# 17 Ocak 2010 Pazar

Bu güzel hikayemiz de Özge'den Amerika'dan geldi. Orada normal doğum ve sezaryen konusuna nasıl yaklaşıldığını göstermek açısından ayrıca önemli bir örnek. Özge'nin profiline buradan ulaşabilirsiniz.

-----------------------------
O aralar çok yoğundum, doktora tezimi (kimya) yazmaya yavaştan başlamıştım, bir yandan da deneyler devam ediyordu. Bebeğimiz olmasına karar verdikten sonra açıkçası pek üzerinde durmadım, yani hamile kalmak vakit alabiliyor. Ben de zaten tezimi savunurken yeni hamile kalmış olmayı istiyordum, en ideali bu olurdu benim için. Ama öyle olmadı, 2 ay içinde hamile kalmıştım. Evde test yaptım ve ikinci çizgiyi görünce bir tuhaf oldum, inanamadım sanki, ertesi gün kan testi yapılınca kesinleşti miniğin varlığı. Hamileliğimin ilk üç ayı bulantılı geçti, çok da iştahsızdım, sanki hiç geçmeyecek gibi gelmişti bana, ama 4. aydan itibaren bulantılarım geçti ve bir iştah başladı ki sormayın. Gece yarıları kalkıp kahvaltı ediyordum, bir şeyler atıştırıyordum mutlaka.

İlk aylardaki bulantılar dışında hamileliğim rahat geçti. 4 buçuk aylıkken doktora tezimi savundum. Mezuniyetten sonra iş durumumuzdan dolayı başka bir şehire taşındık (Ağustos 2007). Taşınmak çok zordu ama arkadaşlarımızın yardımıyla yeni hayatımıza bir adım attık. Ben part-time hocalık yapıyordum, çalışmak çok iyi geldi, doğum gerçekleşene kadar işime devam ettim.

Beyaz Leke

Hamileliğim sırasında bizi panik yapan durumdan da bahsetmek istiyorum. Cinsiyetini öğrenmek için gittiğimiz randevuda ultrasona girdiğim zaman miniğin kalbinde beyaz bir leke (bright spot) tespit edildi. 'Echogenic cardiac focus' (kalpteki bir kasta kalsiyum fazlasından oluştuğu düşünülüyor, http://www.medfriendly.com/echogeniccardiacfoci.html) diye adlandırılan bu leke down sendromlu çocukların yüzde 15'inde bulunduğu için, genetik testlerimde hiçbir anormallik olmamasına rağmen doktor detaylı ultrason için bizi uzman doktora yönlendirdi. Biraz araştırınca genelde bu lekenin hamileliğin ilerleyen aylarında kaybolduğunu öğrendik. Ben çok endişelenmiştim. Eşim de ailelerimizde hiç down sendromlu biri olmadığını bana hatırlatarak teselli etmeye çalısıyordu. Detaylı ultrasona girince miniğin her bir tarafını ölçtüler ve hiçbir anormallik görmediler. Doktor istersek amniosentez yapabileceğini ama bu durumda 1/300 oranında bebeği kaybetme riskimin olduğunu ve down sendromlu bir bebek dünyaya getirme olasılığımın da bu beyaz lekeden dolayı 1/10.000'den 1/5.000'e çıktığını söyledi. Kendisi amniyosentezi yapmanın gereksiz olduğunu düşündüğünü de belirtti. Biz de amniyosentez riskini almamaya karar verdik. Daha sonra hamileliğimin 8. ayında tekrar ultrasona girmek istedim ve gördük ki bu beyaz leke kaybolmuş. Biz de rahatladık.

Doğum

Gelelim doğum maceramıza. 22 kasım gibi olur demişti doktorum. Ben hamile kalmadan önce de sonra da hep normal doğum istedim. Doğumdan dolayı bir korku da oluşmadı içimde. Ama epidural almayı istedim. 12 kasım sabahı garip bir hisle uyandim. O gün de öğleden sonra misafirlerimiz gelecekti. Aceleyle doktora gittik ve hiçbir açılma olmadığını ve doğuma daha vakit olduğunu söyledi. Annemin sayesinde eve geldiğimde pasta börekler hazırdı. Misafirler geldi, muhabbet, kahkaha yerindeydi. Saat 1 buçuk gibi hafif hafif adet sancısına benzer ağrılar hissetmeye başladım. Kimseye çaktırmıyorum, saat tutayım dedim, 15 dakikada bir olduğunu farkedince inanamadım. "Bebiş geliyooor" dedim içimden.

Bir süre sonra herkese biraz sancım olduğunu söyledim. Herkes gitti. Eşim işten geldi. Gece 10 gibi sancılarım sıklaştı. Doktoru aradık ve "2 dakikada bir sancılanmadan gelme" dedi. Sancımın şiddeti artınca ben gitmek istedim. İyi ki gitmişiz, çünkü odaya girene kadar da bir sürü zaman geçti. Hastane çok soğuktu (Amerika'daki klima olayını anlayamıyorum, kasım ortasında içerisinin sıcak olması gerekmez mi?) Odama geldim, hemen epidural istedim. Sonra biraz rahatladım. Karnım çok açtı ama bana yemek vermediler, yalnızca buz parçaları verdiler. Vakit geçiyordu ama açılmam çok yavaş ilerliyordu. Bebek de tam olması gereken pozisyonda değildi. Beni bir sağa bir sola döndürüp durdular, bu arada bebeğin kalp atışları düştü. Telaş hakimdi. Bana oksijen takviyesi yaptılar. Pozisyonumu değiştirdiler, sonra düzeldi. Diğer odalardaki bütün doğumlar gerçekleşmiş, bir ben kalmıştım. Doktor 13 kasım sabah 11 gibi sezeryan yapacaklarını söyledi. Artık bir an önce bebeğime kavuşmak istediğim için sezaryen olmak zorunda olmasına aldırmadım. Beni ameliyat odasına aldılar, epiduralin dozunu arttırdılar. Ben orada biraz panik oldum ya acı duyarsam diye, doktor da bana güldü.

Mavi örtüyü çektiler, eşimi de yanıma aldılar. Ve 5 dakika içinde içimden çıktığını hissettim. Derin'i gördüm. O kadar uyuşmuştum ki, çok sevinmiştim ama gülüyor muydum emin değilim. Kordon boynuna dolanık çıkmış, o yüzden düşmüş kalp atışları miniğimin. Hemen temizlediler, kundak yapıp koynuma soktular, o an hatırladığım sürekli konuştuğumdu, aslında göz kapaklarımı bile zor tutuyordum ama sürekli konuştum. Ne söylediğimi hatırlamıyorum. Derin de hiç ağlamadı, öyle dinledi anlarmış gibi. Sonra hemen Derin koynumda recovery odasına aldılar, yolda giderken gözlerimin içine baktı sanki görürmüş gibi, hiç sesi çıkmadı. Emzirme denemesi için yardımcı oldu hemşireler. Burada emzirmeyi çok önemsiyorlar, bebeği soyup koynuna koyuyorlar (annem bu arada panik tabii, "ay üşümez mi" diye). Sonrası emzirme denemeleri, minikle uğraşmakla geçti.

