra anne bir şeyler yapıyor rahatlatayım diye, iyi de geliyor. Ama rahatladım, "sus" komutu verilemiyor. Belki de ne olur ne olmaz ben ağlayayım da, ya gene sancı olursa, diye ağlamaya devam ediyor. Eğer durum buysa, bebeği ilk anda şaşırtıp susturacak, sürekliliği ile de sakinleştirip yatıştıracak bir müzik etkili olabiliyor.

* Alt değiştirme: Belki de popo açık, bacaklar itilmiş pozisyonda hatta makat temizlenirken hafif uyarıldığı için alt temizliği de gaz çıkartmada işe yarıyor.

Önlem olarak:

* Gezin: Açık hava çok iyi gelir, bebek arabasıyla, arabayla gezinti de iyi gelir.

* Yorulsun: Keyfi yerindeyken atıp tutun, yoğurun. Sonra ağlamaya başlayınca masaj da egzersiz yaptırmak da zor oluyor. Ağlamadığı saatlerde uyaranlarla yorun ki, hem hareketle gazını rahat çıkartsın, hem gaz gelince uykuya kolay yenik düşsün.

* Emzirme sıklığı: Çok ağlıyorsa önce iyi beslendiğinden emin olun. Mesela iki gün üst üste aynı saatlerde sağlık ocağında tarttırın, kilo kaybı yoksa içiniz rahat eder. Bol bol çiş kaka yapıyorsa bu da yeterli bir veri sayılabilir. Eğer bundan eminseniz yarım saatte bir meme vermek yerine önce bir yukarıdakileri deneyin. Ilgaz çok gazı varken emince daha çok hava yutup daha beter oluyordu.

* Çok ısıtmayın, çok üşütmeyin.

Bitkisel şeyler: Rezene çayı içirmek ve karnı ve ayaklarına acı elma yağı ile masaj yapmak da bazen işe yarıyordu.

Siz de işe yaradığını bildiğiniz yöntemler varsa yazar mısınız?

Bu yazı hoşunuza gittiyse bunlara da bakın:

Sabaha kadar uyuyan bebekler - beslenme

Demir damlası, ya da başka bir deyişle, pas damlası

Yanlış bilinenler (3) - bebek bakımı

Finite State Machine (Sonlu Durum Makinesi)

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 01 Aralık 2008 Pazartesi 22:27:52 UTC  #    Yorumlar [3]
# 10 Kasım 2008 Pazartesi
7 yaşında babasını kaybetmiş. Büyük kardeşleri (Fatma, Ahmet, Ömer) difteriden ölmüşler, Atatürk onları hatırlamıyormuş. En küçük kardeşi Naciye 12 yaşında öldüğünde 20 yaşında olan Atatürk çok üzülmüş.

Pek "şans-ı yaver"lerden olmadığımı düşünürüm. Bazen "kısmet" der geçerim. Son günlerde bu kısmet işinden sıkıldım. Tanrı beni "Gerilla" gibi yetiştirmeye çalışıyor diye havaya sokmaya çalışıyorum kendimi.

Bugün işyerimin düzenlediği törende bunu düşündüm. Tanrı Atatürk'ü gerçekten gerilla gibi yetiştirmişti. Senin bu millete yapacakların var, seni şımartacak, oyalayacak hiçbir şey yapmıyorum. Al sana hayatın gerçekleri küçük yaştan, arada da hatırlatırım. Çalış, çabala ve imkansızı başar. "Kill Bill"deki ustanın "Uma Thurman"a yaptığı gibi (evet tamam tam olarak değil, olsun).

Emin olduğum bir şey var, o da Zübeyde Hanım ile çocuğunun yalnızca ilk 7 yılında yanında olabilmiş babası Ali Rıza Efendi'nin bir biçimde, tüm bu şartlara rağmen, çocuklarına özgüven aşılayabilmiş oldukları. Çünkü özgüvenle, sevilmeden büyümüş bir çocuktan asla Atatürk olamaz. Ne kadar hırslı olursa olsun, bir yerde çuvallar. Belki Adolf Hitler olur, ama Mustafa Kemal Atatürk değil. Peki biz tuvalet eğitimi için bile aman kendine güvenini kaybetmesin diye her lafı, her hareketi hesaplarken, 6 çocuklu, üstelik 4'ünü kaybetmiş, üstüne kocasını kaybetmiş bu kadın, genç yaşta ölen bu adam, bunu nasıl başarabildiler? İkisinin de yattığı yer cennet olsun.
posted on 10 Kasım 2008 Pazartesi 20:59:24 UTC  #    Yorumlar [0]
# 26 Ekim 2008 Pazar

Kitubi'de bebek bakımı ve hamilelik üzerine yazıyorum. Konu dışına çıkmak adetim değil. Ama bunu yazmadan rahat edemeyeceğim artık. Madem böyle bir konuyu yazdım, keskin olsun. Yazdığıma değsin.

Nerede yaşadığını sanıyorsun sen? Bir sivri akıllının kafasına göre yazdıklarını okumak. Okumak yetmedi aklına eseni gelen geçen okusun diye yazmak. Bütün dünyaya açık sayfalar. Neresi sanıyorsun sen burayı?

Televizyonun yok mu, gazeten yok mu, otur dizilerini, aralarındaki reklamlarını izle, kontrol ediyoruz onları gücümüz yettiğince. Sen kendini ne sanıyorsun ki, başkalarının da okuyacağı şeyler yazıyorsun, kimsin sen? Günlükmüş...Maarif ajandaların kökü mü kurudu? Eskiden saklanır gizli gizli yazardık biz günlüklerimizi kimse okumasın diye, açmazdık öyle ulu orta.

Ben de şaşırmış gibi oturup yazıyorum, "Bebeğimizi nasıl bakalım?", "Hamile iken ne yiyelim, ne içelim?". Haddimi bilmez gibi planlar yapıyorum, zeki çocuk nasıl yetiştirilir, cinsiyet ayrımcılığı yapmayan oğullar büyütmek üzerine düşünüyorum, vakit bulayım da, şöyle dişe dokunur yazılar yazayım diyorum. Hayır benim blog öyle blogger'da falan da durmuyor, baktılar blogger'ı wordpress'i kapatmakla olmuyor, kapatıverirler bütün interneti, bir televizyona, bir telefona kalırız iletişim diye maazallah bir benim yüzümden.

Konu kapatma olunca memleketimdeki yasanın, mahkemenin gücüne bak. Uyarı yok, açıklama yok, gerekçe yok. Kapatıyorum...kapatıyorum...kapattım!

Diyarbakırda bir suç işlenmişse, Diyarbakır'ı mı kapatalım?

Oral Çalışlar Radikal'deki yazısında konuyu bilgisizliğe bağlamış, umarım durum bu değildir. Çünkü cahillik, medeniyet yolundaki çok erken bir dönem. Önce cahillik geliyor, sonra az bilginin getirdiği korku, sonra bu korku ile cahilce yasaklar, sonra işler biraz karışıyor. Ben korkulu cahil yasakçılığı döneminde olduğumuzu tahmin ediyorum. Her ne kadar bu karışıklık ihtimali beni korkutsa da, korkunun ecele faydası yok diyorum.

Çocuklarımız büyüdüğünde bunların bitmiş, aydınlık günlerin gelmiş olacağını umuyorum...

Güncelleme (28 Ekim): Blogger bugün öğlen saatlerinde açıldı...

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

 

 

posted on 26 Ekim 2008 Pazar 22:28:28 UTC  #    Yorumlar [1]
# 20 Ekim 2008 Pazartesi

18-24 Aylık Bebek Bakımı Serisinde Önceki Yazılar:

18-24 Aylık Bebek Bakımı - Hijyen ve Gezme Çantası

18-24 Aylık Bebek Bakımı - Oyun Zamanları

18-24 Aylık Bebek Bakımı - Günlük Rutin

Önceki yazılarda da söz ettiğim gibi, düzeni sağlamak ve oğlumuzun gelişim durumuna göre öncelik vermek istediğimiz konuların hatırlanmasını sağlamak amacı ile bir rutin hazırladık. Bu rutinin dil gelişimi ve güvenlik maddeleri ile ilgili bölümünü bu yazıda yayınladım. Bu konu da ayrı bir yazı konusu ama çocuğumuzun bebeklik ve erken çocukluk döneminde (5 yaşından önce) herhangi ikinci bir dil öğrenmesinden yanayız. Bu konuda bakıcımızın Rusça biliyor olması durumunu bir fırsat olarak gördük. Aslında tercihimiz bakıcısının başladığı günden itibaren onunla hep Rusça konuşmasıydı, ama özellikle gelen gidenle iç iletişim ihtiyaçlarından dolayı bir disipline oturtamadık. Ilgaz'ın dil becerilerinin ivme kazandığı bu dönemi değerlendirmek istiyoruz. Bu arada bir sürü de Rusça çocuk kitabı edindik. Eğer becerebilirsek kendimiz de Rusça öğrenmek istiyoruz.

...

DİL GELİŞİMİ
• Daha fazla Rusça, hedefimiz biz yokken seninle Rusça konuşması.
• Rusça kitap okurken günlük hayatı anlatanlara öncelik verilmesi, göstererek anlatılması.
• Türkçe konuşmaya başlamadan önce Türkçe yaptığımız gibi, evin içinde dolaşarak obje isimlerinin Rusça tekrarlanması.
• Basit emirlerin ve yanıtlarının oyun gibi Rusça tekrarlanması. Eline bir cisim vererek, al-ver, kutu kapakları ile kapat-aç oynamak gibi.
• Düzenli aktivitelerin cümle kurularak tekrarlanması yoluyla cümle kurmanın öğretilmesi.
• Cümle kurmadan ifade ettiklerini onaylayıp, cümlelerle tekrarlamak.
• Kitap okumak.
 
GÜVENLİK
• Su dolu kap bırakmayalım.
• Ulaşabileceği yerlerde deterjan, kesici aletler, ilaç gibi zararlı maddeler bulunmasın.
• Parçaları soluk borusuna kaçabileceğinden ortalıkta balon, naylon poşet kalmasın.
• Yemek yerken, bir şey içerken yalnız kalmasın.
• Yalnızca oturarak yemek yesin(dışarıda iseniz kaldırımın kenarına oturabilir, en azından kaldırımda durarak yesin, koşmasın).
• Elinde sivri ya da kırılabilecek bir şeyle dolaşmasın, koşmasın.
• Kalem gibi sivri şeyler ulaşamayacağı yerde dursun, yalnızken oynamasın.
• Oyuncakları oynadıktan sonra toplayın (üzerine basıp düşmeyin).
• Kapıyı kilitli tutalım (anahtarla açılabilecek şekilde, Ilgaz açamasın diye)
• Eve bizim haberimiz olmadan kimse gelmesin (evde yalnız olduğun zamanlarda da)
• Yanında kafasını karıştıracak ya da hayal ürünü herhangi bir şey konuşmamak gerekiyor. Korkutacak şeyler anlatmamak, hikayelerde, masallarda korku unsurları varsa bunları okumamak gerekiyor.

Not: Ilgaz için erken olsa da Boyut yayınlarının Anaokulu dergilerini satın aldık (bu arada dergiler çok başarılı). Yanında hediye olarak "Bebekler ve Çocuklar için Temel İlk Yardım" kitabı hediye ettiler. İş gidiş dönüşlerde serviste yolluk olarak bu kitabı okuyayım dedim, bunu çoktan yapmış olmam gerektiğini farkettim. Kazalarda ne yapacağımız, ne yapmayacağımız konusunda bilgi edinip hazırlanarak, birkaç zamanında basit müdahele ile çocuklarımızı kurtarabiliriz. En basit örneği, boğazına bir şey kaçtığı için öksüren bir çocuğun sırtına vurmak, kaçan şeyin daha beter solunum yoluna yerleşmesine yol açabilirmiş. Ben kitabı evcek hatim etmemize karar verdim. Yuvaya da bir tane hediye etmeyi planlıyorum. Bence herkes kitap ya da kurs, bir biçimde ilk yardım öğrenmeli. Panik halinde hiçbir şey yapamam demeyin. Beynimizin hiç kullanmadığımız, adrenalinin de etkisiyle, böyle acil durumlarda ortaya çıkan bir kapasitesi var. Önceden bilgiyi edinirseniz, beceri, metanet ve konsantrasyonu bu kapasite halledecektir. Beynin gücünü hafife almamakta fayda var.

Sonraki yazı çoktan seçmeli sağlıklı yemek programı üzerine. Ne yemek yapılacağının kararının alınması sizin evde de önemli bir sıkıntıysa, ve hatta bu iş sizin üzerinize yıkılmış olduğu halde, bir de menüye burun kıvıranlar oluyorsa, bu yazıyı kaçırmayın...

 

posted on 20 Ekim 2008 Pazartesi 20:20:32 UTC  #    Yorumlar [0]
# 17 Ekim 2008 Cuma

Tam 18-24 aylık bebek bakımı serisinin hijyen ve gezme çantası yazısını yazacaktım ki, Özlem'den muhteşem bir yazı geldi. Özellikle kız bebeklerde, ki biz Ilgaz için bir defa almak zorunda kaldık ve erkek olduğu halde tam yarım günümü aldı, idrar tahlili almak çok zor. Sevgili pratik, analitik ve üstüne de anne olan arkadaşım Özlem bezli bebeklerde idrar tahlili numunesi almak için çalışan bir sistem geliştirmiş. Ve bu sıkıntıyı çeken, idrar almak zorunda olan tüm anne babalar faydalansın diye idrar tahlili alma sisteminin nasıl hazırlanacağını fotoğrafları ile birlikte bana göndermiş. Bekletmeden yayınlayayım dedim, malum sağlık konuları her zaman düzenden öncelikli.

