# 28 Şubat 2010 Pazar

"İngiltere'de büyük tartışmalara neden olan kızamık, kızamıkçık, kabakulak aşısının otizme neden olduğunu ileri süren araştırma geri çekildi. Araştırmayı yapan doktorların meslekten men edilmesi söz konusu.

Lancet tıp dergisi, kızamık-kızamıkçık-kabakulak (KKK) aşısı ile otizm arasında bağlantı olduğunu ileri süren araştırmayı geri çektiğini açıkladı. "

Devamı

İngilizcesi

posted on 28 Şubat 2010 Pazar 14:58:20 UTC  #    Yorumlar [1]
# 25 Şubat 2010 Perşembe

Dün tesadüfen hamileyken 39,5 ateşle gittiğim kulak burun boğazcıya gittim. Bana o zaman da bazı doğal besinlerden önermişti ve ben hamile olduğum için böyle yaptığını düşünmüştüm. Baktım bu defa başka besinler de eklemiş listesine:

Tavuk Çorbası
Tavuk çorbasının gripte özellikle iyi geldiği, bağışıklığı güçlendirdiği düşünülüyor halk arasında. Hastalara neredeyse tüm ülkelerde tavuk çorbası verilmesi tesadüf olmasa gerek. Ben şu şekilde yapıyorum:

Malzemeler: Bütün tavuk (derisi ve kemikleriyle), 1 büyük patates, 2 havuç, yarım limon, 1 büyük soğan, 1 yumurta sarısı, tel şehriye (orta büyüklükteki tencereye 2 çorba kaşığı), tuz, sarımsak (tercihe göre)

Yapılışı: Tavuğu patates, havuç ve soğanla birlikte düdüklüde haşlayın. Tavuk etlerinin bir kısmını ne çok ince ne çok büyük didikleyin. Sebzeleri tuzlayıp limon sıkıp  yiyin. Soğanı sevmiyorsanız atın. Tavuk suyuna didiklenmiş tavukları ve 2 çorba kaşığı dolusu şehriyeyi atın. Tercihe göre sarımsağı ince doğrayıp ekleyin. Yumurta sarısını limon suyuyla çırpın, şehriyeler yumuşadığında, tavuğun suyundan alıp yumurta sarısına karıştırarak ekleyip yumurtayı ılıştırdıktan sonra (kesilmesin diye), karışımı ağır ağır tencereye ekleyin. Bir taşım kaynatın. Şifa olsun.

Zencefilli, Ballı Limonata
Rendelenmiş limon kabuklarını balla (1 yaşın altına bal önerilmiyor) ovun, üzerine ılık su ekleyin, süzün. Limon suyunu sıkıp ekleyin. İçine zencefil rendeleyip ılık ılık içirin. Zencefili fazla kaçırırsanız acı olacak ve çocuğunuz içmeyecektir, kararında bırakmak lazım.

Ayva Tatlısı
Ayva tatlısının özellikle koyu jölesi öksürüğe iyi geliyormuş. Elimin altında tarif yok ama, jölesinden tam olarak yararlanmak için ayvaları haşlayacağınız suda önceden çekirdek ve kabuklarını kaynatmanız gerektiğini biliyorum (reçel de böyle yapılıyor), asıl kıvamı çekirdekler veriyor. Bir de ayva tatlısını yaparken çok ağır ateşte pişirmeye dikkat ederseniz daha iyi kızardığını biliyorum. (cocukla.cocuk'dan tarif: http://www.cocuklacocuk.com/ayva-tatlisi)

Grip, Nezle ve Empati
Orta kulak iltihabı - yine
Çocuklarda Grip ve Nezle - Öksürük Çayı

posted on 25 Şubat 2010 Perşembe 13:57:42 UTC  #    Yorumlar [13]
# 20 Şubat 2010 Cumartesi

Grip, nezle, soğuk algınlığı, herhangisinden olduysak artık herkesle beraber biz de hastayız şimdi. Bu akşam üzeri kafamı kaldıramaz hale gelip de yattığım 3 saatlik kötü uykudan şakaklarım ağrıdan çatlar, burnum tıkalı ama akmaz, kulağım çıtırdar, gözlerimi açamaz halde kalktım. Akşamı zor geçirdim, Ilgaz'ı banyoya sokmadan önce iki aspirin içip, buharlı bir banyo yapayım dedim. Ne kadar iyi geldiğini anlatamam. Ilgaz'ı da yanakları al al olana kadar tuttuk ısınmış banyoda. Hem kendi halimden yola çıkarak, "eskiden" hastayken kendime nasıl baktığımı hatırlayarak da gripli çocuklara nasıl daha iyi yardımcı olabileceğimizi yazayım dedim unutmadan.

  • Hergün mutlaka bol buharlı banyo yaptırmak lazım. Banyoya sokmadan önce kettle kapağı açık çalıştırılabilir banyoda. Duşakabin varsa buharı içeride tutma konusunda başarılı. Ben kendim için bir tasa sıcak suya viks de koydum ama küçük çocuklara kullanılmıyor. Çocuğa banyodan önce sıcak ıhlamur, sonrasında da su verilebilir bol bol. Banyo sırasında okyanus suyu, serum fizyolojik sıkılabilir burnuna. Küvet varsa yarıya kadar doldurulur, çocuk ağzına burnuna kaçırarak sularla oynayıp rahatlarken burnu da açılır.
  • Okyanus suyu ya da serum fizyolojiği bir seferde hızlı bir şekilde sıkmak çok rahatsız ediyor insanı. Çocuğun bu işlemden kaçmasını normal karşılamak lazım. Ama hızlı sıkınca daha iyi etki ediyor o da bir gerçek.
  • Sıkarken başı biraz geriye yatırmak lazım. Dik işe yaramıyor.
  • İnsan bazen sabah çok kötü kalkıyor. Ben geçen sabah hiç konuşamıyordum. Uyanınca hemen ılık ıhlamur, ada çayı, bol bol su vermek iyi olur. Burnu kulağı açılsın diye kucağınıza oturtup ılık bir şey içirirken kitap okuyabilirsiniz alt değiştirme, üst giydirme gibi aksiyonlara girişmeden önce. Rahatlayınca bunları yapmak daha kolay olacaktır.
  • İnsan hastayken burnu tıkanırsa koku alamıyor. Özellikle sevdiği yiyecekler tatsız geliyor, bu şekilde yemek istemiyor insan sevdiği şeyleri. Tarçınlı, karanfil gibi kokulu şeylerin tadı biraz daha iyi geliyor. Meyve istiyor bir de insanın canı.

Bu Kitubi de olmasa işim gücüm hayıflanmak olacak ama hiç değilse yazınca hem içimi döküyorum, hem de işe yarar belki diye avunuyorum.

posted on 20 Şubat 2010 Cumartesi 20:35:07 UTC  #    Yorumlar [13]
# 16 Şubat 2010 Salı

"International Journal of Obesity dergisinde yayımlanan, 3 yaşındaki 12 bin çocuk arasında yapılan araştırmaya göre, tam gün büyük anneleri tarafından bakılan çocukların aşırı kilolu olma riski yüzde 34 daha fazla..."

Haberin tamamı için

posted on 16 Şubat 2010 Salı 07:15:40 UTC  #    Yorumlar [7]
# 01 Şubat 2010 Pazartesi

Ilgaz cumartesi gecesi, yine biz bu gribi de hafif geçirdi diye düşünürken, "kulağım ağrıyor" yakınmasıyla acile götürüldü ve bu kış ikinci kez orta kulak enfeksiyonu teşhisi kondu.

Orta kulak iltihabının belirtileri:

  • Öncesindeki 3-4 gündür öksürük ve burun akıntısı vardı.
  • Burun akıntısı artık koyu hale gelmişti, daha çok sabah öksürük ve kıvamlı burun akıntısı oluyor, gün içinde çok burnu akmıyordu.
  • Hapşırmıyordu
  • Ateşi yoktu (genelde oluyor sanırım)
  • Geceleri özellikle başı terliyordu (tabi ya burun tıkanıklığından, jetonum şimdi düştü)
  • Cumartesi uykudan uyandığında huysuzmuş (benim işim vardı, uyku saati öncesinde çıkmıştım, babasıyla kalmıştı). Sonra uzanıp başını koltuğa, yere koymaya başlamış. Sonra da babasının dizine koyup, kulağım ağrıyor demiş. Bunu söylediği noktaya kadar da epey sıkıntısı olduğunu ve konuşamayan çocuklarda başını bir yerlere yaslayıp huysuzlanma durumundan tahmin edilebileceğini düşünüyorum.

Orta kulak iltihabı neden oldu, nasıl önlenebilir?

Geçen yıl çok daha ağır gripler olduğu halde böyle bir şey olmamıştı. Bu yıl sadece iki kez hafif nezle şeklinde hastalanıp, ikisinin de peşine kulağına vurunca, doktorunu arayıp acaba bir Kulak Burun Boğaz doktoruna mı götürsek diye sordum. O da burnunu açamamışsınızdır, nezle olduğunda bol deniz suyu spreyi, zorunda kalınırsa çocuk otrivine'i sıkarak (doktor reçetesi ile ve belirli bir süre) burnunun açılması lazım dedi. Düşündüm, geçen yıl sadece oyun grubuna gidiyordu ve daha çok evde bakılıyordu. Hastalandığı zaman burnu da minik olduğundan hemen tıkanıyordu ve uyuyamıyordu. Biz resmen burnunu bütün gün okyanus suyu spreyi ile yıkıyorduk. Akşamları buharla doldurulmuş banyoda banyo yaptırıyor, bol bol sümkürmesini sağlıyorduk. Ihlamur içiriyorduk tüm gün. Bu sene okyanus suyunu sadece evde sıktık ve spreyi okula göndermedik, gerekli gibi gelmemişti. Uykusu da daha ağır olduğu için tıkalı olduğunu fark edemedik belki de. Çocuğa bakamadık özetle. Demek ki, hasta olduğunda kreşte de gün içinde sıkılması için tembihlenecek ve evde buharlı banyolara devam edilecek.

Orta kulak iltihabı ile ilgili bilgi: http://www.kbbhastanesi.com/egitimkonulari/otitismedia.htm

posted on 01 Şubat 2010 Pazartesi 09:25:33 UTC  #    Yorumlar [5]
# 22 Ocak 2010 Cuma

Aranızda izleyenler vardır, BBC'nin televizyon ve obezite ilişkisi üzerine bir belgeseli vardı. Televizyon izlediğimiz zamanlarda bir kanalda rastlamıştık.

Yemeklerin televizyon karşısında yenildiğinde tokluk hissinin gelmediği için daha fazla yemek yenilerek obezite riskinin sağlam şekilde arttığını ortaya koyan araştırmaları sunuyordu belgesel. Bir masada sakin sakin 2 dilim pizzayla doyan ergenlik çağındaki kızımız, annesi ile birlikte televizyonun karşısında aynı büyüklükteki pizzanın tamamını yiyiveriyordu bu belgeselde.

Bu akşam bu deneyi Ilgaz üzerinde yaptım, onayladım, TV kesinlikle obezite riskini arttırıyor.

Ilgaz normal kiloda bir çocuktur, hiç tombiş olmadı. En son kontrolünde doktoru göbeğine iltifat ederek, "oo yemeklerimizi güzel yiyoruz" şeklinde Ilgaz'a, kilosunun da yaşına ve boyuna göre çok iyi olduğunu bize ayrı ayrı belirtmişti. Yani fazlası da, eksiği de yoktur. Demek ki Ilgaz bu yediğinden fazla yese şişmanlayacak öyle değil mi? Ilgaz genel olarak akşam yemeklerinde fazla bir şey yemez. Bazen bir yemeği çok beğenir, çok da aç olur, oturur yer, bu durumları ayrı tutuyorum. Ama iki çeşit yemeğin ikisini de bitirecek kadar uzun süre sabredip sofrada oturamaz zaten. Oturduğu süre boyunca da genelde çöplenme şeklinde yer, biraz yemekten yer, salatanın suyunu içer, içinden bir şeyler seçer yer, öbür yemekten isteyip ondan biraz yer, birkaç kaşık yoğurt atar ağzına, hani rakı sofrasındaki mezelerden yer gibi.

Bu aralar "değişiklikler" çok hoşuna gidiyor. O gün her zamankinden farklı ayakkabı giymek gibi. Ben de artık büyüdü, bir "değişiklik" yapalım, DVD izlerken birlikte yemek yiyelim dedim. Bugün Aydo'yla tiyatroya gittiler ve öğlen uykusu uyuyamadı. Böyle günlerde akşam yemekleri pek eğlenceli geçmiyor. Televizyonun karşısına çilingir sofrasını kurdum ve Susam Sokağı DVD'sini açtım.

Ilgaz benim hayret dolu bakışlarımı da fark etmeden, kaşık kaşık çorbasını bitirdi, kasenin dibini sıyırdı. Sonra patates yemeğine geçti, kıymalarını falan da seçmeden tıkır tıkır hepsini yiyordu ki, DVD bitiverdi. Kalktı televizyonu kapattı ve tabaktaki yemeği bitirmedi. Tabakta az patates kalmıştı, eminim DVD bitmemiş olsaydı kalanını da yemiş olacaktı.

Hipnotize olarak yemiş olamaz, çünkü yemeğini kendisi yedi, ben ağzına yedirmedim. Yemeğin tadını mutlaka beğendi, beğenmediği yemeği yemeyecektir. Ama resmen doyduğunu anlayamadı işte. Ilgaz hayatında ilk kez bir şey izleyerek yemek yemiş oldu. Bu değişikliği pek sık yapmayacağız gibi duruyor.

Eğer sizin de veremediğiniz doğum kilolarınız ve televizyon karşısında yeme alışkanlığınız varsa, acil bırakmanızı öneririm. Güzel bir müzik eşliğinde mütevazi bir sofra gibisi yok, döke saça yiyen, sandalyeye inip çıkıp sizi huzursuz eden bir minik arkadaş eşlik etse bile.

posted on 22 Ocak 2010 Cuma 21:00:58 UTC  #    Yorumlar [6]
# 11 Ocak 2010 Pazartesi

Associated Press araştırmasına göre, çocuklar için üretilen takılarda toksik olması nedeni ile kurşun kullanımı yasaklanınca, Çin'li üreticiler çözümü daha da zehirli bir metal olan kadmiyum kullanmakta bulmuşlar.

 

Haberin orijinali (ingilizce)

Anadolu ajansının haberi 

 

posted on 11 Ocak 2010 Pazartesi 12:51:25 UTC  #    Yorumlar [6]
# 27 Aralık 2009 Pazar

"HACETTEPE Üniversitesi Nüfus Etüdleri Enstitüsü’nün yaptığı araştırmaya göre, Türkiye, 20 yılda bebek ölüm oranlarını binde 53’ten binde 17’ye düşürerek büyük bir iyileşme sağladı. 1998’de binde 52 olan beş yaş altı çocuk ölüm hızı da büyük bir düşüşle binde 24’e indi. Aynı dönemde doğurganlık oranı da yarı yarıya azalarak 4.33’ten 2.15’e düştü. Kocaeli Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Şükrü Hatun, gelişmelerin son derece sevindirici olduğunu belirterek, “Hiç kuşku yok ki, gelişmiş ülkelerin binde 5 civarındaki bebek ölüm hızı oranlarına ulaşmak için uzun bir yolumuz var, ama binde 20’nin altına inmek bu hedefe ulaşmak bakımından hepimize iyimserlik veriyor” dedi."

Haberin tamamı için

posted on 27 Aralık 2009 Pazar 17:33:44 UTC  #    Yorumlar [4]
# 21 Aralık 2009 Pazartesi

Blogcu Anne'nin oluşturduğu Pozitif Doğum Hikayeleri sitesinde yazılar hızla çoğalıyor. Biz de Hande'nin doğum hikayesi üzerine doğum hikayelerini paylaşmak isteyen annelerimizin hikayelerini yayınlamaya devam ediyoruz. Bu hikaye için Yeşil Anne'ye çok teşekkür ederim. Eminim benzer sıkıntılar yaşayan annelerin çok işine yarayacak.

Negatif denilemeyecek kadar harika
Pozitif denilemeyecek kadar çetrefilli bir anı dizisi

- Evlenme teklifini kabul ettim evet, ama ben 16 yaşımdan beri hipotiroidi hastasıyım ve bu hastalık vücudumdaki her şeyi etkiliyor. Benim bebeğim olamayabilir ve sen bebekleri çok seviyorsun, sürekli onlardan bahsediyorsun. Emin misin?

diye sordum. Eşim, hiç tereddüt etmeden bana şu cevabı verdi;

- Bebeğimiz bir şekilde olur, tıpta her şey mümkün, yine de başaramazsak evlat ediniriz. Ama ben senin gibi bir insanı bir daha bulamam. Gel evlenelim…

İşte bizim hikayemiz böyle başladı. 2007'nin Kasım'ında tanıştık, 2008'in Temmuz'unda evlendik. Bebeğimizin de aynı hızla hayatımıza gireceği aklımın köşesinden geçmezdi. Bunun için hala şükrediyoruz.

Hamile olduğumu 10 Eylül sabahı evde yapılan test çubuğundan öğrendiğimde eşim evdeydi. Korunduğumuz için ihtimal vermiyorduk. Eve en yakın poliklinikte 5 haftalık hamile olduğumu öğrendik. Son 3 aydır tiroit ilacımı ihmal etmiş olmam çok can sıkıcıydı. Üstelik hamile olduğumdan habersiz antibiyotik tedavisi görmüş ve röntgen de çektirmiştim. Doktora bunları anlattık ve ilk bebeğimiz olduğunu söyledik. Ne dese beğenirsiniz; "Sen şimdi bunu doğurmak istersin". Çok sinirlendik ve bir hışımla odadan çıktık. Yolda kendisine bol bol küfür ettik. Ne yazık ki takip eden birkaç gün içinde iki doktordan benzer cevaplar aldık. Gittiğimiz bir başka doktor yorum yapmak istemediğini söyledi. Durumun bu kadar vahim olduğuna inanmak istemiyorduk. Gece uykularımız bitmişti, ben ağlamaktan kendimi alamıyordum. Annelik bende çoktan başlamıştı.

Oysaki sevinmek istiyordum. Çünkü bu bebek bir mucizeydi, imkansız denilebilecek bir şey gerçekleşmişti. Demek ki bebeğimiz gelmek istiyordu, neden herkes ağız birliği etmiş gibi işi zorlaştırıyordu?

İkna olamadık ve bir başka doktora gittik. Bebeği aldırmam için bir sebep olmadığını söyleyip, gülümsediğinde bize bahar geldi. Onu soru yağmuruna tuttuk. Hala korkuyorduk. Tek yapılması gereken ilacıma başlayıp doz ayarlaması yapmaktı. İlk tarama testinde tekrar değerlendirebileceğimizi ama rahat olmamızı söyledi. Bundan sonra hep olumlu düşündük. Eşim beni çok iyi motive ediyordu. Ama birbirimizden sakladığımız bir ortak gerçek vardı, ikimiz de deli gibi korkuyorduk. Haftalar geçip, taramalar yapıldıkça korkularımız hafifledi. 24. haftaya kadar her şey yolundaydı. Bebek iyi gelişiyordu. 24. haftadan sonra anlaşılmayan bir nedenle bebeğin gelişimi haftasına göre eksik kalmaya başladı. İlk zamanlar doktor bunun olabileceğini, endişelenecek bir şey olmadığını söylüyordu. Önce bir, sonra iki, üç hafta geri derken yine haftalar geçti.

Uykusuz geceler geri geldi
Doktor bir gün ilk ultrason görüntülerimi istedi. Geç döllenme olabileceğinden şüpheleniyordu. Ultrasonlarıma baktıktan sonra, döllenmenin iki hafta geç gerçekleştiğini, böyle durumların olabileceğini ve iki hafta geç döllenmeyle beraber bebeğin iki hafta geriden geldiğini ve bunu normal saydıklarını söyledi. Yani sonuç olarak doktorun geç döllenme tahmini doğru değilse bebek 4 hafta geriden bir gelişme sergiliyordu. Bu da bizi inanılmaz endişelendiriyordu. 4 hafta koca 1 ay demekti. Evet, kilo alıyor, gelişiyordu ama açığı kapatamıyordu.

Doktorumuzun "geç döllenme" açıklaması içimizi rahatlatamadı. Bu doktor 20. haftada kontrolünde sezaryenin güzelliklerini, normal doğumun risklerini anlatırken gözümüzde çok kredi kaybetmişti. Başka bir doktor daha bulduk. Artık çok yorulmuştuk. Doğuma 4 hafta vardı. Yeni doktor ise geç döllenmenin olmadığını her şeyin takvime uygun olduğunu ve evet çocuğun geriden geldiğini ama endişelenmemiz gerektiğini söyledi. Bir sonraki kontrolde artık o da endişeliydi. Bize femur kısalığından (ayaklarda kısalık) bahsetti. Bizi Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum A.B.D. Uzmanı Doç. Dr. Münire Erman Akar'a yönlendirdi.

Spinal sezaryen
Münire hanım'a gittiğimizde artık 37 haftalık hamileydim. Bebeğin normalden küçük olduğunu, korkmamamızı, plasentayla alakalı bir durum olabileceğini söyledi ve doktorumun femur kısalığı şüphesini onayladı. Aynı zamanda amniyon sıvısında azalma başladığını söyledi ve bunun takibi için 4 gün sonrasına randevu verdi. O gün gittiğimizde "Bugün hemen seni yatıralım, yarın sabah bebeği alalım" dedi. "Bebeği almak mı? Sezaryen doğum öyle mi? Ama ben normal doğum istiyorum." dediğimde, bana amniyon sıvısında oldukça azalma olduğunu, bundan sonra beklemenin bebeği tehlikeye sokacağını, bebeği biran önce dünyaya getirip dışarıda kilo aldıracağımızı söyledi. "Neden sezaryen?" diye sorduğumda, zaten bebeğin şu an içinde bulunduğu durum yüzünden (sıvı azalması) strese girdiğini ve onu normal doğumla zorlamanın gerçekten tehlikeli olabileceğini söyledi. Çok netti, pozitif ve samimiydi. Hiç tereddüt etmeden olması gereken, "bebeğimiz için sağlıklı olan buysa tamam" dedik. Ama gerçekten hep normal doğum yapacağımı zannediyordum. Şaşkındım.

Son 24 saat
Amniyon sıvısı az olduğundan bir gece önce yatırılmıştım. Bebeğin her an kontrol altında olması ve herhangi bir aksilikte müdahale edilmesi gerekiyordu. Sabaha kadar gözlem odasında NST'ye bağlı kaldım ve 30 dakikada bir tansiyonum ölçüldü. Serum bağlandı ve su dahil hiçbir şey içip, yiyemedim. Beni oraya direkt ameliyat kıyafeti giydirip aldılar çünkü orası ameliyathane bölümündeydi ve aynı zamanda bir bakıma doğuma hazırlık salonuydu. O geceyi hayatım boyunca unutamayacağım. Tam 4 normal doğum yapacak anne adayının çığlıklarına şahit oldum. 2 sezaryen doğum oldu. Tabi ki hiç birini görmedim. Paravanlarla her anne adayı birbirinden ayrı bölmelerdeydi. Sadece sesler duyup tahminde bulunmaktı benimkisi. O inlemelerden sonra normal doğumdan korkar oldum. Üzgünüm.

Sabah 7'de beni ameliyathaneye aldılar. Spinal sezaryenin, epidural sezaryenden farkı bildiğim kadarıyla; omuriliğin spinal(beyin omurilik sıvısı) boşluğuna enjeksiyon yoluyla anestezi yapılması. Epiduralli sezaryende spinal boşluğu çevreleyen epidural aralığa kateter yoluyla anestezi yapılıyor. Spinal enjeksiyon daha “direkt” olduğu için etki hemen başlıyor. Epidural anestezide kateter yoluyla gerekli süre boyunca anesteziyi idame ettirmek için tekrarlayan dozlarda ilaç verilebiliyor.

Bu işlemler 1 saate yakın sürdü. Uyuşmadan sonrası çok çabuk gerçekleşti. Ben bu arada usul usul ağlıyordum. Bebeğimin sağlıksız doğmasından çok korkuyordum. Münire hanım saat 08.12’de "Bu beyefendi sarışın olacak galiba" dediğinde gözyaşlarım tamamen boşaldı. Konuşamıyordum. Bunca psikolojik yorgunluğun üstüne ağlamaktan başka bir tepki veremiyordum. Anestezi uzmanı gözyaşlarımı silerken, çocuk doktoru bebeğimi yanıma getirdi. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Onu kucaklayamadım çünkü hala kollarım ve başım bağlıydı ve yeşil perdenin arkasında işlemler devam ediyordu. Bebeğimi öptüm, kokladım ve canım, canım diyebildim...

Bebeğim 28 Nisan 2009 Salı günü 08.12 de (37 + 6) haftalık, 48cm ve 2885 kg. olarak dünyaya geldi.

Doğum ve sonrası
Bebeğimizin doğduğu gün odada tüm aile sevinç sohbetleri yaparken, çocuk doktorunun gelip, muayeneden sonra sol bacağında 2 cm. kısalık görmesi hepimizi mahvetti. Kalça çıkığından şüpheleniyordu. 1 aylıkken çekilen ultrason ile hiçbir problem olmadığı bebeğin bacağını diremesi sonucu da olsa bir muayene hatası olduğu ortaya çıktı.

Özel odada olduğumuz ve kadın doğum katında olmamamız nedeni ile hemşireler tarafından unutulmak fakat emzirme hemşiresi tarafından sıkça ziyaret edilmiş olmak emzirmeyi öğrenmeme ve sütümün çabuk gelmesine yaradı.

Kayınvalidemin güzel yemekleri ve annemin gece-gündüz refakati eşliğinde çok güzel bir lohusalık dönemi geçirdim.

Elbette özellikle geceleri sezaryenin cefasını çok çektim. Ama bebeğim sağlıklı doğmuştu ya bana artık kurşun işlemezdi.

Bebeğimiz doktorumuzun söylediği gibi, açığı doğduktan sonra çok çabuk kapattı ve şu an boyu ve kilosu ayına göre tam da olması gereken seviyede.

Tüm bu çetrefilli dönemden sonra hiçbir kuvvet beni "paranoyak annelik"ten uzaklaştıramadı.
 
Her şeye rağmen

  • Fiziksel açıdan çok sorunsuz bir hamilelik geçirdim
  • Bebeğim karnımda hep çok hareketliydi
  • Elimden geldiğince, en çok da eşimin yardımıyla hep olumlu ve mutlu bir hamilelik geçirmek için çabaladım
  • Bize gelen mucize için hep şükrettim.