Doğumdan Sonrası

Benim de sezeryan sonrasında ağrım oldu. 2 gün sonra yardımla kalkıp kendi başıma yürüyebildim. Derin 1 günlükken yenidoğan sünneti oldu. Doğumdan 3 gün sonra eve geldik ve ağrım azalmıştı. Eve geldiğimde tartıldım ve Derin'in doğum kilosundan daha az kilo verdiğimi gördüm. Moralim çok bozulmuştu. Ama birkaç hafta icinde epey kilo verdim. Bir de ayaklarım feci şişmişti, sanki 100 kiloluk birisinin ayakları gibi ama 2 gün düzeldi. Benim emzirme çalışmalarım pek başarılı olamadı, pompalama çalışmalarıma rağmen sütüm Derin'in ihtiyaçlarına ancak 3 ay yetti.

Doğum öncesi ve sonrasıyla zor bir süreç, ben de normal doğumu yaşamak isterdim, ama elimden gelen bir şey yoktu. En önemlisi Derin'in ve benim sağlıklı olmamızdı. En önemlisi bebeğime sağ salim kavuşmuş olmamızdı. Ah bu öyle bir his ki, zamanla yaşadıkça, paylaştıkça, oğlumu tanıdıkça öyle bir hızla büyüyen bir his ki anlatamam. Sevginin, aşkın ötesinde, çok güçlü bir duygu. Bu yazıyı okuyan bütün anneler lütfen miniklerinizi benim için öpün. Herkese sevgiler...

posted on 17 Ocak 2010 Pazar 13:42:15 UTC  #    Yorumlar [7]
# 08 Ocak 2010 Cuma

Kuyruk sokumu bölgesinde, insanın 4 ayaktan 2 ayağa geçmesi sonucu esnekliğini yitirdiği düşünülen kaynamış omurga kemikleri mevcutmuş. Bu iki kemiğin arası düşme, doğum (sanırım hızlı doğum, iri bebek doğumu gibi doğumlarda) gibi nedenlerle ayrılabiliyor ve bölgede ağrıya yol açıyormuş. Halk arasında kuyruk sokumu kırığı da deniliyor ama aslında bu bir kırık değil.

Doğumdan hemen sonra başladı. Hemşirelere sorduğumda normaldir demişlerdi. Yatarken ağrı hissetmiyordum. Otururken ve özellikle oturduğum yerden kalkarken çok canım yanıyordu. Bana ağrı kesici verdiler. Bir süre geçip de hafiflemeyince yeniden sordum, anlaşıldı ki epizyotomi olduğumu sanıp o yüzden normaldir demişler. Aslında ikisinin karışma ihtimali çok yok, dikişin o kadar ağrıyacağını sanmıyorum, bu sonuçta kemik ağrısı. Doktorumla konuşma imkanım olduğunda, hızlı doğumdan olabileceğini söyledi ve geçer dedi. Sanırım ağrıyı azaltmak için yamuk yumuk oturmaya başladım ve bu defa ağrı daha yaygın bir hale geldi. Ilgaz 3 aylık olduğunda hala çok sıkıntı çekiyordum. Konuyu ingilizce kaynaklardan epey bir araştırdım ve zamanla geçebildiğini, minder, steroid iğnesi, akupunktur gibi şeylerle ağrı tedavisi yapılabileceğini öğrendim. Öte yandan ağrının yavaş da olsa zamanla geçmesi bekleniyor ve ağrıdan başka bir zararı da yok gibi görünüyordu. Gerçekten de gitgide hafifliyordu.

Ben de Ilgaz 2 yaşına gelene kadar, ağrı gerçekten de gitgide azaldığı için doktora gitmedim. Bu zaman zarfında da kalça bölümünde bir oluk olan viscoflex yastığa oturdum. En sonunda artık geçmeyeceğine karar verip, biraz da Gökhan'ın ısrarlarıyla doktora gittim.

Ortopedist doçente sıkıntımı anlattım. Beni muayene edip MR istedi. MR sonucu çıktıktan sonra odasına gittim. Bir de baktım doktor yanına bir doktor arkadaşını daha almış iki doktor beni bekliyorlar. Durum ciddi herhalde diye düşündüm. Sonra doktor dedi ki, MR'ınız tertemiz, ödem falan yok. Ne ödemi olacaktı ki dedim, 2 yıl oldu doğum yapalı. Sonra beni yanındaki diğer doçent arkadaşına teslim etti ve çıktı.

İkinci doktor (bayan doktor) beni yeniden muayene etti. Muayene yer itibariyle biraz rahatsız edici bölgede olduğundan belki de kadın doktor daha uygun gelmiştir dedim. Doktor muayenesini tamamladıktan sonra sevinerek, "Evet, evet, çok bariz. Bu şekilde çok hastam oldu. Bu Koksigodini!" dedi. Ben kadının yüzüne öyle bir baktım ki, ismin garipliğinden rahatsız olduğumu düşünmüş olmalı. Aslında ben wikipedia doktoruyum ya, teşhisdeki heyecana sinirlendim biraz. Evet biliyorum diyemedim. Doğumdan beri ne kadar doktor tanıdık varsa, hiç muayene etmeden rahatlıkla aynı teşhisi koymaktaydı. Ben internetten tüm alternatif tedavileri öğrenmiştim. Hatta akupunktur sertifikalı anestezi uzmanı ablamız görüştüğümüz zamanlarda tedavi de yapmıştı, her birinden sonra birkaç rahat haftayı geçirmiştim. Muayenehaneye girdiğim andan itibaren de ilk olarak "doğumda başladı" ifadesini kullanmış, kuyruk sokumumda ağrı, otururken, oturduğum yerden kalkarken falan diye güzelce tanımlamıştım. Benim bulduklarımdan başka bir tedavi önereceklerinden ve derdime derman bulacaklarından ümidi kesmiştim. Bana steroid iğnesi önereceklerdi ama bunca ay bu ağrıyı çektikten sonra şimdi kortizonlu iğneyi olmak istemiyordum. Çok moralim bozulmuştu.

Sonra iki doktor biraraya geldiler. Aralarında uygun tedavi için fikir alışverişi yapmaya başladılar. İlaç tedavisinde hemfikir görünüyorlardı.

Teşhisi koyan bayan doktor, muayene eden erkek doktora, sen simit sevmezsin ama, ben simidin iyi geleceğini düşünüyorum dedi. Aralarında yarı anlaşılır yarı anlaşılmaz konuştular. Benim çıkarımıma göre bu medikal minder tayfasının bir tarafı düzelteceğim diye, başka bir tarafa bası yaparak orayı bozduğundan söz ediyorlardı. Ben zaten minder kullanıyorum dedim. O sizin kullandığınız gibi değil dediler ama simit değil de visco minder reçete etmeye karar verdiler.

İlaçları okudum, ağrı kesici ve kas gevşeticiydi, 2 haftalık bir tedavi. Ama bunlar ağrı kesici, 2 yıldan sonra geçmediyse etki edecek mi, tedavi edecek mi, etmezse ne olacak dedim. İyileşmeyi hızlandırıcı özelliği olduğunu, tedavi olmazsa iğne düşünülebileceğini, 3 hafta sonra kontrole gitmemi söylediler. Reçete ettikleri yastığı medikal malzeme deposuna sordum, benim kullandığımdan üstün yanı olan bir minder yoktu bu durum için.