Eğer sizin de kendi geliştirdiğiniz çözümleriniz, el yapımı oyuncak, malzeme reçeteleriniz, denenmiş, onaylanmış mama tarifleriniz varsa, Kitubi'de yayınlamaktan memnun olurum.

Özlem'in ağzından aynen aktarıyorum. Resimleri küçültmek için kestim, isteyene büyüklerini mail atabilirim. Sorularınız varsa yorumlara yazın, Özlem yanıtlayacaktır.

"Damlacığım,

Çok orijinal bir şey olduğunu sanmam ama belki birilerinin işine yarar çünkü ben yaklaşık bir ay kadar tahlil almaya çabaladım. Ama Yağmur poşeti çekip çıkararak kendisine de ufak çaplı ağda yaptığı için çılgınlar gibi ağlıyordu.

Sonunda ben de eski usul ocakta ısıtarak ve octenisept sıkarak sterilize etmeye çalıştığım bir makasla önce bezde bir delik açtım açtığım deliğin kenarlarını yine aynı steril makasla kesilen betafix yapıştırıcıyla (yumuşak olduğu için bu iyi oluyor) kapattım. (Bezin içindeki parçalar dökülmesin diye)

Daha sonra bezin iç kısmı dışarıda kalacak şekilde (Yani bezin tersi içeride kalacak, idrarı emmemesi için) tahlil poşetini yapıştırdım ve üst kenarını bantla beze sabitledim.

Uzun tarafını yerçekimini düşünerek bollaştırıp torbalaştırarak kenarlara bantladım. Eğer bebek fark etmezse bantlanmasa da olabilir.

Bezi bebeğin uyanık ve ayakta olduğu saatlerde bağlayıp sürekli takip etmek gerekiyor. Bir de bağlarken aynı bantlardan bezin beline de yapıştırmak lazım.

Bebek yatarken bağlayınca bu sistem çalışmıyor.Ayrıca yine tecrubeyle sabit kaka için de kullanılabilir.
İdrar poşete dolunca evin hastahaneye veya laboratuara yakınlığına bağlı olarak poşetten şırıngaya çekebilir isterseniz tahlil kavanozuna aktabilirsiniz veya yine hazırda bekletilen steril bir makasla bir delik açarak kavanoza aktarabilirsiniz. Tüm bu işlemlerde steril eldiven kullanılırsa iyi olur veya elleri özel octenisept gibi sıvılarla temizlemek lazım. Ayrıca Tahlil kavanozunun da açılmamış olması gerekiyor.

Sevgiler
Özlem"

Özlem'ciğim için çok teşekkürler...

posted on 17 Ekim 2008 Cuma 10:04:40 UTC  #    Yorumlar [2]
# 13 Ekim 2008 Pazartesi

18-24 Aylık Bebek Bakımı Serisinde Önceki Yazı:

18-24 Aylık Bebek Bakımı - Günlük Rutin

Oğlumuzun bakıcısına yol göstermek amacı ile hazırladığım oyun zamanları notlarını aşağıda yazdım. Çocuğumuzun ilgi alanları, gelişimi için gerekli ve keyif aldığı oyun türlerini ön planda tutarak oyun saatlerini verimli geçirmelerini hedefledim.

Oyun Zamanları

Yemek ve uyku saati dışındaki vakti değerlendirirken, birkaç kritere dikkat etmek gerekli:

Çocuklar hayatı oyunla öğrenir. Gün içinde farklı oyun tipleri ile gününü verimli geçirmesine yardımcı olmalıyız. Dönemsel olarak gelişmekte olan becerilerini kullanmasını sağlayacak oyunlarla eğlenerek gelişmesini sağlamalıyız. Ona oyuncaklarını nasıl farklı şekillerde kullanacağını göstererek yaratıcılığının artmasına yardımcı olmalıyız. Küçük ev işlerini oyun haline getirirerek kendine olan güveninin artmasını da sağlayabiliriz. Kendi kendisine oynaması için teşvik etmeliyiz.

Düzenli Oyunlar:

  • Tuğlaları ve legoları ile evler, köprüler, tüneller yapmak. Tuğlalarına zaman zaman halkaları, kovaları, minik hayvanları gibi diğer oyuncaklarını ekleyerek hayal gücünün artmasını sağlayabiliriz. Büyüdükçe, bak buraya bir bahçe yaptım, bu bahçeye koyabileceğimiz bir tahravallimiz var mı, bu köprüden hangi arabamız geçsin gibi sorularla onun da oyuna daha fazla dahil olmasına, kafayı çalıştırmasına yardımcı olabiliriz.
  • Sanat (her çocuk sanatçıdır): Boyalar, hamurlar, kolaj çalışmaları, kurdeleden güller, kağıttan uçaklar, vs. Oynarken basit işleri onun yapmasını sağlayabiliriz. Bak buraya bir daire çiz de bulut olsun, bu hamur parçasını da sen koy çiçek yapalım, bu kağıdı ben katladım, se de bastırır mısın, gibi. Sadece karalama yapacak ve noktalar koyacak bile olsa, boyalarını tutup çizmesi için onu teşvik etmeliyiz.
  • Yapbozlar
  • Trenleri gibi kurulup oynanacak oyuncakları dönem dönem kurup çalıştırmalı, ilgisi ve becerisine göre oynama sıklığını ayarlamalıyız.
  • Saklambaç
  • Güzel havalarda gezinti, bahçede toprakla kova oyunları, dışarıdan taş, yaprak toplamak, ağaçlardan meyve toplamak, park ziyaretleri (başka çocukların da bulunduğu saatleri yakalamaya çalışabiliriz)
  • Topla oyunlar, örneğin yuvarlamaca (bahçede de oynanabilir arka tarafta, düşme riski olmayan yerde)
  • Oyuncak müzik aletleri veya kap kacakla müzik yapmak
  • Müzik dinlemek, sözleri ile söylemek, dans etmek

Yardım Edebileceği Ev İşleri:

  • Oyuncaklarını kendisinin toplamasına alıştırmamız gerekiyor. Her oyuncak setinin parçalarının, oyun bittikten sonra onun yardımını alarak bir arada bulunmasını sağlamak gerekiyor (Tuğlalardan yapılmış bir şehir akşam anne babasının görmesi için saklanabilir)
  • Hergün tüm evin toplanması düzenli bir oyun haline getirilebilir. Her odada, yerinde olmayan eşyalar yerleştirilir, örneğin ona kitaplarını toplama işini verdikten sonra, odanın kalanını düzenleyebiliriz. O odada olmaması gereken tüm  eşyaları bir sepetle toplayıp Ilgaz’dan yardım alarak yerlerine dağıtabiliriz. Ona da minik bir kutu eşya taşıtabiliriz. Yerinde olmayan bir eşya için, “Ilgaz bunun yeri neresi, yerine götürelim bunu?” diye sorabiliriz.
  • Toz almak. Tozlu bir yeri göstererek, temiz, deterjansız bir bezle tozunu alabilir, daha sonra başka bir yeri ondan yapmasını isteyebiliriz.
  • Elektrik süpürgesi ile odasını, ya da kaymayan bir halıyı süpürebilir.
  • Büyüdükçe ve el becerileri geliştikçe, sebzeleri ayıklama, çorapları katlama, katlanmış eşyaları yerleştirme gibi işlere yardım edebilir.
  • Çamaşır makinesinden temiz çamaşırları boşaltabilir. Kurutma makinesi kullanılacaksa çamaşırları makineye doldurabilir.
  • Yemek yerken döktüğü yiyecekleri toplamalı. Kirlettiği yerleri ıslak mendille silebilir.
  • Salona sofra kurduğumuzda kırılmayacak, dökülmeyecek eşyaları götürebilir, geri getirebilir.
  • Dışarıda kalan ayakkabıları kutularına koymaya yardım edebilir (sonrasında ellerini yıkaması gerekli).
  • Yavaş yavaş kendi bakımını yapmayı öğretmeliyiz, merdivenine dikkatlice çıkıp inerek sabah yüzünü yıkamak, ellerini ve ağzını yıkamak, dişlerini fırçalamak, saçlarını taramak, giysilerini çıkartmak, giymek.
  • Yapabileceğini düşündüğün ve tehlikeli olmayan başka işlere de yardım edebilir.

Bir sonraki yazıda Hijyen ve Gezme Çantası...

18-24 aylık bebeğinizle oynayabileceğiniz oyun önerileri

posted on 13 Ekim 2008 Pazartesi 09:15:57 UTC  #    Yorumlar [0]
# 08 Ekim 2008 Çarşamba

Nasıl olabildiğini hiç anlayamazdım. Toplumumuz titizliği ve bebekleri aşırı korumacılığıyla tanınır. Bebekler kırkı çıkana kadar sokağa çıkartılmaz, yıkanmaz. Eldivenlenir, şapkalanır, paketlenir, beşiğinin dantelleri içinde acaba doğdum mu, yoksa doğamadım mı karmaşası içinde yatar haftalarca. Giysileri çamaşır sularında yıkanır, dezenfekte olsun diye havlularına kadar ütülenir (pestile döner o havlular). Evler silinir, silinir. Biberonlar emzikler, kaplar kacaklar kaynatılır, kaynatılır. Sokağa çıkartılırken kat kat giydirilir (Allah korusun, naaş örter gibi tüm yüzü hem de polarla örtülü şekilde bebek arabasında uyutulan çocuklar görüyorum).

Sonra sen kendi çocuğunu alır çıkarsın sokağa, ablalar, teyzeler, nineler, gelirler ellerler çocuğu kaşla göz arasında. Pazara çıkarsın, az önce havuç seçtiği eliyle gelir çocuğun elini ayağını tutar, o da yetmez öper. Ne çabuk unuttunuz bunların kedi yavruları gibi ellerini ayaklarını yaladıklarını. Sizin çocuğunuz, torununuz yok mu? Ne çabuk unuttunuz kendi korkularınızı. Sizin bebekleriniz bebek, başkalarının ki patlıcan mı? Başkalarının mikrobu mikrop, sizinki probiyotik mi?

İşte böyle düşünür, sinirlenirdim. Samimiyet hissedip yaklaşmasınlar diye asık suratla gezerdim sokaklarda. Sanıyorum şimdi biraz daha iyi anlıyorum. Ama hatırlamak ve de hatırlatmak lazım diye düşünüyorum.

Bebeğime artık bebeğim diye hitap ederken birkaç saniye duraklamaya başladığım zamanlardan beri, ilk günlerdeki korkularımın bana uzak ve biraz anlamsız geldiğini farkettim. Topraklı ellerini ağzına götüren birisini sokaktaki mikroplardan sakınmaya çalışmak? Eski korkular birer tatlı hatıra oldu, yerlerini yenileri aldı.

Her zaman bebeklere, çocuklara bayılmışımdır. Kendi çocuğum olunca hevesimi alacağımı düşünürdüm. Hiçbir zaman fiziksel olarak dokunmaya kalkmasam da sokaktaki her çocuğu uzaktan uzaktan sever, öpmek için içim giderdi. Oğlum bir yaşlarındayken, eşim bir gün isyan etti; "kadın kendi çocuğun var artık sulanmasana başkalarının çocuklarına, ayıp" diye :). Beter oldum. Şimdi onlara daha da farklı bakıyorum. Daha da çok seviyorum. Örneğin eskiden benim için ağlayan bir bebeğin cazibesi yokken, şimdi hangi çağda olabileceğini, olası sıkıntılarını tahmin edebiliyor, bebeğe, hatta annesine sempati ve empati ile yaklaşıyorum. Daha çok, daha çok, hepsini öpmek istiyorum.

Sanırım bu sokaklardaki öpücüklü teyzelerin de durumu benim gibi. Eski korkularını unutuyorlar, sevgileri ağır basıyor.Sadece kendilerini kontrol etmekte zorlanıyorlar.

Bir şey daha farkettim. Hep söylerler, ilk çocuktan sonrakiler rahat büyütülür diye. Bir tane çocuk insan formuna eriştikten itibaren ebeveynler rahatlıyor ve belki başkalarının bebeklerine, kendileri yeniden doğuracak olsalar ne yapacaklarsa, öyle davranıyorlar. Ben çok sinirlenirdim bazılarının rahatlıklarına. Kendi çocuğunda şöyle yapıyordu, böyle titizleniyordu, benim çocuğuma gelince nasıl davranıyor diye. Bu ikinci çocuk yerine koyma durumunu yeğenim olduktan sonra kavradım. Ablam bir konuda endişelendiğinde, bu konu bana çok küçük, gelip geçecek bir şey gibi geliyor. Çünkü zamanında bize geldiler ve geçtiler. Ama şimdi bu küçük endişeler onun bütün dünyası. Çünkü henüz iletişim kuramadığı bir canlı ile uğraşmakta. Neden uyanıyor, neden ağlıyor, fazla mı uyudu, pişik mi oldu, yeterince emiyor mu, üşüdü mü, fazla mı ısındı, öptüler, hasta olur mu...

O ilk günleri, ilk haftaları, ilk ayları unutmamak, benzer endişeleri duyduğumuzu, hepsinin çabucak atlatılacağını anlatmak ve paylaşmak gerekiyor. Arkadaşlarınızın evlerindeki, sokaklardaki bebekler, sizin ikinci çocuklarınız değil, annelerinin, babalarının biricikleri. Unutmamak ve hatırlatmak gerekiyor.

Üzerinde beni öpme yazan bebek giysilerini görmüşsünüzdür. Acaba kocaman "Lütfen Bebeğimi Ellemeyin!" yapıştırmaları bastırtsak, bebek arabalarının görünen bir yerine yapıştırsak, anne babanın ağzından, daha mı etkili olur? Ne dersiniz?