Yeşil Anne

posted on 21 Aralık 2009 Pazartesi 22:16:29 UTC  #    Yorumlar [8]
# 20 Kasım 2009 Cuma

Haftaya çok yorgun başladım. Aşı olmanın mantıklı olduğu kafama yatmışken doktorumuzun hayır demiş olması beni huzursuz ediyordu. Salı sabahı bir arkadaşım arayarak, onların doktorunun "durum değişti, hastalığın seyri değişiyor acil aşı yaptırın" demek için aradığını iletti. Ben de hemen bizim doktorumuzu aradım. Hemşiresi doktorumuzun yurt dışına çıktığını, "durumun değiştiği, aşı yaptırmamız gerektiği" ile ilgili not bıraktığını söyledi. Birden bir rahatlama hissettim. Diğer yandan bu fikir değişikliğinin sebebini merak ettim. Başladım yine telefon görüşmelerine (domuz gribinden ölmem belki ama radyasyondan öleceğim kesin). Aynı zamanda doktor olan ve çocuklarını bizimle aynı doktora götüren arkadaşlarımı aradım. İstanbul’da çocuk doktoru olan bir arkadaşımı aradım, 5–10 civarı başka doktor arkadaşlarını ve yakınlarını da aramadım değil :) Aldığım cevaplar ve vardığım sonuç şöyle:

Neden önceden Hayır'dı da şimdi Evet oldu?
İlk önce hayır denmesinin nedeni, hastalığın seyrinin oldukça hafif geçiyor olması ve salgın olma riskinden henüz emin olunmaması ve henüz aşı ortada yokken insanları bir telaşa düşürmektense aşı gelene kadar hastalığın seyrine bakıp sonra net karar vermekmiş.

Havalar Soğudukça Virüsün İşi Kolaylaşıyor
Domuz gribinin özelliği soğukta çok daha aktif olmasıymış. Şu anda hastalık geçiren insanların daha hafif geçirmesi ve ailenin diğer üyelerine yayılmayış nedeni bundanmış. Fakat hava şartları soğudukça özellikle Ocak-Şubat ayı gibi virüs en etkili halini alacakmış. Bir salgın kaçınılmaz görünüyormuş.

Neden Küçükler Risk Grubunda?
Şu ana kadar gözlemlenen de genelde küçük çocuklarda 2–3 misli daha ağır seyrediyor olmasıymış. Bunun nedeni de 10 yaş üstü insanların bugüne kadar birçok virüs ve bakteriyle karşılaştıklarından hemen antikor üretiyor olmasına karşın 10 yaş altının en az 2 defa bu virüsle etkileşmeden vücutlarının bir bağışıklık kazanamamasından dolayı üst üste hastalanma risklerinin yüksek oluşu ve ağır geçirme durumları söz konusuymuş. Küçüklere 2 doz halinde aşının vurulmasının nedeni de buymuş. Ve çocukların gerçek antikor oluşturmaları 2. dozdan yaklaşık 10 gün sonra yani şu anda aşı vurulan bir çocuk ancak Ocak başında gerçek korumaya geçecektir ki bu da hastalığın en etkin tarihine denk gelmektedir. Aşı olunacaksa acilen olunmalıymış yoksa aşı olmanın pek değeri kalmayacakmış.

Aşının içindeki maddeler
Hepatit B aşısının içinde olan maddelerden daha farklı değilmiş. Bazı doktorların karar sizin demesinin nedeni ise, her ilacın, her iğnenin ve her aşının milyonda bir bile olsa riskler taşıdığının bilinmesi. Milyonlarca kişi aşı olurken elbette (maalesef) bu yan etkilerden etkilenen insanlar olmaktadır. Ama sadece bir ateş düşürücünün bile prospektüsünü okusanız yan etkileri içinde çocuğun havale geçirmesinden, felcine 2 sayfa yan etki yazmaktadır ve bunlar yaşanmıştır. Peki, çocuğu 39 derece ateşliyken ateş düşürücü vermeyeniniz var mı?

Bu kadar hızlı aşı üretilmesi
Evet bu firmalar çok uzun yıllardır, çocuklarımıza vurdurduğumuz aşıları üretenlerdir. Ellerinde zaten gereken maddeler mevcuttur. Tek dışardan yeni eklenen yeni virüstür. Acil ve çok hızlı aşı üretmek zorundalar çünkü bir salgın söz konusu. Evet, bunun sonucunda çok para kazanmayacaklar mı, evet kazanacaklar. Ne yapalım bu da onların işi.

Dün oğlumu da aldım ve sağlık ocağına gittik. İkimiz de aşı olduk.

Bu arada Aşı esnasında ayılıp bayılan ve günlerce kendine gelemeyen insanlardan bahsedilmişti. Kendisi de aşı olan bir insan olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki, Can'da veya bende en ufacık bir yan etki olmadı. Kolumuz bile acımadı.

Bu neye benziyor biliyor musunuz? Geçen sene aşılı karpuzlar için genetiği değiştirilmiş diye söylentiler çıktı ve çiftçilerimiz karpuzlarını satamadılar. Kimse karpuz yemedi. Karpuzlar tarlalarda çürümeye terk edildi. Aşılı karpuz üreten bir firmanın üretim müdürü olarak bütün işletme bayıla bayıla karpuz yedik tüm yaz. O güzelim karpuzlara yazık oldu. Niye mi yedik? Bizim onların genetiğini falan değiştirdiğimiz yok. Biz kimiz ki genetik değiştireceğiz. Nerede bizde o teknoloji? Ayrıca niye yapalım??

Herkese bol sağlık diliyorum!

Domuz Gribi Aşısını Olmaya Nasıl Karar Verdik (Damla versiyonu)

posted on 20 Kasım 2009 Cuma 11:22:54 UTC  #    Yorumlar [13]
# 19 Kasım 2009 Perşembe

Dün Ilgaz'a domuz gribi aşısının ilk dozunu yaptırdık. Sağlık ocağında ortam gayet sakindi. Çocuklardan çok büyüklerin aşılanması için talep olduğunu öğrendik.

Biz aşıya gitmeden önce bize temizlik konusunda yardımcı olan hanım, dönüşte de bina görevlimiz sordu (oldukça tereddütlü ve kafaları karışmış şekilde). Aşı, olacak mı, oldu mu? Her ikisinin de yüzünde de şöyle düşünür gibi bir ifade vardı, "zaten kafamız karışık, tam çocuğu aşılatmamanın doğru olduğuna kanaat getirmiştik, şimdi sizin yaptırdığınızı duyunca iyice kafamız karıştı, işgüzarlar!". Sadece, "biz de ne yapacağımızı şaşırdık, yaptırmayalım diyorduk" çıktı ağızlarından. Temizliğe gelen hanımın çocuğunda zaten gelişme geriliği olduğundan, göründükleri bir doktor var, ona sormalarını önerdim. Diğer kişiye kafasındaki karışıklığı gidermek için nasıl yardımcı olacağımı bilemedim.

Aşıyı yaptırmak istemediğini ifade edenlere nedenini sorduğumda genel geçer yanıt, "güvenmiyorum", "olası yan etkilerinden korkuyorum" oluyor. Bunun riskini değerlendirirken de, genelde "hafif geçiriliyor", "bağışıklığı güçlü", "iyi beslerim" türü rahatlatıcı etmenler belirtiliyor. Çevremdeki kişilerin çoğu çocuklarını özel doktora götürüyorlar.

Bu iki örnekte olayın başka bir boyutu daha olduğunu farkettim. Her  anne-baba, şimdi okuduğunuz bu yazı ya da çocuğunu aşılatmayacağını gerekçeleri ile ifade eden bir yazıya ulaşıp, tanıdıkları birden fazla doktora sorup, düşünüp taşınıp bir karar verecek özgür iradeye sahip mi? Varoşlardaki çocuklarımızın, bağışıklıkları da güçlü mü, iyi beslenebiliyorlar mı, gribi hafif geçirebiliyorlar mı? Sağlık ocaklarında aşı ücretsiz yapılıyor ama, hastalığı ağır geçirmeleri durumunda gerekebilecek sağlık hizmetlerine de bu kolaylıkta erişebilecekler mi?

Düşündüm de, başbakanımız, o aşıyı daha Türkiye'ye aşılar bile ulaşmadan, Obama hangisinden olacaksa ben de ondan olacağım diye Amerika'dan getirtip, ilk olarak kendisine ve ailesine vurdurmuş diye bir haber yaysam, döner dolaşır benim yaydığım haber de benim e-mail'ime düşer mi acaba?

Velhasıl, bizim cephede bir sonraki emre kadar konu kapandı. Doktorlarımız fakir vatandaşı neyin doğru olduğu konusunda doğru düzgün bilgilendirmek üzere seferberlik başlatmalı.

posted on 19 Kasım 2009 Perşembe 07:20:26 UTC  #    Yorumlar [2]
# 14 Kasım 2009 Cumartesi

Evet, sonunda karar verdik. Ilgaz'ı aşılatacağız, bize kadar ulaşırsa kendimiz de aşılanacağız. Aşı ile ilgili olumsuzluk olarak görülen şeyleri araştırıp, olmamanın risklerini değerlendirdik. Size de nasıl karar verdiğimizi anlatmaya çalışacağım. Aşağıdaki bilgileri bir sürü farklı yerden toparladım, bazılarını yabancı kaynaklardan da kontrol ettim. En derli toplu bulabildiklerimi buraya kopyaladım.

Önemli Not: Bu kadar spekülatif bir konuda, lütfen kendiniz ayrıca araştırıp karar verin. Okuduğunuz, duyduğunuz şeyin kaynaklarını araştırın. Bu yazı ile yalnızca bizim kararlarımızı paylaşıyorum. Aşı olmanızı ya da çocuğunu aşılatmanızı tavsiye amacıyla yazmıyorum. Daha önce de konuyla ilgili yazdığım için son karardan sizi bilgilendirmem gerektiğini düşündüm.

Aşı ile ilgili en çok duyduğum olumsuzluklar:

Aşının yeteri kadar test edilmemesi durumu: Aşının içindeki antijen yeni elbette. Çünkü domuz gribi yeni. Ama her yıl çalıştığımız işyerlerinin sponsorluğunda mevsimsel grip aşısı oluyor arkadaşlarımız. Onlardaki antijenler de her yıl yeni oluyor. Yani aşı yeni değil, antijen yeni.

Civa: "Aşıların içine, tek dozluk aşılara değil, onluk aşılara, on kişiyi bağışıklamanız için hazırlanan aşı karışımına, -bir şişenin içinde durur, 10 kişi aşılanacağı için, enjektör 10 defa girip çıkacaktır ve bakteri kontemine etmesin diye- etil merkür konulur, bu da civalı bir preparattır. “Vay çocuklarımızın civa ile zehirlenmesine yol açacaksın!” Hayır. Çünkü etil merkür vücuttan süratle atılır. Vücutta yığılıp civa zehirlenmesine yol açan metil merkürdür. Bunu uzatmak, bunun miktarlarından filan bahsetmek mümkün, ama etil merkür diye ben bunu geçen gün bir röportajda söyleyince, gazetede abartılı bir şekilde çıkmış. Çocuklarınızın bu kadarcık bile civa ile çok kısa süreli olarak temas etmesini istemiyorsanız mesela, hiç balık yedirmemeniz lazım. Boğaz’daki tüm balıklarda var bu çünkü, tüm yiyeceklerde." (bu yazıdan)

Aşıda kullanılan civanın diğer aşılardakinin 3-4 katı olduğunu duymuştum. Böyle bir durum olmadığını öğrendim. Türkiye'de halen uygulanan etil merkür bulunan aşılar: Karma aşıda 25 mikrogram bir dozda, hepatit'te de 12.5 mikrogram düzeyinde bulunuyor.

Bu yazıdan alıntı:

"...yayınlara bakarken ilginç bir şey öğrendim şu çok meşhur mısır şurubu (high fructose corn syrup-HFCS) içeren yiyeceklerde bile az miktarda HFCS üretiminden dolayı civa bulunuyor. Burada neredeyse her paketli gıdanın içinde kullanılıyor. Hatta hamilelere mide bulantısı için önerdikleri ginger ale, HFCS içeriyor. HFCS içermeyen olanını denediğimi ve iğrenç bir tadı olduğunu yazmam gerek :).."

Bu yazıyı da mutlaka okuyun: http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/337876.asp

Adjuvant: Adjuvant aşının etkisini arttırmak amacı ile kullanılan madde demek. Bu aşının içinde adjuvant olarak squalen varmış ve squalenle ilgili, 68 tane klinik çalışma yapılmış. 1997’den beri 40 milyon kişiye squalen içeren grip aşısı uygulanmış. Normal grip aşısında da var squalen ve hiç bir yan etki bildirilmemiş.

Guillian-Barre sendromu: "Guillian-Barre sendromu diye bir nörolojik sendrom vardır. Size şu kadarını söyleyeyim; aşı sonrası ortaya çıkan Guillian-Barre olguları, grip gibi bir hastalık geçirdikten sonra çıkan Guillian-Barre sendromlarından daha az. Yani bütün bunlar çok spekülatif şeyler. " (aynı yazıdan)

Sendrom ve aşılarla ilgili istatistikler hakkında ingilizce bilgi: http://en.wikipedia.org/wiki/Guillain%E2%80%93Barr%C3%A9_syndrome

Durum Tespiti: Hastalık yayıldı. Artık tanıdığın tanıdığı seviyesinden, tanıdık seviyesine indi. Salgının bulaşmaması için gerekli hijyeni sağlamak, toplu taşıma kullanan, okullu küçük çocuğu olan insanlar için bence gerçekçi değil. Geçen gün bir bayanla tanıştım, merhaba deyip anında şap diye öpüverdi beni. Biz niye böyle bir milletiz diye hayıflanabiliriz ama hayıflanmak bizi korumayacaktır.

Riskler: Hafif geçmesini umabiliriz, birçok kişide öyle oluyor. Öyle olmayanlar da var ama. Doktor arkadaşlarımız hastalık yayıldıkça ağır geçirenlerin de çoğaldığını söylüyor. Eğer pnömoni'ye çevirirse, tedavisi yapılabilir. Ama o zaman bu tedavi sırasında başka ilaç tedavileri de görmesi gerekecek, vücuduna girecek maddelerle karşılaştırmamız lazım aşıdakileri. Henüz mevsimsel grip başlamadı. Bir kişi hem mevsimsel gribe, aynı anda H1N1 virüsüne yakalanırsa, nasıl geçirecek hastalığı? Çocuğumuzun bağışık sistemine güveniyoruz, çoğunlukla hastalıkları hafif geçirir. Ama bir gripten henüz kurtulmaya çalıştığı, zayıfladığı bir anda geçirirse de o kadar kolay atlatacak mı? (geçen sene ilaçları bile içirmekte zorlandığımız 40 ateşli 3 günü unutmadım henüz)

Velhasıl, araştırdık, soruşturduk, ölçtük biçtik. Açıkçası artık, yaptırsak bir türlü, yaptırmasak bir türlü diye düşünerek de değil, oldukça emin bir şekilde yaptırmaya karar verdik. Şimdi sıra, aşıyı nerede yaptırabileceğimiz sorusuna kaldı.

Aşıyı Olmaya Nasıl Karar Verdik (Hande versiyonu)

Konu ile ilgili çeşitli linkler:
http://suphecimelek.wordpress.com/2009/11/03/domuz-gribine-dair-komplo-teorileri/ (mutlaka okunması gerekenlerden, yorumlardan buraya kopyaladım)
http://acalya.blogspot.com/2009/11/domuz-gribi-ass-2.html
http://yok-ki.blogspot.com/2009/11/h1n1-domuz-gribi-asisi.html
http://zng.blogspot.com/2009/11/domuz-gribi-ass.html
http://www.ttb.org.tr/index.php/haberler/179-ttb/1725-dgsoruyanit
http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/337876.asp
http://www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=a&aid=25100

Bazı ingilizce linkler:
http://www.slate.com/id/2232977/ (aşılanmamış çocukların yüzünden kanserli oğlum kreşe gidemiyor diyor başlıkta)
http://www.wired.com/geekdad/2009/10/h1n1-yes-you-should-vaccinate-your-kids/?utm_source=feedburner&utm_medium=feed&utm_campaign=Feed%3A+wiredgeekdad+%28Blog+-+GeekDad%29
http://www.cdc.gov/h1n1flu/vaccination/vaccine_safety.htm

Daha önce Domuz Gribi ile ilgili yazdığım yazılar:
Domuz Gribi Aşısı ve Sükunetli Yaklaşımlar
Domuz Gribi ve Aşısı - Çocuğunuzun bağışıklığını güçlendirmek için 5 şey

posted on 14 Kasım 2009 Cumartesi 12:21:12 UTC  #    Yorumlar [19]
# 26 Ekim 2009 Pazartesi

Sorular:

  • Virüs bu kadar hızlı yayılırken, henüz aşısı üretilmemiş olsa ne tepki verirdik?
    Muhtemel Yanıt: Her sene mevsimsel gribin aşısını buluyorlar, bunu niye bulamıyorlar. Çocukları katlederek insan nüfusunu azaltmaya çalışıyorlar...
  • Diyelim ki aşı bulundu, ama yeteri kadar test edilmedi diye yapılmaya başlanmadı
    Muhtemel Yanıt: Efendim, madem öyle mevsimsel aşıyı niye vuruyorlar, her sene yeni virüsle yapılıyor. Sonuçta aşı aynı şekilde üretiliyor. Aşı bulunmuş, laboratuvarda saklıyorlar. Aslında bulamadılar da....
  • Diyelim aşı bulundu,ABD ve İngiltere'de yapılması kararı alındı. Ama bizim hükümetimiz yeteri kadar test edilmediği gerekçesiyle aşıları almadı.
    Bu durumda neler söylerdik buraya yazmak uygun olmaz sanırım...

Özet olarak, otorite güvensizliğini anlıyorum, medyaya da sansasyon lazım, ama biz bu çocukları ne yapacağız?

Komplo teorilerine kulakları tıkayıp, aklı selim bir karar vermeye çalışıyoruz. Ilgaz okula gidiyor, Gökhan metrobüse biniyor ve duyduğumuz H1N1 pozitif hastalar artık tanıdığın tanıdığı seviyesine geldi. Bir sonraki aşama olan "tanıdık"tan bu bulaşıcılıkla direk bize geçiyor zaten.

Bu arada sizi üzmek istemem ama hijyen konusunun küçük çocuk tayfasında hikaye olduğunu düşünüyorum. Zaten virüs de nerede çoğalacağını biliyor değil mi?

Domuz Gribi Aşısını Olmaya Nasıl Karar Verdik

posted on 26 Ekim 2009 Pazartesi 23:51:40 UTC  #    Yorumlar [18]
# 18 Ekim 2009 Pazar

Süt dişleri geçici olabilir, ancak doğru şekilde bakılmaları çocuğunuzun sağlığı ve sosyal ilişkileri açısından ve doğru alışkanlıklar kazanabilmesi açısından çok önemli. Fatma Hanım, Ilgaz'ın dişlerinin bakımına nasıl ve ne zaman başladığımızı sormuştu. Ilgaz Cumartesi günü doktorunun 2 yaş kontrolündeki önerisi üzerine biraz gecikmeli olarak ilk diş muayenesini oldu (resimde ortodontist arkadaşımız Nihal'in muayenesindekini saymazsak, ayrıca kendisinin Kitubi'ye yazı sözü vardır). Ben de gecikmeden verdiğim sözü tutayım dedim.

Ilgaz'ın şu anda ağzında çürüğü ya da çürük başlangıcı yokmuş. Ancak çok klasik bir şekilde, ön dişlerden geriye ve yukarıya doğru çıktıkça iyi temizlenemeyen bölgeler mevcutmuş. Bunları daha iyi fırçalamamız gerekiyormuş. Benim alt dişlerin sıkışıklığı ve babasının alt çenenin biraz ileride olması durumu genetikmiş, takip edilmesi gerekiyormuş. Doktor yılda bir kontrolün yeterli olduğunu ve seneye kontrolde koruyucu uygulama yapılabileceğini söyledi.

Bebeğimizin diş bakımı ile ilgili yaptıklarımızı maddeler halinde yazayım dedim:

  • Diş bakımına 15 aylıkken başladık.
  • Çok yakın zamana kadar florürsüz, bebeklere özel diş macunu kullandık. Sonra çocuk macununa geçtik. İçinde incecik yıldızlar var, yıldızın tadına baktım, naneli sakız tadında. Yutma eğiliminden dolayı yine bebek macununa mı devam etsek diye düşünüyoruz. Diş doktoruna organik diş macunu kullanımını sordum, yetişkinler içinse kullanmayın dedi.
  • Bebekler için özel diş fırçası kullanıyoruz. Tatile giderken de yanımızda götürüp, tatilde de fırçalıyoruz.
  • Başlarda alıştırma şeklindeyken, diş sayısı arttıkça biz de işleri sıkıladık. Günde iki kez fırçalamak için uğraşıyoruz.
  • Bunun zorunlu olduğunu bildiği için, dönem dönem uyku, yemek ve diğer zorunlu şeyler gibi buna da direnç gösteriyor. Ya da bundan vazgeçmeyeceğimizi bildiği için bunu uzatarak ve zorlaştırarak uyku saatini ertelemeye çalışabiliyor.
  • Olaydan soğutmamak için zorlamıyoruz. Tamam fırçalama o zaman da dememeye çalışıyoruz, o günü hızlıa geçiştirip, ertesi gün daha farklı yaklaşmaya çalışıyoruz.
  • Geceleri beslemiyoruz (uyku düzeni, bezi bırakma gibi bir sürü konu için önemli gece beslenmelerini kesmek). Akşam sütünü akşam yemeğinden hemen sonra verip, dişini daha sonra fırçalıyoruz. Diş fırçaladıktan sonra sudan başka bir şey yiyip içmemesine çalışıyoruz.
  • Ilgaz biberonu bırakalı çok oldu ve kullandığı zamanlarda da yattığı yerde bir şey içmesine izin vermiyorduk. Eğer yatağında biberonla süt içmesine izin veriyorsanız, biberon çürüğü denilen bir çürük tipi var (üst ön dişler sararıp çürüyor), bunu araştırmanızda yarar var.
  • İki yaşını doldurduktan sonra, çocuklarda uzmanlaşmış bir diş doktoruna gitmesi öneriliyor.
  • Alışması için şimdiden kuralına uygun şekilde diş etinden ucuna doğru düz hareketlerle fırçalamaya çalışıyoruz.

Çocuğunuzun dişlerini keyifle fırçalaması için 7 numara önerisi:

  1. Fırçanın üzerindeki karakteri konuşturun, ona dişlerini bembeyaz yapmak istediğini söylesin.
  2. Bebekken dişleri olmadığını, o büyüdükçe dişlerinin nasıl teker teker çıktığını anlatın. Dişlerini fırçalarken sayarak fırçalayın.
  3. Bir diş fırçalama şarkısı uydurun, fırçalarken söyleyin.
  4. Onunla birlikte siz de fırçalayın. Doğru fırçalamayı görerek öğrenmesi için de iyidir. O sırada o da kendi dişini fırçalasın. Sonra fırçaları değiştirin, o sizinkini fırçalasın, siz de onunkini (bu sizin açınızdan biraz acılı bir tecrübe olabilir, ne yapalım)
  5. Baştan itibaren macunu yutmamayı, tükürmeyi gösterin (ısrarcı olmasanız da konsepti bilsin). Ağızlarını çalkalayıp tükürürken çok eğlenirler. Fırçalamanın finali olarak kullanılabilir.
  6. Kırmızı deyince ağzı açık macunu yutmadan, tükürmeden bekleyeceğini, yeşil deyince tükürebileceğini öğretin. Kırmızı, kırmızı, kırmızı, kırmızı... diye fırçalayın, yeşil deyin, tükürsün, sonra kırmızı, kırmızı diye devam edin.
  7. 10' a kadar sayın, o sırada o fırçalasın, sonra 10'a kadar sayarken, siz fırçalayın.

Şu 7 maddenin 2'sini kendi diş bakımımda uygulasaydım, 1 tane çürüğüm olmazdı.

posted on 18 Ekim 2009 Pazar 20:08:10 UTC  #    Yorumlar [8]
# 15 Ekim 2009 Perşembe

Grip aşısına inanmam, Ilgaz'ı da grip aşısı yaptırmam. Domuz gribi aşısını tek virüs için yetiştirildiğinden daha anlamlı bulmakla birlikte, pek taze bir aşı olduğundan, çocuğumda denemek istemiyorum.

Normalde bizim ailenin bağışıklığı sağlamdır, bize bir şey olmaz cengaverliğinde yaklaşırım, plaseboya sığınırım. Ama şu aralar endişelenmemek de mümkün değil, çünkü Ilgaz'ın burnunda her daim bir parça sümük var.

Okuldan alıp, arabayla eve giderken, hemen her akşam aşağı yukarı aynı muhabbet geçiyor aramızda (o zaman sil sen de arabaya bindirmeden çocuğun burnunu be kadın dediğinizi duyacak gibiyim):

- Anne'cim elimi temizlersin sen, sümük oldu elim.

- Sümük mü var burnunda Ilgaz'cığım?

- Evet anne, bööyle yaptım, elim o yüzden sümük oldu (ya yumruk yapıp kaşımıştır, hareketi tekrarlar, sümükler elin üst yüzeyindedir, ya da karıştırma hareketini gösterir, bu durumda işaret ve orta ve baş parmakların ucunda kuru parçacıklar gözlenir). Sen silersin tamamm-mı?

Ilgaz'ın bağışıklığını güçlendirmek için planımdaki 5 şey:

  1. Düzenli, hafif egzersiz: O sümükler kaybolana kadar, düzenli hareket etmesini ama aşırı yorulmamasını sağlamak. Az önce hafif egzersizin yararı, aşırısının zararı ile ilgili bir makale okudum (http://well.blogs.nytimes.com/2009/10/14/phys-ed-does-exercise-boost-immunity/).
  2. Yeterli uyku: Bir süredir, Ilgaz'da alışık olmadığımız şekilde, onu sabahları biz uyandırmaya başladık. Akşam yatırırken de çok yorgun oluyor. Demek ki yeteri kadar uyumuyor, yarım saat yatma saatini geri almalı.
  3. Meyve suyu, C vitamini bombardımanı: Okul hayatıyla birlikte aldığı meyve miktarı azaldı. Kahvaltılarda ve akşam okuldan gelince meyve takviyesi.
  4. Moral, motivasyon: Bu mevye işlerini hasta olmasın diye yaptığımızı çaktırmamalı. Yanında hasta mı oluyor, yorgun mu, domuz gribi falan fazla konuşmamalı.
  5. Hijyen eğitimi: Kendisini kedi sandığı için orayı burayı yalıyor. Nasıl vazgeçiririm bilmiyorum. El yıkamayı da külfet değil, oyun görmesi için bir şeyler yapmalı. Etrafta mikrop varsa, Ilgaz onu affetmez mutlaka vücuduna sokar gibi geliyor. Ama nasıl öğretilir bilemiyorum.

Siz aşı konusunda ne düşünüyorsunuz? Bağışıklığı güçlendirdiğini bildiğiniz yöntemler, babanne çayları, çorbaları var mı?