İlaçları içerken ağrım kesildiği için tüy gibi oldum, kuyruk sokumumu unutup, temkinli davranmaya ihtiyaç duymadan oturup kalkmaya başladım. Bu arada minderden sıtkım sıyrılmıştı. Hem ilaçların rahatlama etkisiyle, hem de bunca zaman oturdum yeter dedim, kaldırdım attım. Yalnız aynı dönemde, ofiste kullandığım koltuğu iyice aşağı indirdim, artık resmen kaykılarak oturuyorum. Bunun vücudumun her yeri için çok daha rahat olduğunu farkettim. Boynum bükülmüyor, belim ağrımıyor, mouse kullanırken bileğim bükülmüyor. Yalnız karşıdan gelenler beni göremiyorlar.

İlaçları kesince ağrı hafiften tekrar başladı. Bu artacak herhalde yine dedim. Sonra geçenlerde aylardan beri kuyruk sokumumun ağrımadığını farkettim. İşte unutmuşum bile. Artık zaman mı geçirdi, minder mi kötü geliyordu, sandalyenin alçak olması mı yaradı, ilaçlar mı yaradı bilinmez. Ama bir daha da kimse beni minder kullanmaya ikna edemez. Çünkü doğumdan beri ara sıra oturduğum bölgede tahriş yaşıyordum ve bunun sebebini bir türlü bulamıyordum. Sanırım minder yüzünden ağırlığım hep bir bölgeye biniyordu. Minderi bıraktığımdan beri bu konuda hiçbir sıkıntım kalmadı.

Doğumdan sonra kuyruk sokumunuzda ağrı olursa neler yapabilirsiniz:

Hamileyseniz!!! : Eğer normal doğum düşünüyorsanız bu konudan doktorunuza söz edin. Tüm spor yaralanmalarında olduğu gibi :) bu durumda da yaralanmadan hemen sonra yapılabilecek bazı uygulamaların (soğuk uygulaması gibi) çok yararlı olabileceğini okumuştum. Sık görülmese bile hazırlıklı olmuş olursunuz.

  • Ağrı çok yoğunken fazla oturmamaya çalışın. İlk günlerde otururken minder kullanmanız yararlı olabilir. Ama bence uzatmamakta yarar var.
  • Bir-iki hafta sonra hala yoğunsa hemen bir doktora gidin. Emzirirken kullanılmasında sakınca olmayan ilaçlarla sizi müthiş rahatlatabilirler. O sıkışık günlerde çaresi olduğu halde bir de ağrıyla uğraşmanın hiç gereği yok.
  • Düzenli akupunkturun işe yarayacağını düşünüyorum.
posted on 08 Ocak 2010 Cuma 15:24:09 UTC  #    Yorumlar [2]
# 21 Aralık 2009 Pazartesi

Blogcu Anne'nin oluşturduğu Pozitif Doğum Hikayeleri sitesinde yazılar hızla çoğalıyor. Biz de Hande'nin doğum hikayesi üzerine doğum hikayelerini paylaşmak isteyen annelerimizin hikayelerini yayınlamaya devam ediyoruz. Bu hikaye için Yeşil Anne'ye çok teşekkür ederim. Eminim benzer sıkıntılar yaşayan annelerin çok işine yarayacak.

Negatif denilemeyecek kadar harika
Pozitif denilemeyecek kadar çetrefilli bir anı dizisi

- Evlenme teklifini kabul ettim evet, ama ben 16 yaşımdan beri hipotiroidi hastasıyım ve bu hastalık vücudumdaki her şeyi etkiliyor. Benim bebeğim olamayabilir ve sen bebekleri çok seviyorsun, sürekli onlardan bahsediyorsun. Emin misin?

diye sordum. Eşim, hiç tereddüt etmeden bana şu cevabı verdi;

- Bebeğimiz bir şekilde olur, tıpta her şey mümkün, yine de başaramazsak evlat ediniriz. Ama ben senin gibi bir insanı bir daha bulamam. Gel evlenelim…

İşte bizim hikayemiz böyle başladı. 2007'nin Kasım'ında tanıştık, 2008'in Temmuz'unda evlendik. Bebeğimizin de aynı hızla hayatımıza gireceği aklımın köşesinden geçmezdi. Bunun için hala şükrediyoruz.

Hamile olduğumu 10 Eylül sabahı evde yapılan test çubuğundan öğrendiğimde eşim evdeydi. Korunduğumuz için ihtimal vermiyorduk. Eve en yakın poliklinikte 5 haftalık hamile olduğumu öğrendik. Son 3 aydır tiroit ilacımı ihmal etmiş olmam çok can sıkıcıydı. Üstelik hamile olduğumdan habersiz antibiyotik tedavisi görmüş ve röntgen de çektirmiştim. Doktora bunları anlattık ve ilk bebeğimiz olduğunu söyledik. Ne dese beğenirsiniz; "Sen şimdi bunu doğurmak istersin". Çok sinirlendik ve bir hışımla odadan çıktık. Yolda kendisine bol bol küfür ettik. Ne yazık ki takip eden birkaç gün içinde iki doktordan benzer cevaplar aldık. Gittiğimiz bir başka doktor yorum yapmak istemediğini söyledi. Durumun bu kadar vahim olduğuna inanmak istemiyorduk. Gece uykularımız bitmişti, ben ağlamaktan kendimi alamıyordum. Annelik bende çoktan başlamıştı.

Oysaki sevinmek istiyordum. Çünkü bu bebek bir mucizeydi, imkansız denilebilecek bir şey gerçekleşmişti. Demek ki bebeğimiz gelmek istiyordu, neden herkes ağız birliği etmiş gibi işi zorlaştırıyordu?

İkna olamadık ve bir başka doktora gittik. Bebeği aldırmam için bir sebep olmadığını söyleyip, gülümsediğinde bize bahar geldi. Onu soru yağmuruna tuttuk. Hala korkuyorduk. Tek yapılması gereken ilacıma başlayıp doz ayarlaması yapmaktı. İlk tarama testinde tekrar değerlendirebileceğimizi ama rahat olmamızı söyledi. Bundan sonra hep olumlu düşündük. Eşim beni çok iyi motive ediyordu. Ama birbirimizden sakladığımız bir ortak gerçek vardı, ikimiz de deli gibi korkuyorduk. Haftalar geçip, taramalar yapıldıkça korkularımız hafifledi. 24. haftaya kadar her şey yolundaydı. Bebek iyi gelişiyordu. 24. haftadan sonra anlaşılmayan bir nedenle bebeğin gelişimi haftasına göre eksik kalmaya başladı. İlk zamanlar doktor bunun olabileceğini, endişelenecek bir şey olmadığını söylüyordu. Önce bir, sonra iki, üç hafta geri derken yine haftalar geçti.

Uykusuz geceler geri geldi
Doktor bir gün ilk ultrason görüntülerimi istedi. Geç döllenme olabileceğinden şüpheleniyordu. Ultrasonlarıma baktıktan sonra, döllenmenin iki hafta geç gerçekleştiğini, böyle durumların olabileceğini ve iki hafta geç döllenmeyle beraber bebeğin iki hafta geriden geldiğini ve bunu normal saydıklarını söyledi. Yani sonuç olarak doktorun geç döllenme tahmini doğru değilse bebek 4 hafta geriden bir gelişme sergiliyordu. Bu da bizi inanılmaz endişelendiriyordu. 4 hafta koca 1 ay demekti. Evet, kilo alıyor, gelişiyordu ama açığı kapatamıyordu.