 

 

 

posted on 08 Ekim 2008 Çarşamba 21:26:38 UTC  #    Yorumlar [5]
# 26 Eylül 2008 Cuma

Kitubi'yi yazmaya nasıl başladığımın hikayesini Blog Kazanı'nda yazdım,

"İlgilendiğim her konuyu didik didik araştırmayı her zaman sevmişimdir. Eskiden telefon vardı, eş-dost vardı, dükkanlar, kütüphaneler vardı. Üniversitede mercanlarla ilgili arama yaparken, İngilizce sayfalarda arama motorunun son sayfasına kadar gidip de aradığımı tam bulamadığım günler de geride kalmıştı artık. 1 google, 2 bit yeterliydi uzmanlaşmaya. "

Yazının tamamı için, Bu kadar bilgiyi ne yapacağım ben?

posted on 26 Eylül 2008 Cuma 21:02:04 UTC  #    Yorumlar [0]
# 18 Eylül 2008 Perşembe

Sevgili yeğenim Tan, rüya yorumları, kahve falları gibi pisişik işlere inanmama ve reddetme çabalarıma karşın, ablamın 2 ay önceden gördüğü tarihte, 14 Eylül 2008 itibari ile dünyaya gözlerini açtı. Belki de ablam kendisini şartlandırmıştır değil mi? Öyle kabul edelim. Fazla pisişmek bünyeye zarar verebilir :)
 
Yarın hafta sonu için tekrar Tan'ı ve taze anne babasını görmeye Ankara'ya gideceğiz. Ben de annesine süt, Tan'a löp löp yağ olsun diye süt arttıran kurabiyeler pişirdim. Akşam soğutup buzdolabının derin dondurucu bölümünde dondurdum, diğer hamur işleri gibi çözüldüklerinde besininden bir şey kaybetmeden tazeliklerini koruyacaklarını umuyorum.

Bebeğim katı gıdalara başladıktan sonra  emme sıklıklarını hızla azaltıp, süresini kısalmış,sütüm de "besin" olmaktan çıkıp, ancak "aşı" olabilecek miktara inmişti. Bu kurabiye tarifine tırım tırım "sütümü nasıl arttırırım" sorusuna cevaplar ararken rastlamıştım, denememiştim.

Tarife geçmeden önce anne sütü azlığı ve arttırma yolları ile ilgili birkaç tespit ve yorumumu yazmak istiyorum. Bunların benim yorumlarım olduğunu lütfen unutmayın, bu anne sütü işi kişiden kişiye ve özellikle bebeğin ihtiyaçlarına göre çok değişiyor. Lütfen hiçbir şeyi takıntı yapmayın ve kulaktan dolma bilgiler yerine doktorunuzla konuşmayı deneyin.

Sütüm gelmedi
Bebeğinizi kucağınıza aldığınız anda ilk sorulan sorudur, "sütün geldi mi?". Halbuki süt öyle bir anda gökten gelen bir sıvı değil. Bebek emdikçe geliyor. İlk birkaç günde bebeğin sürekli denecek derece sık emmek isteyebileceğini, emerken uyuyakalabileceğini, sık ağlayabileceğini unutmayın. Bunları sütüm gelmedi, sütüm az gibi yorumlamayın. Göğsünüzü sıkarak çıkan süt miktarını kontrol etmeye çalışmayın, başkalarının bunu yapmasına izin vermeyin. Böyle bir kontrol yaparsanız büyük ihtimalle karşılacağınız tablo damlalar halinde sarı bir sıvı olacaktır, bebeğin ilk birkaç günde ihtiyacı olan şey de bu sıvıyı sık sık emmektir. Arz, talep meselesi.

Süt basması
Bebek birkaç gün böyle emmeye devam ettikten sonra birden göğüsler şişiyor, yağlı sulu sütler geliyor. Eğer göğsünüzde sızlama varsa, emzirmeden önce sıcak kompres, emzirdikten sonra soğuk kompres iyi gelir. Eğer bebeğin emmesini güçleştirecek kadar şiştiyse, sıcak kopmresten sonra az miktarda sağarak sonra emzirmeyi deneyebilirsiniz.

Sütüm fazla
Göğüslerin bebeğin ne kadar süt ihtiyacı olduğunu saptamaları birkaç ay alıyor sanırım. Göğüsler bu dönemde şiş olabiliyor, sabah uyandığınızda geceliğinizi sütle ıslanmış bulabiliyorsunuz. Bu dönemde sütün fazlasını sağmak hem sütün miktarını korumak, hem de olası sağlık sorunlarına karşı buzlukta stok oluşturmak için kullanılabilir. Fırsat olduğunda süt saklama ile ilgili de yazarım.

Sütüm azalıyor
Göğüsler bebeğin ihtiyacı olan süt miktarını tespit ettiğinde (3-4 ay civarı), göğüslerdeki bu şişlik azalıyor. Bu da acaba sütüm azalıyor mu diye endişe etmenize yol açıyor. Aslında süt bebek emdikçe geliyor. Ayrıca bebeğin emme sıklığının azaldığı dönemlerde, gece uykuları uzadıkça da süt miktarında azalmalar olabiliyor. Hemen panik yapmamak gerekiyor. Sütün tekrar düzene oturması 3-4 gün sürebilir. Bebeği sık sık ve uzun süreler emzirmeye devam etmek yeterli sanırım. Dengeli beslenmeye ve yeterli sıvı almaya da dikkat etmek gerekiyor. Doktorunuz bebeğin kilo artışında bir sorun tespit ederse zaten gerekli desteği önerecektir. Bu arada sağlık ocaklarında da ücretsiz olarak sağlıklı bebek takip adı altında bu ölçümler yaptırılabiliyor.

Süt sağma makinesi
Sütler bolken piyasadaki pompalarla sağmak ve hatta süt arttırmak mümkün. Ben Medelanın pilli ve elektrikli süt pompasını kullanmıştım. Ancak, belli bir miktarın altındaysa, bebek de fazla emmiyorsa hastane tipi daha güçlü pompalardan kiralamak daha mantıklı sanırım.

Katı gıdaların süt miktarına etkisi
Benim bebeğim katı gıdalara geçtikten sonra az emmeye başladı. Gündüzleri sadece uykuya dalmak için emzik gibi kullanmak üzere daha uzun emiyordu. Bu da bebeğin uyku düzeni için önerilen bir yöntem olmadığından alıştırmak istemedim. Kesilir korkusuyla dönem dönem bu durumu çok sorun haline getirdim. Acaba nasıl arttırabilirim diye araştırıp durdum. En azından inek sütü verebilecek çağa kadar süt artsa da fabrikasyon formül mamalara talim etmek zorunda kalmasam diye çabaladım. Halbuki, günde bir-iki kere de olsa düzenli emiyorsa süt tamamen kesilmiyor. Bu noktada belki de doğaya bırakmak daha mantıklıydı diye düşünüyorum. Belki de sütün miktarından öte, içeriği bebeğe yetmiyor. Ufacık midesini sütle şişirmek yerine katı gıdaları tercih ediyor. Gece yatmadan, gece uyandığında ve bazen sabah uyandığında emiyordu (gitgide azalan sürelerde). Bu onu hastalıklardan korumak için yetiyordu sanırım. Bu süreçteki sağlık durumuna ve gelişimine bakarak kendimi boş yere üzmüş olabileceğimi düşünüyorum. Olsun, ben anne olarak elimden geleni yaptım diyor ve tarife geçiyorum. Tarifin içindekiler sütü arttırmasa bile annenin sağlıklı atıştırması, barsaklarını yumuşak tutması açısından yararlı gibi gözüküyor. Eğer anne sütünü arttırdığını bildiğiniz besinler varsa, bunları yazarsanız çok sevinirim.

Süt Arttıran Kurabiye Tarifi (Tarifin orijinali)
Malzemeler
150 gr. tereyağı
1 bardak şeker
1 bardak kahverengi şeker
4 çorba kaşığı su
2 çorba kaşığı çekilmiş keten tohumu (ben yanlışlıkla 4 kaşık koydum, sorun olmadı, bu arada hamilelikte fazla kullanılmaması gerektiğini okumuştum)
2 büyük yumurta (ben yanlışlıkla 4 koydum kek gibi oldu :))
1 çay kaşığı vanilya
2 bardak un
1 çay kaşığı karbonat
1 çay kaşığı tuz
3 bardak yulaf ezmesi
1 bardak damla çikolata (ben kuru üzüm kullandım)
2 çorba kaşığı bira mayası

Halk arasında Yulaf, keten tohumu (omega-3 de içerir) ve bira mayasının süt arttırdığı düşünülüyor. Ben de sütümü arttırır hevesiyle GNC'nin tablet haline getirilmiş bira mayasından almıştım (brewers yeast), bunları ezerek kullandım. Aslında malzemelere bakıp, bir de keten tohumuyla suyu karışıtırınca çıkan kokuyu aldığımda tadından pek ümitli olmamıştım. Ama evdeki eşim, kuzenim ve oğlumdan oluşan bey komitesinin beğeni testini başarıyla geçti. İçindeki tahıllardan dolayı diyet izlenimi veriyor, ama malzemelerin hiç diyetlik bir durumu yok değil mi? ;)

Yapılışı:
Suyla keten tohumunu karıştırın, 3-5 dakika dinlendirin.
Tereyağı ve şekeri krema haline getirin.
Yumurtaları ekleyin.
Islattığınız keten tohumlarını ekleyin. İyice karıştırın.
Yulaf ve çikolata dışındaki kuru malzemeleri karıştırın. Yaş malzemelere ekleyin.
Yulaf ve damla çikolataları ekleyin.
Fırın tepsisine yağlı kağıt döşeyip kaşıkla azar azar dökün. (Yumurtasını az koyunca daha katı olursa belki elle de şekil verilebilir)
8-12 dakika pişirin (büyük fırında 190 derecede pişirdim, kapatıp 5 dakika daha beklettim)

Afiyet olsun! Size de bebeğinize de :)

posted on 18 Eylül 2008 Perşembe 11:04:20 UTC  #    Yorumlar [2]
# 01 Eylül 2008 Pazartesi

Hayır haberi yeni almadım. Sevgili ablam Evren koskocaman 36 haftalık hamile. Her küçük kardeşin yaptığı gibi, ben de senelerdir tatlı yeğenime kavuşmayı bekliyorum. Ve geriye sayım bitmek üzere artık.

Bu arada da ablam hamile kaldığından beri, gel sen de bir şeyler yaz, Kitubi ortak blog'umuz olsun,  daha güzel okunur deyip duruyorum. Ve en sonunda biz tatildeyken Evren ilk yazısını yazıp yollamış. Hem de yazı tüp bebek tecrübeleri ile ilgili. Üstelik de ta laparoskopik ameliyetından başlayan bir dizi olacak. Onca çabanın üzerine gelen güzel hamileliğinde, temmuz ayının 27'sinde, Ankara'da Eymir gölünde dördümüzün birlikte çekilmiş ilk fotoğrafını yanda görebilirsiniz. Pıtpıt çantanın altında kalmış, ablamın karnında sürekli pıt pıt yaptığı için ismi netleşene kadar pıtpıt diyorum ona. Pişmiş kelle gibi sırıtmakta haksız mıyım? Ilgaz da kıpraşıp durduğu için yüzü parlamış. Olsun nasıl olsa dördümüzün efendi gibi çıktığı bir kare yakalamak kolay olmayacak bundan sonra.

Tatil sonrası biriken işleri halleder etmez ilk yazısını yayınlayıp, hakkımızda bölümünü güncelleyeceğim. Kendisinin gazeteci olduğunu da eklemek isterim. Sonra ben de fırsat buldukça ablamın tüp bebek maceralarına, kendi üreme tedavisi tecrübelerimi, polikistik over sendromu ve aşılama tedavisi ile ilgili yazılarımı yazıp ekleyeceğim, ben de bunları atladığımı farkettim. Böylece tam seri kısırlık tedavisi (üreme tedavisi) yazı dizimiz tamamlanmış olacak.

Bebeğin çok emek ve de emmek istediği ilk günlerde de yazmaya devam edebilmesi için motivasyonunuza ihtiyacı olacak. Lütfen yorumlarınızı eksik etmeyin. Bu arada şu anda harıl harıl doğum hazırlığı yapıyor, ben koca bir liste verdim ama unuttuklarım olabilir. Doğumdan hemen sonra işine yarayacaklarla ilgili önerileriniz onun ve diğer doğurmak üzere olanların çok işine yarayacaktır.

İki annelik bir blogda buluşmak üzere...

posted on 01 Eylül 2008 Pazartesi 09:44:13 UTC  #    Yorumlar [3]
# 08 Mart 2008 Cumartesi

Bebeğimi nasıl uyutmalıyım dizisinde:

1 - Türk kültüründe “ Bebeği uyutmak” kavramı

2 - Yatağında!

3 - Düzeninde

Kültürümüzde, “bebek uyutma” becerisi,  bebekle ilgilenen kişilerin değerlendirilmesinde önemli bir kriter sayılıyor. Evinize ziyarete gelen insanlar, bebeğin esnediğine ya da huysuzluk ettiğine şahit olurlarsa,” uykusu gelmiş onun, ver uyutayım,  çok güzel bebek uyuturum ben”  gibi iyi niyetli tekliflerde bulunuyorlar. Yatırayım kendisi uyur dediğinizde ise “nasıl?” sorusuyla karşılaşıyorsunuz. Bu ”nasıl?” sorulurken yüzdeki ifade sanki bebekten uyumasını değil de, bakkaldan ekmek alıp gelmesini bekliyormuşsunuz  şaşkınlığında oluyor.

Hatta toplumumuzda bazı insanlara göre bebeğin uyuyabilmesi için mutlaka sallanması gerekiyor. Konuya öyle bir yaklaşımları var ki, sanki bebeklerini sallamayan anneler ya acımasızlar ya da bunu üşendikleri için yapmıyorlar ve bebeklerini ihmal ediyorlar.