Güncelleme: Aşıyı yaptırmayı daha ciddi değerlendirmeye başladık. Aşağıdaki yazı da konuyla ilgili:

Domuz Gribi Aşısı ve Sükunetli Yaklaşımlar

 

posted on 15 Ekim 2009 Perşembe 14:28:35 UTC  #    Yorumlar [15]
# 23 Eylül 2009 Çarşamba

Beynin acil durumlarda mantıklı çalışmak için eğitilebileceğini birkaç farklı yerde okudum ve çok aklıma yattı. Eğer bir şeyin fiziksel olarak pratiğini yapamıyorsam bile, üzerinde düşünerek pratik yapmaya çalışıyorum. Örneğin, deprem olursa ne yapacağım, hırsız girerse, ya da Ilgaz'ın boğazına bir şey kaçarsa neler yapacağım diye düşünüyorum. Adrenalin vücudumdaki acil durum rezervlerini açığa çıkartacak, kalbim hızlanarak daha fazla kan pompalayacak (ne yapacağıma konsantre olarak beynimi saçmalatacak kadar hızlanmasına izin vermeyeceğim), görmem gereken önemli şeyleri netleştirmek için diğerlerini bulanıklaştıracak. Ben de elimden ne geliyorsa yapacağım, sonra iş işten geçtikten sonra, şunu yapabilir miydim, bunu yapsam farklı olurdu diye hayıflanmayacağım. Plan böyle. Beynin hızlı düşünme gücünü öğrenmek için Malcolm Galdwell'in Düşünmeden Düşünebilme Gücü (Blink) kitabını okumanızı tavsiye ederim (tercüme kalitesini bilmiyorum).

Kitubi'ye yazdığım şeyleri uygulamakta çok iyi istikrar gösteriyorum. Hem yazmak için konu üzerinde daha organize düşündüğüm, hem de başkalarına tavsiye ettiğim için üzerimde hissettiğim sorumluluktan dolayı. Bunu da hem sizin için, hem de kendim için yazmış oluyorum.

Tanık olduğum kazalarda:

Çocuk işte, sürekli düşüyor, bir yerini çarpıyor, geçenlerde merdivenden bile yuvarlandı. Eğer, kaza sırasında yanındaysam, bir bölümünü bile gördüysem, beynim istemim dışında bir emir veriyor: ÇABUK

Bu emrin amacı, kazayı daha az hasarla önlemek. Mesela, Ilgaz merdivenin üst basamaklarından yuvarlanmaya başladığında, durumu gören Gökhan'ın beyni bu emri verdi: ÇABUK, DURDUR. Gökhan küt diye, 5-6 basamağı birden atladı. Ilgaz'ı tutamadı ama tutabilirdi de, çok hızlıydı.

Ama eğer Ilgaz tavşanın geçen gün Ankara'da yere dökülen havuçlarının peşinden sandalyeden uçması ile veriyorsa beynim bu emri, o zaman hiç şansı yok, çünkü müdahele için yeterli zamanım yok. O zaman çok saçma bir şey yapıyorum. Ilgaz'ı çılgınca bir hızla düştüğü yerden alıp, koşarak başka bir odaya götürüyorum. Ilgaz korkuyor ve deli gibi ağlamaya başlıyor. Vurduğu yeri saklıyor ve ben ne olduğunu göremiyorum. Canının yanması ile birlikte benim verdiğim şoktan iyice sinirleri bozulduğu için, müdahele etmek, onu bırakıp doktoru aramak mümkün olmuyor. Yarasını sımsıkı kapatıyor ve bana sımsıkı yapışıyor ve deli bir tonda ağlıyor. Ben de tam olarak ne kadar yaralandığını anlayana kadar kafayı yiyorum. Bu saçma davranışıma ışıkta bakacaktım, buz koyacaktım gibi bir bahane buluyorum. Bunu Ilgaz'ın hemen her kötü düşüşünde yapıyorum ve altında yatan nedeni daha yeni çözebildim. Beynim kazayı durdurmak için ÇABUK emrini veriyor, kazayı durduramadığını farkedemeyip saçmalıyor. Eğer ben yanında yokken acı ağlaması üzerine yanına koşarsam, gayet sakin bir şekilde olay yeri incelemesi yapıp, ona da yumuşak davranabiliyorum.

Ilgaz'ı korkutmasının yanında, aslında daha önemli bir tehlikesi var bu yaptığımın, özellikle bunun farkında olmak ve değiştirmek için aklımda tutmaya çalışıyorum. Düştüğü anda, hareket ettirilmemesi gereken bir şekilde yaralanmış olabilir. Örneğin, boynu incinmiş olabilir, ya da bir yerine bir şey saplanmış olabilir ve ben onu karga tulumba kucağıma alırken kötü sonuçlara yol açıyor olabilirim.

Siz panik halinde nasıl davrandığınıza dikkat ettiniz mi? Kendinizi kontrol etmeye çalışıyor musunuz?

posted on 23 Eylül 2009 Çarşamba 21:27:16 UTC  #    Yorumlar [3]
# 06 Eylül 2009 Pazar

Biz küçükken ayakkabı alınacağı zaman babam bütün yanında bizimle gezerek, bütün ayakkabıları eğip, bükerdi. Hiçbir zaman dışarıdan bakıp beğendiğimiz bir ayakkabıyı güzel bir yoğurmadan almamıza izin vermezdi. Yıllar sonra, Ilgaz'ın tek tarafa yatmaktan yamulan kafasını göstermek için ortapediste gittiğimizde çok doğru bir iş yaptığını öğrenmiş oldum.

Bebeğinize-çocuğunuza ayakkabı seçerken:

  • En ideali çıplak ayak gezmesi. Ayakkabı da yalınayağa ne kadar yakın o kadar iyi.
  • Tabanı esnek olmalı. Mümkünse bükünce ortadan ikiye katlanmalı. Kar-kış ayakkabısı dışında olabildiğince ince tabanlı olmalı.
  • Nefes alan, terletmeyen, hafif ayakkabılar tercih edilmeli.
  • Yanınızda çocuğu götürüp denemek gerekiyor. Küçük, büyük olmaması gerekiyor. Ilgaz'ın kemikli, ekmek ayaklarına, numarası tutan 10 ayakkabıdan 1'i ancak uyar mesela.
  • İç tabanının düz olması gerekiyor. Ortopedik ayakkabılardaki gibi yükseklikler olmaması gerekiyor (aşağıda linkini verdiğim videolardan birinde, ortopedik olmamalı, ama anatomik denilen iç bombe tercih edilir diyor, bizim gittiğimiz doktorun verdiği broşürde düz olsun diyordu, doktorunuza danışmakta fayda var, aranızda doktor varsa yorumlarsanız sevinirim)
  • İçinde ayağına batacak, rahatsız türde dikişler, yapıştırmalar olmaması gerekiyor.
  • Kolay giyilip çıkartılabilmesi de sizin konforunuz için iyi olur.

Faydalı linkler:

Bebeğe ayakkabı almak gerekir mi?

Düz taban olabilir mi?

Ayakkabı ortapedik mi olmalı?

İlkadım ayakkabısı

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 06 Eylül 2009 Pazar 19:23:32 UTC  #    Yorumlar [0]
# 04 Eylül 2009 Cuma

Kitubi'yi düzenli takip edenler, toplumumuzdaki "üşütmeyin çocuğu" yaklaşımı ile problemim olduğunu farketmişlerdir. Yaz bitip de kış gelirken, Ilgaz'ı ne tür soğukluklara maruz bıraktığımızla ilgili bir liste yapayım dedim. Aşağıdakilere rağmen Ilgaz sıradan sağlıklı bir çocuktur. Öyle sık hastalanmaz, hastalanınca iyileşir. Çocuğunu üşütme taraftarı ebeveynlere cesaret olsun.

Her ne kadar misafirlerden bu ev serin, üşütmeyin çocuğu, bak biz bile üşüdük gibi uyarılar aldıysak da yenidoğan döneminde aşağıdakilere göre daha hassas davranmış olduğumuzu belirtmekte fayda var. Vücudu biraz yağ bağlayıp, kendi izolasyonunu sağlayana kadar. Vücudun herhangi bir yerini ısırma isteği duymaya başladığınız andan itibaren uygulayabilirsiniz:

  • Katı gıdalara başladığından beri, biz soğuk su içtiğimiz aylarda bizimle birlikte buzdolabından çıkmış suyu direk içer (şubat doğumlu).
  • Katı gıdalara başladığından beri, dolaptan çıkmış meyveleri mis gibi soğuk soğuk yer.
  • İnek sütüne başladığından beri, yazları dolaptan çıkmış sütü direk içer, oh pek severim soğuk şekersiz sütü.
  • İnek sütüne başladığından beri yaz kış dondurma yer.
  • Sofraya buz çıktığında, talep ederse buz yer.
  • Yazın terlediği için giysi değiştirdiğimiz pek nadirdir, çünkü terletecek kadar giydirmeyiz.
  • Yazın ceyranda bırakırız (oturduğumuz mekanda özel olarak esecek şekilde pencere açarız).
  • Yazın kendimiz terlik giymeyiz, ona da giydirmeyiz, çıplak ayakla taşa basar (ilk yazının sonunda emeklemeye başlamışken, sonbahar yüzünden çorap giydirmek zorunda kalmamızla emeklemesinde bariz gerileme izlenmiştir).
  • Kendimiz kaç kat giyinirsek, onu da o kadar giydiririz. Fazladan hırka falan giydirmeyiz. Hatta yazın ben şort-tişört giyerken, onun üstü çıplak donla gezdiği görülmüştür.
  • İlkbahardan itibaren yaz sonuna kadar saçlarını kurutmayız, havluyla kurular bırakırız.
  • Kışın evimizi hırkayla gezilecek kadar ısıtırız, tişörtle değil, onu da uygun şekilde giydiririz.
  • Uykudan uyandığında üstüne yelek giydirmeyiz (sonbahardan kışa geçişte, henüz kombi yakmadığımız dönem hariç).
  • Tüm kış boyunca gerekli gereksiz hergün şapka, atkı takmayız. Gerekiyorsa takarız. Takmak istemiyorsa ısrar etmeyiz (üşüyünce öyle güzel takıyor ki zaten, ısrara hiç gerek yok).
  • Doğduğundan itibaren, yaz, kış, kar, rüzgar, her havada dışarı çıkarırız.

Ülkemizdeki kadınların üçte ikisinde kansızlık varmış. Kansızlık üşüme yaparmış. Acaba soğuk konusunda hassas bir toplum olmamız bundan kaynaklanıyor olabilir mi?

posted on 04 Eylül 2009 Cuma 22:06:05 UTC  #    Yorumlar [14]
Üniversitede bir ara "Sevgi yogası" kursuna gitmiştim. Hayata bakış açımı değiştirdiği söylenebilir. İsmini duyunca gözünüzün önüne elele tutuşup "lay, lay, lom, hayat güzel" şarkısı eşliğinde dönen insanlar geliyor olabilir. İsminin Sevgi yogası olması, aslında bunun bir meditasyon olduğunu, Yoga egzersizlerini içermediğini ifade ediyordu. Her hafta bir konu seçiliyor, bu öğretmen sorular soruyor, soruya konsantre olarak düşünmeden, sadece kendinizi beyninize gelen çağrışımlara bırakarak yaptığınız meditasyon sonra, herkes kendi deneyimlerini grupla paylaşıyordu. Böylece farklı kişilere, farklı konuların ne kadar farklı şeyler çağrıştırdığını da farketmiş oluyordunuz. Neyse, şimdi ben böyle yazınca kulağa pek hoş gelmese de ben çok yararını görmüştüm, tavsiye ederim.
 
Her seansın sonunda da, hocamız yoga felsefesini anlatır, bunu benimsetmeye çalışırdı. Büyük çoğunluğunu pek beğendiğim bu felsefede, vejetarjen beslenme anlayışından haz etmemiştim. Yine de besinin önemi üzerinde duran "ne yersek oyuz" yaklaşımından hoşlanmış, uygulamaya karar vermiştim. 1 yıllık emzirme tecrübesi sonunda kararımda durmuş sayılırım (otobur = ıspanak, etobur = inek).
 
Ne yersen mi O'sun, yoksa ne düşünürsen mi O'sun?
 
Konuyu dağıtmayayım. "Ne yersen O'sun" gazını almış, işlenmiş, zararlı şeyleri hayatımdan çıkartayım diye marketleri dolaşmaya başlamıştım. O günlerde bırakın pahalı olmasını, esmer pirinç, esmer şeker neredeyse yoktu. Böylece, her pilav yediğimde, ne rezalet bir şey yiyorum bak, yararı yok bunun, zararı var diye kendimi de, çevremdekileri de germiştim. Doğalı arayıp, yediğim zararlılara stes olurken yanaklarımda da minik minik kızarıklıklar çıkmaya başlamıştı. Sonra bunları da yediğim gıda boyalılara bağlamaya kalkışmıştım.
 
Sonra nasıl oldu bilmiyorum ama bir gün jetonum düştü. Yediklerimin, içtiklerimin zararına taktıkça, onlar hakkaten bana zararlı olmaya başlamıştı. Yediklerim hakkındaki düşüncelerim, onların kendisi kadar önemliydi. Aslında bu sadece yediklerim için değil tüm kullandıklarım için de geçerli.
 
Bunu farkettiğimden beri doğal'cılığı abartmamaya çalışıyorum. Yer temizleyici örneğindeki gibi kolayca ve bütçem dahilinde yapabileceğim bir şeyse bunu uyguluyorum. Ama henüz bir değişiklik yapamadığım bulaşık makinesi deterjanı için kendimi yemiyorum. Geriye dönük araba koltuğundaki gibi bir kere uğraşıp, masrafa girip, senelerce kullanacağım bir şeyse, ya da güvenlik riski içeren, ani ölüm riskini dramatik etkileyen bir değişiklikse uğraşıp yapıyorum. Taksiye binmek zorunda kaldığımızda "aman kaza olmasın ölecek çocuk" diye düşünmüyorum.
 
Seneler sonra bir markette bulup sevinçle aldığım esmer pirinç gibi, düdüklüde saatlerce pişmeyip, ev ahalisi tarafından ucundan tadılıp bırakılıyorsa, ben de almayı bırakıyorum. 2 sefer pirinç pilavı yapıyorsam, 1 sefer bulgur yapıyorum. Eve esmer ekmek alıyorum. Beyaz ekmek aldığımda da zararlı bu diyerek değil, "aman bu meret de pek lezzetli ama" diye düşünerek yiyorum.
 
Plasebo Etkisi
 
"Plasebo" kelimesini , ilk kez Ilgaz'a hamile kalmadan önce kadın doğumcumdan duymuştum. Ben iş geliştirme uzmanlığının yanı sıra hobi olarak "wikipedia doktoruyum". Eşim tarafından tahsis edilen diploma ile, uzmanlığını wikipedia'da yapmış bir doktorum. İşim şu; birimizde bir hastalık belirtisi oluşunca, semptomları ile internette arar, bir hastalık ismi bulur, sonra bunu wikipedia'dan okur, doktora öyle giderim. Sonra MR, tetkik falan sonrası aynı teşhis çıkınca, ben demiştim o kadar masraf ettik diye şişinirim. Şunu şunu eksik söyledi, buna da dikkat edin diye söylenirim. Şu ana kadar yanıldığım olmadı :P
 
Neyse, 18 yaşında tanısı konan Polikistik over sendromunu da araştırmış araştırmış, benim durumumda İnositol denen maddeden kullanılırsa iyi geleceğine hükmetmiştim. Yine de doktora sormadan ilaç kullanılmasına uyuz olduğum için, doktoruma sormuştum. O da inositol besin takviyesi, ilaç değil, içebilirsin bir zararı olmaz, hatta plasebo etkisi yapabilir demişti. Vaay, Plasebo etkisi, nedir acaba bu dedim, internette araştırdım ve afilli Plasebo'nun, bildiğimiz "psikolojik" olduğunu görüp hayal kırıklığına uğradım (olumlu anlamda, tersi de "Nosebo").
 
Kolay doğum için, kolay doğum hayal edin
 
Sonra daha detaylı araştırdım, tesadüfen konuyla ilgili GEO'da (vallahi prim almıyorum) bir makale de okudum, National Georaphic'in "Ağrı" belgeselini izledim ve bu plasebo etkisine saygım çok arttı. Kendi doğumumun kolay olmasında, acı eşiğimin yüksek olduğuna inancımın dramatik etkisi olduğunu düşünüyorum. Halk arasındaki "korktuğum başıma geldi", "sakınan göze çöp batar" deyimlerinde de bu plasebo işinin parmağı var bence. Narkoz bulunmadan önce yapılan ameliyatlarda acının şokuyla ölen insanlar olduğunu okumuştum. Belki de bunlar o kadar kuvvetli acı duyunca, "aha öldüm" diye düşünüyorlar, ve ölüyorlardı.
 
Neyse, özetle elden geleni yapalım ama abartmayalım, endişeyi azaltalım ve iyi düşünelim diyecektim, konuyu biraz dağıttım. Çocuklarımıza da pozitif düşünmeyi öğretelim. Yedirdiğimiz şeyin yararından endişe ederek verirsek, çocuğun pozitif düşünme becerisini de olumsuz etkileyebiliriz.
 
Aşağıdaki makaleyi okuyun, bütün gün yediğiniz içtiğiniz, çocuğunuza verdiğiniz şeyler için bu zararlı, bu da zararlı diye düşünmeden önce iki kere düşünün:
 
 
posted on 04 Eylül 2009 Cuma 13:20:27 UTC  #    Yorumlar [10]
# 02 Eylül 2009 Çarşamba

Halk arasında kan kanseri olarak da bilinen lösemi tedavi edilebilen ancak son derece pahalı bir hastalık. 3-5 yıl arası süren tedavi % 70-85 oranında başarıya ulaşıyor. Çocukluk çağında her yıl 1000-1500 kadar yeni lösemi ortaya çıkıyor.

http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/272212.asp

İlgili aramalar: tv - elimi siz tutar mısınız? -  lösev -  lösemi -  kan -  kanser
posted on 02 Eylül 2009 Çarşamba 21:02:43 UTC  #    Yorumlar [0]
# 26 Ağustos 2009 Çarşamba

Kefir son günlerde anneler arasında çok gündemde. Kefirin yararlarını duyanlar, aralarında maya ve tarif değiş-tokuşu yapıyorlar. Ben de kefirin hazır olanlarını değil de, evde yapılmış olanını seviyorum. Normalde ekşi seven biri olmama rağmen, kefiri çok uzun mayalamadan, ekşimeden dolaba kaldırmayı tercih ediyorum.

Bildiğim kadarı ile kefirin içinde çok az bir oranda da olsa alkol ürüyor. 1 yaşından küçük bebeklere kefir verirken doktora danışmakta yarar var. Bebeğinizin süt ve yoğurt yakışacak çorbalarına, sebze pürelerine, soğuttuktan sonra kefir ekleyebilirsiniz. Mesela domates çorbasını pişirdikten sonra, servis yapmadan önce kefir eklenebilir. Hiç denemedim ama patates püresine süper olur diye düşündüm şimdi, deneyeceğim. Kefiri gıdalarla karıştırırken, pişirmemeye dikkat etmek gerekiyor. Fazla ısınınca, içindeki sağlığa yararlı bakteriler ölüyor.

Kefirle cacık yapıldığını çok duydum. Ama aslında kefirin tadını da tuzlulardan çok tatlılara yakıştırıyorum. Benim denediğim kefirli birkaç tarifi sizlerle de paylaşmak istedim.

Meyveli kefir:

Çilek ya da muz

Kefir

Bal, pekmez ya da şeker

Meyve, şeker ve kefiri blender'dan geçirin. Tercihe göre kıvam ve soğukluğu arttırmak için buz veya dondurma ekleyebilirsiniz. Küçükse biberonla, bardak kullanıyorsa bardakla, hatta seviyorsa pipetle verin. Şapır şupur içsin.

Kefir soslu çilek:

Kefiri keşfetmeden önce (Ilgaz'dan da önce) yoğurtla da yapardım. Kefirin daha iyi gittiğini farkettim. Bu tarifte çilek büyüklüğü ve kıvamını, şekerini bebeğin yaşına göre değiştirmek gerekecek.

1 kilo çilek

1 bardak kefir

Pudra şekeri (damak zevkine göre)

Tercihe göre vanilya

Çilekleri yıkayın, ortadan bölün (büyükse 4'e). Bir avuç çileği blender'dan geçirin (çok uzun değil, çok sulanmasın), kefir ve pudra şekerini, isteğe göre vanilyayı ekleyin. Karışımı servis kabına aldığınız çileklerin üzerine dökün. Kapak kapatarak buzdolabında 1 yarım saat dinlendirin, çilekler kefiri ve şekeri çeksin. Kasede çilekleri ve sosu birlikte servis yapın.

Kefirli Sütlaç:

750 ml süt

2 su bardağı kefir

1 su bardağı şeker

1/2 su bardağı pirinç

1 paket vanilya

2 çorba kaşığı nişasta (mısır, patates, buğday karışık kullanıyorum)

Pirinçleri 1 su bardağı ılık suda yarım saat ıslatın. Suyunu süzdükten sonra kısık ateşte 1 su bardağı su ile haşlayın. Süt, şeker ve vanilya ekleyip kaynatın. Nişastayı 2 çorba kaşığı soğuk su ile karıştırın, karıştırmakta olduğunuz tencereye akıtarak ekleyin. Buraya kadar bildiğiniz sütlaç, ama süt miktarı azaltıldığı için daha koyu olmalı. Altını kapatın, ara sıra karıştırarak soğutun. Oda sıcaklığına geldiğinde kefiri ekleyip iyice karıştırın. Kaselere boşaltıp soğutun.

Bu şekilde süt azaltılıp kefirle tamamlayarak her çeşit pudingte kefir kullanabilirsiniz. Aynı süte mayalanır gibi, meyve suyu ile de mayalanabileceğini okumuştum ama hiç denemedim. Ayrıca internette dolaşırken, ekmek yapımında su ve maya karışımı yerine kefir kullananlara, kefirden peynir yapanlara falan da rastladım ki bunları denemeye bu yazıdaki durumumu göz önünde bulundurarak niyetlenmemeye çalışmaktayım. Tamam belki bir ara bir ekmek denerim bari, canım ne kadar vaktimi alabilir ki :P

Siz çocuğunuza kefir veriyor musunuz? Bildiğiniz tarifler var mı?

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 26 Ağustos 2009 Çarşamba 07:40:04 UTC  #    Yorumlar [2]
# 20 Ağustos 2009 Perşembe

Bütün temizlik malzemeleri göz yakar (karbonatı denemedim). Çünkü gözler hassastır, kendi kendilerini temizlerler. Bu bebek şampuanlarından oldum olası rahatsızım. Şekilli şişeler, uzunca bir "içindekiler" listesi. Peki nasıl oluyor da göz yakmıyorlar? Foşur foşur köpüren her malzeme göz yakar. Yani basitçe iyi oldukları için mi yakmıyorlar, yoksa daha karmaşık bir durum mu var? Üstelik artık ucuz olanlar da göz yakmıyor. O zaman neden büyüklerin şampuanları hala göz yakıyor? Madem daha iyi bir madde buldular, hem pahalı da değil, neden tüm şampuanlarda kullanmıyorlar?

İşte böyle zaman zaman, Ilgaz'ın şampuanı ve duş jelinin parfümü burnuma çalındıkça, inceden inceden sorgulardım bunları, rahatsız olurdum.

Son günlerde ne zaman Ilgaz'ın başını, yüzünü yıkasak, gözüm acıyor diyor. Şampuanın yakmaması lazım ama nedenini de anlayamadık. Bunun üzerine konu iyice takıldı aklıma, yakmalı mı yakmamalı mı? Bir araştırayım dedim, bir yerde iyonik, noniyonik gibi bir şeyler okudum, ikna olmadım. Başka bir yerde çok daha basit ve vurucu bir cümle gözüme çarptı:

"Şampuan göz yakmıyor olabilir, ama yine de gözü için serttir. Şampuanı gözüne kaçırmamaya çalışın."

Düşündüm ki bu çocuk tam 30 aydır, faşır fuşur gözlerinden şampuanlar köpükler akarak yıkanıyor. Peki nasıl sağlayacağız gözüne kaçmamasını? Normalde nasıl sağlanıyorsa öyle. Gözlerini yakmasını sağlayarak. Milyonlarca yıldır evrimleşerek gelen şahane gözlerimizi, bu gibi şeylerin yakmasının da bir nedeni vardır değil mi? Elbette, gözleri korumak. Demek ki göz yakmayan ürün kullanılmayacak.

Artık bebek olmadığı için, başı yıkanırken gözlerini açmamasının öğretilebileceğine karar verdim. Gökhan'a konuyu açtım, aklına yattı. Defne sabununun kötü kokmayacağına ikna olması biraz zaman aldı.

İki akşamdır banyoda, yum Ilgaz gözünü, başını yıkayacağız diyoruz, hemen sıkı sıkı yumuyor gözlerini. Biz de böylece kafasını hızlıca yıkayıp duruluyoruz. Gözlerine ise olması gerektiği gibi, sabunu neredeyse değdirmeden geçiyoruz. Nasıl olsa onlar kendi kendilerini tertemiz yıkayacak kadar gözyaşı akıtıyorlar her gün. Vücudunu da defne sabunlu süngerle köpük köpük yıkıyoruz. Cildi pamuk gibi, saçları yumuşacık oluyor. Minik bebekleri bilemem, ama palazlanmış laftan anlayan kıvama gelmiş arkadaşlar için tavsiye olunur.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 20 Ağustos 2009 Perşembe 20:09:34 UTC  #    Yorumlar [1]
# 13 Ağustos 2009 Perşembe

Evren bir yazı göndermiş, sizlerle de ana fikrini paylaşayım dedim. Daha önce de birkaç kez benzer içerikli yazıya rastladım.

"Bebekler işi biliyor: Biraz pislik en sağlıklısı"

"Annelere sorun, bebekler neden sürekli yerden bir şeyler toplayıp ağızlarına atarlar? Ekseriyetle, "içgüdüsel, objeleri tanımak için, bu onların dünyayı tanıma şekli" diyeceklerdir. Peki hiç düşündünüz mi, görme, duyma, dokunma ve hatta koku nesneleri tanımada çok daha iyi değil midir?

Küçük oğullarım Brooklyn'in caddelerini keşfederlerken, ezilmiş patatesleri düzenli olarak reddediyorlar, peki bu parçalanmış taş ya da kurumuş köpek atıklarının tadı nasıl olabilir acaba diye düşünürdüm."

Yazıda böyle bir giriş yapıldıktan sonra araştırmaların vücut için biraz "kirli" yemenin daha sağlıklı olduğunu gösterdiği üzerinde duruluyor. Alerji, astım, immün sistem bozuklukları gibi bağışıklık sistemi sorunlarından korunmada bakterilerin yararlı olduğunun araştırmalar tarafından kanıtlandığından söz edilmiş. Bu araştırmaların tip 1 diyabet, MS, inflamatuar barsak hastalığı gibi hastalıkların Amerika gibi gelişmiş ülkelerde neden arttığını ortaya çıkardığından da bahsedilmiş.