Doktorumuzun "geç döllenme" açıklaması içimizi rahatlatamadı. Bu doktor 20. haftada kontrolünde sezaryenin güzelliklerini, normal doğumun risklerini anlatırken gözümüzde çok kredi kaybetmişti. Başka bir doktor daha bulduk. Artık çok yorulmuştuk. Doğuma 4 hafta vardı. Yeni doktor ise geç döllenmenin olmadığını her şeyin takvime uygun olduğunu ve evet çocuğun geriden geldiğini ama endişelenmemiz gerektiğini söyledi. Bir sonraki kontrolde artık o da endişeliydi. Bize femur kısalığından (ayaklarda kısalık) bahsetti. Bizi Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum A.B.D. Uzmanı Doç. Dr. Münire Erman Akar'a yönlendirdi.

Spinal sezaryen
Münire hanım'a gittiğimizde artık 37 haftalık hamileydim. Bebeğin normalden küçük olduğunu, korkmamamızı, plasentayla alakalı bir durum olabileceğini söyledi ve doktorumun femur kısalığı şüphesini onayladı. Aynı zamanda amniyon sıvısında azalma başladığını söyledi ve bunun takibi için 4 gün sonrasına randevu verdi. O gün gittiğimizde "Bugün hemen seni yatıralım, yarın sabah bebeği alalım" dedi. "Bebeği almak mı? Sezaryen doğum öyle mi? Ama ben normal doğum istiyorum." dediğimde, bana amniyon sıvısında oldukça azalma olduğunu, bundan sonra beklemenin bebeği tehlikeye sokacağını, bebeği biran önce dünyaya getirip dışarıda kilo aldıracağımızı söyledi. "Neden sezaryen?" diye sorduğumda, zaten bebeğin şu an içinde bulunduğu durum yüzünden (sıvı azalması) strese girdiğini ve onu normal doğumla zorlamanın gerçekten tehlikeli olabileceğini söyledi. Çok netti, pozitif ve samimiydi. Hiç tereddüt etmeden olması gereken, "bebeğimiz için sağlıklı olan buysa tamam" dedik. Ama gerçekten hep normal doğum yapacağımı zannediyordum. Şaşkındım.

Son 24 saat
Amniyon sıvısı az olduğundan bir gece önce yatırılmıştım. Bebeğin her an kontrol altında olması ve herhangi bir aksilikte müdahale edilmesi gerekiyordu. Sabaha kadar gözlem odasında NST'ye bağlı kaldım ve 30 dakikada bir tansiyonum ölçüldü. Serum bağlandı ve su dahil hiçbir şey içip, yiyemedim. Beni oraya direkt ameliyat kıyafeti giydirip aldılar çünkü orası ameliyathane bölümündeydi ve aynı zamanda bir bakıma doğuma hazırlık salonuydu. O geceyi hayatım boyunca unutamayacağım. Tam 4 normal doğum yapacak anne adayının çığlıklarına şahit oldum. 2 sezaryen doğum oldu. Tabi ki hiç birini görmedim. Paravanlarla her anne adayı birbirinden ayrı bölmelerdeydi. Sadece sesler duyup tahminde bulunmaktı benimkisi. O inlemelerden sonra normal doğumdan korkar oldum. Üzgünüm.

Sabah 7'de beni ameliyathaneye aldılar. Spinal sezaryenin, epidural sezaryenden farkı bildiğim kadarıyla; omuriliğin spinal(beyin omurilik sıvısı) boşluğuna enjeksiyon yoluyla anestezi yapılması. Epiduralli sezaryende spinal boşluğu çevreleyen epidural aralığa kateter yoluyla anestezi yapılıyor. Spinal enjeksiyon daha “direkt” olduğu için etki hemen başlıyor. Epidural anestezide kateter yoluyla gerekli süre boyunca anesteziyi idame ettirmek için tekrarlayan dozlarda ilaç verilebiliyor.

Bu işlemler 1 saate yakın sürdü. Uyuşmadan sonrası çok çabuk gerçekleşti. Ben bu arada usul usul ağlıyordum. Bebeğimin sağlıksız doğmasından çok korkuyordum. Münire hanım saat 08.12’de "Bu beyefendi sarışın olacak galiba" dediğinde gözyaşlarım tamamen boşaldı. Konuşamıyordum. Bunca psikolojik yorgunluğun üstüne ağlamaktan başka bir tepki veremiyordum. Anestezi uzmanı gözyaşlarımı silerken, çocuk doktoru bebeğimi yanıma getirdi. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Onu kucaklayamadım çünkü hala kollarım ve başım bağlıydı ve yeşil perdenin arkasında işlemler devam ediyordu. Bebeğimi öptüm, kokladım ve canım, canım diyebildim...

Bebeğim 28 Nisan 2009 Salı günü 08.12 de (37 + 6) haftalık, 48cm ve 2885 kg. olarak dünyaya geldi.

Doğum ve sonrası
Bebeğimizin doğduğu gün odada tüm aile sevinç sohbetleri yaparken, çocuk doktorunun gelip, muayeneden sonra sol bacağında 2 cm. kısalık görmesi hepimizi mahvetti. Kalça çıkığından şüpheleniyordu. 1 aylıkken çekilen ultrason ile hiçbir problem olmadığı bebeğin bacağını diremesi sonucu da olsa bir muayene hatası olduğu ortaya çıktı.

Özel odada olduğumuz ve kadın doğum katında olmamamız nedeni ile hemşireler tarafından unutulmak fakat emzirme hemşiresi tarafından sıkça ziyaret edilmiş olmak emzirmeyi öğrenmeme ve sütümün çabuk gelmesine yaradı.

Kayınvalidemin güzel yemekleri ve annemin gece-gündüz refakati eşliğinde çok güzel bir lohusalık dönemi geçirdim.

Elbette özellikle geceleri sezaryenin cefasını çok çektim. Ama bebeğim sağlıklı doğmuştu ya bana artık kurşun işlemezdi.

Bebeğimiz doktorumuzun söylediği gibi, açığı doğduktan sonra çok çabuk kapattı ve şu an boyu ve kilosu ayına göre tam da olması gereken seviyede.

Tüm bu çetrefilli dönemden sonra hiçbir kuvvet beni "paranoyak annelik"ten uzaklaştıramadı.
 
Her şeye rağmen

  • Fiziksel açıdan çok sorunsuz bir hamilelik geçirdim
  • Bebeğim karnımda hep çok hareketliydi
  • Elimden geldiğince, en çok da eşimin yardımıyla hep olumlu ve mutlu bir hamilelik geçirmek için çabaladım
  • Bize gelen mucize için hep şükrettim.

Yeşil Anne

posted on 21 Aralık 2009 Pazartesi 22:16:29 UTC  #    Yorumlar [8]
# 15 Aralık 2009 Salı

Blogcuanne harika bir sayfa yapmış ve birçok anne de bu sayfaya harika doğum hikayelerini yazmaya başladılar. Keşke hamileyken okumuş olsaydım bu yazıları diye aklımdan geçmedi değil. Yazıları okudukça duygulandım ve artık bir epidural sezaryen hikayesi yazma zamanı gelmiştir dedim.