Bebeğe kendi kendine uyumayı öğretmenin ise pek bahsi geçmiyor. Çünkü, bebeğin kendi kendine mutlu bir şekilde uyumasına ihtimal verilmiyor.

Toplumumuzda bir bebeği korumak için en çok üzerinde durulan iki konu “ağlatmamak” ve “üşütmemek” kaygıları, uyku konusunda bir sinerji oluşturarak zarar veriyorlar bu doğa yenisi canlıya:

“Özellikle toplumumuzda bebekleri sıcak ortamlarda tutma ve çok fazla giydirme eğilimi vardır. Sıcak ortamda, üstü çok örtülerek yatırılan bebekler, uygun ısıda yatırılanlara göre geceleri daha sık uyanmaktadır.” [1]

Bebeğin kendi kendine uyuması teşvik edilmezse, bu beceriyi edinemeyen bebek, geceleri daha sık uyanıyor.  Aslında biz yetişkinler de geceleri uyanıp, farkında olmadan geri uyuyoruz. Kendi kendine uyumayı beceremeyen bebek, uyanıyor ve yardım için ağlıyor. Böylece hem bağımlılığı artıyor, hem kesintisiz uyuyamadığından iyi dinlenemiyor. Belki bu nedenle gündüz daha fazla uykuya ihtiyaç duyuyor ve öğrenip gelişmek için daha az vakit ve enerjisi kalıyor.

Sürekli “uyutulmaktan” öteye geçip, sürekli “sallanarak uyutulan”, hatta iş iyice sarpa sardıktan sonra, ayakta, battaniyede “sersemletilerek uyutulan” bebeklerde fiziksel sorunlar bile ortaya çıkabiliyor:

“Annelerin bebeklerini uyutmak için ayağında ya da salıncakta hızlı sallaması beyinde 'bebek sallama sendromu' denilen ciddi hasara yol açarak, beyin kanamalarına neden olabiliyor. “ [2]

Kültürümüzdeki bu yaklaşım temelde bebeğin olabilecek en çabuk şekilde uyuyarak dinlenmesi, ağlamaması açısından bebeği koruyan bir yaklaşım gibi gözükse de, kısa ve uzun vadede bebeğe zarar veriyor. Bebeği uyutmak için aylar, belki de yıllar boyunca harcanan ölü zamana gece uykusuzlukları da ekleniyor. Bu zaman ve enerji kayıpları, ebeveynlerin bebekle geçireceği  kaliteli zamandan çalıyor.

Kaynaklar:

[1] - http://www.ttb.org.tr/STED/sted0802/uyku.pdf

[2] - http://www.cnnturk.com/SAGLIK/haber_detay.asp?PID=164&haberID=283087

Güncelleme: Bir de bu yazıya bakın Bir denge sporu - ebeveynlik

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun  

posted on 08 Mart 2008 Cumartesi 14:13:51 UTC  #    Yorumlar [1]
# 06 Ocak 2008 Pazar
Elif Şafak'ın yeni kitabı "Siyah Süt"ü bitirdim. Roman 30. sayfada başlıyor, öncesinde iki bölümlü bir girişi var. Son derece dokunaklı ve güzel yazılmış bu bölümü okuduktan sonra, doğum sonrasında neler yaşadığını, nasıl atlattığını merak ettim. Açıkçası biraz da korktum, tekrar oturup ağlamaya başlamayayım diye.

Sonra kitabı okumaya başladım. Kendisinin anne olup olmama konusunda kararsız olduğu dönemlerden başlıyor anlatmaya. Elbette doğumla başlamayacaktı, bir geçmişi, hamileliği olacak, altyapısını anlatacak diye düşündüm. Belki de ileri geri sıçramalarla anlatan kurgulardandır. Gayet yavaş ve doğal seyrinde ilerliyordu romanda zaman, sıçramasız. Ha doğurdu, ha doğuracak diye hızlı hızlı okudum. Kitabın yarısına geldiğimde, bırakın hamile kalmayı, baba adayıyla tanışamamıştı. Kaçıncı sayfada gerçekleşti dersiniz mucizevi doğum? 232. Kitap zaten 303 sayfa. Yani girişin iki katından biraz fazla bir bölüm yazmış Elif Şafak postpartum depresyonu üzerine. Girişteki duygu yükü, güzel dil kullanımı ve akıcılıktan da yoksun bana göre bu 70 sayfa.

300 sayfalık bir kitap dolusu doğum sonrası depresyonu okumak istediğimden değil şikayetim. Uzun süredir kitap okuyamadıktan sonra ilaç gibi geldi hızlı hızlı okumak. Kadın yazarların kitaplarını okumayı seviyorum ve kitabın çoğunda anlatılan kadın yazar olmak ve annelik konuları ise gayet ilgimi çekiyor. Yine de kendimi biraz aldatılmış hissettim. Bu eleştiriyi yazmadan önce, belki ben algıda seçicilik yapmışımdır, kitap zaten doğum sonrası depresyonu değil, yazarın tabiriyle "anneliğin karanlıkta kalan yüzü" hakkındadır diye, girişi yeniden okudum. Okuyan arkadaşlarımla konuştum. Bir arkadaşım, şimdi depresyon okuyup bunalmak istemiyorum diye girişini okuyup kitabı bırakmış. Hayır yanlış anlamamışım. Zaten "Siyah Süt, Yeni Başlayanlar için Postpartum Depresyon" demiş kitabın girişinde.

Acaba Elif Şafak önce kitabı mı yazdı, yoksa girişi mi merak ettim. Önce girişi yazdıysa, belki lohusa depresyonunu pekiştiren nedene biraz fazla kaptırmıştır kendisini. Ya da güzel bir giriş yaptı, gerisini getiremedi, vazgeçmek de istemedi. Ya da önce kitabı yazdı,  annelik ve yazarlık sorunlarını herkesin öğrenmesini şiddetle istiyordu. Öyle bir giriş yaptı ki kitabın okuyucu kitlesi aniden bütün kadınları kapsayıverdi, ve belki bazı erkekleri de.

Keşke okumaya 29. sayfadaki "BİR" le başlayan bölümden başlayıp, kitabı bitirdiktan sonra kalan 28 sayfayı okusaymışım, o zaman hayal kırıklığına uğramazmışım diye düşünüyorum.

posted on 06 Ocak 2008 Pazar 15:10:30 UTC  #    Yorumlar [0]
# 03 Ocak 2008 Perşembe
Önceki yazı..Lohusa depresyonu - çeşitli duygular

Yaz yaz bitmedi. Herkes farklı sürelerde, farklı hislerle geçiriyor doğum sonrası sıkıntılarını. Lohusa melankolisi tanımındaki gibi kısa sürede atlatan, hatta hiç yaşamayan anneler de var. Belki Elif Şafak'ın Siyah Süt'te anlattığı gibi her annenin bir süresi vardır. Ben doğru yaklaşımla bu sürenin kısaltılabileceği, ve kesinlikle daha hafif geçirilebileceği kanısındayım. Benimki aylarca sürmekle beraber, gelip giden, günlük hayatımı ve bebeğimi çok fazla etkilemeyen bir durumdu. Kendimi her gün kötü hissetmiyordum. Özellikle yalnızken ve uzun süre evde kapalı kaldığımda ortaya çıkıyordu. Eğer tıbbi yardıma ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsanız, mutlaka bir doktora danışın. Bir profesyonelle sadece konuşmanın bile büyük yardımı olabilir.

İnternette postpartum (doğum sonrası) depresyonunu araştırdığımda, özetle "melankoliyse üzülmeyin geçer, depresyona mı dönüştü o zaman doktora gidin"in fazla ötesine geçemeyen, birkaç paragraflık yazılar bulabilmiştim önce. Sonra Ilgaz 3.5 aylıkken ve melankolim geçti diye düşünürken, havanın kapalı olduğu bir sabah biraz ağlamaklı olunca, kendimi tekrar soktum aynı modun içine, "yine mi? yine mi? niye? niye?" diye. Ilgaz uyusun da ağlayayım diye beklerken biraz daha araştırayım dedim ve sonunda olayı mantıkla ele alıp, çözüm öneren bir materyale rastlayabildim. Döküman İngiltere'nin sağlık sistemi NHS(National Health System) tarafından hazırlanmış, multikulti tarafından Türkçeye tercüme edilmiş.

Doğum sonrası depresyonu - Kendi kendine yardım rehberi


Dökümanın girişinde şöyle bir paragraf var:

"Eğer depresyondaysanız büyük bir olasılıkla, bu kitapcığı okurken bile, konsantre olmakta zorluk çekeceksinizdir. Belkide size çok uzun ve karışık görünüyordur? Lütfen endişelenmeyin. Burada çok fazla bilgi var, yavaş yavaş okuyun. Eğer, bu bilgilerden bazılarını anlamakta zorluk çekiyorsanız, bunları aile doktorunuz veya sağlık ziyaretçinizle tartışabilir veya kendinizi daha iyi hissettiğiniz zaman tekrar okuyabilirsiniz. Eğer, kitapcığı size terapistiniz veya rehberiniz verdiyse, bilgileri onların yardımıyla gözden geçirebilirsiniz."

Bu paragrafı okudum. Okuduklarımı gayet iyi anlayabilecek durumdaydım. Ancak yine de okumaya devam etmeden önce ara verip biraz ağladım. Çok nazikler, ne kadar ince düşünmüşler diye çok duygulandım ve minnet duydum :) Belirtilerin birçoğu bana uymuyordu, önerileri birebir uygulamadım, tablolar, listeler yapmadım. Ama kendi durumumda nasıl iyileşebileceğim için bana çok iyi fikirler verdi. Hayıflanıp, endişelenmeyi bir kenara bırakarak kafayı çalıştırdım. Kendi durumumu ve nasıl yaklaşmam gerektiğini gözden geçirdim. Artık kendimi bunu yaşayan tek kişi olarak hissetmiyor, mantıkla yaklaşıp kararlı olursam, yavaş yavaş iyileşeceğimi düşünüyordum. Öyle de oldu.

Eğer doğumdan sonraki ilk ayda biraz bunalmış hissediyor, benim gibi niye oldu bu, ya uzun sürerse diye panik yapıyorsanız, veya benimki gibi uzatmalı bir lohusa melankolisi içindeyseniz, aşağıdakilerin size de yardımı dokunabilir.

Ağla ağla da, açılıyor musun gerçekten? Şu perdeyi arala artık!
İçi sıkılmış insanlara ağla ağla açılırsın derler. Ben de öyle yapmayı denedim başlarda. Sonra göz contalarım yalama oldu, muslukları kapatamadım, tamir etmeye fırsat da bulamadım. Şunu unutmamak gerekiyor, doğum sonrasının zor bir dönem olduğu kuşkusuz, zorlukları arttıran farklı sorunlarınız da olabilir. Belki duygusal yapıda biri, hatta hüzün sevenlerden olabilirsiniz. Yine de hiç kimse bebeğinin minik zamanlarını, hem sevinecek bu kadar şey, hem de yapacak bu kadar iş varken, ağlayarak geçirmek istemez. Ancak unutmayın, bu duruma isteyerek düşmediniz ve kurtulmak için de kendini salıvermek bir işe yaramıyor. Ben bu durumu kalın bir perde olarak görmeye çalıştım. Günlük yaşamınızı karanlıklaştırıp, olan biteni daha loş ve sıkıcı görmenize neden oluyor. Aklıma melankoli her geldiğinde derin bir nefes aldım ve kendimi iyi hissettiğim bir anı hatırlayıp, kendime o modu yüklemeye çalıştım. Bana kötü hisleri hatırlatan durumlara, objelere yeni anlamlar, misyonlar yükledim. Bunu istemiyorum, yeter artık dedim. Melankoli geldikçe, ben kovdukça, o da gitgide daha az uğramaya başladı bana, eli boş dönmektense.

Neden aramak, gerçek sorunlarla ilişkilendirmek
Hayatınızda sorunlar olabilir. Bunlar gerçekten de postpartum depresyonunuzu güçlendiriyor olabilir. Ancak, gerçek sorunlarınızla bu karabasanı birbirinden ayırmak sizin elinizde. Sorunlarınıza melankolik bir psikoloji içinde bakmak yerine mantıkla yaklaşmaya çalışın. Depresyona hayatınızdan somut nedenler aramak, hele de bağlayacak bir şeyler bulabilirseniz, havadan gelen ve giden bir sıkıntının somutlaşmasına ve yerleşmesine neden oluyor. Ayrıca düşünmenizi güçleştirdiğinden sorunlarınıza çözüm bulmanızı da zorlaştırıyor. Kısa vadede çözmeniz gereken bir sorununuz varsa kendinizi iyi hissettiğiniz bir anda sakin kafayla düşünmeye çalışın. Dışarı çıkın, eş dostla konuşun. Hiç fırsatınız yoksa balkona çıkın, o da yoksa kafanızı camdan çıkartıp temiz hava alarak düşünseniz bile sonucu değiştirecektir.

Rutini kırmak
Sürekli aynı şeylerle uğraşıp, aynı yerde vakit geçirdiğinizde durum kötüleşiyor, ağır hava yerleşiyor. Dışarı çıkmak çok iyi geliyor. Güvenebileceğiniz birileri varsa bebeği kısa süreli bırakarak, bakkal, kuaför gibi yerlere gidebilirsiniz. Ancak, bebekle birlikte çıkmak insanın özgüvenini daha bir yerine getiriyor. Aklınız evde kalmıyor ve bebeğinizle farklı şeyler paylaşmış oluyorsunuz. Güne farklı başlamak için kahvaltıya misafir davet etmek de iyi olabilir. Küçük bir bebekle sofra donatmanızı kimse beklemeyecektir. Peynirleri biraz nizamlı dilimlemeye çalışmak bile insana normal hayatı hatırlatarak iyi geliyor. Hazırlanması zor olsa ve düzeniniz bozulsa bile bebeğinizle birkaç gece akraba ya da yakın arkadaşlarınızda kalmak da iyi gelebilir. Günün özellikle belirli saatlerinde kötüleşiyorsanız, bu saatler için değişiklik yapmaya çalışın.