Yazının içinde şöyle bir ifade geçiyor: "kirliliğin bir bedeli vardır" ama "temizliğin  de bir bedeli vardır". Bir sürü antibakteriyel ürün içeren malzemeler kullanarak, yanıltıcı bir güvenlik hissiyle yaşarken, antibiyotiklere karşı dirençli bir bakteri örtüsü de yetiştiriyor olabilirmişiz.

Dr. Elliot, çocuklarımızın çıplak ayakla kirli sokaklarda oynamasına izin vermemizi, eve geldiklerinde de ellerini sabunla yıkamamızı öneriyormuş. Bu önerilen temizlik-kirlilik seviyesi için bir örnek. Çiftlik hayvanları ile oynayarak büyüyen çocuklarda astım gibi alerjik hastalıkların daha az görüldüğünü hatırlatıyormuş bize (bunu daha önce GEO dergisinde okumuştum). Çocuklarımızın kedi-köpekle oynamalarına izin vermemiz de yararlı olurmuş.

Ben de evde daha doğal ürünler kullanma yönünde çalışmaları sürdürüyorum. Vücudumuzun bakterilerle bir şekilde baş edebilmek için bağışıklık sistemi var. Ama atılamayıp biriken kimyasallarla daha çok zorlandığını düşünüyorum. Arap sabunu zaten Ilgaz'ın emeklemeye başlamasıyla birlikte hayatımıza girmişti. Acaba gözlerini kapatmasını öğreterek onu sabunla yıkayabilir miyim diye düşünüyorum. Yakın zamanda birkaç şey daha denemeyi planlıyorum, fayansları karbonatla silmek, bulaşık makinesinin parlatıcı gözünde elma sirkesi kullanmak gibi.

Sizin temizlik için öldürmeden temizleyen, kullandığınız doğal ürünler var mı? Ne kadar titizsiniz?

Bu yazılara da bakabilirsiniz:

Kitubi'den:

Bebekler ve Alerji - Fıstıkla ilgili bir araştırma

Basit Bir Yaşam'dan:

http://basitbiryasam.blogspot.com/2008/09/doal-bir-temizlik-malzemesi-olarak.html

http://basitbiryasam.blogspot.com/2008/07/dkp-silmeyeyim-biraz-bekleyeyim-ben.html

http://basitbiryasam.blogspot.com/2009/01/karbonat-ve-elma-sirkesinin-yeni.html

http://basitbiryasam.blogspot.com/2009/01/biberiye-dezenfektan.html

http://basitbiryasam.blogspot.com/2008/07/beyaz-sirke.html

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 13 Ağustos 2009 Perşembe 14:52:58 UTC  #    Yorumlar [10]
# 19 Temmuz 2009 Pazar

Yaz geldi, sıcaklar bastırdı ve tabi çocukllarımız da sıradan birer birer ishal olmaya başladı. Son 1 ay içinde çevremdeki her 3 kişiden birinin 1 kez ishal olduğu ortamda geçtiğimiz hafta Ilgaz ve ben de nasibimizi aldık. Nasıl bir salgın olduğunu da anlayamadık, musluk suyu içmeyiz, o günlerde dışarıdan yememiştik. Sanırım sıcak havalarda her şey beklediğimizden çabuk bozuluyor. Ben de konu tazeyken çocuklarımızı hem korunmak, hem de hızlı iyileşmelerini sağlamak için bir-iki öneri yazayım dedim.

Çocukları korumakla ilgili bir-iki not:

  • Yiyecekleri hemen buzdolabına kaldırın, dışarıda bırakmayın.
  • Tükürük deyen yiyecekler daha çabuk bozulur, tabakta kalan yiyecekleri atın.
  • Etleri hazırlarken kullandığınız kap kacağa, bulaşırsa tezgaha ve ellerinize dikkat edin. Et ve suları çocuklar için olduğu gibi bakteriler için de çok besleyici.
  • Et ve süt ürünlerini çok iyi pişirin.
  • Su sürahilerinizi de sık yıkayın.
  • Evinizde sürekli nemli kalan mutfak bezinde, çocuk parkındaki kuru topraktan kat kat fazla mikrop ürer. Nemli kalan eşyalarınızı temiz tutmaya özellikle dikkat edin.

Çocuklar ishal olduğunda perhiz önerirler. Bir de büyüklerdeki gibi ishal kesilene kadar perhiz yetmiyor çocuklarda. O gün kesiliyor, sabah kaşarı yemesiyle tekrar başlıyor. İshal kesildikten sonra normal kaka yaptığını görene kadar perhize devam edin.

Yaz günü bu perhize uygun gıda önerileri:

  • Su, emiyorsa anne sütü
  • Yağsız süt, yağsız yoğurt (sarımsaklısı çok iyi gelir) , yağsız peynir
  • İçiyorsa kefir çok iyi, bakterilerin hakladığı yararlı barsak bakterilerini yerine geri koymak için
  • Makarna (vitamin katkılılardan da olabilir)
  • Pilav (yağsız)
  • Elma suyu, portakal suyu
  • Meyvelerden şeftali, muz, ekşi elma (kabuksuz)
  • Haşlanmış patates
  • Beyaz ekmek
  • Sarı leblebi


Annemin biz küçükken ishal olunca yaptığı hasta yemeği tarifi:

İshal olmanın güzel yanıydı benim için. Bütün evin ilgisiyle birlikte tabi.

Malzemeler: Kabuklarıyla haşlanmış patates, tercihen yağsız yoğurt, sarımsak, tuz, kuru nane.

Hazırlanışı: İyice haşlanıp kabuğu soyulmuş patatesler ezilir, tuzla karıştırılır. Bir tabağa ince bastırılarak düzeltilir. Bir kapta yoğurt, iyice dövülmüş sarımsakla karıştırılır. Patatesin üzerine yayılır. Üzerine biraz nane serpilir. Çocuğa sanki çok özel bir şeymiş gibi sunulur.

Eğer iştahı ve sofrada oturacak hali de yoksa, yemek yedireceğim diye çok yormayın. Birkaç lokma beyaz ekmek, midesinde biraz suyu tutmak için yeterli olabilir. Mide kramplarına da iyi gelir. İshali geçip, iştahı yeniden açılınca kaçırdığı öğünleri tamamlayacaktır, üzülmeyin.

Doktorunuzu arayın tabi mutlaka, özellikle 1 yaşından küçükse benim tavsiyeler uymayabilir. Tuz vermenizi istemeyebilir, ya da getir bir görelim diyebilir.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 19 Temmuz 2009 Pazar 05:00:14 UTC  #    Yorumlar [0]
# 16 Haziran 2009 Salı

Tan yaklaşık 2 haftalıkken bir türlü  mememden inmeyip sürekli emmek istediğinde öğrendim "büyüme atağı" tanımlamasını. Bendeki telaşı siz düşünün ey anneler! "Sütüm mü yetmiyor acaba, yok ben bu annelik işini kıvıramıyorum" ile başlayan, lohusa depresyonumun da etkisiyle ağlama krizlerine varan panik hali.

Oysa oğlum artan büyüme hormonunun etkisiyle hızlı büyüme evresine geçerek, sürekli emip, hem büyümek hem de benim sütümü çoğaltmak istiyormuş. Bu büyüme ataklarının bir tanesine de Tan 9. ayına girerken, bir hafta önce 4 gün süren bir uykusuzluk evresi ile yaşadım.

İnternette yaptığım araştırmaya göre büyüme, en başta beyindeki hipofiz bezi tarafından salgılanan  büyüme hormonu (BH), triod ve cinsiyet hormonu ile sağlanıyor. BH, bebeklerde 0-1,5 yaş arasında özellikle geceleri salgılanırken, belirli haftalarda salınımını artırıyor ve bebeklerde huzursuzluklara, özellikle geceleri sık uyanmalara neden oluyor. Fakat nedense doktorlar bu son derece önemli konuyu anne ve babalarla yeterince paylaşma gereği duymuyorlar. Bence bebek daha ilk rutin kontrolüne götürüldüğünde anlatılması gereken en önemli konu başlığı.  Almanya'da bebekleri yeni doğan ebeveynlerden, yalnızca bu konuda yazılan Oje, ich wachse adlı kitabı okumaları isteniyormuş. (Yazarlar: Hetty Ven de Rijt ve Frans X. Plooji. Almancası olan arkadaşlar belki ilgilenir ve kitabı bulurlar diye düşündüm)

BH, kan şekerini yükseltirken, vücuttaki yağ yıkımını artırıyor, kolestorol ve trigliseridi azaltıyor, protein sentezi ve hücre yapımını uyarıyor. En önemli etkisi kemik ve kıkırdak yapı üzerinde, yani boy uzamasında görülüyor. Bebeklerin yaşadığı değişimi bir düşünsenize. Hiç de kolay bir iş değil yaşadıkları.  4000 vakada bir görülen BH eksikliğinde ise boyda kısalık, beyinde hastalıklar, yüzde şekil bozuklukları gibi istemediğimiz sonuçlar doğurabiliyor.

İnternette bir doktor, "Bir gece yatıyorsunuz ve sabah kalktığınızda uçtuğunuzu görüyorsunuz. İşte bebeğinizin yaşadığı değişimde böyle bir şey" diye anlatıyor.
Gerçekten de  birkaç gün önce deyim yerindeyse "labut gibi yatan" bebeğiniz bir bakıyorsunuz gülümsüyor ya da emeklemeye çalışıyor.

Bebekler ilk 20 ayda 10 adet büyüme atağı geçiriyor, bu ataklar bebeğine göre  değişecek şekilde  5, 8, 12, 19, 26, 37, 46 ve 55. haftalarda görülüyor.  Bu dönemlerde bebeklere sakin, sevecen, taleplerini karşılayacak şekilde yaklaşılması  önerilirken, bebekteki huzursuzluklar nedeniyle "büyüme geriliği" diye adlandırılan ve yalnızca birkaç gün süren bu günlerde anne ile babalara paniğe kapılmamaları öneriliyor.

posted on 16 Haziran 2009 Salı 14:35:58 UTC  #    Yorumlar [4]
# 12 Mayıs 2009 Salı

Merhaba,

Sevgili Berk'in babası Serkan Kitubi okuyucularıyla paylaşmam için göndermiş. Eğer İstanbul dışında olmayacak olsam mutlaka katılırdım. Kaçırmayın derim.

..........................................................


"0-3 Yaş Grubu Çocuklarda Temel Yaşam Desteği & Kazalarda İlk Yardım ve Evde Çocuk Güvenliği” Semineri
 
İstanbul Tıp Fakültesi’ nden Prof. Dr. Serpil Uğur Baysal ile Çocuk Güvenliği Uzmanı / Y.İç Mimar Arzu Birinci E-Bebek Çamlıca’da bulunan Magic Park Zeka Akademisi’nde "0-3 Yaş Grubu Çocuklarda Temel Yaşam Desteği & Kazalarda İlk Yardım ve Evde Çocuk Güvenliği” semineri veriyor. 10 kişi ile sınırlı ücretsiz bu programı kaçırmayın.

Seminerlere katılım için 0216 5770421 – 22 nolu telefondan Kids Safe-T’ye rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Kayıtları en geç 14 Mayıs Perşembe gününe kadar yaptırmanızı rica ediyoruz.

Bebeklerinizi de getirin  Magic Park Zeka Akademisi’ n da siz seminerdeyken o da güvenle oynasın***

***Siz seminerdeyken, yanında bir büyük olması kaydıyla çocuğunuz, Magic Park Zeka Akademisi’nin ’ nın Oyun Grubu Eğitim Programlarından birine ücretsiz katılabilir.

PROGRAM İÇERİĞİ

Tarih: 16 Mayıs  2009 Cumartesi
Saat: 14:00 – 17:00
Yer : Magic Park Zeka Akademisi – E-Bebek.com Çamlıca Mağazası

KONUŞMACILAR

Prof. Dr. Serpil Uğur Baysal - İstanbul Tıp Fakültesi - İstanbul Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Sosyal Pediatri Bilim Dalı ve İ.Ü. Çocuk Sağlığı Enstitüsü Aile Sağlığı Anabilim Dalı
Arzu Birinci - Çocuk Güvenliği Uzmanı/Y.İç Mimar - Kids Safe-T Çocuk Güvenlik Sistemleri

SEMİNER AKIŞI-Toplam 3  saat

Arzu Birinci - Evde Çocuk Güvenliği ve Alınacak Önlemler - 20 dakika
 
Prof. Dr. Serpil Uğur Baysal - İlk Bölüm - 45 dakika
-Genel İlk yardım Bilgisi ve İlkyardım çantası içeriği
-Düşmeler ve yaralanmalarda ilk yardım
-Yanıklarda ilk yardım
-Zehirlenmelerde ilk yardım
 
Ara - 10 dakika

Prof. Dr. Serpil Uğur Baysal - İkinci Bölüm - Uygulamalı - 90 dakika
0-1 yaş boğulma,tıkanma
0-1 yaş Temel Yaşam Desteği
1 yaş üstü boğulma, tıkanma
1 yaş üstü Temel Yaşam Desteği

Soru Cevap- 15 dakika
 

posted on 12 Mayıs 2009 Salı 08:40:29 UTC  #    Yorumlar [0]
# 20 Nisan 2009 Pazartesi

Mart: Ilgaz

Nisan: Kamuran (annem)

Ilgaz ablası ile spor yaparken (yere yatıp kolları iki yana açmak) birden kolum acıyor diye ağlamaya başlamış. Ablası aradı, incinmiştir diye üzerinde durmadım. Uyku saatinden hemen önceymiş, uyumuş, acıyor diye uykusundan uyanıp ablasının yanına gelmiş. Doktorunu aradım, hemen ortopediye götürün dedi. Gökhan işten izin alıp hastaneye götürdü. Dirsekte bir kemik varmış, 0-6 ve özellikle de 2-6 yaş arasında kolaylıkla çıkarmış. Bazen bir hareketle kendiliğinden geri takılırmış. Ilgaz'inki böyle olmuş. Ortopedi doktoru, 1 hafta dikkat edin, yeniden çıkarsa yine bize getirin demiş. Bu arada Ilgaz'ı muayene edebilmek için bir muayene eldivenin şişirip balon yapmış, dikkatini dağıtmış. Bizimki eve geldiğimde hala oynuyordu "tavşan balon" diye. Takdir ettim.

Bugün de annem banyoda düşmüş, onun da dirseği çıkmış. Yetişkinlerinki o kadar geri takılmıyor tabi yerine, biraz acılı olmuş, alçıya da almışlar, şimdi iyi. Annemin dirseğinden aklıma geldi yazayım dedim. Çocuğunuz kolum kolum diye ağlıyorsa, dirseği çıkmış olabilir, aklınızda olsun.

posted on 20 Nisan 2009 Pazartesi 20:10:20 UTC  #    Yorumlar [8]
# 04 Nisan 2009 Cumartesi

Atopik ciltli bebekler konulu yazımda Tan'ın cildindeki sorunları yazmıştım. Yaklaşık 10 gün önce Tan'ın yüzündeki ve kafasındaki kızarıklıklar vücudunun her yerine yayıldı. Kafasını sürekli kaşımaktan alnı ve başının tepesi bayağı bir kedi tırmalamış görüntüsü almıştı son günlerde. Her gün babasıyla birlikte oğlumuzun bu haline bir yandan üzülüyor, bir yandan da  "Oğlum dün gece de kediler mi girdi odana" diye şaka yapıyorduk.

Sorun artık kaşınmaktan geceleri uykulardan uyanmaya ve 5-6 kez kalkmaya varınca, tekrar doktorumuzun yolunu tuttuk. Kendisinin önerisiyle gittiğimiz dermatoloğun verdiği antihistaminiğin büyük faydasını gördük. Neredeyse 3 aydır yok diş, yok gaz, yok grip gibi nedenlerle uyandığını sandığımız küçük oğlumuz kaşınmaktan uyuyamazmış meğerse. Düşününce çok üzülüyor insan. Tamam kafayı kaşıyabilirsin ama ya sırtı, bacağı, kolu....

Yüzündeki ve vücudunun bazı yerlerinde oldukça yoğunlaşan atopik döküntüler için steroidli kreme bu sefer de başvurmak zorunda kaldık ne yazıkki. Bundan sonra  oluşacak yeni kızarıklıklar için steroid içermeyen yeni bir kremi deneyeceğiz. Her gün yatmadan önce banyonun ardından cildi iyice kurulamadan nemli bırakıp, yoğun bir nemlendirici ile sorunu hafifletmeye çalışacağız.

Tabi benim de bu aralar keyfime diyecek yok. 7 aydan beri  yaklaşık bir haftadır geceleri sadece bir kez emzirmek için kalkıyorum ve oğlumu yatırdıktan sonra başım yastığa değer değmez uyuduğum için sabahları melekler gibi kalkıyorum.

Uyku ile ilgili diğer yazılar

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun 

 

posted on 04 Nisan 2009 Cumartesi 21:42:39 UTC  #    Yorumlar [3]
# 23 Mart 2009 Pazartesi

Bu Kitubi'nin sırtı yere gelmez. Bu yazı da gazeteci eniştem ve Tan'ın babası Osman'dan.

--------------

Anne Sütü Tam Bir Mucize

Anne sütü tam bir mucize. Hele "ağız" da denilen ilk süt mucize ötesi. Tan'ın doğduğu Hacettepe "bebek dostu" ve bunun gereğini duvarlarındaki anne sütünün önemini anlatan uyarı ve bilgilendirme afişleriyle yerine getiriyor. Ancak, sanırım personelin eğitimi ve sorumlu davranmalarını sağlama konusunda yaptırım yetersizliği söz konusu. İnsanımızın genel zaaflarından biri olan "durumu kurtarma" hali burada da mevcut. Anne sütünün hele doğum sonrası ilk sütün önemi konusunda teorik eğitim alan "bilinçli" personel, ağlayan, annesinin de yakınmalarına yolaçan yenidoğanı susturmanın yolu olarak yapmaması gereken şeye, yani mama hatta şekerli suya sarılıyor. Hem de sırf o an için yaşanan ağlama sorunundan ve buna bağlı yakınmalardan kurtalmak için. Kurumlar bir yana sonuçta işi yapan insan. Eğitim vermek, afiş asmak yetmiyor, personelin bilinçli ve sorumlu davranmasını da sağlamak lazım. En ummadık hastanede karşımıza çıkan bu sorumsuz davranış, zor durumdaki pek çok annenin yanılmasına ve dünyaya gözlerini açmaya çalışan bebeciklerin o mucizevi anne sütünden mahrum kalmasına neden olabiliyor.
Anne sütü mucize deniyor ya. Bu "mucize" sözcüğü biraz klişe gibi görünebilir ancak gerçekten henüz izah edilemeyen, tıbbın kodlarını çözmeye çalıştığı büyük bir mucize söz konusu. İşte bu konuda sadece 2 dakikalık bir araştırmayla bulunan bazı gazete haberleri:
 
Anne sütünde mucize

Anne sütüyle bir ay ve daha uzun süreli beslenmenin hem gıda alerjileri hem de solunum yolunda ortaya çıkan alerjilere karşı koruyucu olduğu bildirildi.

Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi ve beslenme uzmanı Doç. Dr. Funda Elmacıoğlu, yaptığı açıklamada, doğumdan hemen sonra annenin bebeğine verdiği ilk sütün birçok yönden faydası olduğunu söyledi.

Her bebek için en ideal besinin anne sütü olduğunu, bebeğe ilk 6 ay sadece anne sütü verilmesi gerektiğini belirten Elmacıoğlu, anne sütünün bağışıklık sistemini koruyucu etkisi olduğunu bildirdi.

Anne sütünün içerdiği bazı enzimlerle bebeğin daha kolay hazmetmesini sağladığı gibi birçok hastalığı engellediğini belirten Elmacıoğlu, şöyle konuştu:
“Anne sütü bebeklerin koruyucu kalkanıdır. Bu nedenle ilk süt bebeğe mutlaka verilmelidir. Mamalarda bağışıklık sistemine ait hiçbir madde bulunmaz. Ama anne sütü birçok ilaçtan daha güçlüdür. Çünkü içerdiği bazı enzimlerle bebeğin daha kolay hazmetmesini sağlar, birçok hastalığı da engeller. Bu kapsamda anne sütüyle bir ay ve daha uzun süreli beslenme hem gıda alerjileri hem de solunum yolunda ortaya çıkan alerjilere karşı koruyucudur.”   

Anne sütüyle beslenmenin bebeğin sağlığı açısından yararlarının yanı sıra aile bütçesine katkı sağladığının bilindiğini ifade eden Elmacıoğlu, “Endonezya'da yapılan bir çalışmaya göre, anne sütüyle beslenme oranının yüzde 25 azalması halinde bütçeye yaklaşık 50 milyon dolar düzeyinde ek yük biniyor. Önüne geçtiği hastalıklar da hesaplandığında anne sütünün bu anlamda da son derece önemli olduğu görülmektedir” dedi. Doç. Dr. Elmacıoğlu, anne sütünün özellikle hasta bebekler için en ideal besin kaynağı olduğunu sözlerine ekledi.
 
Süt gelmiyor diye hemen mama

Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Daire Başkanı Prof. Dr. Murat Tuncer, kolon kanserinin, Türkiye'de öldüren 3-4 kanser çeşidinden biri olduğunu söyledi.
Tuncer, “Bu tip sindirim sistemi kanserlerinin ilk taşı, daha doğarken konuluyor. Maalesef özellikle özel hastanelerde doğan çocukların yüzde 100'ü, o ilk kanseri önleyici sindirim sistemindeki bağışıklığı hemen kuran annenin ilk sütünü alamıyor. Çünkü annenin sütü gelmiyor diye hemen çocuğa mama veriliyor” dedi.

Prof. Dr. Tuncer, çocuklarda “Kolik” denilen yaygın görülen karın ağrısına karşı piyasada tamamı Sağlık Bakanlığı'ndan ruhsatsız, sadece Tarım ve Köyişleri Bakanlığı onaylı çok sayıda ilaç bulunduğuna dikkat çekerek, ailelerin bu tür ilaçları kullanmaması gerektiğini belirtti.

Ağrının nedeni ve rahatsızlığın gerçekten “Kolik” olup olmadığının araştırılması gerektiğini kaydeden Tuncer, şöyle devam etti:
“Bu ilaçların kullanımı ile sindirim sistemi kanserlerinin ilk riski verilmiş oluyor. Çünkü bu ilaçların çoğu barsak gerilmelerini durdurmak ve yavaşlatmak üzere kurgulanmış. Bu ilaçlar bir süre sonra kronik kabızlık nedeni oluyor. Türkiye'de sadece kabızlık nedeniyle kakasını kaçıran bu derece ağır kabızlık çeken 50 bin çocuğumuz var. Sadece kabız olan hastaların ömür boyunca hem kalın barsak, hem sindirim sistemi kanserine yakalanma riski çok yüksek. Yani çocuğu kanser riskinden korumak için anne sütünden azami yararlanmasını sağlamak ve olur olmaz ilaçları kullanmamak gerekir.”
 
Anne sütü kanseri önlüyor

İsveç’in Lundh Üniversitesi'nde yapılan bir araştırma, anne sütünün içerisinde bulunan "Provades" kodlu proteinin kanserli hücreleri iyileştirirken, yan dokulara da hiç bir şekilde zarar vermediğini ortaya koydu.

Araştırmanın cilt kanseri olan 40 hasta üzerinde uygulandığı 2 yıl sonra hastalıktan eser kalmadığı tespit edildi. Aynı araştırma çerçevesinde sidik torbasında kanser hücreleri olan hastalardaki araştırmada da aynı olumlu sonuçların alındığı bildirildi.

İsveçli araştırmacılar, anne sütündeki "Provades" adlı protein sayesinde kanser ile mücadelede yeni bir çıkış yolu bulduklarını belirttiler. Araştırmacı Catharina Svanberg, "Hamlet" adını verdikleri araştırmalarının hayvanlar üzerindeki beyin kanserinde de başarılı sonuçlar verdiklerini kaydettiler. Araştırmacılar, anne sütünde elde ettikleri ve "Hamlet" adını verdikleri proteinin beyin, cilt ve boğaz kanserinde etkili sonuçlar verdiğini tespit ettiklerini açıkladılar.

-------------------

Sevgili Aydoğan ailesine teşekkürlerimi sunuyorum :)

Anne Sütü ile ilgili Bilgiler

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun 

posted on 23 Mart 2009 Pazartesi 11:07:41 UTC  #    Yorumlar [3]
# 11 Mart 2009 Çarşamba

Kitubi'ye selam.  Aslen Damla'nın ablası, cumartesi  günü de tam 6 aylık olacak Tan'ın annesiyim.

Damla'nın uzun ısrarları sonucu Kitubi'ye iki kalem bir şeyler yazıyorum sonunda. Evet küçük bir bebekle  boğuşmak zor ama kabul ediyorum biraz da tembelim.  Mail'lerime bakmak bile aylarımı aldı. Kabahati de hep benim küçük kuzuma attım.

Neyse gelelim sadede. Tan çok problemli bir bebek değil. Gaz sorunumuz da dahil olmak üzere öyle çok ciddi bir problem yaşamadık, hep kısa sürede atlattık. Ama Tan doğduğundan beri halledemediğimiz tek sorun cildinin fazla allerjik olması. Yüzündeki ve  alnındaki kızarıklıklar bazan egzama görüntüsüne kadar vardı, bir kayboldu bir geçti. Son bir aydır da bu kızarıklıklar bacaklarında ve kollarında da görülmeye başladı.

Belki  başka bir öneri getirir diye gittiğimiz 2. bir doktor, kortizonlu krem ve atopik ciltler için nemlendirici önerdi. Kortizonlu kremi daha önce de 2 gün kullanmıştık ama, yeni doktor 5 gün kullanmamızı önerdi. Gerçekten de kızarıklıklar bir kaç günde geçti ama dün yeniden başladı. Doktoru yeniden aradık, bir süre kortizon kullanamayacağımızı  nemlendirici ile devam etmemizi söyledi. Bu arada, kafasında da konak benzeri bir görüntü vardı ve aylarca geçmedi. Kullandığımız konak önleyici şampuanı  bırakarak atopik ciltler için saç-vücut şampuanı aldık ve hemen etkisini gördük.

Ben de oldukça allerjik olduğumdan Tan'ın allerjisinin ilerlemesinden korkuyorum. Haftaya katı gıdalara başlayacağız. Benim gibi astım-bronşitli diğer annelerin katı gıdalarla ilgili tecrübelerini merak ediyorum. Umarım çok ciddi bir sorun yaşamayız.

Damla'dan Not: Dil gelişimi ile ilgili yazıyı unutmadım, ilk fırsatta devamını yazacağım.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 11 Mart 2009 Çarşamba 20:23:53 UTC  #    Yorumlar [8]
# 16 Şubat 2009 Pazartesi

2 yaşındaki çocuklara ilacını nasıl içiriyorsunuz?