2007 Haziran ayında korunmayı bıraktıktan 15 gün sonra eczaneden aldığım testin pozitif çıkmasıyla sarhoşa dönmüştük. Aynı gün bir grup arkadaş hafta sonunu geçirmek için şehir dışındaydık. "Nasıl doğum yapacaksın?" sorusu ilk kez o akşam, yeni tanıştığımız bir bayan doktor tarafından soruldu. Eşimle güldük, bunu bilemeyeceğimizi, normal istediğimizi ama bunun kararını doktorumuzun verebileceğini söyledik (daha sonra bu cümleleri kaç kere başka insanlara telaffuz ettiğimi hatırlamıyorum maalesef). O da bize bütün hafta sonu normal doğum diye bir şey olmadığını, bunun adının vajinal doğum olduğunu ve aklı başında hiçbir insanın vajinal doğumu seçmemesi gerektiğini ve vajinal doğumda yaşanmış bin bir türlü kötü hikayeleri anlattı. Birden son zamanlarda çevremde hiç kimsenin normal doğum yapmadığını fark ettim. Hafta sonum berbat geçtiği gibi, içime de bir sıkıntı yerleşti.

Öyle bir doktor bulmalıydık ki, bize son dakikada bir bahane bulmasın. Normal doğumda da tecrübeli olsun. Doktor randevumuza ilk gittiğimizde hazırlıklıydık. 6 haftalık hamileydim. Düşüncelerimizi açık açık anlattık. "Eğer mecburiyetten sezaryen olacaksam, bunun gününü ben seçmeyeceğim. Doğuramadığım takdirde beni acil sezaryene alırsınız, hatta epiduralle normal doğuma girerim, olmazsa sezaryene geçiş yapılır" diye pazarlık ettikten sonra, doktorumuz bizim ne kadar doğru kararlar verdiğimiz konusunda bizi yüreklendirdi.

Başlarda her gün yürüyüş yaparak ayda en fazla bir kilo alıyordum ve hiçbir sıkıntı yaşamıyordum. Ama 24. hafta kontrolümde 1 ayda 4 kilo aldığımı öğrendim. Doktorum 50mg’lık glikoz yüklemesi istedi. Sonuç normal çıktı. 28. hafta kontrolümde üstüne 4 kilo daha eklemiştim. Doktorum bende gebelik diyabetinin olduğundan emindi.  Bu sefer direk 100mg’lık glikoz yüklemesi yaptırdı. Haklıydı. Beni hemen endokrin’e yolladı, harika bir doktora. Bu arada Amazon'dan sipariş verdiğim hamilelik egzersizleri de gelmişti. Her gün iş yerimde öğle molalarında bu egzersizleri yapmaya ve çok sıkı bir diyet uygulamaya başladım. Ufak tefek dengesizliklere rağmen işler yoluna girmişti. Bebekte hızlı büyüme olmamıştı ve bu çok sevindiriciydi (daha önce bebeğimin kilo almaması için dua edeceğim hiç aklıma gelmemişti).

Yoğun bir çalışma temposu devam ediyordu. Doğuma kadar işleri yoluna koymak için koşturuyordum. 38. haftamı bitirmiştim ki bir sabah eşimin beyin damarlarına gelen bir pıhtı yüzünden sağ tarafına hafif bir felç geldi. Bu vesile ile doğum iznine ayrılmış ve eşimle birlikte hastaneye yatmış olduk.  Neyse ki 4. günün sonunda tamamen iyileşmişti. Yalnız bu arada benim şekerim delirmişti. Hastaneden çıkacağımız gün doktorumu görmeye gittim. Şekerimin dengesinin bozulması, Can'ın kafa çapının 37 cm olması ve 39.hafta olmasına rağmen Can’ın hiçbir gelme belirtisi göstermemesi üzerine doktorum “bence hemen yarın alalım” dedi. Dünyam yıkıldı. Ciddi bir sağlık sorununu henüz atlatmıştık ve diyabetten bebeğimin zarar görme ihtimali beni çok korkutmuştu. Zaten eşim bu 8 aylık süreçte artık doktorların normal doğum yaptırmayacaklarına kanaat getirmiş ve pes etmiş durumdaydı. Başka doktora da gitsek durum değişmeyecek gibi görünüyordu. İstemeye istemeye kabul ettik ve o gece evimizde yattıktan, bütün gece "haydi Can gel" dedikten sonra hastaneye gittik.

Çok duygusallaşmıştım, sürekli gözlerim doluyordu. İkinci doğum olarak ameliyathaneye alınmıştım ama acil bir hastanın gelişiyle yaklaşık bir buçuk saat beklemiştim. Bu aksaklık yakınlarıma haber verilmediği için onlar meraktan ameliyathaneyi basmak üzerelerken ben doğuma girmişim.

Epidurali yaptıktan sonra ellerimi ve başımı sıkı sıkı bağladılar. Önüme de yeşil bir örtü çektiler. Kısa süre sonra bebeğimi dışarı çıkardıklarından emindim ama hiç ses yoktu. "İyi mi, iyi mi?” diye seslendim etrafımdakilere, onlar hastane yönetiminin istediği evrakları tartışıyorlardı. Beni duymadılar. Aspiratörün sesi geliyordu. Az sonra Can ağlamaya başladı ve anında ben de. Tekrar "nasıl, nasıl kaç kilo" (ilk kilosunu sorduğuma hala inanamıyorum) dedim ama yine duymadılar. Sonra bir hemşire "çok ağlıyor bu bebek şunu susturup öyle giydireyim" dedi ve Can’ı birkaç saniyeliğine koynuma soktu. Gerçekten de anında susmuştu. Ben ise hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Başka bir hemşire bu hep oluyor diyerek gözyaşlarımı silerken Can’ın oldukça sağlıklı olduğunu ve dışarıda babasına teslim ettiklerini söyledi. 

Kadın doğum katında özel oda olmamasından dolayı farklı bir kata yerleşmemin avantajını yaşadım. Beni yukarıda unutmuşlar ve diğer bebekler çok ağladıkça tepsi tepsi biberonlar taşınırken, alt katta bizimki 24 saat emdiği ve bağırdığı halde bize bir şey düşmemişti. Böylece 3. gün gerçek anlamda sütüm gelmeye başladı.

Hamilelikle başlayan ve övüle övüle bitirilemeyen ağrısız epidural sezaryen tam da başıma gelmişti. Böylece;

  • Doğumun üzerinden 24 saat geçmeden eşofmanlarımı giymiş, yürümeye başlamıştım. Doktorum tarafından, "bugüne kadar en hızlı ayağa kalkan ve en sorunsuz hastası" ilan edilmiştim.
  • Buna rağmen oğlum ağladığında yanı başımda duran yataktan onu alıp emzirebilecek ve altını değiştirebilecek hale gelmem neredeyse 3 haftamı aldı.
  • Sütle birlikte oğluma daha fazla ilaç gitmesini engelleyebilmek için her ne kadar hiçbir iğne yaptırmadım ve ilaç içmediysem de çok ciddi ağrılarım vardı. 
  • Her ne kadar doğum sonrası hiç yatmamış olsam da, oğlumla 4 günlükten itibaren düzenli dışarıya çıkmış olsak da gerçek anlamda rahat rahat yürümem 2 ayımı aldı.
  • O güne kadar hiçbir barsak problemi çekmemiş bir kişi olarak, ameliyattan sonra en az 3 hafta tuvalette her gün normal doğum yaptım. İçim acıyor çığlıklar atıyordum.