Sınırlı süre
Bebeğiniz küçük ve gündüzleri uyurken bile işlerinizi yetiştiremiyorsanız, bu bebeğin uyku ihtiyacı azalınca ben ne yapacağım diye telaşlanıyor olabilirsiniz. Bebeğiniz büyüdükçe bakımının kolaylaşacağını, onun büyümesi ile beraber sizin annelik becerilerinizin gelişip, endişelerinizin azalacağını unutmayın. Bebek her 3 aylık dönemi tamamlandığında farklı bir evreye geçiliyor ve her şey gitgide kolaylaşıp güzelleşiyor. Kendinizi boş yere üzüp, telaşa kapılmayın. Yaşadığınız ana konsantre olup elinizden geldiğince tadını çıkartmaya çalışın.

Kendine bakmak
Özel bakımlar yapmaya fırsat bulamıyor olabilirsiniz. Bir süreliğine manikür yaptırmamak, fön çektirmemekle hiçbir kadın çirkin olmaz. Ancak düzenli duş alıp saçlarınızı düzgünce toplamak, temiz ve rahat giysiler giymek, belki canınız istiyorsa eşiniz gelmeden bir allık sürmek, hatta bir ziyaret öncesi renkli bir oje sürmek gibi basit, fazla vakit almayan bakımlar moralinize iyi gelebilir. Ben doğum sonrasında fena halde terlediğim için hergün duş almak zorunda kalıyordum. Bu zorunluluğun kendimi bırakmamamda çok yararı oldu. Başlarda ağlama işlerini de genelde duşta yapıyordum bebek hissetmesin diye :)

Plan yapmak
Çok yüksek hedefler koymadan, esnek bir plan yapıp buna uymaya çalışmanın çok yardımı dokunuyor. Plan yapmaya çalışırken, Ilgaz'ın sıkıntılarının öğleden sonraları arttığını farkettim. Zorunlu işlerimi en iyi uyuduğu sabah saatlerine alıp, kalan saatlerde de fırsat bulduğumca kendime vakit ayırarak, epeyce stresin üzerimden kalktığını farkettim. Alışverişleri önceden Gökhan'a sipariş ederken, bunları bahane ederek, Ilgaz'ı alıp dışarı çıkmaya başladım. Güzel havalarda bebek arabasıyla yürüyüşler, fiziksel aktivitenin de sağladığı mutluluk hormonuyla ilaç gibi geliyor. Çantamı ufak tefek ihtiyaçları ekleyerek her an dışarı çıkabilecek şekilde hazırladım. Böylece önceden plan yapamamış olsam bile, bunaldığımı farkedince hızlıca hazırlanabiliyordum.

Kendinizi rahat bırakın
Doğum sonrası depresyonu birçok kadının yaşadığı bir sorun. Kendinize karşı şefkatli olun. Bu başınıza geldiği için kendinize kusurlar bulmayın. Kötü hissettiğiniz zamanlar için geri dönüp hayıflanmayın. Ben çocuğumun bebekliğini  hatırlayınca bu ruh halini de hatırlayacağım, belki yine hüzünleneceğim diye çok üzülürdüm. Hiç de öyle olmuyormuş. Her şeye rağmen hatırlayabildiğim her anını çok mutlulukla hatırlıyorum. Siz de kendinizi boş yere üzmeyin.


Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun
posted on 03 Ocak 2008 Perşembe 15:53:13 UTC  #    Yorumlar [0]
# 30 Aralık 2007 Pazar
Önceki yazı..Lohusa depresyonu - hop hop hop, değiş tonton!

Ne kadar hazır olursanız olun bebekli yaşam anne ve babanın bir anda garip duygular içine girmesine yol açabiliyor. O ruh hali ile, aslında bir süreliğine, sınırlı bir dönem için geçerli birçok şey size ömür boyu sürecekmiş gibi geliyor. Ben hissettiklerimi aşağıda özetledim.

Aşırı sorumluluk duygusu: Eşler arasında paylaşılsa bile, emzirme yükümlülüğü, babaların resmi izinlerinin kısa olması, ve belki de içgüdüsel ve hormonal etkilerle bebeğin birincil sorumluluğu anneye yükleniyor. Bu öyle bir sorumluluk ki, bu sefer de altını değiştirmeyeyim, bu sabah bir saat fazla uyuyayım, canım emzirmek istemiyor gibi kısa süreli bile olsa erteleme fırsatı tanımıyor. Tatili yok. Özellikle ilk bebekse, sanki ömür boyu size bağımlı olacakmış gibi hissetmenize ve paniklemenize yok açabiliyor. Bebeğimin sorunu için çözüm üretemediğimde benim elimde olan bir şey olmasa da kendimi kötü hissediyorum (büyüdükçe, derdini anlattıkça hafifliyor). Uzun süredir çektiği bir sıkıntısı için çözüm bulduğumda da, niye daha önce bulamadım, bu kadar zamandır onu üzdüm diye hayıflanıyorum.

Özgürlüğün kısıtlanması:
Bebekle yalnızsam, dışarıda halletmem gereken işleri bir koşu halledemiyordum. Belki bebeğim olmasa, üşendiğim için erteleyecektim. Ama bu durumda kendimi kısıtlanmış hissediyordum. Strese girmeden uzun bir duş alamıyordum.  Bebek uyuduğunda kendime vakit ayırmak yerine neleri yetiştirebilirim diye düşünüyordum.  Anneler sıcak bir şey içemez der büyükler. Ne zaman bir bardak çay, bir kase çorba gibi sıcak içilmesi gereken bir şey hazırlasam, bebeğimin ağlayacağı tutuyordu. Bazen eskiden yaptığım iş ya da hobileri bir daha asla yapamayacakmışım, o ana kadar ki gelişimim neyse hayat boyu bir adım öteye geçemeyecekmişim gibi geliyordu(annelik dışında). Bunların hepsi zaman içinde bir düzene koyuluyor, ama o ruh haliyle insana pek çözümsüz görünüyor.

Rutin: Günümü birkaç saatlik bölümler halinde yaşamaya alışmak durumunda kalmıştım. Altını değiştir, emzir, uyut, birkaç saat geçmeden tekrar aynı rutin. Ertesi gün aynı şeyler. Hafta içi, hafta sonu. Küçük bir bebekle hele de Türkiye koşullarında uzun süreler dışarıda vakit geçiremeyeceğimden genelde eve kapandım. Minik bir bebekle, bebeksiz arkadaşlarımın programlarına uyamayacağımdan insanlardan da biraz kopuk kalmıştım. Fırsat bulup dışarıdan bakamadığım için sağlıksız ruh halleri çok kolay yerleşebiliyordu bünyeme.

Yalnızlık hissi:
Bebeğin başlardaki iletişimsizlik hali insana yalnızlık hissi veriyor. Ağladığında ne oldu diye soruyorsunuz, cevap alamıyorsunuz. Gün içinde yakınınızda bunları paylaşabileceğiniz biri yoksa, sıradan problemler için eşinizi arayıp işinden alıkoymak da istemiyorsanız, bunlar sizin şahsınıza ait sorunlarmış gibi gözükebiliyor.

Suçluluk duygusu: Bu kadar istediğim bir şey gerçekleştiği için kendimi kötü hissetmeye hiç hakkım olmadığını düşünüyordum. Aman sakın bu hislerden bebeğimi suçlamayayım diye düşünüyor, kendime daha da çok yükleniyordum. Her kendimi kötü hissettiğimde, bebeğimin en güzel zamanlarını bu şeyle hatırlayacağım, gülüp eğlenme fırsatını kaçırıyorum diye yine kendimi suçladım.

Neden, neden: 
Her zaman sorunların nedenini bulup, kalıcı çözümler üretmeye çalışırım. Hayatımı kolay kolay kendi akışına bırakmam. Bu sorunun sebep sonuç ilişkisi kurularak değil, zamanın iyileştiriciliğiyle çözülecek bir sorun olduğunu ayırt edemedim. Bu garip, havadan gelip, havayla dağılması gereken psikolojik durumu, mantıklı bir nedene bağlamaya çalıştım. Neden böyle oldu, bana olmamalıydı diye kendimi sorgulayıp, sıkıştırıp durdum. Hamileyken trilaylom takıldım, halbuki şöyle yapmalıydım, kendimi böyle hazırlamalıydım, şu şartları sağlamalı, bunları düzene koymalıydım diye hayıflandım, kendime yüklenip durdum.

Panik:
İnternetten iki tanıma ulaşmıştım, loğusa melankolisi, ve loğusa depresyonu. Melankoli hafif ve 48 saat süren, depresyon ise ağır, ve aylar süren bir durum gibi anlatılıyordu. İlk ağlamamdan sonra 48 saat geçmesine rağmen kendimi tam olarak iyi hissedememiştim. Her hafif hüzün hissettiğimde, ne oldu şimdi, niye geçmiyor bu, dün iyiydim, geçti diye düşündüm, depresyon mu bu, terapiste mi gitmeliyim, daha ne kadar sürecek diye panik yaptım. Bu depresyon tipi şeyler de endişeyle, panikle besleniyor sanırım. Ben endişelenip takıntı yaptıkça o daha bir yerleşti.

Kendimle dalga geçemedim: Buna benzer duyguları adet dönemlerinde ve hamileyken de hissettiğim olmuştu. Ama bunun hormonlardan kaynaklı olduğunun farkında olur ve bir yandan kendime gülerdim. Bu sayede ne kişisel ilişkilerime zarar verir, ne kalıcı izler bırakırlardı. Geleceğini ve geçeceğini bilirdim. Gözüm dolarken bir yandan güler, beni sulu gözlerle gülerken gören Gökhan'ın dalga geçmesiyle şakaya dönüşürdü. Bu defa bunu yapamadım. Bu hüznü bir türlü hormonal ve dönemsel olarak göremiyordum, fazla gerçek geliyordu. Bunlardan birkaçını yazayım ve beraber gülelim artık.
Anne karnı sesleri
Ilgaz takriben 2 haftalıktı. Sanırım gaz sorunları yeni başlamıştı. Zavallıcık emiyor, uyuyakalıyor, kısa süre sonra ağlayarak geri uyanıyordu. Aklıma hamileyken indirdiğimiz anne karnı sesleri Mp3'ü geldi. Mp3'ü açtım, Ilgaz'ı kucağıma aldım. Makine,motor seslerine benzeyen seslerin üstüne bindirilmiş ağır tonda bir klasik müzik parçası. Hava kapalı, dışarıdan yağmur sesi geliyor. Daha gülümsemeyi bilmeyen Ilgaz'cığım müziğin başlaması ile biraz dinleyip tebessüm etti, iç geçirdi ve kucağımda uykuya daldı. Çok güzel görünüyor ve muhteşem kokuyordu. Bebeğim anne karnında daha rahattı, ben onu rahat ettiremiyorum diye ağlamaya başladım.

Ağlatan Melodiler
Bütün bebek oyuncakları melankolik müzikler çalıyor. Ilgaz'ı uyutmak veya sakinleştirmek için oyuncakların müziklerini çalıyordum. Bunlar mırıl mırıl çaldıkça hüzünlenip ağlamaya başlıyordum. Bebek uyusun diye yazılmış parçanın anneyi ağlatması çok komik bir ikilem aslında. Sektörde bunun için özel bir çalışma yapılmalı. Bebeği rahatlatırken lohusa melankolisini de tedavi eden parçalar bulunmalı.

Ne kadar güzel değil mi?
Kendi bebeklerini büyütmüş anneler, bebekli anneleri görünce kendi bebeklerine ve taze annelik dönemlerine özlem duyuyorlar. "Ne kadar güzel bir şey değil mi?", "Tadını çıkartın büyüyünce sevdirmiyorlar" gibi ifadeleri sık duyarsınız. Kendim de bir yandan ağlarken, aynı zamanda hayatımın en mutlu günlerini geçirmeme, bebeği çok çok sevmeme rağmen, bu cümleleri duyunca kendimi kötü hissederdim. Sanki dünya yüzünde bir tek ben bunu yaşıyormuşum, diğer bütün anneler trilaylom 24 saat gülerek, oynayarak bebeklerini bakıyorlarmış gibi hissederdim. Ya da benim durumumu farketmiş, ne kadar saçma bir şey yaptığımı gözüme sokmaya çalışıyorlarmış gibi gelirdi.
Devamı..Lohusa depresyonu - silkelen ve kendine gel!


Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun
posted on 30 Aralık 2007 Pazar 20:52:44 UTC  #    Yorumlar [0]
# 26 Aralık 2007 Çarşamba

Önceki yazı..Lohusa depresyonu - bir son olarak doğum

Küçükken pek severek, hatta özenerek seyrettiğim çizgi filmdi tontonlar. Yağmur yağınca şemsiye, boya yaparken merdiven, canları sıkılınca müzik aleti olur, tıngır tıngır çalardı kendi kendilerini bu renkli karakterler. Büyüyünce kendimin de bir tonton olacağımı hayal etmezdim elbette (o kadar da küçük değildim). Zaman içinde bu çizgi filmi unutmuşum. Doğumdan bir süre sonra, Gökhan'la beraber uyduya yeni eklenen kanallara göz atarken, yabancı bir çocuk kanalında barbapapa! diye hop hop şekil değiştiren tontonlara rastladık. Aa böyle bir çizgi film vardı dedim ve o anda farkına vardım ki, ben de çocukken özendiğim tontonlardan birine dönüşmüşüm.