Fena halde ateşi çıkıyor. Daha önce hiç böyle olmamıştı. Dün akşam antibiyotiğe başladık. Doktor antibiyotiğin olayı devralması 48-72 saat sürer, tahminen bu gece ateşi daha da çok çıkacak dedi, haklıymış. 5-6 kez titrete titrete banyo yaptırdık. Akşam ve sabah sorun yoktu, bu akşam ateşin de verdiği halsizlikle antibiyotiği içirmeye çalışırken uykudan gözleri kapanıyordu. Ne söylediysek ikna edemedik. Kaşık seçenekleri, minik suluklar, sonra sütüne karıştırdık sütü de içmedi. Enjektör ile (iğnesi olmadan) zorla içirmeye çalıştık, bir kısmını içirebildik, nasıl üzücü ve sinir bozucu bir şey olduğunu anlatamam. Koca çocuk artık karşı koymayı da çok iyi biliyor.

Yatırdıktan 1.5 saat sonra ateş 40'a çıktı (kulaktan). Calpol'den sonra sıra İbufen'deydi, içer mi antibiyotik tecrübesinden sonra? Siz olsanız içer miydiniz? Aklıma daha küçükken kullandığım biberon taktiği geldi. Biberonun ucunu, kapağı da takılıyken ters çevirip içine ilacı dolduruyorum, sonra halen tersken, biberonun şişesini de takıp içiriyorum (direk biberona koyunca yoğun ilaç yapışık kalıyor plastiğe). Olayın başı yine zorlamayla oldu ama gerisini içti, içiremediğimiz antibiyotiği de ekledik. Şimdi ateşi düşmüş.

Bu arada sanırım İbufen daha etkili ateş düşürmede, Calpol gündüzden beri öyle 36'lı seviyelere düşüremiyor ve etkisi de 3 saatten fazla sürmüyor.

Siz nasıl içiriyorsunuz ilaçları? Yarın bizi epey yaratıcılığın beklediğini tahmin ediyorum.

posted on 16 Şubat 2009 Pazartesi 21:56:29 UTC  #    Yorumlar [21]
# 07 Şubat 2009 Cumartesi

Sabah uyanıp da iki göz kapağı yeşil yeşil yapışık, iki burun deliğini de yeşil yeşil tıkanık karşısında görünce insan biraz panik oluyor. Ben olsam oturur yatağımda ağlarım, "anne gel karanlık, göremiyorum, gözüm yapıştı" diye. O haliyle kalkmış yatağından, "anne'ciğim siler misin (hızlanıyor buradan itibaren), nanne'ciim silermisin (yavaşlıyor) lüt-fen gözü-mü?,  luttffen (hızlı) silermisin  ". Pamuk biraz sıcak gelince de (hassas diye herhalde) "annecim, silmeannecim silmeannecim (çok hızlı)". Bu annelik çok fena. Her iki gözünde kurumuş yeşil çapakların dışında, gözlerinde şişlik ve kızarıklık da vardı, anladığım kadarı ile hastalık akut bakteriyel konjoktivit'miş, başka bir deyişle, bir çeşit bakteriyel göz enfeksiyonu.

Çarşamba akşamı servisten indiğim yere karşılamaya gelmişler ablasıyla, sürpriz olsun diye. Yolda tek gözünden yaş aktığını farketmiştim. Sanırım rüzgardan oldu dedi ablası. Ben de toz kaçmıştır diye üzerinde durmadım. Perşembe sabah bir şeyi yoktu (ya da farketmedim), perşembe gündüz ablası yaşaran gözde çok çapak biriktiğini haber verdi. Akşam eve geldiğimde gözünde sarı-yeşil akıntı vardı, yatırırken hafif şişme başlamıştı. Doktorunu aradım, günde 3 kez kaynamış ılış su ile silip, damla damlatın dedi (antibiyotikli bir damla).

Cuma sabahı ilk paragraftaki vaziyette kalktı. İki gözü de şişti, halbuki diğer göz gayet iyi görünüyordu önceki gece. Biraz panik yapıp, doktoru aradım, size mi göz doktoruna mı götürmeliyiz diye, o da aynı tedaviyi verip biraz bekleyeceğiz, sabah böyle kötü görünür, öğleden sonraya hafifler dedi. Gerçekten de hastalandığı kadar hızlı bir şekilde iyileşti gözü. Bu akşam yatırırken neredeyse tamamen iyileşmişti. Sonra öğrendim ki, bu tür göz enfeksiyonu kendi kendine bile 2-3 günde geçermiş ama tehlikeli türler de olduğundan, tedaviye cevap verip vermediğinin hızla anlaşılması için, antibiyotikli damla kullanılırmış.

Notlar:

  • Hastalık bulaşıcı, başkalarını korumak için okula gönderilmemesi ve ailede herkese ayrı havlu, mümkünse kağıt havlu kullanımı öneriliyor.
  • Hem rahatlama, hem hızlı iyileşme için gözlerdeki çapağın kaynatılmış ılıtılmış su ve steril ped yardımı ile temizlenmesi öneriliyor. Sadece dışarıdan temizlenmesi, korneaya zarar vermemek için, gözün içinin temizlenmemesi öneriliyor. İki göz için ayrı, yeni ped kullanımı öneriliyor.

Bebeğin gözüne daha kolay damla damlatmak için:

Geçen sene de bu zamanlarda göz doktorunun şalazyon (hala sanki arpacıkmış gibi geliyor ama neyse) teşhisi koyduğu şeyle uğraşıyorduk. Peşpeşe belki 10-20 tane minik şişlik çıktı gözünde. O zamanlar damla damlatmak gerçekten kabustu, elini kolunu sıkı tutup, zorla üzerine eğilip damlatmak gerekiyordu. Ne zaman damla damlatıp yatırsak, ağalayarak uyanıyordu, kabus görüyordu sanırım.

Bu defa, ben sırt üstü yatıp, omuzuma onu yatırarak sıktığımda, hem hareketini çok daha rahat, canını yakmadan kısıtlayabildiğimi, hem de üzerinde eğilip onu bunaltmak yerine tavandan sarkan uçakla dikkatini dağıtarak sıkabildiğimi keşfettim. Bu akşam ilk gözüne damlatmamıza izin verdi, ikinciye birazcık kaba kuvvet kullandık :(

Gözüne kompres yapmak için:

Gözüne kompres yapmanız gerekiyorsa, hiç onun gözüne dokunmadan önce, iki set ped edinin. Birini ıslatıp sıkıp kendi gözünüze koyun, o da sizi taklit etmek isteyince onunkini kendi eli ile gözüne koymasını sağlayın. Sonrasında hadi sen benimkini tut, ben seninkini diye değiş tokuş yapılabilir. Daha uzun süreli ılık kompres için kaynatılmış doğal bebek süngeri kullanabilirsiniz.

Burada çabuk iyileşmesinden söz ettim ama, çocuğunuzun gözünde bir sorun olduysa mutlaka doktorunuzu arayın, asla sormadan ilaç kullanmayın. Bakteriyel konjunktivit basit bir enfeksiyon olsa da, bazı göz enfeksiyonlarının, çok nadir de olsa körlüğe kadar giden sonuçları olabiliyormuş. Sitenin kullanım şartlarına bakın.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

 

posted on 07 Şubat 2009 Cumartesi 22:08:36 UTC  #    Yorumlar [12]
# 26 Ocak 2009 Pazartesi

Oyun grubu için yuvaya başladığından beri her ay bir kez hastalanıyor. Bağışıklık sistemi güçleniyor diye avutuyorum kendimi.

Kendim grip olduğumda ilaç kullanmam. Ilgaz için hiç kullanmam (ateş gibi zorunlu haller dışında), hele bu haberi okuduktan sonra.

Ama o öksürürken de kayıtsız kalmak mümkün değil. Ilgaz'a içirdiğim doğal çaylar içinde rahatlattığını deneyerek gördüğüm iki tarifi paylaşacağım:

Elma Çayı

Bu çayı sevgili kayınvalidem onları bir ziyaretimizde benim için yapmıştı. Hem tadına bayılmıştım, hem de öksürüğüme iyi gelmişti. Ilgaz ilk defa grip olduğunda ilk aklıma gelen ilaç bu çay olmuştu. O kadar leziz oluyorki bence bol bol yapın kendiniz de için :)

Malzemeler:

  • 1/2 elmanın kabuğu (ya da bir parça elma)
  • 1 çay kaşığı tarçın
  • 1 tutam ıhlamur
  • 1 dolu tatlı kaşığı bal (1 yaşından küçükse koymayın*)

Elma kabuklarını tarçınla birlikte kaynatın. Misler gibi kokular çıkmaya başlayınca altını kapatıp ıhlamuru ekleyin. 10 dakika bekletip süzün. Bal ekleyip çocuğunuzun içeceği ılıklığa getirin. Fazla da soğuk olmamasında yarar var.

Not: Ülkemizde her ne kadar tabir olarak "ıhlamur kaynatmak" olarak geçse bile, ıhlamurun kaynatılarak değil, demlenerek hazırlanması gerekiyormuş.

Öksürük Limonatası

Sevgili kayınpederim de bitkisel otlara merakımı bildiği için bana Yeşil Eczane kitabını almıştı (evet benim sırtım yere gelmez :)). Bu tarifi de bu kitaptan seçtim.

Malzemeler:

  • 1 tatlı kaşığı limon kabuğu rendesi (organik limon kabuğu yazıyordu)
  • 1/2 limonun suyu
  • 1 tatlı kaşığı adaçayı
  • 1/2 çay kaşığı kekik
  • 1 tatlı kaşığı bal (*1 çorba kaşığı diyordu tarifte, azalttım, 1 yaşından küçükse koymayın)

Adaçayı, kekik, limon kabuğunun üzerine kaynar su döküp 15 dakika bekletin. Süzüp, limon suyu ve bal ekleyin.

* Bal yerine pekmez kullanabilirsiniz. Ama bitki çaylarını verirken ille de tatlı bir şey eklemeniz gerektiği yanılgısına kapılmayın. Ilgaz normalde tatlı şeyleri sevdiği halde, özellikle limonlu çayları şekersiz de severek içiyor. Belki sizin çocuğunuz da sever, kimbilir?

Burun tıkanıklığı için bu yazıya da bir göz atabilirsiniz.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

 

posted on 26 Ocak 2009 Pazartesi 13:16:13 UTC  #    Yorumlar [13]
# 21 Ocak 2009 Çarşamba

Tıp hergün değişiyor, her geçen gün % 100 doğru kabul edilen bazı bilgilerin 180 derece tersi yönünde sonuçlar çıkıyor araştırmalardan. Alerji de karışık konulardan biri.

Ailesiyle birlikte bol bol alerjiye sahip biri olarak benim de bu konuda kafam her geçen gün daha çok karışıyor. Acaba korunmaya çalışmak mı doğru, yoksa her şeyi oluruna bırakmak mı? Acaba alerji vücudun aşırı strese karşı bir deşarj yöntemi, yoksa bir savunma sistemi hatası mı?

Doktorlarımızın önerisi ile alerji riski yüksek gıdaların bazılarından 1 yaşına kadar koruyoruz çocuklarımızı. Bunların başında inek sütü, bal (balla ilgili alerji dışında problemler de var), çilek, narenciyeler (portakal, mandalina gibi), patlıcan, bakla, domates, yumurta sarısı ve fındık, fıstık ürünleri geliyor. Boğulma riski ve alerji geliştiğindeki yoğun etkisi hseaba katıldığında fındık, fıstık türevi çerezlerin 3 yaşına kadar verilmemesini öneren doktorlar da var.

Alerji Nedir?

"Allerji kişilerin aslında zararlı olmadıkları halde bazı maddelere karşı aşırı reaksiyon göstermesidir.Bizi zararlı organizmalara karşı koruyan bağışıklık sistemimiz görevleri istilacıları (antijenleri) zararsız hale getirmek olan vücut savunmacılarını (antikorlar) üretir.

Normalde vücudumuzu koruyan bağışıklık sistemi bazı insanlarda zararlı olmayan birtakım maddelere de aşırı yanıt verir. Bu reaksiyonlara aşırı duyarlılık ya da allerji adı verilir.Allerjik reaksiyona yol açan antijene de allerjen adı verilir.Allerjik reaksiyonlar tek tip değildir, birçok yolla ortaya çıkarlar, vücudun değişik bölümlerinde meydana gelebilirler ve çeşitli şiddette olabilirler.

İmmün (bağışıklık) sistemimiz iyi bir belleğe sahiptir. Yaşamımızın başlangıcında organizmamız yabancı maddelerle karşılaştığında immun sistem onları tanımayı ve belleğine almayı öğrenir.Ardından yabancı maddelere (antijenlere) karşı antikorlar üreterek yanıtını hazırlar. Organizmada ne zaman aynı antijen görülse hatırlama özelliği nedeniyle daha önceden hazırlanmış yanıt başlar. Bu nedenle saman nezlesi olan bir kişi her yıl polenlerle karşılaşınca immun sistemdeki bu özellik sebebiyle hemen reaksiyon gösterir..." (Kaynak: http://www.genetikbilimi.com/genbilim/alerjinedir.htm)

Geçenlerde erken yaşta yer fıstı ile tanışmanın, yer fıstığı alerjisi gelişmesini önlediği yönünde şüphe uyandıran bir araştırma ile ilgili bir habere rastladım. (Babies who eat peanuts may be less likely to develop peanut allergy, 14 Kasım 2008, HealthDay News). Araştırmacılar İngiltere ve İsrail'de okul çağındaki 8600 çocuk üzerinde yer fıstığı alerjisi testi yapmışlar. Test sonuçlarını, 4 ile 24 ay arasındaki yer fıstığı tüketimleri ile yanyana koymuşlar. İngiliz çocuklarında alerji oranı 1.85 iken, İsrail'li çocuklarda 0,17 çıkmış. İsrail'li çocukların % 69'una 9 ay civarında fıstık veriliyorken, bu oran İngiliz'lerde yalnızca % 10'muş.

Eski GEO'larımdan birinde ana konu olarak Alerji işleniyordu ve samanla, hayvanlarla, tozla toprakla erken yaşta tanışan çocuklarda daha az astım görüldüğü ortaya koyuluyordu. Çok etkileyici bir yazıydı, sayıyı bulduğumda bir özetini yazarım.

Diyeceğim, acaba fazla korumacılık alerji konusunda da çocuklarımıza zarar mı veriyor? 

Dikkat: Doktorunuza danışmadan hiçbir öneriyi uygulamayın. Sitenin Kullanım Şartları'na bakın.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

Bu yazıyı beğendiyseniz:

Bir denge sporu - ebeveynlik 

 

posted on 21 Ocak 2009 Çarşamba 10:21:33 UTC  #    Yorumlar [1]
# 21 Aralık 2008 Pazar

Bir süredir Benimle Oynar mısın Anne'nin mail grubunu takip ediyorum. Umarım biz de yakında çengelköyde bir grup oluşturabileceğiz (Bu tempoda nasıl yetişeceğinin üzerinde durmamaya çalışıyorum).

Bu yazımda, grup üyelerinden adaşım Damla Hanım'ın bir yazısını kendisinin izniyle paylaşıyorum. Epeydir değinmek istediğim birkaç konuyu birden kapsayan bu yazısını, gruptaki arkadaşlarımızdan birinin, çocuk doktorlarının alışveriş merkezine gitmemeleri ve top havuzlarının mikrop yuvası olduğu uyarısını paylaşması üzerine mail olarak atmıştı.

.....................

  1. Nereye kadar hijyen?
  2. Çocuk doktorlarının psikolojik danışma paradigması nereye kadar devam edecek? Ya söyledikleri doğru değilse?

Nereye Kadar Hijyen?

Çocukları hijyen şartlarda büyütmek tamam, ama kimi zaman evimizin havası kimyasallar açısından dışarıdaki havaya göre daha  kirli bile olabiliyor (ref. ev hava temizleme cihazları ile ilgili açıklamalar). Ayrıca doğal immunite cok onemli. İmmun sistem hücrelerinin öğrenmeleri gereken tonlarca bilgi var ve "Çocuk bu düşe kalka, hastalanarak büyür” terimi tam da bunun için. “Hastalanmıyor benim çocuğum, süper bakıyorum” demek, ileride bu koruduğunuz etkenlerle karşılaşmayacağı ve karşılaştığında hasta olmayacağı sonucunu sağlamıyor. Lütfen bu söylediklerimden de çocuklarınızı hasta edin temasını çıkartmayın. Siz nasıl yaşıyorsanız onlar da öyle yaşamaya alışsınlar demek istiyorum. Daha da kötüsü biz bir endüstri-gelişmekte olan ülke arası bir yerde yaşıyoruz ve çocuklarımızı çok da temiz bir geleceğin beklediği söylenemez. Genetik kodların bunlara yavaş yavaş alışması gerekiyor. Biliyor muydunuz,  genetik bilgilerimizi içeren DNA’mızın %90’ı junk DNA’dan oluşuyor ve bunları daha önce atalarımızın geçirdiği enfeksiyonlar ve kazanmış oldukları mutasyonlar ile edinmişiz. Belki de ortamla uyumlu çocuk yetiştirmek onların daha şanslı genoma sahip olmalarını sağlamak anlamına geliyor. Bu benim yaklaşımım ve bence en güzeli önsezilerimizin izin verdiği ölçüde çocuk yetiştirmek.

Çocuk doktorlarının birinin dediği diğerini tutmuyor

Ya bir gün gelip de yumurta özürü gibi, pardon çocuklarınıza demir verin dedik ama demir yüklemesi yapılan çocukların zeka seviyeleri birkaç birim daha düşük çıkıyor (ref. pubmed) demeleri çok uzak gözükmüyor. Bu çok normal çünkü bilgi gelişiyor ve uzun süreli takip sonuçları bize yeni bilgiler ve görüşler kazandırıyor. Tıpkı çok kullandığımız ilaçların apansızın piyasadan kalkması gibi bir olgu bu. Ayrıca bu alışveriş merkezinden uzak tutun söylemi daha çok Amerikan ekolü çocuk doktorlarının söylemi gibi geliyor. Amerika’da yeşil alanlar alışveriş merkezinden daha fazla, bizde ise gidişat tam tersi yönde. Tercihimizi tabi ki doğal ortamlarda yaşamak üzere kullanıyoruz ama bence çocuklarımızın bizlerle birlikte sosyalleşmesinin önüne de geçmemek gerek. Onlarla birlikte alışveriş yapmak büyük zevk ve bunun onlar için de çok öğretici olduğuna inanıyorum. Yararları ve zararları kesinlikle tartışılmalı. Buradan da çocuğa özgü bir hayat mı yaşamalıyız, yoksa çocuğumuzu da kendi hayatımıza adapte ederek bir süre sonra herkesin ortaklaşa birçok zaman geçirdigi ve bu zamanlardan keyif aldığı bir yaşam şekli mi oluşturmalıyız sorusu aklıma geliyor.
Çocuk doktorları da psikolojik yönlendirme egitimi almadıklarına göre anneyi eğitme gibi bir güdülerinin  olmaması gerekiyor. Çocuk doktoru benim bildiğim kadarı ile çocuğun fizyolojik sorunları ile ilgilenir. Ve daha çok takip amaçlı olarak ilk yaş süresince ziyaret edilir. Alışverişe gitmeyin biraz doktorluk dışı bir tavsiye kısmına girmiş. Bunun da doğruluğu tamamen kisişel kuramlarca irdelenebilir.


Küçük toplar (pvc-plastik)üzerinde ne derece mikrobiyal ortam oluştuğuna dair doktorunuzun kesin kanıtı var mı? Varsa bu bilgiyi öğrenmek isterim. Yoksa enteresan bir bilimsel çalışma olabilir. Ne de olsa bakteriler plastik yerine halı gibi organik materyaller üzerinde daha fazla canlı kalabileceklerdir.

....................

Damla Hanım'a çok teşekkür ediyorum. Tatlı oğluna hitaben yazdığı yazılarını Oğlum Büyürken isimli bloğundan okuyabilirsiniz.

Bu yazıyı sevdiyseniz:

Bir denge sporu - ebeveynlik

Çocuk doktoru seçerken

 

posted on 21 Aralık 2008 Pazar 20:14:13 UTC  #    Yorumlar [0]
# 10 Aralık 2008 Çarşamba
Evde bir kara delik var, dereceleri yutuyor. Hamileliğimin 7,5. ayında fena halde grip olduğumda dijital derecemizi bulamamıştık, 31 Aralık 2006 gecesinin bir yarısı (01 Ocak 2007 sabahı da denebilir) Gökhan'cığım nöbetçi eczaneden civalı termometre almıştı, yılbaşının ertesi de bayrama denk gelince bütün bayram bu dereceyle idare ettik. Kırk yılın başı bir ateşim çıktı (en son hatırladığım ilkokulda dişim apse yaptığında) şöyle ağzımın tadıyla bir ateşimi ölçemedim, her seferinde silkele, 5 dakika bekle, gözleri kıs oku.

Kulağa iyi yerleştirilmezse doğru ölçmüyor gerekçesi ile önermemişti doğum öncesi eğitimdeki çocuk doktoru. Biz de bu nedenle Ilgaz için dijital edinelim dedik bir tane. Dedesi Ilgaz'a yenisini hediye aldıktan sonra bir delikten çıktı eski termometre. Eskisinin pili bitmişti ki, Ilgaz'ın burnu akmaya başladı. Dereceyi aradık, şeytan aldı götürdü, satamadan getirdi. Yine civalıya talim. Üstelik kırılma halinde civa tehlikeli olduğu için önerilmiyor çocuklarda eski tip ateş ölçerler.

Annenizi Babanızı Kızdırmayın
Babamın selobant ahı tutmuş olmalı. Adamcağız eve destesiyle getirirdi bantı, ne zaman ona bir iş için lazım olsa, bir tane rulo bulunamazdı. Bir tane benim için bir yere koyun, ona bari dokunmayın derdi. Bir de "aldığınızı aldık yere koyun" derdi sürekli (becersem hayatımın kolaylığını sağlayacak olan, ancak bir türlü tam olarak uygulayamadığım, ve fakat kendi selameti için Ilgaz'a bir biçimde öğreteceğim öğretisidir).

Neyse, yuvaya başlaması ile burun akmasının sürekli hale gelmesi, "bu eve bir termometre alına" kararını zorunlu hale getirdi. Bebeğin bebeklikten çıkması ile koltukaltına dereceyi yerleştirip, yeterli süre bekletmek üzere fiziksel olarak veya ikna ile olarak zaptetmemiz güçleşince, kulak termometresi almanın mantıklı olacağına hükmettik. Bir Braun Thermoscan Ates Ölçer 4020 edindik.

Kurban Bayramlarında Yanarım

Pek doğru bir zamanlama olmuş. İki sene sonra yine kurban bayramında o zaman cenin olan Ilgaz efendinin, bu defa da bağımsız bünyesinde ateşler ortaya çıktı. İlk ölçüm biraz sorunlu olsa da, bak sesi dinle, kendin ölç, okuyalım birlikte şeklinde olaya ısıttık. Gece yatırmadan önce, gece o uyurken de ölçmemiz gerekeceğini, kusura bakmamasını ilettik. Değişik durumların öncesinde bilgilendirme ile olası arızalar (sorun çıkartmasına arıza yapmak diyoruz) önlenebiliyor. Ateşli, parasetamollü, uykusuz ama görece sorunsuz bir gece geçirdik. Bu akşam ateşin yükselmemesini umuyorum.

Filtreleri her seferinde değiştiriyor musunuz?
Bu arada kılavuzunda her ölçümde yeni filtre kullanımından söz ediyor. Çok anlamsız ve maliyetli geldi. Basit bir plastik gibi görünüyor. Filtreyi kaç kez kullanıyorsunuz? Temizlemeyi deneyen var mı?

Kafa Küt?
Umarım Tan'a da bulaşmaz. Ilgaz her fırsatta Tan'ı öpmek için elinden geleni yapıyor. Bu arada aklımızı okumaya başladı. Bugün ablam kapıya yakın Tan'ı emzirirken, kafası çarparmı diye düşünerek kapıya bakıyormuş, Ilgaz "Teyze, kafa, küt" demiş :) Geçen gün de o bir şey anlatırken, bunu nasıl hatırlıyor diye düşündüğüm sırada yüzüme bakıp "hatırlıyorum, hatırlıyorum" dedi.


posted on 10 Aralık 2008 Çarşamba 21:19:18 UTC  #    Yorumlar [2]
# 01 Aralık 2008 Pazartesi

Evde Tamı "Tan"ına iki bebek var :) Tamam benimkine artık bebek demek olmuyor, koca bebek diyelim. Annem, ablam ve lahana dolması yeğenim Tan bizdeler. Ilgaz'ın pek keyfi yerinde, anneannem yedirsin, anneannem yatırsın, anneanem giydirsin, Tan ağlama. Zaten bir hafta kadar önce evde anneannem özledim, babaannem özledim... diye sayıyordu. Bir kıskanma durumu olmadığı için de pek neşeliyim. Hatta ablam Ilgaz onunla ilgilenmediği için annemden kıskanıyor desek yalan olmaz.

Kulağa biraz garip gelebilir ama bu Tan bebek çok tatlı ağlıyor. Ben den onu sakinleştirmeye çalışırken öpüyorum, muhteşem kokuyor :)

Akşamüstleri gaz derdi baş gösteriyor ve bir anda ağlamaya başlıyor. Ben de Ilgaz'dan sonra atıp tutuyordum, boş yere kendimi üzdüm gaz yüzünden, ne değişti, bak geldi geçti, masajlar, altını açık tutmalar ne gerek vardı diye. Sonra bir baktım hoop, Tan efendiyi rahatlatayım diye aynı yolları deniyorum. Denk gelip de rahatlayıp uyursa bu sefer ablam üzülüyor, ben susturamadım, benim aklıma gelmedi diye. Aklıma lohusa depresyonu dönemimi getirdi, günlerce aynı sıkıntı sürerdi, internetten araya araya bir çözüm bulurdum. Sonra günlerdir niye bulmadım çocuk acı çekti diye daha beter üzülürdüm. Tam ben çözümü bulurdum, o derdin miyadı dolar, başka bir şey başlardı. Bu annelik böyle sanırım, ömrümüz kendimizi suçlamakla geçiyor.

Uzun sözün kısası, Tan'la birlikte eski bilgileri hatırladım, iki bebekte de işe yaradığını izlediğim bazı şeyleri yazayım dedim. Ama öncelikli tavsiyem bu gaz sorununu çözmeye çalışma işini abarmamanız olur. Bebekler ağlarlar, susturmaya çalışın ama kendinizi parçalamayın.

Kriz anlarında:

* Karın masajı: Farklı kaynaklarda aşağı yukarı aynı tarifler var. Bu kaynakta detaylı anlatılmış. Bence işe yarayan temel kısmı karna sıcak elle yapılan bası ve ayakları itmek. Gazlı bebeği uyuturken de deneyebilirsiniz. Yatağında karnı kavranarak uyutulan bebek, hiç değilse kucaktan aktarılırken geri uyanmamış olur.

* Futbol tutuşu: Çok rahat bir tutuştur, hem o rahatlar, hem sizin beliniz de ağrımaz. Bu videoya bakabilirsiniz.

* Sıcak uygulama: Havlu ısıtmakla uğraşmak zordur. Termofor, ya patlarsa diye korkutur. Ablam için beşiktaş pazarından kiraz çekirdekli yastık almıştım, tezgahta unutmuşum. Kiraz, vişne bulursanız kendiniz yapabilirsiniz, bana sanki zeytinle de olur gibi geliyor. Yağını arındırmak zor olabilir tabi. Bu blogda tarifi var.