Evet sezaryende belki önceden acı çekmiyorsunuz ama tam bebeğinizin size ihtiyacı varken hem siz hem de bebeğiniz haftalarca başkalarına muhtaç hale geliyorsunuz.  Eğilip doğrulamıyor hatta rahat yatamıyorsunuz bile. Hayretler içinde tabloyu inceliyorum. Yeni neslin hepsinin mi çatısı dar? Eskiden bu kadar dolanmayan kordonlar neden son yıllarda bir olup çocukları boğmaya çalışmaya başladılar?

Belki sezaryen olmam kaçınılmazdı. Ama hiç değilse doğum gününü ve saatini oğlumun kendisi seçemediği için çok üzgünüm. Oğlumun kendi kişiliğini oluşturması benim için her zaman çok önemli. Doğum da bunun bir parçasıydı ama maalesef olamadı.

Bu süreç içinde hep yanımda olan eşime, canım arkadaşlarım Elif Aysan ve Prof. Dr. Berrin Aktekin’e, bana emzirmeyi öğreten Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi emzirme ebesine ve de tabi Annelerime Teşekkür Ederim. Bu dönemi sizin sayenizde çok güzel geçirdim.

Hande Sağanak

posted on 15 Aralık 2009 Salı 21:45:52 UTC  #    Yorumlar [11]
# 10 Aralık 2009 Perşembe

Pozitif Doğum Hikayeleri
Sezaryen oranının artmasında bir önceki kuşağın efsaneleştirdiği korku dolu doğum hikayelerinin önemli payı olduğunu düşünüyorum. Umarım blogcuanne'nin bu girişimi daha fazla annenin şansını denemesini sağlayacak. Bizim normal doğum hikayemizi de okuyabilirsiniz.

Bebeğime Ne Alsam
Sermin'in desteğiyle, çocuğunuza alıp beğendiğiniz ürünler hakkında yazabiliyorsunuz. Gerçek kişilerden, denenmiş ürünler. Ben de ingilizce seti hakkında yazmıştım.

Haydi Oynayalım
Aktivite bloglarına bayılırım. Zaten az bulunan vaktinizde acaba ne yapsak çocuğumla birlikte diye düşünmek yerinde, şöyle bir dolaşırsınız, birebir uygulamasanız bile hemen ilham gelir. Çiğdem çok iyi düşünmüş, kollektif olması daha da iyi olmuş. Ben de ilk fırsatta yazacağım.

Bilmeyen, benden duyan varsa, okuyun, yazın, siz de katkıda bulunun. Başka bildikleriniz, sevdikleriniz varsa yorumlara yazın.

posted on 10 Aralık 2009 Perşembe 21:02:22 UTC  #    Yorumlar [3]
# 25 Kasım 2009 Çarşamba

Doğumdan Sonra Hayat Var mı Dizisinde:
Doğumdan Sonra Hayat Var mı? 
Doğumdan Sonra Hayat - Uyku
Doğumdan Sonra Hayat - Alışveriş
Doğumdan Sonra Hayat - Yardım İhtiyacı
Doğumdan Sonra Hayat - Bebek Bakımı

Doğumdan Sonra Hayat Var mı?

Çevrenizde bebekler gitgide çoğalmıştır. Yeğenler, arkadaş çocukları derken, sıranın size yaklaştığını hissedersiniz. Hastane ziyaretlerinde sükunet ve şaşkınlık hakimdir. Mışıl mışıl uyuyan bir avuç bebek, yorgun ve şaşkın anne, heyecanlı, neşeli baba, gururlu babaanne olabilir karşınıza çıkan karakterler. Bebekler daha yakınınıza düştükçe, ev ziyaretleri ya da birlikte gezmeler seviyesine gelindiğinde kaosu biraz hissetmeye başlarsınız. Daha ileri gidip, bebekli bir arkadaşınıza yardım etmeye kalkışırsanız, önünüzdeki tabloda kendinizi hayal etmek artık zorlaşır. Şu evi biraz toparlasalar daha iyi olmaz mı, bu bebek neden bu kadar ağlıyor hasta mı, bu kadar malzemeye ihtiyaç var mı, çocuktan başka konu konuşulmaz mı, ben çocuk yapmayayım, ya da benim çocuğum uslu olur gibi uyduruk düşünceler üretir beyniniz. Hormonlarınız fazla korkmamanız için sizi derinlemesine düşünmemeye sevk eder. İnsan türü üremeye devam etmelidir.

Bebekler süper canlılardır, pozitif enerji yumağı gibidirler. Bebek sevmeye gittiğinizde, dönüşünde meditasyon yapmış gibi rahatladığınızı hissedersiniz. Kısa süreli bebek ziyaretlerinde, sever ve ayrılırsınız. Eğer özellikle bebek seven biriyseniz, aklınızın bir bölümü ayrıldıktan sonra bir süre daha bebekte kalır. Çocuklu tanıdıklarınız da sizi sürekli bebek yapmaya teşvik etmektedirler:

Dünyanın en güzel şeyi!
Çocuksuz hayat olur mu!
Olunca anlarsın!

Buradan sonrasını biraz hızlı anlatayım. Bir şekilde o kararı alırsınız, ya da doğa size kararını bildirir. Kimileri için kolayca, kimileri için yıllarca süren emeğin meyvesi olarak gerçekleşir hamilelik. Daha şimdiden sizin hatırınızdan çok, bebeğin cinsiyeti, planlanan ismi sorulmaya başlanmıştır. Herkes size yardımcıdır, herkes size sempatiyle yaklaşır, kendinizi prenses gibi hissedersiniz. Ta ki, karnınızın büyüklüğünün karşınızdakinin gözlerindeki bakışına yansıması "aa ne sevimli"den, "ay çok kocaman"a doğru dönmeye başlayıncaya kadar. İşittiklerinizin de rengi değişmiştir:

Uykusuz gecelere hazır mısın? Uyuyabiliyorken uyu!
Doğum sonrası için alışverişlerini şimdiden yap!
Kim yardım edecek?
Bebek bakımını öğren!

Kafanız karışmıştır. Hamilelikte bölük pörçük uyuduğunuz uykudan daha ne kadar kötü olabilir? Türlü çeşit üründen size lazımlar nasıl seçilebilir? Eşiniz de yardımcı olursa, daha ne kadar yardım gerekebilir? Bebek bakımı mı?