Hani önce koza olsam da, sonra tırtıla dönüşsem, sonra da rengarenk bir kelebek, fazla bunaltmaz beni değil mi, fiziğimdeki bu hızlı değişim. Belki biraz sahne korkusu yaşanır. Ama çocuk doğurma için gerekli tonton'luk böyle işlemiyor.

Hamilelikteki değişimler

Kendim hamile kalmadan önce hamile bayanları gördüğümde, göbeklerini bir ağırlık olarak düşünür, ay yazık zordur taşıması derdim. Sanki dışarıdan bağlanmış yastık gibi. Keşke öyle olsaymış. O zaman hesaba katamadığım, bu göbeğin yavaş yavaş iç organlarınızı iterek büyüdüğü, içeridekinin canlı olduğu ama yine de bütün o kütleyi kendi vücudunuz olarak hissedeceğinizmiş. Bebek midenizi, mesanenizi tekmeler, kısmen de olsa sizden bağımsız hareket edebilir (bir toplantının ortasında iki yana sallanmak gibi), günde 3 kere 20'şer dakika gibi sıklıklarla içinizde hıçkırabilir.

Aylar boyunca sadece ancak sol yanınıza yatmanıza izin verilir. Benim gibi normalde yastıksız yatan kişiler bile, eşinin yerini kaplayacak kadar çok yastık kullanmak zorunda kalabilir yatakta. Karnınızda bir yer ağrıdığında, nereniz ağrıyor tahmin etmekte zorlanırsınız, acaba barsaklarım, dalağım nerededir bu haftalarda diye düşünürsünüz. Rintintin gibi koku alırsınız, yemeklerin tatları değişmiştir. Gitgide ağırlık merkeziniz değişir. Penguenler gibi yürümeye başlarsınız, paytak paytak. Ayakta dururken yukarıdan bakınca ayaklarınızı göremez hale gelirsiniz. Vücudunuzun bir bölümü ile vedalaşırsınız bir gün, haftalarca görüşmemek üzere (eğilseniz de doğrulsanız da kör noktada kalırlar). Yapabileceğinizi hissetseniz bile riske girmemek için bazı hareketlerden sakınırsınız. Yukarıda kalan, sandalyeyle ulaşılması gereken dolaplara aşağıdan bakarsınız pis pis, ben çıkamıyorum siz inin, doğurayım göstereceğim sizlere. Yalnız başınızayken itilmesi, kaldırılması gereken bir eşya varsa yol üstünde tadınız kaçar. Birileri varsa da yardım istemekten bunalırsınız bir süre sonra, ya da en basit işler için, sen dur ben yapayım demelerinden. Biraz nazlanmak hoş olsa da, özgürlüğünüz elinizden alınmış gibidir.

Diğer yandan göğüsleriniz büyür, acımaya başlar kademe kademe. Ben doğuma girdiğim halinin maksimum boyutu olacağını düşünmüştüm, çok yanılmışım. Bir yandan sabırsızlıkla bebeğinizi beklerken, diğer yandan tekrar normal halinize dönmeyi hayal edersiniz. Amacım bebek isteyenleri hamilelikten soğutmak değil. Yükü ve zorlukları çok, ama hep kıymetli bebeğim için katlanmam gereken temel zorluklar olarak gördüm bunları. Sonuçta benimki sorunsuz bir hamilelik sayılırdı. Sadece bir hata yaptım ve doğurduğum anda hamile kalmadan önceki halime dönüp, kendi fiziksel problemlerimle uğraşmaktan kurtulacağımı umdum. Doğurduğum andan itibaren bakım gerektirecek olan tek canlının artık benden bağımsız bir canlı olacak bebeğim olacağını düşündüm. 9 ayda oluşmuş bütün değişikliklerin bir anda düzelmesini beklemek de pek mantıklı değilmiş elbette.

Fiziksel sıkıntılar doğumla son bulmuyor

Ağır ve ağrılı bir şekilde doğum masasına yatmıştım. Belimi bir sedyeden kaldırıp, öbürüne geçirirken, hayatımın en ağır yükünü kaldırdım zannediyorum. Doğumdan sonrası ise muhteşemdi. Koskoca göbeğin tüm gerginliği gitmiş, geriye birkaç gün içinde toparlanacağını düşündüğüm içi boş bir kese kalmıştı. Tüy gibi hafiflemiştim, sanıyorum epiduralin de etkisiyle ağrılardan eser kalmamıştı. Kendimi teskeremi almış gibi hissediyordum. Hastanede çok güzel ve uykusuz 2 gün geçirdim. O anki durumumu anlatabilecek 2 kelime vardı, mutlu ve yorgun. Doktorum hastaneden ayrılmadan önce, halk arasında bir tabir vardır, "Lohusanın mezarı kırk gün kapanmazmış", kendine dikkat etmelisin demişti. Tabi, ederim dedim.

Doğum sonrası - sonbaharım

Doğumdan sonra kuyruk sokumumdaki ağrı yüzünden 3 aydan fazla süre rahat bir şekilde oturamadım. Oturduğum yerden kalkarken de fena halde canım yanıyordu. Zaman içinde hafifleyerek azaldı. Doğumda kuyruk sokumum zedelenmiş. Hala da özel bir yastıkta oturmayı tercih ediyorum, sert zeminde oturursam tekrar rahatsız etmeye başlıyor.

Doğurur doğurmaz su gibi terlemeye başladım ve bu da aylarca sürdü. 9 ay boyunca adet görmeyip ped markalarını unuttuktan sonra, çoklu paketler alıp 1 ayı adet dönemi festivali şeklinde geçirdim. Sonra yine aylarca markaları unuttum. Alışveriş listemde göğüs pedleri aldı onların yerini. Hamile iken 2 kırmızı elmaya dönüşmüş yanaklarım bembeyaz duruyordu. Hamilelik boyunca dökülmeyi durduran saçlarım, doğumdan 3 ay kadar sonra sapır sapır dökülmeye başladı. Böyle devam ederse kel kalacağım diye düşünüyordum ama bu da normal ve süreli bir değişiklikmiş, hamileyken kazandıklarımı geri ödüyormuşum sadece. Hamilelik ilkbaharmış da, artık sonbaharım gelmiş, yapraklarım dökülüyormuş gibi hissediyordum kendimi. Bir sonbahar hüznü sarmıştı içimi.

Uykusuzluğun etkisi

Hamilelikte karnımda taşıdığım ağırlığı artık kucağımda taşıyor, beşiğe eğilerek sırtımın boynumun farklı kaslarını zorluyordum. Bebeğimle birlikte ağrılarımda yukarılara tırmanıyordu. Kendimi sürekli olarak yorgun hissediyordum. "Uykusuz gecelere hazır mısın?" gibi uyarılar almıştım doğumdan önce. Sanki hiç uykusuz gece geçirmedik mi dedim. Genelde geç yatan biriyimdir, hamileliğimde bile ortalamada gece 1 civarında uyumuşumdur. Önemli bir noktayı gözden kaçırmışım, uykumu bir süreliğine emzirme aralıklarında uyumak zorunda kalacağım. Özellikle yenidoğan döneminde bebeklerin beslenmeden 3-4 saatten uzun uyumaları istenmediğinden, saat kurarak geçirdik bu 1 ayı, kazara fazla uyursa diye. Gündüzleri uyumaya alışkın olmadığımdan, tüm "bebeğin uyurken uyu" uyarılarına rağmen geceki kesintileri telafi etmedim. Güçlükle karar verip, uyuyacağım, ölüyorum uykusuzluktan diye uzandığımda da Ilgaz uyumuyordu bana inat. Uykusuzluk mu melankoliyi çağırıyordu, yoksa melankoli mi uyku yapıyordu karar veremedim. Rahat oturamadığımdan yatakta emzirmek zorunda kalıyordum çocuğu. 2 hafta önce sağıma mı yatmışım diye korkarak uyanırken, şimdi de yorganı Ilgaz sanarak, "uyuyakalmışım, ezmişim çocuğu!" diye sıçrıyordum yerimden. Gece kayıp sahneler olurdu. Şimdi bu bebek yanımda yatıyor. Acaba yeni mi emdi de uyuyakaldık, yoksa bir önceki emzirmeden beri mi uyuyoruz burada beraber? Altını ne zaman değiştirdik? Göbeğini alkollemeliydik. Ilgaz kucağımda uyuyakaldığında onu seyretmek istiyor, ama ona bakarken gözlerimi fokuslamakta zorlanıyordum.

18 aylık değişim süreci

Yıpranma ve yaşlanma payını gözardı ettiğinizde, vücudum, büyüyen küçülen uzuvlarımın eski hallerine dönmeleri tam bir hamilelik dönemi kadar sürdü, 9 ay. Her kadında aynı değildir elbette. Bu 18 aylık süreçte görünürde olan bitenleri anlattım ben yüzeysel olarak. Buzdağının öbür tarafını, kan hacminde, tansiyonda, hormonlarda, kan şekerinde, kaslarda olan değişiklikleri doktorlar anlatabilir. Hop hop hop diyerek pekçok değişiklik yaşadım kısa sürede. Bir kelebek olmadım sonuçta değil mi? Ama kelebeklerin en tatlısı benim oldu.


Devamı..Lohusa depresyonu - çeşitli duygular

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 26 Aralık 2007 Çarşamba 12:51:05 UTC  #    Yorumlar [0]
# 16 Aralık 2007 Pazar

Önceki yazı..Lohusa depresyonu - önsöz

Doğum - Hamileliğin sona ermesi

Doğum hep bir şeylerin başlangıcı olarak algılanır. Bir canlının dünyaya gelmesi, beklenen yavruya kavuşma. Ama bir de diğer yüzü var doğumun, bir kadının belki de hayatının en özel döneminin sonu. Hedeflenen tek çocuksa, muhtemelen tekrar yaşanamayacak bir dönemin sonu.

Doğumdan önce, doğum sonrası depresyonla ilgili okurken, sebepleri için şuna benzer bir ifadeye rastlamıştım; "hamilelikte anneye olan yoğun ilginin bir anda bebeğe yönelmesi". Haliyle, hiç ciddiye almadım. Zaten aşırı ilgiden rahatsız olan biriyim. Ilgaz benim küçük kardeşim mi de, ona yönelen ilgiyi kıskanayım. Bilakis, memnun olurum herkesin üzerime düşmekten vazgeçmesinden. Rahat bir nefes alırım.

Hamile iken, zor taraflarını unutabilirsem, hamile olmayı özlerim diye düşünürdüm. Ancak, yukarıda gösterilen basitleştirilmiş ifadenin ötesine geçen bu özlemin beni bu kadar etkileyebileceğini hiç düşünmemiştim.

Kendini kendini şımartmak

Pek çok açıdan çok güzel bir hamilelik dönemi geçirdim. Planlanan bir gebelikti. Bir süreliğine de olsa hiçbir şeye canımı sıkmamam gerektiğini düşünüyordum. Sürekli kendi bakımıma, yememe içmeme, egzersizlerime özen gösteriyor, hamileliğimin tadını çıkartabildiğim her dakikayı kar sayıyordum. Bebeğimin sağlığı için de olsa en çok kendimi önemsiyor, kendime özen gösteriyordum. Her gün sanki henüz güzel bir haber almışım gibi sevinçle kalkıyordum yataktan.

Eşimle birlikte her hafta internetten bulunduğumuz gebelik haftasında karnımda neler olup bittiğini okuyorduk. Düzenli kontrollerimize, eğitimlerimize birlikte gidiyor, çocuğumuzu nasıl yetiştireceğimiz üzerine konuşuyorduk. Bebeğimizin hareketlerini ultrasonda izliyor, çıkışta yakınlarımıza telefon açıp kaç gram, kaç santimetre olduğu anlatıyorduk. Sanki elimizde çok done varmış gibi. Bu kontroller doğuma doğru iyice sıklaştı. Hatta son haftalarda iyice ağırlaşıp başka bir şey yapamaz hale gelince, tek sosyal aktivitem hastane ziyaretleri halini aldı. Bu süreçten önce hastanelerin önünden geçmek bile istemezken, artık sevine sevine bebeğimden haber almaya gidiyordum. Doktorumuz, hemşireler, onların da sanki bizden başka derdi, hastaları yokmuş da heyecanla bizim doğumu bekliyorlarmış gibi geliyordu.

Karnım belli olmaya başladıktan itibaren, ki belli olmasından memnun, göbeğiyle barışık bir hamileydim, sokakta insanlar bana gülümsüyorlarmış gibi geliyordu. Belki de gülümsüyorlardı gerçekten, çünkü sanırım ben de hamile gördüğümde farkında olmadan gülümsüyorum. Sanki sokakta gördüğünüz herkes tanıdık, eş dostmuş, hepsi sizin iyiliğinizi istiyormuş gibi (birkaç defa çok garip davrananlara da rastladım, onları istisna kabul ediyorum). Bebeğinizle çıktığınız zamanki gibi üzerinize de saldırmıyorlar agucuk gugucuk diye.

Göstergeyi sıfırlamak

Son adet tarihinizden hesaplayarak saymaya başlıyorsunuz öğrendiğiniz andan itibaren, 5. hafta, 15. hafta, 24. hafta, taki doğuma kadar, benimki 38+2. Sonra birdenbire, hayatınızın en mutlu anını yaşadığınız anda sıfırlayıveriyorlar göstergenizi. E bunca aydır nereye gitsem götürüyordum ben onu, 38 haftadan beri bakıyorum ona, şimdi ne diye sıfırdan başlatıyorsunuz. İşte böylece, hayatınızın en önemli varlığına bakmaya çalışırken, bir dönemi de kapattığınızı farkediyorsunuz. Yeni açılan döneminiz daha kötü olduğu için değil, ama bitmiş olanı geri getiremeyeceğiniz için. Üniversiteden mezun olur gibi. Bir yandan mezuniyetinize sevinip sizi bekleyen günler için heveslenip heyecanlanırken, bir yandan hüzünlenirsiniz. Ne çabuk geçti diye düşünürsünüz, artık öğrenci değilsinizdir. İşte buna benzer bir duygu. Yalnız arada ufak tefek farklılıklar var. Mezuniyette hormonlarınız işlere bu kadar karışmazlar ve sabahlayarak girdiğiniz son finalinizden çıkar çıkmaz 7/24 çalışıyor bulmazsınız kendinizi.