* Ayakları kaldırma: Yine uyutmak için çok iyi. Bebeği ayakların kavrayıp yukarı doğru kaldırın, poposuna pat pat vurarak gazı hissetmemesini sağlayın, sonra bir çarşafı katlayıp ayaklarının altına yerleştirin. Dalarsa siz de bir yarım saat uzanırsınız.

* Karın üstü yatırma (Popo biraz havada olmadı, karnının altına ılık havlu koyulabilir): Dikkat! Gözetim altında iken yapılabilir, ani bebek ölümü sendromundan sakınmak için gözünüzün önünde değilken yüzüstü bırakmayın.

* Onun sesini bastıracak yükseklikte müzik: Gazla ne ilgisi var diyeceksiniz. Sanırım bu bebeklerde bir "bug" (yazılımcı dilinde hata) var. Beyni gaz sancısı üzerine "ağla" komutunu verdi diyelim. Sonra anne bir şeyler yapıyor rahatlatayım diye, iyi de geliyor. Ama rahatladım, "sus" komutu verilemiyor. Belki de ne olur ne olmaz ben ağlayayım da, ya gene sancı olursa, diye ağlamaya devam ediyor. Eğer durum buysa, bebeği ilk anda şaşırtıp susturacak, sürekliliği ile de sakinleştirip yatıştıracak bir müzik etkili olabiliyor.

* Alt değiştirme: Belki de popo açık, bacaklar itilmiş pozisyonda hatta makat temizlenirken hafif uyarıldığı için alt temizliği de gaz çıkartmada işe yarıyor.

Önlem olarak:

* Gezin: Açık hava çok iyi gelir, bebek arabasıyla, arabayla gezinti de iyi gelir.

* Yorulsun: Keyfi yerindeyken atıp tutun, yoğurun. Sonra ağlamaya başlayınca masaj da egzersiz yaptırmak da zor oluyor. Ağlamadığı saatlerde uyaranlarla yorun ki, hem hareketle gazını rahat çıkartsın, hem gaz gelince uykuya kolay yenik düşsün.

* Emzirme sıklığı: Çok ağlıyorsa önce iyi beslendiğinden emin olun. Mesela iki gün üst üste aynı saatlerde sağlık ocağında tarttırın, kilo kaybı yoksa içiniz rahat eder. Bol bol çiş kaka yapıyorsa bu da yeterli bir veri sayılabilir. Eğer bundan eminseniz yarım saatte bir meme vermek yerine önce bir yukarıdakileri deneyin. Ilgaz çok gazı varken emince daha çok hava yutup daha beter oluyordu.

* Çok ısıtmayın, çok üşütmeyin.

Bitkisel şeyler: Rezene çayı içirmek ve karnı ve ayaklarına acı elma yağı ile masaj yapmak da bazen işe yarıyordu.

Siz de işe yaradığını bildiğiniz yöntemler varsa yazar mısınız?

Bu yazı hoşunuza gittiyse bunlara da bakın:

Sabaha kadar uyuyan bebekler - beslenme

Demir damlası, ya da başka bir deyişle, pas damlası

Yanlış bilinenler (3) - bebek bakımı

Finite State Machine (Sonlu Durum Makinesi)

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 01 Aralık 2008 Pazartesi 22:27:52 UTC  #    Yorumlar [3]
# 26 Kasım 2008 Çarşamba

Berna Hanım'dan melamin konusuyla ilgili bazı bilgiler ulaştı. Bunları da sizlerle paylaşmak istedim. Berna Hanım'a bir arkadaşından Türkiye'de Çin'den 11.000 ton süt tozu geldiği ve bunların tüm süt ürünlerinde kullanıldığı ile ilgili bir mail gelmiş. Kendisi oğlunun kahvaltılarına Neocate (Milupa) ve Golden Goat mama ekliyormuş. Bu şirketlere sözkonusu ürünlerde melamine içeren Çin menşeli süt ürünü "melamin-tainted chinese product" kullanıp kullanmadıklarını sormuş, her iki şirket yetkilileri de Çin menşeli ürünler kullanmadıklarını; Milupa Hollanda ve İrlanda menşeli ürün kullandığını, Golden Goat üretici kooperatifi de Yeni Zelanda'da büyütülen keçilerin taze sütünü kullandıklarını cevaben bildirmişler. Kendisi şimdi içinin daha rahat olduğunu yazmış.

Sık kullandığımız ürünlerle ilgili üreticileri arayıp görüşmek, onların da bu konudaki hassasiyetini artıracaktır. Berna Hanım'a tekrar çok teşekkür ederim.

 

posted on 26 Kasım 2008 Çarşamba 10:13:30 UTC  #    Yorumlar [0]
# 23 Kasım 2008 Pazar
Melamin konusunu Berna Hanım sayesinde araştırma fırsatı buldum. Yakın zamanda Çin'de gerçekleşen çocuk ölümleri üzerine bütün dünya ayağa kalkmış bu madde yüzünden.

Melamin bildiğimiz melamin. Normalde tabak çanak yapımında, plastik üretiminde falan kullanılıyor. Melamin düşük dozlarda zehirli değilken, siyanürik asit (cyanuric acid) ile birleştiğinde ölümcül böbrek taşlarına yol açabiliyor. Melamin "ağızdan alındığında, solunduğunda ve ciltten emilmesi halinde zararlı" olarak tarif ediliyor. Düzenli olarak melamine mazur kalmak kansere, kısırlığa yol açabiliyor. Göz, deri ve akciğerlerde tahrişe neden olabiliyor. Melamin ve siyanürik asit birleşterek kan dolaşımına karıştığı zaman, üre ile dolu olan böbrek kanallarında konsantre olarak etkileşime giriyor ve çok sayıda yuvarlak sarı kristale dönüşüyor. Bu kristaller böbrek kanallarını tıkayarak zarar veriyor ve böbreklerin çalışamaz hale gelmesine neden oluyor.

Peki hangi akıllı, ne diye gıdalara bu maddeyi ekliyor? Paketli satılan ürünlerin protein, yağ, enerji gibi değerleri yetkili kurumlarca ölçülüp, paketin üzerinde belirtilmesi zorunlu. Süt ürünlerine su kattığınız zaman doğal olarak protein miktarı düşük çıkıyor. Bu sulu süte melamin eklediğinizde, testleri sanki sütte olduğundan fazla protein varmış gibi kandırıyor. Velhasıl bir üçkağıtçılığın kamuflajı için kullanılıyor.

Amerika FDA'sı 2007'de evcil hayvan mamalarında ortaya çıkması, 2008'de Çin'de birkaç çocuğun ölmesine ve bir sürü insanın hastaneye yatmasına yol açması üzerine Ekim 2008'de gıdalarla melamin testlerinin hangi metotlarla yapılacağını belirlemiş. Ülkemizde henüz melamini ölçecek teknoloji bulunmuyor, bu nedenle yerli üretim ürünlerin durumunu bilmek mümkün değil. Yabancı ürünler, Avrupa markası olsa bile birçok ülkede üretim yaptırıyor olabileceğinden, marketten alınan ürünlerin üretim yerine bakarak Çin malı olanları almamak bir önlem olabilir. Özellikle süt ürünleri içerenlere dikkat etmek gerekiyor, mamalar, süt tozları, sütlü bisküviler, sütlü çikolatalar, sütlü ve bol proteinli olduğunu iddia eden ne varsa.

Berna Hanım bahsettiğiniz markaların bazı ürünleri ile ilgili çeşitli haberlere rastladım, Nestle'nin Çin'de üretilen bir kutu sütünde düşük dozda melamine rastlanmış, bunun dışında Çin'de üretilen birçok ürünü testleri geçmiş, Starbucks Çin'den aldığı soya sütlerini riske girmemek için başka ülkeden almaya karar vermiş, Pizza Hut Tayvan'da melamin içerdiği tespit edilen peynir tozu paketlerini toplatmış (eve siparişte gönderiliyormuş). Büyük markaların bu kadar riskli bir madde saptanan ürünlerini herhangi bir ülkede bile bile satacaklarını düşünmüyorum (umuyorum diyelim). Ülkeye özellikle kaçak yollardan girmiş olma ihtimali bulunan gıdalara dikkat etmek lazım sanırım.

Acaba yine de eskisi gibi mahalle sütçüsünden Sarıkız'ın sütünden alıp, kaynatarak mı tüketmeliyiz?





posted on 23 Kasım 2008 Pazar 21:04:01 UTC  #    Yorumlar [3]
# 23 Ekim 2008 Perşembe

18-24 Aylık Bebek Bakımı Serisinde Önceki Yazılar:

18-24 Aylık Bebek Bakımı - Dil Gelişimi ve Güvenlik

18-24 Aylık Bebek Bakımı - Hijyen ve Gezme Çantası

18-24 Aylık Bebek Bakımı - Oyun Zamanları

18-24 Aylık Bebek Bakımı - Günlük Rutin

Çalışan bir anneyim.
Hafta içi yemeklerimizi bebeğimizin bakıcısı hazırlıyor. Evde kimse ne yemek pişirileceği konusunda fikir beyan etmek istemiyordu. Son dakikada aklımıza bir şey gelirse ya malzeme olmuyor, ya da eti çözdürmek lazımdı, fasulyeyi suda bekletmedik gibi hazırlık gereksinimleri yüzünden alternatif aramak gerekiyordu.

Herkesin gönlü oldu
Eşimden de onaylı çoktan seçmeli bu planı, aslında bakıcımıza kolaylık olması ve bir miktar da insiyatif sağlaması açısından hazırladım. Yoğunluğuna göre kolay ya da zor bir yemek seçebiliyor, kendi canının çektiği şeylere öncelik verme şansı doğuyor. Daha keyifle yemek pişiriyor. Ne pişireceğim sorununun çözülmesi o kadar iyi oldu ki, keşke kendim yemek pişirdiğim zamanlarda düzene koysaymışım diyorum.

Çocuğumuzun ve bizim ihtiyaç duyduğumuz besinleri aldığımızdan emin olurken damak zevkini de bozmamaya dikkat ettim. Buradan sonrasını bakıcımıza hazırlayıp gönderdiğim şekilde yayınlıyorum. Afiyet olsun :)

.............................................................................................


7 GÜNLÜK YEMEK PLANI
Türk yemeklerinde zeytinyağlı yemeklerin önemli bir yeri vardır. Ancak Ilgaz bu aralar pek tercih etmediği için bunalmasın diye haşlama (buharda) sebze ağırlıklı hazırladım. Birkaç ay sonra deneyip değiştiririz. Bunun yanında benim aklıma gelmeyen yemekleri de yapabiliriz. Beslenme ve damak tadı açısından dengeli bir menü hazırlamaya çalıştım, her zaman değişiklik yapabiliriz. Aşağıda verdiklerim sadece örnekler, mevsim sebzelerine göre, pazarda bulduğumuz taze farklı sebzeleri de kullanarak çeşitlendirebiliriz. Günlerini değiştirebiliriz.
Karışık yemek pişirdiğimiz günlerde, salataları soslamadan önce yemeğin malzemelerinden Ilgaz’ın hem tabaklarını süslemek, hem de yemeğin karışmış halini sevmemesi riskine karşı bir miktar ayırabiliriz.

Tencere yemeği günü
Pilav ya da makarna, salata ya da yoğurt türevi ile birlikte.

  • kıymalı bezelye, pilav, cacık
  • parça etli türlü, bulgur pilavı, yoğurt
  • dolma (biber, domates, kabak, kara lahana, lahana), makarna, salata
  • kıymalı ıspanak (semiz, pazı), üstüne sarımsaklı yoğurt, peynirli erişte
  • etli ya da kıymalı kapuska, kuskus
  • kıymalı fasulye, pilav, cacık

Hamur işi günü

  • Börek (ıspanaklı, kıymalı, patatesli), salata
  • Çeşitli moldov börekleri :) (kolaylarından)
  • Lazanya
  • Gözleme
  • Fırın makarna (peynir, kıyma, sebze eklenebilir), salata
  • Ev pidesi (kıymalı mantarlı, karışık, kuşbaşılı kaşarlı)
  • Birkaç haftada bir dışarıdan lahmacun veya pizza alabiliriz
  • Soslu makarna (kıymalı yoğurtlu, domatesli hellimli, kremalı mantarlı, ızgara tavuklu mısırlı)
  • Sosyete mantısı
  • Tirit

Et yemeği günü

  • yanında buharda haşlanmış sebze/ kızarmış sebze /sebzeli meze ya da çorba
  • Havuçlu, reyhanlı tavuk yanına bezelye, havuç, patates (garnitür şeklinde)
  • Biftek, kızartma veya haşlanmış sebze (fasulye, karnıbahar, brokoli, bezelye, havuç, vb)
  • Fırın poşetinde sebzeli tavuk, yayla çorbası
  • Haşlama et, salata
  • Haşlama kemikli tavuk (servis yapmadan kemikleri ayıklamak iyi olur), suyuna pilav ya da çorba, haşlanmış sebze (hepsi buharda pişirilebilir, alttaki suya çorba ya da pilav yapılabilir)
  • Çin yemeği, çin pilavı (ya da eriştesi)

Bakliyat günü

  • Etli kuru fasulye, pilav, yoğurt, turşu
  • Etli nohut, pilav, hoşaf
  • Zeytinyağlı barbunya, pilav, yoğurt
  • Kıymalı erişteli yeşil mercimek yemeği, patates salatası veya yoğurtlu havuç salatası
  • Kara kız köftesi (kıymalı, cevizli sosla), çoban ya da havuçlu salata
  • Kısır, marul, ayran
  • Mercimek köftesi, marul, ayran
  • Soya fasulyesi gibi farklı bakliyatlardan yemekler

Salata günü
Sadece salata yapıldığında, biraz etli ve peynirli malzeme ile biraz makarna, pirinç ya da patates tipi malzeme olursa daha doyurucu olur.

  • Bol marul, peynir (kaşar, dil, sert beyaz peynir), mısır, haşlanmış makarna, somon (haşlanmış et, ton balığı, karides, vb), domates, salatalık, turşu veya zeytin
  • Lahanalı salata
  • Rus salatası
  • Patatesli pancarlı salata
  • Buharda haşlanmış brokoli, erişte, patates, tavuk

Köfte günü

  • Fırında köfte patates, salata, ayran
  • Sebzeli köfte, kuskus
  • Sulu, ekşili köfte
  • Hamburger (evde yapılmış köfte ile)
  • Köfteli ekmek kebabı (kalmış ekmekler değerlendirilir
  • Köfte, mücver (ıspanak, pırasa, patlıcan)
  • Köfte, yoğurtlu kereviz ve patates püresi, veya patates salatası

Balık günü

HAFTALIK MENÜ (vakit oldukça)

  • Haftada bir defayı geçmeyecek şekilde hoşaf ya da limonata yapabiliriz (birkaç gün içilecek miktarda)
  • Haftada bir günü geçmeyecek şekilde kek, kurabiye, sütlü tatlı, poğaça, tahinli ekmek gibi birkaç gün yenilebilecek hamur işleri yapabiliriz. Bunlarda beyaz unu esmer unlarla karıştırarak, şekeri azaltıp pekmez, kuru meyve ekleyerek, ceviz, fındık, peynir kullanarak daha sağlıklı hamur işleri yapabiliriz. Dondurma da olabilir.
  • Bir-iki haftada bir evde turşumuz yoksa (varsa da) pancar turşusu yapabiliriz (birkaç gün yenilecek şekilde)
  • Haftada 2 kez birkaç gün içilecek şekilde çorba yapabiliriz (mercimek, domates, şehriyeli domates, moldov çorbası, borç çorbası, yayla çorbası, sütlü brokoli, sütlü sebze, ekşili sebze, tarhana, kitaplardaki tüm kolay çorbalar denenebilir), buhar makinesi sularını, makarna ve artmış yemek sularını, sosları çorbalarda değerlendirelim.
  • Buharda pişirdiğimiz yemeklerin sularını değerlendirelim, pilav makarna etin sebzenin altında pişebilir, suyu çorbada kullanılabilir, limon sıkılıp olduğu gibi içilebilir. Hiç kullanılmayacaksa buzluğa kaldırılıp daha sonra kullanılabilir. Önceki günden yemek kaldıysa değerlendirelim, sofraya çıkartalım.

 

.....................................................................

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

Buraya da göz atın: http://haftaninmenusu.blogspot.com/

 

posted on 23 Ekim 2008 Perşembe 20:27:51 UTC  #    Yorumlar [2]
# 20 Ekim 2008 Pazartesi

18-24 Aylık Bebek Bakımı Serisinde Önceki Yazılar:

18-24 Aylık Bebek Bakımı - Hijyen ve Gezme Çantası

18-24 Aylık Bebek Bakımı - Oyun Zamanları

18-24 Aylık Bebek Bakımı - Günlük Rutin

Önceki yazılarda da söz ettiğim gibi, düzeni sağlamak ve oğlumuzun gelişim durumuna göre öncelik vermek istediğimiz konuların hatırlanmasını sağlamak amacı ile bir rutin hazırladık. Bu rutinin dil gelişimi ve güvenlik maddeleri ile ilgili bölümünü bu yazıda yayınladım. Bu konu da ayrı bir yazı konusu ama çocuğumuzun bebeklik ve erken çocukluk döneminde (5 yaşından önce) herhangi ikinci bir dil öğrenmesinden yanayız. Bu konuda bakıcımızın Rusça biliyor olması durumunu bir fırsat olarak gördük. Aslında tercihimiz bakıcısının başladığı günden itibaren onunla hep Rusça konuşmasıydı, ama özellikle gelen gidenle iç iletişim ihtiyaçlarından dolayı bir disipline oturtamadık. Ilgaz'ın dil becerilerinin ivme kazandığı bu dönemi değerlendirmek istiyoruz. Bu arada bir sürü de Rusça çocuk kitabı edindik. Eğer becerebilirsek kendimiz de Rusça öğrenmek istiyoruz.

...

DİL GELİŞİMİ
• Daha fazla Rusça, hedefimiz biz yokken seninle Rusça konuşması.
• Rusça kitap okurken günlük hayatı anlatanlara öncelik verilmesi, göstererek anlatılması.
• Türkçe konuşmaya başlamadan önce Türkçe yaptığımız gibi, evin içinde dolaşarak obje isimlerinin Rusça tekrarlanması.
• Basit emirlerin ve yanıtlarının oyun gibi Rusça tekrarlanması. Eline bir cisim vererek, al-ver, kutu kapakları ile kapat-aç oynamak gibi.
• Düzenli aktivitelerin cümle kurularak tekrarlanması yoluyla cümle kurmanın öğretilmesi.
• Cümle kurmadan ifade ettiklerini onaylayıp, cümlelerle tekrarlamak.
• Kitap okumak.
 
GÜVENLİK
• Su dolu kap bırakmayalım.
• Ulaşabileceği yerlerde deterjan, kesici aletler, ilaç gibi zararlı maddeler bulunmasın.
• Parçaları soluk borusuna kaçabileceğinden ortalıkta balon, naylon poşet kalmasın.
• Yemek yerken, bir şey içerken yalnız kalmasın.
• Yalnızca oturarak yemek yesin(dışarıda iseniz kaldırımın kenarına oturabilir, en azından kaldırımda durarak yesin, koşmasın).
• Elinde sivri ya da kırılabilecek bir şeyle dolaşmasın, koşmasın.
• Kalem gibi sivri şeyler ulaşamayacağı yerde dursun, yalnızken oynamasın.
• Oyuncakları oynadıktan sonra toplayın (üzerine basıp düşmeyin).
• Kapıyı kilitli tutalım (anahtarla açılabilecek şekilde, Ilgaz açamasın diye)
• Eve bizim haberimiz olmadan kimse gelmesin (evde yalnız olduğun zamanlarda da)
• Yanında kafasını karıştıracak ya da hayal ürünü herhangi bir şey konuşmamak gerekiyor. Korkutacak şeyler anlatmamak, hikayelerde, masallarda korku unsurları varsa bunları okumamak gerekiyor.

Not: Ilgaz için erken olsa da Boyut yayınlarının Anaokulu dergilerini satın aldık (bu arada dergiler çok başarılı). Yanında hediye olarak "Bebekler ve Çocuklar için Temel İlk Yardım" kitabı hediye ettiler. İş gidiş dönüşlerde serviste yolluk olarak bu kitabı okuyayım dedim, bunu çoktan yapmış olmam gerektiğini farkettim. Kazalarda ne yapacağımız, ne yapmayacağımız konusunda bilgi edinip hazırlanarak, birkaç zamanında basit müdahele ile çocuklarımızı kurtarabiliriz. En basit örneği, boğazına bir şey kaçtığı için öksüren bir çocuğun sırtına vurmak, kaçan şeyin daha beter solunum yoluna yerleşmesine yol açabilirmiş. Ben kitabı evcek hatim etmemize karar verdim. Yuvaya da bir tane hediye etmeyi planlıyorum. Bence herkes kitap ya da kurs, bir biçimde ilk yardım öğrenmeli. Panik halinde hiçbir şey yapamam demeyin. Beynimizin hiç kullanmadığımız, adrenalinin de etkisiyle, böyle acil durumlarda ortaya çıkan bir kapasitesi var. Önceden bilgiyi edinirseniz, beceri, metanet ve konsantrasyonu bu kapasite halledecektir. Beynin gücünü hafife almamakta fayda var.

Sonraki yazı çoktan seçmeli sağlıklı yemek programı üzerine. Ne yemek yapılacağının kararının alınması sizin evde de önemli bir sıkıntıysa, ve hatta bu iş sizin üzerinize yıkılmış olduğu halde, bir de menüye burun kıvıranlar oluyorsa, bu yazıyı kaçırmayın...

 

posted on 20 Ekim 2008 Pazartesi 20:20:32 UTC  #    Yorumlar [0]
# 19 Ekim 2008 Pazar

18-24 Aylık Bebek Bakımı Serisinde Önceki Yazılar:

18-24 Aylık Bebek Bakımı - Oyun Zamanları

18-24 Aylık Bebek Bakımı - Günlük Rutin

HİJYEN
• Yemeklerden önce ve sonra ellerini yıkamak
• Dişlerini fırçalamak (kahvaltı ve öğle yemeği ve akşam yemeğinden sonra)
• Dışarıdan geldikten sonra ellerini yıkamak
• Tuvaleti kullandıktan sonra ellerini yıkamak
• Yemek yerken kaşık, çatal kullanmaya teşvik etmek
• Kendi hijyenimize de aynı onunki gibi dikkat etmek, ayrıca yemeklerini hazırlamadan önce de ellerimizi yıkamak
• Biberon ve suluklarını ara sıra kaynatmak, ya da az sirkeli suda bekletmek (özellikle deterjan kokusu yüzünden)
• Yemek yediği bölgede kirlenen yerleri sık sık silmek
• Deterjan kullanılan yerlerde iyi durulamaya dikkat etmek
• Bulaşıklıkları sık sık yıkamak
• Çekmeceleri de zaman zaman boşaltıp, silip yerleştirmek

Tuvalet eğitimi ile ilgili hatırlatmalar:
• Çişini tuvalete isabet ettiremediğinde gülmeyelim, kızmayalım, sadece sakin bir şekilde içeri yapması gerektiğini anlatalım. Çıkacak sese dikkatini çekerek teşvik edebiliriz.
•  Bez çıktıktan sonra eğer tuvaletini söylemeden yaparsa kesinlikle kızmayalım, fazla büyütmeden temizliğini yapalım. Sadece sakin bir şekilde bir daha geldiğinde söyle olur mu, tuvalete yapar sifonu çekeriz tarzı ifadeler kullanabiliriz.

GEZME ÇANTASI
Büyük çanta:
• Kapalı kaplarından birinde her zaman kuru meyveler ve bir paket müsli bar
• Her zaman temiz olmasına, içinde bozulacak yiyecek, kirli giyecek olmamasına dikkat edelim
• Islak mendil, canbebe alt değiştirme örtüsü, bez, temiz tülbent (pembe kenarlı orta boy olan), yedek çorap (bir çift), çatal, bıçak, kaşık (1 takım), küçük boy şampuan, nemlendirici gibi malzemeleri, baharda ve yazın güneş koruyucu, mevsimine göre şapka, bere, atkı, küçük bir örtü içinde hazır bulunsun. Havaya göre giysi, su ve yiyecek eklediğimizde hazır hale gelsin.
Kısa gezilerde:
Su, Islak Mendil, Kuru Mendil, para, anahtar, telefon her zaman yanınızda olsun. Telefonunda bizim, yakınlarımızın, doktorunun, hastanenin, ambulansın, polisin telefonu kayıtlı olsun.

Bu seride sonraki yazı Dil Gelişimi ve Güvenlik...

posted on 19 Ekim 2008 Pazar 19:52:01 UTC  #    Yorumlar [0]
# 17 Ekim 2008 Cuma

Tam 18-24 aylık bebek bakımı serisinin hijyen ve gezme çantası yazısını yazacaktım ki, Özlem'den muhteşem bir yazı geldi. Özellikle kız bebeklerde, ki biz Ilgaz için bir defa almak zorunda kaldık ve erkek olduğu halde tam yarım günümü aldı, idrar tahlili almak çok zor. Sevgili pratik, analitik ve üstüne de anne olan arkadaşım Özlem bezli bebeklerde idrar tahlili numunesi almak için çalışan bir sistem geliştirmiş. Ve bu sıkıntıyı çeken, idrar almak zorunda olan tüm anne babalar faydalansın diye idrar tahlili alma sisteminin nasıl hazırlanacağını fotoğrafları ile birlikte bana göndermiş. Bekletmeden yayınlayayım dedim, malum sağlık konuları her zaman düzenden öncelikli.

Eğer sizin de kendi geliştirdiğiniz çözümleriniz, el yapımı oyuncak, malzeme reçeteleriniz, denenmiş, onaylanmış mama tarifleriniz varsa, Kitubi'de yayınlamaktan memnun olurum.

Özlem'in ağzından aynen aktarıyorum. Resimleri küçültmek için kestim, isteyene büyüklerini mail atabilirim. Sorularınız varsa yorumlara yazın, Özlem yanıtlayacaktır.

"Damlacığım,

Çok orijinal bir şey olduğunu sanmam ama belki birilerinin işine yarar çünkü ben yaklaşık bir ay kadar tahlil almaya çabaladım. Ama Yağmur poşeti çekip çıkararak kendisine de ufak çaplı ağda yaptığı için çılgınlar gibi ağlıyordu.

Sonunda ben de eski usul ocakta ısıtarak ve octenisept sıkarak sterilize etmeye çalıştığım bir makasla önce bezde bir delik açtım açtığım deliğin kenarlarını yine aynı steril makasla kesilen betafix yapıştırıcıyla (yumuşak olduğu için bu iyi oluyor) kapattım. (Bezin içindeki parçalar dökülmesin diye)

Daha sonra bezin iç kısmı dışarıda kalacak şekilde (Yani bezin tersi içeride kalacak, idrarı emmemesi için) tahlil poşetini yapıştırdım ve üst kenarını bantla beze sabitledim.