"Bebeğin ağlamaları içinde, ne olduğunu bile anlayamamıştım" gibi cümleler kurmayacağım. Bebeğimi ilk gördüğüm andan itibaren çok sevdim ve ona sahip olduğum için çok mutluydum. Evde sürekli çok ama çok tatlı bir canlı vardı ve öperken annesi kızar mı diye endişelenmem gerekmiyordu. Eşim, ailem, herkes bana ve bebeğe çok iyi davranıyor, ona çok iyi baktığımı söylüyorlardı. Hatta ben istemesem bile, hala en çok benim üzerime düşüyorlardı. Hazır bebeğin uyuyorken biraz uyu, sana ne pişirelim, gel bebeğin ağlamadan birkaç kaşık bir şey ye. Bir tek ben kendime karşı olan ilgimi yitirmiştim. Artık bebeğin bakımı ve besinini sağladığım sürece, kendimi önemsiz hissediyor ve kendi kendimin üstüne düştüğüm günleri özlüyordum. Ve o kadar ağır bir duyguyduki bu, sanki hamilelik benden ve Ilgaz'dan bağımsız üçüncü bir canlıymış da, doğum esnasında onu kaybetmişiz gibi. Bir yandan beynim buna itiraz ediyor, hormonlarım saçlamadığından ve uykusuzluktan böyle olduğunu düşünüyordum. Kendimi haksız hissediyor, şımarıklık ve bencillikle suçluyordum. Her şey bu kadar yolunda iken ne hakkım vardı böyle saçmasapan hissetmeye.

Hamileliği özlemek

Aylar boyunca her şeyi, en mutlu anımızı bile paylaştığımız doktorumuz, hemşireler, bebek hemşireleri, bizim için endişelenen, önlemler alan o iyi insanlar, onları bir daha göremeyecek miydik? Doğumdan önce telefonumu ilk çalışta açan doktorumu (3 hafta "doğurmak üzere" kategorisinde gezdim :)), soru sormak için aramaya çekinir olmuştum. Adamı kaldırdık getirdik gecenin bir yarısı zaten, bir de lohusa sorunlarımızla rahatsız etmeyelim. Halbuki ne vardı, o kadar hafta biz gittik onları görmeye, birkaç hafta da onlar gelseydi, nezaketen bari :) Şaka bir yana, İngiltere'de doğum yapan kadınları evlerinde ebeler ziyaret ediyor. Medikal olarak ne kadar gerekli bilmiyorum ama duygusal açıdan kesinlikle yararlı.

Hava alayım diye yarım saatliğine markete gittiğimde, insanlar kasa sıralarını vermeyi teklif etmiyorlardı elbette. Lohusa olduğunuz, evde acıkıp ağlama ihtimali olan bir bebeğiniz olduğu alnınızda yazmıyor hamilelikteki gibi. İşte artık insanlar benim halimden anlamayacak, şimdi evde küçük bebeğim var desem, belki de yalan söylediğimi düşünürler diye düşünüyordum. Bebeğim 6 aylıkken, bir mağazanın kabininde giysi deniyordum, bir kadının "acaba çabuk olabilir misiniz, arabada 20 günlük bebeğim var, belki de ağlıyordur, hamilelik öncesinden hiçbir giysim üzerime olmuyor" dediğini duydum. Kendimi nasıl dışarı attığımı bilmiyorum. Yaşayan bilir.

İşte böyle, bebeğim güvenli kovuğunda, Ilgaz dağı önde ben arkada gezdiğimiz günleri özledim. Özledikçe de kendime kızdım. Kızdıkça, kendime hiç kızmadığım günleri daha çok özledim. Sonra dedim ki, belki de fazla rahat geçirdim hamileliği. Biraz doğumdan korksaydım, biraz bebeği bakamazsam diye endişelenseydim, biraz eşimle kavga etseydim, belki de böyle olmazdı. Hamileliği bahar gibi geçirip, bütün depresyon kotamı doğum sonrasına bıraktım. Lousalığımın 8. gününde havadan gelen bir ağlama kriziyle başladı lohusa melankoli/depresyonum. Onu başlarda hamileliği özlediğime, sonra da her gelip gidişinde türlü başka şeylere bağladım, el altında ne sebep bulabildiysem...

Devamı.. Lohusa depresyonu - hop hop hop, değiş tonton!

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 16 Aralık 2007 Pazar 14:33:44 UTC  #    Yorumlar [0]
# 15 Aralık 2007 Cumartesi

Dün akşam, ablam Evren'in hediye ettiği Elif Şafak'ın Siyah Süt'ünden birkaç sayfa okumayı başardıktan sonra, anladım ki bu diziyi yazmadan ne kitabı okumaya, ne de Kitubi'yi yazmaya devam edebileceğim. Lohusa depresyonu da aynı doğum acıları gibi, yaşanıyor ve unutuluyor. Doğa size unutturuyor ki, insanlar üresin, tür devam etsin. Farkettim ki benim lohusa depresyonum da yaşanma evresini tamamlayıp, unutulma evresine girmeye başlamış bile. Elif Şafak'ın da yazdığı gibi, zaten bir yandan yaşıyor, bir yandan unutuyorsunuz. Her ne kadar, belki de doğanın bir kuralı olarak unutmayı tercih etsem de, unutmadan önce, doğurmayı bekleyen ve doğurmuş bütün annelere bildiklerimi aktarmayı üzerimde bir görev olarak hissediyorum.

Suçluluk duygusu bu hüznün temelini beslediği için, paylaştıkça hafifliyor insan, suçu itiraf eder gibi. Ve başkalarının yaşadıklarını okudukça, dinledikçe yalnızlık hissinden kurtuluyor, kendisine suç ortağı olarak doğayı görüyor. Bu yüzden siz de yorumlarda hissettiklerinizi paylaşın ki, bu duygular kişisellikten çıksın, olması gerektiği yeri alsın.

Her ne kadar Kitubi bir kişisel blog'sa da, ben yazılarımda kişisel detayları minimumda tutmaya çalışıyorum. Ancak bu yazı buna bir istisna olacak. Eğer Kitubi yavaş yavaş yazılıp, fasikül fasikül yayınlanan bir kitap sayılırsa, bu yazı da onun önsözü olsun. Teşekkür bölümü olmayan önsöz olmaz. Eğer bu yardımlar olmasa, Kitubi'yi ortaya çıkartmam mümkün olamazdı. Selin söylemişti, hamilelikte ve lohusalıkta görülen yardımlar asla unutulmazmış.

Teşekkür

Varlığıyla kapıdan içeri girdiği anda cinleri kovalayarak depresyonumu part-time'a indirgeyen eşim Gökhan'a,
kültürümüzdeki bütün gereksiz alışkanlıkları bir kenara bırakıp, ama faydalı olanları hiç ihmal etmeden, gerek yok dediğim halde 40 gün başımda bekleyip bebeğin değil benim bakımımı üstlenen, karı-koca bütün bilmişliğimizle öyle yapmayacağız böyle yapacağız diye her şeye itiraz etmemize rağmen, ne haliniz varsa görün demeyen, biz nasıl bir yardım istiyorsak onu sağlayan, annelerimize, babalarımıza (benimki de sağ olsa öyle yapardı :), ablalarımız Berrin ve Evren'e, 
kimin kimin annesi olduğunu bir kenara bırakıp, tam bir takım ruhu ile, birinin yorulduğu noktada bayrağı öbürü devralan annelerime,
her zaman, ne hissettiğimi, ne istediğimi ben söylemeden anlayıp yapabilen ablama,
doğumdan beri her fırsatta karısını alıkoyup durmamıza bozulmayıp, çocuk yetiştirme şeklimizi herkese öven eniştem Osman'a,
yaşamın tüm zorluklarına rağmen aile olmanın ve huzurun değerini öğreten aileme,
nerede güçlü durmak gerektiğini, nerede kendimi bırakıverebileceğimi, örnek olarak öğreten anneme,
yaşamımın 19 yılına tanıklık edebilmesine rağmen, kalanında da beni idare edebilecek donatıyla yetiştiren rahmetli babama,
her telefonunda bizi ne kadar güzel günlerin beklediğini, her geçen ay bebeğimizin ne kadar daha tatlılaşacağını ballandırarak anlatan kuzenim Somer'e,
her an yanımızda olamasalar da fotoğrafları ile onu seven, büyümesini takip eden akrabalarımıza, anneannelerimize, dayılarımıza, yengemize ve Ece'ye,
ta Londra'lardan telefon açıp "Ilgaz kakasını yaptı mı" detayında ilgilenen Göksu'ya,
benden iki buçuk ay sonra doğurduğu halde, benim onu motive etmem gerekirken, beni dinleyip motive eden, pohpohlayan ve Kitubi'yi yazmama teşvik eden Özlem'e,
hamileliğimin haberini aldığı andan itibaren her şeyi paylaşan ve her sorumu baştan savmadan cevaplayan Selin'e,
bebeklerinin eşyalarını Ilgaz'a layık görüp paylaşan Bora, Revington, Şimşek ve Makineci ailelerine,
lohusa depresyonu için daha hamileliğimde uyarıp, doğumdan sonra da periyodik yoklayan İdil'e,
kardeşi olarak sahiplenip Ilgaz'ı koruyan Yasemin'e
hamileliğim süresince bin türlü ahiret sorumuzu aynı yumuşak ses tonuyla yanıtlayabilen kadın doğum uzmanımız Alper'e,
hiçbir telefonumuzu yanıtsız bırakmayan çocuk doktorumuz Ayla'ya,
bizi arayan, ziyarete gelen, hediyeler getiren, gönderen  bütün arkadaşlarımıza, büyüklerimize,
telefon açamasa da, gelemese de iyi dileklerle bizi düşünen herkese (hayırsızın halinden hayırsız anlar :)

teşekkürü bir borç biliyorum.

Damla Doğan Altınören


Sonraki yazı lohusa depresyonu - bir son olarak doğum

posted on 15 Aralık 2007 Cumartesi 12:05:53 UTC  #    Yorumlar [2]
# 08 Aralık 2007 Cumartesi
Bazen kendimi ipin üzerinde yürüyen sirk cambazı gibi hissediyorum. Bir tarafa biraz fazla eğilsem, zarar görecek olan da maalesef ben değilim, canım oğlum.

İnce hesaplar daha hamilelik döneminde başlıyor. Zor durumlarda doktorlar bile yarar-zarar dengesine bakarak karar veriyorlar. Örneğin normalde antibiyotik kullanımı bebeğe zararlı görülüyor. Peki bundan tamamen kaçınmak mümkün mü? Eğer ateşli bir hastalık geçiriyorsanız, doktorunuz kullan diyorsa, içiniz cız ederek içmek zorunda kalıyorsunuz.

Asıl mücadele doğumdan sonra başlıyor. Mücadele derken kesinlikle bebeğinizle bir mücadeleden söz etmiyorum. Tamamen kendi kendinizle olan bu sessiz mücadelede, aklınızla, vicdanınız, endişelerinizle, soğukkanlılığınız birbirlerini yiyorlar.

İnsanların üremek ve yeni canlıyı korumak için bazı içgüdülerle doğduklarını düşünüyorum. Bu içgüdüler, sizi bebeğin ağlamaması ve mutlu olması için her şartta her şeyi yapmaya teşvik ediyor. Günümüz teknolojisi ve sektörünün yardımları ile, hele maddi imkanlar ve yardımcı olabilecek insan kaynağı da varsa,  bir bebeği mutlu tutmak için yapılabilecekler sonsuz. Peki bu mutlulukları maksimumda sağlayarak, onun için doğru olanı mı yapıyoruz?

Bebeği kucaklamazsanız mutsuz olur, size güven duymaz. Fazla kucağa alırsanız kucak bebeği olur, kendi kendine oyalanamaz, kendine güveni oluşmaz.
Yeteri kadar yediremezseniz büyüyemez. Zorla yedirmeye kalkarsanız hiç yemez. Oyunla yedirmeye kalkarsanız doğru sofra alışkanlığı kazanamaz, belki de obez olur.
Sessizlikte uyutursanız, her çıta uyanır, dinlenemez. Gürültüde uyutursanız beyni yorulur.
Minikken gazı olur, sakinleştirmeniz gerekir, biraz palazlanınca oyundan kopmak istemez, uykuya direnir. Sakinleşerek uyuması gerektiğini düşündüğünüz bebeğinizin bağır çağır ağlarken uyuyakalmasını istemezsiniz. Biraz sallayayım dersiniz, iyi gelir, uyuyakalır. Üstüste 3 gün sallayarak uyutursanız sallanmaya alışır. Kucakta hafif sallayayım, ertesi gün yetmedi biraz dolaştırayım, sonraki gün dizimde. Doğumdan önce battaniyede sallanmaz çocuk derdim, ama ne yapayım, hayat kitaplardakinden farklıymış, dersiniz.

Bebek, anne-baba yatağında uyumamalıdır. Suyunu, mamasını biberonla içmeye alışmamalıdır. Uyku düzeni bozulmamalıdır. Yemek düzeni bozulmamalıdır. Ama  bu bebeğin keyifsiz anı, hasta zamanı, diş ağrıları olacaktır. Hem bebeğin, hem de anne babanın rahat bir soluk alabilmesi için istisnalar olmak zorundadır. İşte bu istisnaları sağlarken çok dikkat etmek gereklidir. Düzeni korumak adına keyifsiz çocuğu helak etmek doğru olmaz. Ama bugün alt diş, öbür gün üst diş derken çocuğun bütün düzenini alt üst etmemek de gerekir. Büyüklerimizin bir deyişi vardır "Hastalandığına yanmam (iyileşir), huyu değişir." Birçok ailenin kabusu kolik için bir broşürde okumuştum, "kolik geçicidir, uyku bozuklukları kalıcı".