Uzun tarafını yerçekimini düşünerek bollaştırıp torbalaştırarak kenarlara bantladım. Eğer bebek fark etmezse bantlanmasa da olabilir.

Bezi bebeğin uyanık ve ayakta olduğu saatlerde bağlayıp sürekli takip etmek gerekiyor. Bir de bağlarken aynı bantlardan bezin beline de yapıştırmak lazım.

Bebek yatarken bağlayınca bu sistem çalışmıyor.Ayrıca yine tecrubeyle sabit kaka için de kullanılabilir.
İdrar poşete dolunca evin hastahaneye veya laboratuara yakınlığına bağlı olarak poşetten şırıngaya çekebilir isterseniz tahlil kavanozuna aktabilirsiniz veya yine hazırda bekletilen steril bir makasla bir delik açarak kavanoza aktarabilirsiniz. Tüm bu işlemlerde steril eldiven kullanılırsa iyi olur veya elleri özel octenisept gibi sıvılarla temizlemek lazım. Ayrıca Tahlil kavanozunun da açılmamış olması gerekiyor.

Sevgiler
Özlem"

Özlem'ciğim için çok teşekkürler...

posted on 17 Ekim 2008 Cuma 10:04:40 UTC  #    Yorumlar [2]
# 15 Ekim 2008 Çarşamba

18-25 Aylık Bebek Bakımı serisinin arasına acil yazı aldım.  Bazı sorunlar için üst devrelerden yardım rica ediyorum. Ağır tempoda bir tuvalet eğitimine başladık. Fırsat olduğunda bu aşamanın öncesini de anlatırım. Son durum şu:

* Bazen tuvaleti geldiğinde söylüyor, götürüyoruz yapıyor. Genelde gündüz oyunla çok meşgulken söylemiyor, biz sorunca da gitmeyi reddediyor.

* Günün belirli zamanlarında ve eğer tuvaletini yapmaya çalıştığını farkedersek, tuvalete gidelim mi diyerek götürüyoruz.

* Sıkılmasın diye kitap okumasına izin veriyoruz, bazen şarkı söylüyoruz.

* Sifonu çekmek dışında ödül vermiyoruz.

* Alıştırma kilodu giydirdik, ertesi gün giymek istemedi, "acıo, acıo, göbek, popo" diyor.

Bundan sonrasını nasıl devam edeceğimizi tam olarak bilemiyoruz. Bazı doktorlar 15 aydan itibaren başlayın, bazıları 2 yaştan önce denemeyin diyor. Acaba kendi haline mi bırakmalıyız, yoksa kilodu giydirip, ıslana ıslana öğrenecek yaklaşımı mı sergilemeliyiz. Bu hafta, haftada 3 gün, günde 2'şer saat olmak üzere oyun gurubuna başladı. Acaba orada kendinden büyük çocukların bezi olmamasına özenerek bezin çıkmasını ister mi diye ümitleniyorum.

Bir başka sorun da gece yatırma sırasında çıktı. Birkaç gece biz onu yatırdıktan sonra, tualet, tualet dedi, götürdük, yüklü miktarda çiş yaptı. Sütünü içtiğinde çişinin geldiğine karar verip, süt içirme işini erkene aldık, sütü içtikten sonra tuvalete götürüyor, sonra yatırıyoruz.

Yatağa yatıyor, uykuya dalmak üzereyken, önce buluş yapmış gibi "tualet!" (heh, tuvalet deyince tuvalete götürüp kitap okuyacaklar, iyi ki aklıma geldi, az kaldı uyuyorduk) diyor, sonra da biz götürene kadar tualet tualet diye bağırıyor. Götürmeyelim desek çocuk kendiliğinden söylemiş, yalancı çoban hikayesine dönecek, ya gerçekten tuvaleti geldiyse. İki gece üstüste 3'er kez yataktan alıp tuvalete götürdük. Uyku saati 1 saat ileri attı. Hiçbir şey de yapmadı.

Bazen tuvalet adaptörü yardımı ile tuvalete, bazen de lazımlığa yapıyor. Bu ekipmanların dezenfektasyonunu nasıl yapıyorsunuz? Örneğin her seferinde çamaşır suyu falan kullanıyor musunuz? İdrar yolları enfeksiyonu olmasından korkuyorum.

Tuvalet eğitimi konusunda tecrübeleri olan var mı? Sizin de başınıza gelmiş miydi böyle durumlar? Ne yapmalıyız?

posted on 15 Ekim 2008 Çarşamba 06:27:42 UTC  #    Yorumlar [7]
# 13 Ekim 2008 Pazartesi

18-24 Aylık Bebek Bakımı Serisinde Önceki Yazı:

18-24 Aylık Bebek Bakımı - Günlük Rutin

Oğlumuzun bakıcısına yol göstermek amacı ile hazırladığım oyun zamanları notlarını aşağıda yazdım. Çocuğumuzun ilgi alanları, gelişimi için gerekli ve keyif aldığı oyun türlerini ön planda tutarak oyun saatlerini verimli geçirmelerini hedefledim.

Oyun Zamanları

Yemek ve uyku saati dışındaki vakti değerlendirirken, birkaç kritere dikkat etmek gerekli:

Çocuklar hayatı oyunla öğrenir. Gün içinde farklı oyun tipleri ile gününü verimli geçirmesine yardımcı olmalıyız. Dönemsel olarak gelişmekte olan becerilerini kullanmasını sağlayacak oyunlarla eğlenerek gelişmesini sağlamalıyız. Ona oyuncaklarını nasıl farklı şekillerde kullanacağını göstererek yaratıcılığının artmasına yardımcı olmalıyız. Küçük ev işlerini oyun haline getirirerek kendine olan güveninin artmasını da sağlayabiliriz. Kendi kendisine oynaması için teşvik etmeliyiz.

Düzenli Oyunlar:

  • Tuğlaları ve legoları ile evler, köprüler, tüneller yapmak. Tuğlalarına zaman zaman halkaları, kovaları, minik hayvanları gibi diğer oyuncaklarını ekleyerek hayal gücünün artmasını sağlayabiliriz. Büyüdükçe, bak buraya bir bahçe yaptım, bu bahçeye koyabileceğimiz bir tahravallimiz var mı, bu köprüden hangi arabamız geçsin gibi sorularla onun da oyuna daha fazla dahil olmasına, kafayı çalıştırmasına yardımcı olabiliriz.
  • Sanat (her çocuk sanatçıdır): Boyalar, hamurlar, kolaj çalışmaları, kurdeleden güller, kağıttan uçaklar, vs. Oynarken basit işleri onun yapmasını sağlayabiliriz. Bak buraya bir daire çiz de bulut olsun, bu hamur parçasını da sen koy çiçek yapalım, bu kağıdı ben katladım, se de bastırır mısın, gibi. Sadece karalama yapacak ve noktalar koyacak bile olsa, boyalarını tutup çizmesi için onu teşvik etmeliyiz.
  • Yapbozlar
  • Trenleri gibi kurulup oynanacak oyuncakları dönem dönem kurup çalıştırmalı, ilgisi ve becerisine göre oynama sıklığını ayarlamalıyız.
  • Saklambaç
  • Güzel havalarda gezinti, bahçede toprakla kova oyunları, dışarıdan taş, yaprak toplamak, ağaçlardan meyve toplamak, park ziyaretleri (başka çocukların da bulunduğu saatleri yakalamaya çalışabiliriz)
  • Topla oyunlar, örneğin yuvarlamaca (bahçede de oynanabilir arka tarafta, düşme riski olmayan yerde)
  • Oyuncak müzik aletleri veya kap kacakla müzik yapmak
  • Müzik dinlemek, sözleri ile söylemek, dans etmek

Yardım Edebileceği Ev İşleri:

  • Oyuncaklarını kendisinin toplamasına alıştırmamız gerekiyor. Her oyuncak setinin parçalarının, oyun bittikten sonra onun yardımını alarak bir arada bulunmasını sağlamak gerekiyor (Tuğlalardan yapılmış bir şehir akşam anne babasının görmesi için saklanabilir)
  • Hergün tüm evin toplanması düzenli bir oyun haline getirilebilir. Her odada, yerinde olmayan eşyalar yerleştirilir, örneğin ona kitaplarını toplama işini verdikten sonra, odanın kalanını düzenleyebiliriz. O odada olmaması gereken tüm  eşyaları bir sepetle toplayıp Ilgaz’dan yardım alarak yerlerine dağıtabiliriz. Ona da minik bir kutu eşya taşıtabiliriz. Yerinde olmayan bir eşya için, “Ilgaz bunun yeri neresi, yerine götürelim bunu?” diye sorabiliriz.
  • Toz almak. Tozlu bir yeri göstererek, temiz, deterjansız bir bezle tozunu alabilir, daha sonra başka bir yeri ondan yapmasını isteyebiliriz.
  • Elektrik süpürgesi ile odasını, ya da kaymayan bir halıyı süpürebilir.
  • Büyüdükçe ve el becerileri geliştikçe, sebzeleri ayıklama, çorapları katlama, katlanmış eşyaları yerleştirme gibi işlere yardım edebilir.
  • Çamaşır makinesinden temiz çamaşırları boşaltabilir. Kurutma makinesi kullanılacaksa çamaşırları makineye doldurabilir.
  • Yemek yerken döktüğü yiyecekleri toplamalı. Kirlettiği yerleri ıslak mendille silebilir.
  • Salona sofra kurduğumuzda kırılmayacak, dökülmeyecek eşyaları götürebilir, geri getirebilir.
  • Dışarıda kalan ayakkabıları kutularına koymaya yardım edebilir (sonrasında ellerini yıkaması gerekli).
  • Yavaş yavaş kendi bakımını yapmayı öğretmeliyiz, merdivenine dikkatlice çıkıp inerek sabah yüzünü yıkamak, ellerini ve ağzını yıkamak, dişlerini fırçalamak, saçlarını taramak, giysilerini çıkartmak, giymek.
  • Yapabileceğini düşündüğün ve tehlikeli olmayan başka işlere de yardım edebilir.

Bir sonraki yazıda Hijyen ve Gezme Çantası...

18-24 aylık bebeğinizle oynayabileceğiniz oyun önerileri

posted on 13 Ekim 2008 Pazartesi 09:15:57 UTC  #    Yorumlar [0]
# 10 Ekim 2008 Cuma

Günlük bir düzen oluşturmanın yarar ve zararlarından uyku serisinde söz etmiştim. Bir süredir, özellikle uykusunun teke inmesi ile programını güncellemeye çalışıyorum. Kendiliğinden bir düzen oturuyor elbette, hem bize, hem bakıcımıza önemli şeyleri hatırlatması, eve gelen ziyaretçilerimin Ilgaz'ın gününü genel olarak nasıl geçirdiğini bilmesi ve duruma göre düzenlemeler yapabilmemiz için yazılı bir program hazırlayıp, basıp buzdolabına astık. Aslında bebeğim 6 aylıkken yazmış olduğum bebek bakım el kitabını 3 aylık, hiç değilse 6 aylık dönemlerde güncellemek istiyordum, ancak 14 ay sonra, oğlum 20 aylıkken kısmet oldu. 

Rutin'in ilk bölümü rutin programını aşağıda yayınlıyorum. Oyun zamanlarında oyuna yaklaşım, ne tür oyunların uygun olduğu ve evde yardım edebileceği küçük işlerle ilgili detayları birkaç gün sonra Kitubi'de okuyabilirsiniz.

Not: Önceden öğle yemeği öğle uykusundan sonraydı, çok geç saate kalıyor ve aç aç iyi uyumuyor diye uykudan önceye aldım. Birkaç gün yemekte uyukladı, sonra alıştı ve çok daha iyi oldu. Saatleri de biraz kaydırdım.

18 Aylık Bebek (ya da Çocuk) Günlük Programı

07:30 Kahvaltı
Tüm gece açlıktan sonra kuvvetli bir öğün olmalı. Genelde temel kahvaltılıkları verirken, ara sıra cornflakes, tost gibi çeşitlerle değişiklik sağlanabilir. Yumurta haftada 3 tane yeterli. Bir gün önceki öğünden kalma köfte, mezeler gibi yiyeceklerle de çeşit sağlanabilir.

      Örnek yiyecekler:
      1. Kahvaltılıklar / Peynirli veya kaşarlı tost (mevsimine göre domates de koyulabilir)
      2. Ekmek / Ev yapımı hamur işleri / cornflakes (süt ve pekmezle (bal, reçel))
      3. Meyve / Bal / Reçel / Pekmez
      4. Salatalık / Domates / Havuç / Biber
      5. Süt

Oyun zamanı  - 1

10:30 Ara Öğün (kendisine soralım, isterse, oyun grubu için yuvaya gidecekse, gitmeden önce verilebilir)
Öğlen yemeği için acıkmasını sağlayacak şekilde hafif olmalı. Tok tutacak hamur işlerinden kaçınmalı. O gün kahvaltıda az yediği yiyecek grubuna göre meyve, az miktarda yoğurt (ballı veya meyveli de olabilir) veya küçük bir bardak süt, meyve ya da bitki çayı olabilir. Dışarı çıkacaksanız yanınıza kuru meyve veya su kabı ile süt, ayran alarak dışarıda atıştırabilirsiniz.

12:00 Öğle yemeği
Yemek, yoğurt (ya da ayran), ekmek, isterse meyve

13:30 Uyku

Oyun zamanı - 2

16:00  Ara öğün
Meyve(mevsime göre yaş veya kuru meyveler) ve yoğurt
Akşam yemeğine kadar atıştırmayacak şekilde olmalı. Meyvenin yanında bir parça peynirli ekmek, varsa evde yapılmış hamur işi, cornflakes gibi sağlıklı yiyecekler.  Ayrıca mevsim uygun olduğunda çiğ yiyebileceği sebzeler (örneğin yazın limonlu bir domates ve bir dilim ekmek),  mısır, kestane gibi atıştırmalık sebzeler de verilebilir.

Oyun zamanı -3
(Ara öğününü yedikten sonra erken acıkırsa, akşam yemeğini yemeye başlasın)

19:00 Akşam yemeği
Yemek, tatlı veya kuru meyve, süt

19:45 Oyun ve uyku rutinine geçiş
20:45 Uyku

Gündüz Uyku Rutini: Tuvalet, pijama, uyanınca yapacakları üzerine sohbet, yatak
Akşam Uyku Rutini: Tuvalet, el yıkama (ya da banyo), diş fırçalama, bir kitap, bir şarkı, yatak, üstünü ört, ışığı kapat, çık, çık :)

Güncelleme ek: 1 yaşını geçtikten sonra kalsiyumun demiri tutması sebebiyle, kansızlığa yol açmaması açısından günlük 500 ml'den fazla süt ürünü tüketmesi önerilmiyor.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

Bu seride sonraki yazılar:

18-24 Aylık Bebek Bakımı - Dil Gelişimi ve Güvenlik

18-24 Aylık Bebek Bakımı - Hijyen ve Gezme Çantası

18-24 Aylık Bebek Bakımı - Oyun Zamanları

Ne Pişireyim Derdine Son - Çoktan Seçmeli Haftalık Menü

posted on 10 Ekim 2008 Cuma 11:02:43 UTC  #    Yorumlar [0]
# 08 Ekim 2008 Çarşamba

Nasıl olabildiğini hiç anlayamazdım. Toplumumuz titizliği ve bebekleri aşırı korumacılığıyla tanınır. Bebekler kırkı çıkana kadar sokağa çıkartılmaz, yıkanmaz. Eldivenlenir, şapkalanır, paketlenir, beşiğinin dantelleri içinde acaba doğdum mu, yoksa doğamadım mı karmaşası içinde yatar haftalarca. Giysileri çamaşır sularında yıkanır, dezenfekte olsun diye havlularına kadar ütülenir (pestile döner o havlular). Evler silinir, silinir. Biberonlar emzikler, kaplar kacaklar kaynatılır, kaynatılır. Sokağa çıkartılırken kat kat giydirilir (Allah korusun, naaş örter gibi tüm yüzü hem de polarla örtülü şekilde bebek arabasında uyutulan çocuklar görüyorum).

Sonra sen kendi çocuğunu alır çıkarsın sokağa, ablalar, teyzeler, nineler, gelirler ellerler çocuğu kaşla göz arasında. Pazara çıkarsın, az önce havuç seçtiği eliyle gelir çocuğun elini ayağını tutar, o da yetmez öper. Ne çabuk unuttunuz bunların kedi yavruları gibi ellerini ayaklarını yaladıklarını. Sizin çocuğunuz, torununuz yok mu? Ne çabuk unuttunuz kendi korkularınızı. Sizin bebekleriniz bebek, başkalarının ki patlıcan mı? Başkalarının mikrobu mikrop, sizinki probiyotik mi?

İşte böyle düşünür, sinirlenirdim. Samimiyet hissedip yaklaşmasınlar diye asık suratla gezerdim sokaklarda. Sanıyorum şimdi biraz daha iyi anlıyorum. Ama hatırlamak ve de hatırlatmak lazım diye düşünüyorum.

Bebeğime artık bebeğim diye hitap ederken birkaç saniye duraklamaya başladığım zamanlardan beri, ilk günlerdeki korkularımın bana uzak ve biraz anlamsız geldiğini farkettim. Topraklı ellerini ağzına götüren birisini sokaktaki mikroplardan sakınmaya çalışmak? Eski korkular birer tatlı hatıra oldu, yerlerini yenileri aldı.

Her zaman bebeklere, çocuklara bayılmışımdır. Kendi çocuğum olunca hevesimi alacağımı düşünürdüm. Hiçbir zaman fiziksel olarak dokunmaya kalkmasam da sokaktaki her çocuğu uzaktan uzaktan sever, öpmek için içim giderdi. Oğlum bir yaşlarındayken, eşim bir gün isyan etti; "kadın kendi çocuğun var artık sulanmasana başkalarının çocuklarına, ayıp" diye :). Beter oldum. Şimdi onlara daha da farklı bakıyorum. Daha da çok seviyorum. Örneğin eskiden benim için ağlayan bir bebeğin cazibesi yokken, şimdi hangi çağda olabileceğini, olası sıkıntılarını tahmin edebiliyor, bebeğe, hatta annesine sempati ve empati ile yaklaşıyorum. Daha çok, daha çok, hepsini öpmek istiyorum.

Sanırım bu sokaklardaki öpücüklü teyzelerin de durumu benim gibi. Eski korkularını unutuyorlar, sevgileri ağır basıyor.Sadece kendilerini kontrol etmekte zorlanıyorlar.

Bir şey daha farkettim. Hep söylerler, ilk çocuktan sonrakiler rahat büyütülür diye. Bir tane çocuk insan formuna eriştikten itibaren ebeveynler rahatlıyor ve belki başkalarının bebeklerine, kendileri yeniden doğuracak olsalar ne yapacaklarsa, öyle davranıyorlar. Ben çok sinirlenirdim bazılarının rahatlıklarına. Kendi çocuğunda şöyle yapıyordu, böyle titizleniyordu, benim çocuğuma gelince nasıl davranıyor diye. Bu ikinci çocuk yerine koyma durumunu yeğenim olduktan sonra kavradım. Ablam bir konuda endişelendiğinde, bu konu bana çok küçük, gelip geçecek bir şey gibi geliyor. Çünkü zamanında bize geldiler ve geçtiler. Ama şimdi bu küçük endişeler onun bütün dünyası. Çünkü henüz iletişim kuramadığı bir canlı ile uğraşmakta. Neden uyanıyor, neden ağlıyor, fazla mı uyudu, pişik mi oldu, yeterince emiyor mu, üşüdü mü, fazla mı ısındı, öptüler, hasta olur mu...

O ilk günleri, ilk haftaları, ilk ayları unutmamak, benzer endişeleri duyduğumuzu, hepsinin çabucak atlatılacağını anlatmak ve paylaşmak gerekiyor. Arkadaşlarınızın evlerindeki, sokaklardaki bebekler, sizin ikinci çocuklarınız değil, annelerinin, babalarının biricikleri. Unutmamak ve hatırlatmak gerekiyor.

Üzerinde beni öpme yazan bebek giysilerini görmüşsünüzdür. Acaba kocaman "Lütfen Bebeğimi Ellemeyin!" yapıştırmaları bastırtsak, bebek arabalarının görünen bir yerine yapıştırsak, anne babanın ağzından, daha mı etkili olur? Ne dersiniz?

 

 

 

posted on 08 Ekim 2008 Çarşamba 21:26:38 UTC  #    Yorumlar [5]
# 23 Eylül 2008 Salı

Yenidoğanlarda Biberon Kullanımı

Yeni doğmuş bebeklerde biberon kullanımı önerilmiyor. Memeden süt içmekle, biberondan süt içmek tamamen farklı motor beceriler gerektiriyor. Bebeğiniz memeden emmeyi tam olarak öğrenmeden biberon kullanmak, bebeğin biberondan içme şekline alışarak, memeyi reddetmesine neden olabiliyor. Biberon kullanıldığı halde memeyi reddetmeyen, hem memeden, hem biberondan başarıyla beslenebilen bebekler var. Yine de riske girmemek gerektiğini düşünüyorum. Bebeğiniz memeye iyice alışıp, anne sıcaklığı ve kokusunu ayırt edip biberona tercih edecek çağa gelmeden önce ek besin vermek zorunda kalırsanız, kadeh (likör bardaklarına benzeyen şurup ölçekleri), ya da silikon kaşıklar kullanmaya çalışın. Medela'nın Türkiye sayfasında göremedim ama böyle bir ürünü var. Bebeğin hortumun ucunu anne memesiyle birlikte alması ile meme alışkanlığı sürdürülüyor. Ürün temelde süt sağma kabı, bebeğin ağzı, steril serum borusu ve birleşik kaplar kanunundan ibaret gibi duruyor. Yani evde de yapılabilir gibi geldi bana.

Ne Zaman Başlamalı?

Bebek palazlandıktan sonra özellikle çalışan annelerin biberon denemek için çok uzun süre beklememesi iyi olur gibi geliyor. Çünkü çok beklenirse bu sefer bebeği biberona alıştırmak zor oluyor. Biberondan nasıl emeceğini bilmiyor, üstelik biberon plastik ve annesi gibi de kokmuyor. Ben Ilgaz bir aylıkken (her gün sabaha karşı gazdan kıvranırken), hava yutmaması için daha iyi bir çözüm olur mu ümidiyle bir gece sağılmış sütümü vermiştim. O gece anladım ki bebek ağlarken süt ısıtmaya çalışmak pek pratik bir iş değilmiş. Sabah şişecek göğüsler ve sütlerin azalma riski de cabası. Emzirmek en kolayı. Biberonu şapır şupur bitirince çok korktum ya emmezse diye, neyseki hiç sorun etmedi. Bundan sonra da biberonla zaman zaman rezene verdim. Dışarı çıktığımda da emzirilecek ortam yoksa sağılmış süt verdim. Eve döndüğümde tekrar sağıp yerine koymaya çalıştım. Tam gün çalışmaya başladığımda gündüzleri emmeyi bıraktığı için biberona gerek kalmamıştı.

Hangi Marka?

Ben Avent marka biberon kullandım, bir şikayetim olmadı. Chicco, Nuk, Dalin, Medela, Kraft, birçok marka biberon var piyasada. Marka seçiminde kullanım kolaylığı ve bebeğin rahat emmesi en önemli faktör olmalı sanırım. Ben doğumdan önce bir tane 2 numara Avent biberon almıştım. 0 yaştan itibaren kullanılır yazıyordu. Daha sonra yine Avent ama bebek büyüdükçe de kullanılabilecek, biberonu döndürdükçe akış debisi değişen uçlusundan aldım. Bebeğim küçükken bu değişen akış uçlu biberonla pek rahat edemedi (ancak 1 numara olarak belirtilenden içebiliyordu, 2'si fazla geliyordu). Daha sonra bu biberonlarla uyumlu süt saklama kapları (biberon adaptörü  ile biberon ucu takılabiliyor, katı gıdalar da saklanabiliyor) aldım. Büyüdükçe damlatmayan suluklarından aldık. Hepsi birbiriyle uyumlu ve şişeleri değiştirilerek kullanılabiliyor. Bu arada bardak şeklinde süt saklama kapları az miktarda süt ve buzdolabında saklamanın yeteceği (süre olarak) durumlarda iyi bir çözüm. Ama bu kaplardaki 50-60 ml'den fazla sütü benmari yöntemiyle çözdürüp ısıtmak çok vakit alıyor. Daha fazla yüzey alanına sahip, incecik dondurulabilen süt saklama poşetleri daha pratik (ve maliyetli tabi).

posted on 23 Eylül 2008 Salı 20:52:42 UTC  #    Yorumlar [2]
# 22 Eylül 2008 Pazartesi

Anne Sütü Çeşitleri (tercümedir)

Kolostrum / Ağız Sütü / İlk Süt
Kolostrum göğüsler tarafından üretilen ilk süt olup, genellikle hamileliğin 5. ve 6. aylarından itibaren göğüslerde bulunmaktadır. Bebeğiniz doğar doğmaz, bebeğinizin minik midesine uygun şekilde az miktarda salınır. Çoğu bebeğin kolostrumdan içebildikleri sürece, bu zaman zarfında ek olarak mamaya ihtiyacı yoktur. Doğumdan sonra mümkün olan en kısa sürede emzirmeye başlayın. Özellikle ilk 24 saat içinde 1 ile 3 saatlik sıklıklarla emzirinki bebeğiniz bu kıymetli sütü alabilsin. Anne sütü yenidoğan bebeğinizin ihtiyaçları için özel olarak tasarlanmıştır. Kolostrum koyu sarı renkte, kıvamlı, protein açısından zengin ve az yağlı, az şekerlidir. Olgun süte göre 3 kat daha fazla protein içermesinin nedeni, annesinden geçen koruyucu antikorlardır (antibodies). Bu koruyucu maddeler bebeğinizi korur ve barsaklarını çalıştırarak, mekonyum adı verilen ilk kakasını yapmasına yardımcı olur.

Olgun süt
Sütünüz doğumdan sonra 48 ile 72 saat içinde değişecek ve miktarı artacaktır. Doğumdan sonra ne çabuklukta emzirmeye başladığınıza ve ne sıklıkta emzirdiğinize göre bu süre uzayabilir. Eğer bu doğumunuzdan daha önce emzirdiyseniz sütünüz biraz daha erken değişebilir.