Aile olarak kendiliğinden uyguladığımız bir akış var, dengeyi sağlamada çok işimize yarıyor ("-malıdır", "-ın" gibi emir kipleriyle kullandığım tüm yüklemler sadece bizim aile kararlarımızı yansıtıyor, sitenin kullanım şartlarına bakın) :

* İstisna kabul etmeyen konular: Bazı şeylerin istisnası olamaz. Bunlar güvenlikle ve sağlıkla ilgili risk alınamayacak konular. Örneğin, bebeği alt değiştirme masasında yalnız bırakamazsınız. Bebek kucağınızdayken sıcak bir şey içemezsiniz. Emerken uyuyakaldı, tüh kakasını da yapmış, altını uyanınca değiştireyim uyanmasın diyemezsiniz (fena halde pişik, tahriş olabilir, bir seferlik uyku için günlerce uykusundan olabilir). Yapılmaması gerektiğini bildiğiniz halde zorunlu olmadan yaptığınız şeylerden dolayı canı yanar ya da zarar görürse, kendinizi affedemezsiniz. Burada murphy kanunları geçerlidir. On kere dikkat edersiniz, bir kere ihmal edersiniz, o bir kerede şanssız bir'i bulursunuz.

* Temel alışkanlıklar: Bebekler doğduklarında dünya ve hayat hakkında hiçbir şey bilmezler. Her şeyi sizin düzeniniz ve ona uyguladıklarınızdan öğrenirler. Eğer bebeği dizinizde sallayarak uyutmaya alıştırırsanız, bunu beynine normal olarak yerleştirecektir. Onu yatağında uyutmaya çalıştığınızda, bunu normal dışı olarak değerlendirecektir. Eğer tatlı ile ödüllendirerek tuzlu yedirirseniz, tuzluları tatlı yemek için aşılması gereken kötü bir engel olarak görecek, fazla bulaşmadan geçmek için elinden geleni yapacaktır. Leb demeden leblebiyi anlarsanız, konuşmak için acele etmeyecektir. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Bu nedenle, hayata dair temel ve kalıcı olacak konuların bebek yetiştirmede ayrı bir yeri olmalıdır. Uyku düzeni, beslenme düzeni, iletişim kurma biçimi gibi. Bu konularda bebeğin, bitki formundan, yetişkin bir insana yumuşak geçişi sağlanmalıdır.

Yukarıda sözünü ettiğim istisna rahatlıkları bebeğe sağlarken, bunun olması gerekenden gerekli bir sapma olarak yapıldığı unutulmamalıdır. Baştan düzeni sağlamak için ne kadar çaba sarfediyorsanız, bu sapmaları düzeltmek için de en az o kadar uğraşmanız gerekir. Ve bunu başarabilmek çok sabır ve sakinlik gerektirir.

Yatağında uyumaya alışmış bebeğinin gazı var, uyuyamıyor.
Ağlatılacak mı, hayır. Sakinleştir, kucakla, salla, uyut. Üç gündür aynı terane. Bebek hala gazdan mı uyuyamıyor? Olabilir, peki uyku düzeni ne olacak? Bozulur. Başka bir çözüm bulmalı. Bebeği yatır, yatakta pışpışla, karnını okşa, uyudu. Demek böyle de oluyor. Peki hep böyle mi olmalı? Hayır? Bugün gazı yok gibi, bütün gün rahattı. Pışpışlama bakalım. Olmadı. Ertesi gün tekrar...

Bu bebek kaç aydır kendi kendine oynarak uyuyordu, neden artık uyuyamıyor?
Diş mi? Ayrılık sendromu mu? Gaz mı? Hadi canım ne gazı, 9 aylık oldu, okula gidecek neredeyse...

Sonsuz bir iterasyonla, mehter takımı gibi, iki adım ileri, bir adım geri ilerlersiniz. Zaman zaman bebeğin sıkıntısıyla, kendi yorgunluğunuz biraraya gelince kontrolü kaybetmiş hissedebilirsiniz. Geri dönülemez bir noktaya ulaşmışsınız gibi gözükebilir. Onun daha bebek olduğunu ve öğrenmeye ne kadar açık olduğunu unutmayın. Zararın neresinden dönerseniz kardır. Kararlı ama anlayışlı olun.

* Aşırı korumaktan sakının: Bebeği her anlamda aşırı korumak, onun doğal ve sosyal şartlara karşı daha zayıf yetişmesine sebep oluyor olabilir. Basit örnekle, büyüklerimiz tarafından bazı oyuncaklarımız zararlı görülüp, ortalıktan kaldırılmaları öneriliyor. Oyuncakları kafasına falan vurup ağladığı, tırmanırken takılıp düştüğü olabiliyor. Bizse bu tür oyuncaklarla bizim kontrolümüzde oynamasını tercih ediyoruz. Aynı oyuncağı ikinci bir kez kafasına vurduğuna rastlamadım hiç :)

* Durup düşünün: Ebeveynlikte, özellikle bebek küçükken zaman sınırlıdır. Gün içinde her şey birbirini izler. Anne babalar bebeğin kısa vadeli sorunlarının peşinde koşmaktan durup düşünmeye fırsat bulamayabilirler. Her şeyi anlık düşünmek yerine, arada sırada tablonun dışına çıkıp geniş bakmaya çalışın. Tereddütte kaldığınız konularda arkadaşlarınızdan fikir alın, internette araştırın. Pratik bir çözüme ulaşabilirsiniz. Bu kadar uzun bir yazıyı zaman ayırıp  okuduğunuza göre fazla bir şey söylememe gerek yok aslında :)

* Çevresel faktörler: Konu bebekler olunca akıl veren çok olur. Sıkışık bir durumda, ne yapacağınız konusunda tereddütlü iken, derin bir nefes alıp düşünmek yerine, yanınızdaki ilk akıl verenin dediğini uygularsanız pişman olabilirsiniz. Tabi bunu söylerken  insanlara kulaklarınızı tıkayın demek istemiyorum. Öneriler farklı üsluplarda dile getiriliyor olabilir. Öneren kişi sizden farklı şartlara sahip, hatta belki çocuk yetiştirme konusunda tecrübesiz biri olabilir. Öneri ve eleştirileri, bu detayların çok üzerinde durmadan, çocuğunuzun yararını için sakin bir şekilde değerlendirmenizde fayda var. Çocuğun iyiliğini düşünüyorum derken bir konuyu biraz abartmış, ipin ucunu kaçırmış bile olabilirsiniz. Dengeyi sağlamak için en çok işe yaracak şey dışarıdan bir bakış olabilir.

* Eşinizin yaklaşımı: Konu çocukları olunca eşler yeri gelir su sızdırmaz ikili olur, yeri gelir bir türlü hemfikir olamazlar. Anne bütün gün bebekle boğuşurken, baba çalışıyorsa, babanın eleştirileri anneye ağır gelebilir. Sonuçta bütün gün bebekle siz haşır neşirsinizdir ve detaylara hakimsinizdir. Ama unutmayın, eşiniz de bebek rutininden çıkıp, kafasını başka bir işe vererek dağıtma şansına sahip. Sizin farkına varmadan girdiğiniz kısır döngülerde onun bu dağılmış kafasınından da faydalanmak gerekir. Benzer şekilde babalar da annelerin kadınlık içgüdülerini, bebeğin hareketleriyle, sesiyle verdiği işaretleri okuma yeteneğini hafife almamalıdır.

* Alışveriş yaparken de dengeli olun: Bu kadar çeşit giyecek, oyuncak, envai türlü malzeme ailelerin beğenisine sunulmuşken ipin ucunu kaçırmak çok kolay. Listeniz dışındaki alışverişleri hemen almak yerine, gerçekten ihtiyacınız olup olmadığını, ya da çocuğunuza gerçekten yararlı olup olmayacağını ikinci bir kez değerlendirebilirsiniz. Kitaplar hariç.
 
Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun
posted on 08 Aralık 2007 Cumartesi 21:31:23 UTC  #    Yorumlar [0]
# 23 Ekim 2007 Salı
Bir kadının hayatının en mutlu günlerine karabasan gibi çöken duygu çıkmazı lohusa melankolisi. Daha uzun süreli ve ağır olanına da lohusa depresyonu deniyor. Melankoli tadında olanı ara sıra yarım günlüğüne uğruyorlar bana 8 aydan beri. Bendeki kombinasyonun ayrıca bir adı var mı tıp literatüründe bilmiyorum.

Hamileliğimde beni uyaran arkadaşlarım olmuştu bu konuda. Fazla duygusal olmadığımdan ve iyi günle kötü günün ayrımını iyi yaptığımı düşündüğümden pek ciddiye almamıştım. Tadından yenmeyecek mutluluktaki günlerde ne işi var sonbahar hüznünün, yeter ki bebek sağlıklı olsun. Ukalalık etmişim. Doğumdan sonraki 8. günde ani bir ağlama krizi ile geldiğinden beri sorgulayıp duruyorum. Neden, neden?

Her şeyin hemen hemen tastamam yerine oturduğu, her cefanın bir amacı olduğu bu mucize süreçte, işlerin yoluna girdiği sırada ne gereği vardı bu çomağın. Eğer ulvi bir amacı varsa, rahatlayacağım ve kabulleneceğim. Evet, sonunda bu amacı buldum :)

Parents dergisinin, alıp da ancak okuyabildiğim ağustos sayısında "Mutluluk yaratıcılığın kaynağı" başlıklı yazısından alıntı yapıyorum:

"Kanada'da yapılan bir araştırmada, mutluluğun yaratıcılığı arttırdığı ancak konsantrasyonu azalttığı, mutsuzluğun ise daha dikkatli ve zor görevlerde daha başarılı olmayı sağladığı ortaya çıktı....Mutsuz insanların ise dış etkenlere karşı daha kapalı olduğunu, bu nedenle de dikkatini daha kolay bir noktada toplayabildiği ifade edildi."

Tabi ya, neden daha önce düşünemedim :) Başında kavak yelleri esen bir anne nasıl halletsin bu kadar işi bir arada. Uykusuzluk bir yandan, yorgunluk diğer yandan, 7/24, beslenmesi, uykusu, sağlığı, altı, üstü, hijyeni, ağlaması, suskunluğu. Doğanın taze annenin ayaklarını yere bastırmak formülü olsa gerek lohusa melankolisi / depresyonu.



posted on 23 Ekim 2007 Salı 20:54:26 UTC  #    Yorumlar [0]
# 21 Eylül 2007 Cuma
Bebek bakımı ile ilgili yanlış bilinenler birkaç gün daha bekleyebilir. Bu gece doğruluğundan %100 emin olduğum bir şey hakkında yazacağım. Anneler de keyif yapmalı! Evet, tüm sorumlulukları ve bir sürü işe rağmen.

Son günlerde Ilgaz'ın müstakbel süt dişleri ile uğraşıyoruz. Alt iki tırtık gözüktü, üst ikili de iki güne kalmaz teşrif buyururlar. Ilgaz da biz de son birkaç ayın en sıkıntılı günlerini geçiriyoruz.

Bugün yoğun ve yorucu bir gün geçirdim (anneler için hergün yorucudur ama bugün istisnaydı). Saat 23:00 olmuştu ve belim fena ağrıyordu. Ilgaz bu gece ağlayarak uyanmada rekor kırabilir, acaba hemen uyusam mı? Yarın yine keyifsiz olabilir, bulaşık makinesini mi çalıştırıp boşaltsam? Yoksa bir duş mu alsam? Sanki eşyalar bana karar vermede yardımcı olacakmış gibi, amaçsızca dolanırken gözüme güzel şişeli banyo tuzu ilişti. Fi tarihinde alıp da eski evimizde küvet olmadığından, sonra da hamilelikte cildim hassas diye kullanmadığım yeşil renkli, mis kokulu banyo tuzu. Evet, bu gece küveti dolduruyorum. Seneler :) sonra. Çekmecelerimi karıştırdım, kozmetiğe vakit ve de nakit harcadığım günlerden kalma kalite bir yüz maskesi numunesi, hiç açılmamış. Aylardır kullanılamamış body shop peeling eldivenlerim, mükemmel bukleler için saç maskem. Ilgaz uyurken kendimi yenilemek için sıcak sudan iyi ne olabilir?

Biz Türkler küvetleri daha çok sular etrafa saçılmasın diye, bir de banyo perdelerinin arkasına leğenleri, çamaşır sepetlerini saklamak için kullanırız. Benim için de küvet bir dinlenme aracıydı, özellikle yakınlarda deniz tatili gözükmüyorsa. Ve bu gece de hiç yakın gözükmedi bana bu deniz tatili.

Oğlum içeride güvenli yatağında uyuyor. Gökhan huzurla :) bilgisayarının başında çalışıyor. Küvetimde dinlenirken oğlumun banyo oturağına kurulmuş plastik aslancığı seyrediyorum. İşte hayat bu!

Yarın yeni hayatımızda yeni bir gün daha. Yapılacak iş ve telaş çok. Olsun varsın, Ilgaz'ın dişleri elma kemirmeye başladığında hepsi unutulmuş, yerlerini yenileri almış olacak. 

Ne kadar geniş bir bakış açısı değil mi? Bir de 23:00 civarında sorsaydınız. Annelere arada sırada da olsa keyif yapmanın çok yararı var!


posted on 21 Eylül 2007 Cuma 22:06:19 UTC  #    Yorumlar [0]