Önsüt (Foremilk): Bir göğsü emzirmeye başladığınızda bebeğin ilk aldığı süte önsüt denir. Sulu görünümlü, hafif mavimsi bir süttür. Önsüt bebeğinizin susuzluk hissini gidermek için su ağırlıklıdır.
Geri-süt (Hind-milk): Birkaç dakikalık emzirmeden sonra gelen süttür. Kremaya benzer bir kıvamı vardır ve yağ konsantrasyonu olarak en zengin anne sütüdür. Bu süt bebeğinizi rahatlatır. Bebeğinizin doymasını ve kilo almasını sağlayan da bu süttür. Bebeğinizi yüzünde uykulu, keyfi yerine gelmiş bir ifade görene kadar emzirin.

posted on 22 Eylül 2008 Pazartesi 20:33:09 UTC  #    Yorumlar [0]
# 18 Eylül 2008 Perşembe

Sevgili yeğenim Tan, rüya yorumları, kahve falları gibi pisişik işlere inanmama ve reddetme çabalarıma karşın, ablamın 2 ay önceden gördüğü tarihte, 14 Eylül 2008 itibari ile dünyaya gözlerini açtı. Belki de ablam kendisini şartlandırmıştır değil mi? Öyle kabul edelim. Fazla pisişmek bünyeye zarar verebilir :)
 
Yarın hafta sonu için tekrar Tan'ı ve taze anne babasını görmeye Ankara'ya gideceğiz. Ben de annesine süt, Tan'a löp löp yağ olsun diye süt arttıran kurabiyeler pişirdim. Akşam soğutup buzdolabının derin dondurucu bölümünde dondurdum, diğer hamur işleri gibi çözüldüklerinde besininden bir şey kaybetmeden tazeliklerini koruyacaklarını umuyorum.

Bebeğim katı gıdalara başladıktan sonra  emme sıklıklarını hızla azaltıp, süresini kısalmış,sütüm de "besin" olmaktan çıkıp, ancak "aşı" olabilecek miktara inmişti. Bu kurabiye tarifine tırım tırım "sütümü nasıl arttırırım" sorusuna cevaplar ararken rastlamıştım, denememiştim.

Tarife geçmeden önce anne sütü azlığı ve arttırma yolları ile ilgili birkaç tespit ve yorumumu yazmak istiyorum. Bunların benim yorumlarım olduğunu lütfen unutmayın, bu anne sütü işi kişiden kişiye ve özellikle bebeğin ihtiyaçlarına göre çok değişiyor. Lütfen hiçbir şeyi takıntı yapmayın ve kulaktan dolma bilgiler yerine doktorunuzla konuşmayı deneyin.

Sütüm gelmedi
Bebeğinizi kucağınıza aldığınız anda ilk sorulan sorudur, "sütün geldi mi?". Halbuki süt öyle bir anda gökten gelen bir sıvı değil. Bebek emdikçe geliyor. İlk birkaç günde bebeğin sürekli denecek derece sık emmek isteyebileceğini, emerken uyuyakalabileceğini, sık ağlayabileceğini unutmayın. Bunları sütüm gelmedi, sütüm az gibi yorumlamayın. Göğsünüzü sıkarak çıkan süt miktarını kontrol etmeye çalışmayın, başkalarının bunu yapmasına izin vermeyin. Böyle bir kontrol yaparsanız büyük ihtimalle karşılacağınız tablo damlalar halinde sarı bir sıvı olacaktır, bebeğin ilk birkaç günde ihtiyacı olan şey de bu sıvıyı sık sık emmektir. Arz, talep meselesi.

Süt basması
Bebek birkaç gün böyle emmeye devam ettikten sonra birden göğüsler şişiyor, yağlı sulu sütler geliyor. Eğer göğsünüzde sızlama varsa, emzirmeden önce sıcak kompres, emzirdikten sonra soğuk kompres iyi gelir. Eğer bebeğin emmesini güçleştirecek kadar şiştiyse, sıcak kopmresten sonra az miktarda sağarak sonra emzirmeyi deneyebilirsiniz.

Sütüm fazla
Göğüslerin bebeğin ne kadar süt ihtiyacı olduğunu saptamaları birkaç ay alıyor sanırım. Göğüsler bu dönemde şiş olabiliyor, sabah uyandığınızda geceliğinizi sütle ıslanmış bulabiliyorsunuz. Bu dönemde sütün fazlasını sağmak hem sütün miktarını korumak, hem de olası sağlık sorunlarına karşı buzlukta stok oluşturmak için kullanılabilir. Fırsat olduğunda süt saklama ile ilgili de yazarım.

Sütüm azalıyor
Göğüsler bebeğin ihtiyacı olan süt miktarını tespit ettiğinde (3-4 ay civarı), göğüslerdeki bu şişlik azalıyor. Bu da acaba sütüm azalıyor mu diye endişe etmenize yol açıyor. Aslında süt bebek emdikçe geliyor. Ayrıca bebeğin emme sıklığının azaldığı dönemlerde, gece uykuları uzadıkça da süt miktarında azalmalar olabiliyor. Hemen panik yapmamak gerekiyor. Sütün tekrar düzene oturması 3-4 gün sürebilir. Bebeği sık sık ve uzun süreler emzirmeye devam etmek yeterli sanırım. Dengeli beslenmeye ve yeterli sıvı almaya da dikkat etmek gerekiyor. Doktorunuz bebeğin kilo artışında bir sorun tespit ederse zaten gerekli desteği önerecektir. Bu arada sağlık ocaklarında da ücretsiz olarak sağlıklı bebek takip adı altında bu ölçümler yaptırılabiliyor.

Süt sağma makinesi
Sütler bolken piyasadaki pompalarla sağmak ve hatta süt arttırmak mümkün. Ben Medelanın pilli ve elektrikli süt pompasını kullanmıştım. Ancak, belli bir miktarın altındaysa, bebek de fazla emmiyorsa hastane tipi daha güçlü pompalardan kiralamak daha mantıklı sanırım.

Katı gıdaların süt miktarına etkisi
Benim bebeğim katı gıdalara geçtikten sonra az emmeye başladı. Gündüzleri sadece uykuya dalmak için emzik gibi kullanmak üzere daha uzun emiyordu. Bu da bebeğin uyku düzeni için önerilen bir yöntem olmadığından alıştırmak istemedim. Kesilir korkusuyla dönem dönem bu durumu çok sorun haline getirdim. Acaba nasıl arttırabilirim diye araştırıp durdum. En azından inek sütü verebilecek çağa kadar süt artsa da fabrikasyon formül mamalara talim etmek zorunda kalmasam diye çabaladım. Halbuki, günde bir-iki kere de olsa düzenli emiyorsa süt tamamen kesilmiyor. Bu noktada belki de doğaya bırakmak daha mantıklıydı diye düşünüyorum. Belki de sütün miktarından öte, içeriği bebeğe yetmiyor. Ufacık midesini sütle şişirmek yerine katı gıdaları tercih ediyor. Gece yatmadan, gece uyandığında ve bazen sabah uyandığında emiyordu (gitgide azalan sürelerde). Bu onu hastalıklardan korumak için yetiyordu sanırım. Bu süreçteki sağlık durumuna ve gelişimine bakarak kendimi boş yere üzmüş olabileceğimi düşünüyorum. Olsun, ben anne olarak elimden geleni yaptım diyor ve tarife geçiyorum. Tarifin içindekiler sütü arttırmasa bile annenin sağlıklı atıştırması, barsaklarını yumuşak tutması açısından yararlı gibi gözüküyor. Eğer anne sütünü arttırdığını bildiğiniz besinler varsa, bunları yazarsanız çok sevinirim.

Süt Arttıran Kurabiye Tarifi (Tarifin orijinali)
Malzemeler
150 gr. tereyağı
1 bardak şeker
1 bardak kahverengi şeker
4 çorba kaşığı su
2 çorba kaşığı çekilmiş keten tohumu (ben yanlışlıkla 4 kaşık koydum, sorun olmadı, bu arada hamilelikte fazla kullanılmaması gerektiğini okumuştum)
2 büyük yumurta (ben yanlışlıkla 4 koydum kek gibi oldu :))
1 çay kaşığı vanilya
2 bardak un
1 çay kaşığı karbonat
1 çay kaşığı tuz
3 bardak yulaf ezmesi
1 bardak damla çikolata (ben kuru üzüm kullandım)
2 çorba kaşığı bira mayası

Halk arasında Yulaf, keten tohumu (omega-3 de içerir) ve bira mayasının süt arttırdığı düşünülüyor. Ben de sütümü arttırır hevesiyle GNC'nin tablet haline getirilmiş bira mayasından almıştım (brewers yeast), bunları ezerek kullandım. Aslında malzemelere bakıp, bir de keten tohumuyla suyu karışıtırınca çıkan kokuyu aldığımda tadından pek ümitli olmamıştım. Ama evdeki eşim, kuzenim ve oğlumdan oluşan bey komitesinin beğeni testini başarıyla geçti. İçindeki tahıllardan dolayı diyet izlenimi veriyor, ama malzemelerin hiç diyetlik bir durumu yok değil mi? ;)

Yapılışı:
Suyla keten tohumunu karıştırın, 3-5 dakika dinlendirin.
Tereyağı ve şekeri krema haline getirin.
Yumurtaları ekleyin.
Islattığınız keten tohumlarını ekleyin. İyice karıştırın.
Yulaf ve çikolata dışındaki kuru malzemeleri karıştırın. Yaş malzemelere ekleyin.
Yulaf ve damla çikolataları ekleyin.
Fırın tepsisine yağlı kağıt döşeyip kaşıkla azar azar dökün. (Yumurtasını az koyunca daha katı olursa belki elle de şekil verilebilir)
8-12 dakika pişirin (büyük fırında 190 derecede pişirdim, kapatıp 5 dakika daha beklettim)

Afiyet olsun! Size de bebeğinize de :)

posted on 18 Eylül 2008 Perşembe 11:04:20 UTC  #    Yorumlar [2]
# 22 Şubat 2008 Cuma

Bu dizide:

  1. Sabaha kadar uyuyan bebekler - gündüz ve gece
  2. Sabaha kadar uyuyan bebekler - beslenme

Yenidoğanlar neden  uyandırılıp emziriliyor

Hamileliğin son dönemindeki annelere imkanları elverdiğince uyuyup dinlenmelerini tavsiye ederim. Doğumdan sonra geceleri en azından ilk 1 ay boyunca en geç 3.5-4 saatte bir kalkmaları gerekecek. Hatta geceleri bebek kazara fazla uyursa diye saat kurmaları bile gerekebilir. Doktorlar tarafından yenidoğanların bu aralıklardan daha seyrek beslenmeden uyumasına izin verilmiyor. Yenidoğanın sık emzirilmesi , barsak hareketlerinin artmasını sağlayarak, bilirubinin vücuttan atılımını hızlandırıyor ve kandaki seviyesinin yükselmesini, dolayısıyla yenidoğan sarılığını önlüyor. Ayrıca, uzun uyursa bebeğin susuz kalması (dehidrasyon) söz konusu olabiliyor. Beslenme arası uzadıkça, bebek halsizleşiyor, onu uyandırmak ve emzirmek güçleşiyor. Bebek sık emmediği için annenin sütünün geç gelmesi ya da azalması gibi zincirleme sorunlara yol açabiliyor. Yaklaşık bir ay sonra, bebek doğru düzgün bir miktarı tek seansta mideye indirmeyi becerebilmeye başlayınca, doktorlardan da annelere uyku izni çıkıyor.

Yenidoğan süresi bittikten sonra bebeği beslemek için uyandırmayın

Bu zorunlu süre bitip, doktorunuz izin verdikten sonra (genelde ilk ay kontrolünde) artık bebeğinizi beslemek amacı ile uyandırmayın. Bazen gece siz yatmadan emzirivermek, ya da bir biberon mama içirmek iyi bir fikir gibi gözükebilir. Ama bu hareket bebeğinizi gece beslenmeye teşvik edecektir. Bizde aşağı yukarı ne olduğunu anlatmaya çalışacağım.

Ilgaz’ı doğumundan beri  akşamları en geç 9-9:30’da uyutmuş olmaya gayret ediyoruz. İlk haftalarda her  2.5-3.5 saatte bir uyanıyordu. Sabahları da genelde 5-5:30’dan itibaren ıkınma sesleri eşliğinde yarım saatlik aralıklarla ağlayarak uyanıyor, ev hareketlenip bir süre uyanık kaldıktan sonra daha uzun uyuyabiliyordu. 

Tam ne kadar sonraydı hatırlamıyorum, akşam 9 gibi yattıktan sonra 4-4.5 saat kesintisiz uyuyabilmeye başladı.  Sonrasında da 2 saat aralıklarla 7-8 arası bir saate kadar uyuyordu. Zaman zaman geri dönüşler olup birkaç gün üstüste erken uyanabiliyordu. Ben ondan 3-4 saat geç yattığım için, onun ilk uyanışı ben tam tatlı uykuya daldıktan sonra gerçekleşiyordu. “Sık burnunu, ağzı açılır, emzir yatır” gibi öneriler geldi. Böylece ben de yattıktan sonra 4-5 saat uyuyabilecektim. Ama uyandırmaya kıyamadım ve buna alışmasından endişe ettim. Benim uykuya ihtiyacım olsa da uzun vadede hem kendi sağlığı, hem de benim sağlığım için kesintisiz uyumayı öğrenmesinin daha önemli olduğunu düşündüm.

Gerçekten de, yavaş yavaş bu ilk uyanma saatini daha ileri atmaya başladı. Zamanla bu saat 3-4 arasına, sonra 4-5 arasına, ve sonra 6-7’ye kadar ilerledi. Şimdilerde, diş  sıkıntıları, gaz sancıları, gece kabusları olmazsa, 7-7:30’a kadar uyuyor.

Gece her ağladığında ilk iş olarak emzirmeyin

Bebeği aç uyutmaya çalışmaktan söz etmiyorum elbette. Bebeğiniz yenidoğduğunda, sütünüzün çoğalması ve bir an önce kilosunun artması için her fırsatta emzirmekte yarar var. Ama büyüdükçe, giderek gece beslenmesinin azalması ve beslenme ihtiyaçlarını gündüz karşılamaya alışması gerekiyor.  Bebekler geceleri diş sıkıntıları, gaz sancıları, kabuslar gibi çok çeşitli nedenlerle uyanabiliyor. Yeni bir marifet öğrendiğinde gece yarısı uyku arasında bunu denemeye kalkabiliyor. Ayağa kalkmayı yeni öğrenmiş bebeğinizi, gecenin yarısı beşiğinde ayakta ağlarken bulabiliyorsunuz. Muhtemelen geri yatmak istiyor, ama işin bu kısmını henüz öğrenemediğinden beceremiyordur. Uzun sözün kısası, her ağladığında, acıktı diye ağzına memeyi/biberonu tıkıştırmayın. Aç olduğundan emin değilseniz önce yatağında pışpışlayıp sakinleştirmek, omzunuzda sırtını okşamak, biraz su içirmek (6 aylıktan itibaren) gibi alternatifleri deneyin.

Bebeğimiz 10 ay civarında bir dönem çok sık uyanıyordu, ne yapsak fayda etmiyordu, ancak koca bir biberon süt içince rahatlayıp uyuyordu.  Gece beslenmeye alışacak endişesiyle  bir gece süt yerine rezene denemeye karar verdik. Rezenesini bitirip uyudu ve süte göre daha geç uyandı. Muhtemelen onu uyutan süt değil sıcak içeceğin karnında sağladığı rahatlamaydı. Bunun üzerine gaz sorunlarına odaklandık.

Koca bebeklerde gaz sorunları (katı gıdalara geçiş sonrası)

Katı gıdalara başladıktan sonra Ilgaz geceleri uyanmaya başladı. Geri uyutmak içinse eskisinden daha fazla uğraşmamız gerekiyordu. Aynı dönemde dişleri de çıktığından önce fazla üzerinde durmadık. 9 aylık kadar olup artık kabarık damak kalmayınca sorunun kaynağını aramaya başladık. Ilgaz’ın gündüzleri emmeyi bırakmasıyla birlikte benim sütümde de belirgin bir azalma olmuştu. Acaba doymuyor mu diye gece yatırmadan önce biraz Aptamil3 ve akşam öğününde yoğun tahıllı mamalar vermeye başladık. Bunun üzerine Ilgaz daha da sık uyanmaya başladı. Bir haftalık kontrollü bir gözlem sonrasında akşam saatlerinde Aptamil dahil birçok yiyeceğin gaz yaptığını tespit ettik. Tahminen sindirim sistemi gündüz yediklerini hareketle sindiriyor, ama akşamkilerin üstesinden gelemiyordu. Biz de 2-3 ay boyunca akşamüstü ara öğünü dahil, gün boyunca tam tahılları ve bol gazlı sebzeleri verip, akşam öğününü masum yiyeceklerle sınırlandırdık. Akşamları mamalarını hazırlarken sadece iyi pişmiş patates, havuç, ıspanak ve meyveler (sadece muzu pişirmedik), beyaz tahıllar (pirinç, irmik, beyaz un)ve yumurta sarısı kullandık. Gece yatırmadan önce de anne sütüne takviye olarak, doktorumuz Ayla Kamburoğlu Göksel’in tavsiyesiyle Conformil 2 verdik.  Bu mama Aptamil 3’e göre daha iyi sindiriliyormuş. Tadı da daha az iğrençti J

Bu kadar gazlı bir bebek 1 yaşına geldiğinde inek sütünü nasıl içecek diye endişeleniyordum ama yersizmiş. Sanırım bu da bir numaralı ebeveyn kuralı, zamanı gelmemiş konular için endişelenme. Ilgaz son üç gündür (tahtaya vur) sütlü mamalarını afiyetle yiyip mışıllar gibi uyuyor.

Gündüz sık besleyin

Bebeğinizin ihtiyacı olan besini gündüz tamamlayabilmesi için onu sık besleyin. Minik midelerine bir öğünde fazla bir şey sığdıramadıklarından, besleyici ara öğünlerini ihmal etmeyin. İlke olarak tok tutması için akşam öğününün kuvvetli besinlerden seçilmesi önerilir. Yine de her bebeğin bünyesi ve ihtiyaçlarının farklı olduğunu göz önünde bulundurmak lazım diye düşünüyorum. Belki sizin bebeğiniz de hafif yiyeceklerle daha rahat uyuyabilir. Bebeğiniz sık uyanıyorsa, akşam öğününü daha erken ya da geç vermeyi deneyebilirsiniz. Onunla son öğününden sonra hareket etmesini sağlayacak(yediklerini sindirsin diye), ya da onu sakinleştirecek(yediklerini tutsun diye) oyunlar oynamayı deneyebilirsiniz.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun 

posted on 22 Şubat 2008 Cuma 22:22:36 UTC  #    Yorumlar [4]
# 11 Şubat 2008 Pazartesi

Bu dizide:

  1. Sabaha kadar uyuyan bebekler - gündüz ve gece
  2. Sabaha kadar uyuyan bebekler - beslenme

Her anne-babanın hayalidir sabaha kadar uyanmadan uyuyan bir bebek. Bebeğinizin bütün gece boyunca uyuması için dua etmekten öteye geçip, ona bunu öğretmeyi deneyebilirsiniz. Bu yazı dizisinde, bizzat deneyip yararını gördüğümüz, doğumdan itibaren uygulayabileceğiniz bazı stratejileri paylaşacağım.

Gece gündüz farkını öğretmek

Bebekler doğuma kadar 24 saat su içinde karanlık bir ortamda bulunuyorlar. Gece-gündüz diye bir düzenden haberleri olmuyor. Doğumdan sonra da sürekli uyuyorlar ve besleniyorlar. Sonra zaman içinde geceleri daha seyrek uyanıp, gündüz daha az uyumaya, bütün gündüz beslenip, geceleri acıkmamaya başlıyorlar. Yenidoğan döneminden itibaren doğru yaklaşımlarla bu süreci ciddi şekilde hızlandırabilirsiniz. "Tanrım, Ilgaz dün gece uyanmadı!" diye heyecanla, dinlenmiş ve alışık olmayan sırtım yatmaktan ağrıyarak uyandığım ilk sabah, anneler günü sabahıydı. Ilgaz tamı tamına 3 aylıkken pek kıymetli ilk anneler günü hediyesini vermişti bana.

Gündüz
Yeni doğmuş bebeğiniz her ne kadar 2-3 saatte bir yarım saat beslenmek için uyanıp, geri uyuyorsa da, siz yine de sabah uyandığınızda onu beşiğiyle birlikte aydınlık bir odaya, evde insanlar varsa onların yanına taşıyın (ilk 1-2 ay için, sonrasında gündüzleri odasında uyuması daha iyi, ama aydınlıkta ve kapısı açık). Uyuyor diye karanlık, aşırı sessiz, perdeleri kapalı odada tutmayın. Bu alışkanlık bebeğinizin büyüdükçe gündüzleri ışık ve sesten etkilenmeden uyuyabilmesi için de altyapı sağlayacaktır. Ayrıca bebeklerin yeteri kadar güneş ışığı da alabilmeleri gerekiyor. Gözlerini açık yakaladığınızda onunla oynayın, konuşun, bebeğinizin rahatlayıp canlandığı alt değiştirme seanslarını biraz uzatın, hemen geri uyutma çabası içine girmeyin.

Gece
Akşamları  yatırmayı planladığınız saatte odasına (ya da odanıza) götürün. Bundan sonra sabaha kadar ihtiyaçlarını bu ortamda görün, onu yattığı odadan dışarı, hareketli, ışıklı ortama çıkartmayın.  İhtiyaçları ile ilgilenirken loş, sadece yapmanız gerekeni görmenize yarayacak bir ışık kullanın. Kırmızı ışığın bebeği rahatlattığını okumuştum. Alt değiştirme işi iyi ışık gerektirdiğinden, sadece o bölgeyi aydınlatacak, bebeğin yüzüne gelmeyecek bir spot ışık edinebilirsiniz. Bebek uyurken oda tamamen karanlık olsun. Bir araştırma raporuna  göre bebeklerin göz sağlığı için gece lambasını bile açık bırakmamak gerekiyor***. Ayrıca bebeğiniz karanlıkta uyumayı normal bir şey kabul edecek ve karanlık korkusu geliştirme ihtimali de azalacaktır. Gece uyandığında, uykulu hareketlerinin tatlılığına, gülücüklerine kayıtsız kalmak güç olsa da, tepkinizi sessiz bir tebessümle geçiştirmeye çalışın.  Onunla oynamayın, konuşmayın, güldürmeyin. Ağladığı zamanlarda ille de konuşmak istiyorsanız, kısık yumuşak bir sesle sakinleştirmeye çalışın, ninni mırıldanın. Göbeği düştükten itibaren, kaka yapması, ishal ya da pişik olması gibi zorunlu haller dışında altını değiştirmeyin. Gece yatma saatinden sonra mecburi durumlar dışında misafirlerinizi odasına almayın (uyurken sessizce girip izleyebilirler elbette).

***Pennsylvania Sağlık Merkezi Hastanesi ve and Philadelphia Çocuk Hastanesinin ortak çalışması ile 1999'da sonuçları yayınlanan bir araştırmaya göre gece lambaları ile uyutulan bebeklerde miyop gelişme riski artıyor. Araştırma sonuçlarına göre 2 yaşına kadar geceleri de ışık açık olarak uyuyan bebeklerin %55' inde 2 ile 16 yaşlar arasında miyop göz hastalığı gelişiyor. Odada sadece gece lambası ile uyuyan bebeklerde bu oran %34 iken, karanlıkta uyuyan bebeklerde %10'a düşüyor. Gözler kapalı bile olsa içeri sızan ışık göz bebeklerinin büyümesini etkiliyor ve gözlerin dinlenmesine engel oluyor.

Kaynak: http://www.cnn.com/HEALTH/9905/12/children.lights/index.html

 

posted on 11 Şubat 2008 Pazartesi 20:02:16 UTC  #    Yorumlar [0]
# 30 Ekim 2007 Salı
Çocuk doktoru seçimi bir süredir yazmayı planladığım bir konu. Dilek Hanım'ın sorusu üzerine öncelik vermeye karar verdim.

Hamileliğim süresince, diğer hamile ve doğurmuş arkadaşlarımla doktorlarımızın önerilerini konuştuğumuzda, "aman canım, bir doktorun dediği öbürününkini tutmuyor" şeklinde bir sonuca varmıştık. Bizim çocuk doğup da çocuk doktorlarımızın önerilerini konuşmaya başladıktan sonra görüyoruz ki, jinekolojistlerin görüş ayrılıkları, pediatristlerin görüş ayrılıkları yanında devede kulakmış. İki bebek için aynı aylarda gidilen kontrollerde emzik kullanımı sorulduğunda bir doktor emziğe karşı iken, diğeri şiddetle öneriyor. Yenidoğan bebek için bir doktor "ne kadar emmek isterse emzirin" derken, bir diğeri "15 dk ile sınırlayın fazlası oyundur, orası oyun yeri değil" diyor.

Tıpta farklı ekoller olduğunu ve  doktorun ekolüne göre hareket ettiğini duymuştum. Tıbbın çocuk sağlığı konusunda hızlı ilerlemesi ve değişmesi de belirleyici bir nokta . Bunların yanında doktorların dünya görüşleri ve çocuk yetiştirme tecrübelerinin de önemli rol oynadığı görüşündeyim. Bu nedenle, doktor seçerken, tıbbi bilgisi ve deneyimi yanında, dünya görüşü ve karakterine, literatürü takip edip etmediğine dikkat etmek iyi olur.

Karar verilmesi gereken bir başka ayrım, hastane (büyük ve yoğun olanları kastediyorum) ve muayenehane (aşırı yoğun olmayanlar) doktoru ayrımı. Bir arkadaşımın benzetmesi ile, büyük bir mağazadan alışveriş etmek ile küçük ama tanıdık bir dükkandan alışveriş etmek gibi bir fark var arada. Birincisinde genel için üretilmiş kalite standartlarından yararlanırsınız, ikincisinde özel muamele bulabilirsiniz.

Hastaneye gittiğinizde rutin kontollerinizde ve acil olmayan telefon görüşmelerinizde zamanınızın sınırlı olduğunu hissedersiniz. Bir kontrolde, ya da telefon açarak sorduğunuz bir konuyu, doktorunuzun hatırlayamaması doğaldır. Çünkü gün içinde birçok çocuk görüyor ve telefon konuşması yapıyordur. Ancak, diğer yandan hastanenin tüm hastaları için hazırlanmış materyallerden faydalanma imkanı bulursunuz. Doktorunuz fazla vaka gördüğünden olağandışı durumlarda daha hazırlıklı olur. Bunun yanında, hastane imkanları ile daha güncel bilgi ve tedaviye ulaşma imkanınız da olabilir. Doktorunuza ulaşamazsanız, doktorunuzla aynı ekipten bir başka doktor sizinle ilgili bilgilere ulaşıp yardımcı olabilir. Acil durumlarda da alışık olduğunuz standartlarla karşılaşırsınız. İkinci seçenekte ise, doktorunuz çok yoğun olmayan bir doktorsa ve eğer bir ekiple çalışmıyorsa, bilgi ve deneyimi kendi kişisel araştırma ve hasta tecrübeleri ile sınırlı olacaktır. Ancak, bu durumda da size daha fazla vakit ayırabilecek, çocuğunuzla ilgili detayları hatırlayacak ve daha fazla yakınlık gösterebilecektir. Sağlam hafızasıyla her şeyi hatırlayabilen yoğun doktorlar, tek tabanca çalıştığı halde çok sıkı araştırma yapan doktorlar da olabilir elbette. İstisnalar kaideyi bozmaz.


posted on 30 Ekim 2007 Salı 22:02:28 UTC  #    Yorumlar [0]