Bu dizide size buz dağının görünmeyen yüzünü anlatmaya çalışacağım (e, evet biraz iddialı oldu, neyse yazılarda yardım edersiniz, MİM yani). Henüz hamile olanlar için koca göbek inince başlarına neler geleceği ile ilgili fikir vermeye, kendilerini hazırlamalarına yardımcı olmaya çalışacağım (tamam canım ben tek başıma nasıl anlatayım hepsini, MİM işte, yazın siz de bayram tatili var önümüzde, yorumlara linkini eklemeyi unutmayın :))

Yorumlardan ve MİM'lerden Linkler:
http://annecafe.blogspot.com/2009/11/mesgule-dusurdum-kendimi.html
http://annecafe.blogspot.com/2009/11/lkg-lohusa-kadnn-gunlugu.html
http://annecafe.blogspot.com/2009/12/dogumdan-sonra-hayat-yardm-alma-lkg.html
http://annecafe.blogspot.com/2009/12/dogumdan-hemen-sonra-hayat.html

http://caninguncesi.blogspot.com/2009/08/hamilelik-ve-annelikte-sozluklerimize.html (A'dan Z'ye)
http://caninguncesi.blogspot.com/2009/08/bu-sefer-de-sozluklerimizden-ckanlar.html (A'dan Z'ye)
http://blogcuanne.com/2009/12/03/dogumdan-sonra-hayat-var-mi/
http://www.cocuklacocuk.com/cocuklarla-hayat-var-mi (ikinci çocuktan sonrası)
http://ozguranne.blogspot.com/2009/12/uyku-konusuna-hzl-baks-annenin-uykuyla.html
http://huysuzvetatli.blogspot.com/2009/11/aman-diyim.html

posted on 25 Kasım 2009 Çarşamba 14:45:36 UTC  #    Yorumlar [16]
# 13 Kasım 2009 Cuma

Konu sıcakken, yeni gelmiş bir haberi paylaşmak istedim:

 "VAN (A.A) - 12.11.2009 - Hacettepe Üniversitesi (HÜ) Nüfus Etütleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Sabahat Tezcan, Türkiye'deki sezaryen ile doğum oranının son 5 yılda 16 puan yükselerek, yüzde 75'in üzerinde artış gösterdiğini belirtti. Tezcan , "Anne ya da bebek sağlığı tehlikede olmadığı sürece, sezaryen ile doğumun anne ve bebek için zararı var. Bu nedenle bunu hiçbir zaman önermiyoruz" dedi.

Tezcan, 2008'de 10 bin 525 kişi ve 15-49 yaş arası 7 bin 405 evli kadınla görüşüldüğünü vurgulayarak, amaçlarının kadınların doğurganlık düzeyi ve doğurganlıktaki değişimler, bebek ve çocuk ölümlülüğü, aile planlaması, anne ve çocuk sağlığı ile beslenme konularında güncel ve güvenilir bilgi üretmek olduğunu ifade etti.
Tezcan, Sezaryen ile doğumun tüm dünya ülkelerinde kabul görmemesine rağmen ülkemizde her yıl biraz daha artış gösterdiğini anlatarak, Dünya Sağlık Örgütü tarafından yüzde 12 ile 15 oranında kabul edilen sezaryen ile doğumun, Türkiye'de şu anda yüzde 37 olduğunu ifade etti.

Tezcan, sezaryen ile doğumun doktorlar tarafından tavsiye edilmediği halde kadınların isteğine bağlı olarak gerçekleştiğini bildirerek, şunları kaydetti:
''Sezaryen ile doğum oranı, özellikle kentlerde yaşayan öğrenim durumu yüksek kadınlar ile refah düzeyi daha fazla olan ailelerde çok yüksek. Sezaryen ile doğum hızı eğitim ve refah düzeyiyle birlikte artmaktadır. En yüksek eğitim ve refah düzeyinde yüzde 60 veya üzeri olan sezaryen oranı, en düşük eğitim ve refah düzeyinde sezaryenle gerçekleşen doğumların üç katından daha fazladır. Bu çok fazla arzu etmediğimiz bir yöntem. Fakat annelerin doğumdan çekinmesi, bir takım korkularının olması sezaryen ile doğumu tetikliyor.Bunun önüne geçilmesi için bakanlık düzeyinde bir çalışma yapılması gerekiyor'' dedi.  "

posted on 13 Kasım 2009 Cuma 12:38:09 UTC  #    Yorumlar [0]
# 12 Kasım 2009 Perşembe

Normal isteyip sezaryen olmak zorunda kalanlar istisnasız olarak rahatsızdırlar sezaryen olmuş olmaktan. Keşke üzmeseler kendilerini, şanslarını denemişler sonuçta.

Ben sezaryen kararının çok artmasında, özellikle bir kuşak öncemizde yapılan normal doğum hikayelerinin efsaneleştirilmesinin etkili olduğuna inanıyorum. Günümüzde o zaman zorlukla doğurtulan bir sürü durumda zaten hemen sezaryene dönülüyor. Zor doğum riski çok büyük değil aslında. Keşke daha fazla anne şansını denese.

Bugün annesinin meleği 'nde Zeynep'in doğum şeklini sorguladığı yazısını okurken kendi rızası ile sezaryen olanlardan pişman olana çok rastlamadığımı farkettim. Bulmuşken henüz doğum yapmamışlar için paylaşayım dedim.

bu bir pişmanlık yazısıdır

Güncelleme: Bir ek yapayım dedim. Geçenlerde Bursa'ya gittiğimizde kebap yedim ve ertesi akşam hafif ishal oldum ama çok fena mide krampları oldu. Akşam 6 civarında başladı, saat 9'da yattım, sağa dön sola dön 12'ye doğru ancak uyudum. Sabaha kadar uykudan uyandırarak sıklıkla kramp girdi. Hani hep deniyor ya 24 saate kadar sürüyor falan. Sonra 3 gün daha aralıklarla yemek yedikçe mide krampı çektim. Doktora gittim, endoskopi yaptırdım, mikrobik gastrit çıktı. Belki zehirlenmiştim de. Yemin ederim, doğumun son 1 saatine kadar, doğum sancılarını o mide sancılarına 10 kez tercih ederim. Doktorum geldikten sonra epidurali verebilmeye başladılar ki, bu doğumdan 1 saat öncesiydi. Son 1 saatteki de çıkacak çocuğun yüz suyu hürmetine çekilir. Bir daha doğurursam hiç epidural yaptırmasam mı acaba, bakalım ne kadar acıtabiliyor?

posted on 12 Kasım 2009 Perşembe 07:44:59 UTC  #    Yorumlar [14]
# 21 Ekim 2009 Çarşamba

Pratikanne beni mimlemiş. İnsanın kendi ilginç yönlerini yazması çok zor, çünkü bana benim her şeyim son derece normal geliyor, hatta bu yaşımda bile bazen niye başkaları benim gibi değil diye şaşırıyorum, ilginç geliyor insanlar :) O yüzden ben ilginç yanlarımı yazmayayım, beni tanıyanlar ve tanımış kadar olanlar lütfen yorumlara benimle ilgili ilginç buldukları şeyleri yazsınlar, dürüst olabilirsiniz :)

Ben en iyisi bu anne olma işine girdikten sonra öğrendiğim ve ilginç bulduğum 7 şeyi yazayım:

  1. İdrar sterilmiş. Bir enfeksiyon durumu yoksa tabi. Yenidoğan sünnetine karar verirken, nasıl temiz tutacağız biz bu ortamı diye kaygılanırken öğrenmiştim.
  2. Göz renginin değişmesi durumu. Bebeklerin göz renginin sonradan değiştiğini herkes bilir. Süt emdiği sürece değişir derler. Meğer, gözlerdeki rengi sağlayan pigmentasyon, güneş ışığı ile gelişimini tamamlıyormuş. O yüzden bütün bebeklerin gözleri açık renk, gri gibi oluyor. Büyüyünce gözü açık renk olacak olan bebeklerin de minikken gözlerinin cam gibi apaçık olduğunu tespit ettim.
  3. Amniyotik sıvıya ve süte yiyeceklerin tadının geçmesi durumu. Bebek anne karnında suyun içinde hıçkırıyor, esniyor. Arada bir de, gluk, amniyotik sıvıdan bir parça yutuyor. Daha doğmadan yaşayacağı ekolojideki yiyeceklerin tadına alışıyor. Süte de yiyecek tadının geçtiğini biliyordum ama dozunu kestirememişim. Taze soğan, palamut aromalı sütleri nasıl bayıla bayıla içiyorlar hayret doğrusu. 
  4. Süt mekanizması. Başlı başına bir ilginçlik abidesi. İki hormonumuz var, prolaktin, oksitosin. Prolaktin sütü üretiyor, oksitosin salıyor. Aslında bebek emmeden önce de süt var, o anda üretilmiyor, ama sürekli akmaması lazım tabi. Oksitosinin salınımı prolaktini tetikliyor. "Hadi kardeşim içiyorlar işte sütleri, biraz daha üret". Oksitosin çok garip bir hormon, mesela bebeğin ağlamasını duymanızla sütü salıverebiliyor. Duş alıyorsunuz, bebek ağlıyor, banyo yapmaya çalışırken, şıp, şıp, şıp. Bir şeye duygulanıyorsunuz, gözünüz doluyor, aynı anda göğsünüz sızlıyor. Garip ötesi.
  5. Bu oksitosin arkadaşımız doğum kasılmalarından da sorumlu. Yani daha doğum başlamadan başlıyor çalışmaya. Suni sancı verilmesinin mekanik bir müdahele olduğunu sanırdım. Suni sancının damardan verildiğini duyunca şok geçirdim. Suni sancı dediğimiz şey de aslında oksitosinin ta kendisiymiş.
  6. Nescafe türk kahvesinden daha fazla kafein içeriyor, sertliğiyle ün yapmış espresso ise bu 3 kahve türü içinde en az kafein içereni. Ne ilgisi var diyeceksiniz anne olmakla. Hamileliğim sırasında doktorum Alper Mumcu'nun bilgi dolu sitesini hatim ederken bu yazıdan öğrenmiştim. Gerçekten de nescafe bana çarpıntı yaparken, Espresso bazlı kahveler (Latte, Cappucino gibi) kendime getiriyor, zihnimi açıyor.
  7. Doktorların aynı konular için farklı şeyler önermesi. Her zaman doktorların görüşleri arasında farklılıklar olur. Ama bu çocuk işinde gerçekten ak'la kara şeklinde tezatlar olabiliyor. Çok yakın iki arkadaş konuşurken, arkadaşınız doktorunu referans göstererek bir şey öneriyor, siz sizin doktorunuzun tam tersi bir şey söylediğini söyleyince, her ikiniz de tamamen kafanız karışmış şekilde eylemsizlik haline geçebiliyorsunuz. Bu durumun bir bölümü çocuk doktorlarına pedagoglara sormamız gereken soruları sormamızdan kaynaklanıyorsa da, diğer yandan bu işte tek bir doğru olmadığını gösteriyor. Farklı yollar, insanlığın çeşitliliğini teşvik ediyor ve tür zenginliğine katkıda bulunuyor.
posted on 21 Ekim 2009 Çarşamba 19:26:43 UTC  #    Yorumlar [10]
# 14 Eylül 2009 Pazartesi

Bu benim için çok özel bir yazı. Uzun zamandır, harıl harıl çalışıyoruz ve size duyurmak için her geçen gün biraz daha sabırsızlanıyorum. Nurturia'yı açmamıza az kaldı. Nurturia logosuna tıkladığınızda ulaşacağınız anasayfada site açıldığında haberdar olabilmek için talepte bulunabilirsiniz.

Nurturia da nereden çıktı?
Nurturia, bizim Ilgaz doğduktan sonraki temel ihtiyaçlarımızdan ortaya çıktı. Hiçbir uzmanlığımız olmayan bu nadide konuda okuyorduk, doktorumuza soruyorduk ama yetmiyordu. Bu iş tecrübe işiydi. Diğer yandan, internetin dibini kazıyıp, kimi zaman acı tecrübelerle edindiğimiz bilgiler başkalarına yarasın istiyorduk. Kitubi'ye de zaten öyle başladım. Diğer yandan, İstanbul'da yaşamayan ailelerimiz Ilgaz'ın hayatında olmak, onunla ilgili güzel anları paylaşmak istiyorlardı. Fotoğrafları iyi kötü mail'le gönderiyorduk, ama her şeyi, herkese ayrı ayrı anlatmak mümkün değildi. Onlar da benim emzirme ve bez değiştirme aralarında anlattıklarımdan pek tatmin olmuş görünmüyorlardı. Anne, baba, çocuk ve sevdiklerinin dertlerini birarada çözebilecek bir platforma ihtiyaç vardı.

Nurturia ne demek?
Biliyorsunuz Kitubi'nin bir anlamı yok. Başlangıçta, çıldırmış olmalıyım ki iki dilde birden yazabileceğimi sanmıştım. O yüzden iki dilde de aynı şekilde okunabilecek bir isim seçmiştim. Nurturia global bir proje. nurturia.com.tr'yi türkçe açtıktan kısa süre sonra İngilizce olarak nurturia.com'u açacağız. Yine uzunca bir süre iki dilde de güzel ve anlamlı alan adı aradıktan sonra, türkçe karakterlerimizin de azizliği ile İngilizce'ye yöneldik. Sonra Nurturia'yı bulduk ve çok beğendik. Nurturia, Nurture'dan geliyor. "Nurture" yetiştirmek, bakmak, büyütmek anlamına geliyor. Nurturia'yı da bakılan, yetiştirilen yer anlamında kullanmak istedik.

Nurturia tam olarak ne işimize yarayacak?

Çekirdek aileniz: Nurturia ile, kendinize ait bir hesap açarak, orada nasıl bir ebeveyn olduğunuzu anlatırken, aynı zamanda çocuğunuz için de kendi hesabınıza bağlı bir hesap açabileceksiniz. Eşiniz de aynı gerçek hayatta olduğu gibi, çocuğunuzun sayfasına sizinle aynı haklarla erişebilecek. Bu hesapta ikiniz de onun sevdiklerinizle paylaşmak istediğiniz fotoğraflarını, marifetlerini kolayca güncelleyebileceksiniz. Bu basit güncellemeler, çocuğunuza ve size gelecek için anı olarak kalacak.

Aileniz, arkadaşlarınız: Aile bireylerinizi ve arkadaşlarınızı, yavru insanın marifetlerini görmeye davet edebileceksiniz Nurturia'ya. Ona anlattın, bana anlatmadın diye küsmeyecek kimse. Heyecanla bekleyecekler gelişmeleri.

Tecrübe paylaşımı: Keşke herkes işe en azından ikinci çocuktan başlayabilse. Ama yine de her çocuk aynı değil. Diğer yandan dertleriniz ilk defa sizin çocuğunuzda da ortaya çıkmış değiller, daha önce tecrübe edenler var. Onlara soru sorma imkanınız olacak, kaç yaşında, kaç çocuğu olan birinin yanıtladığını da görerek rahat rahat değerlendirebileceksiniz yanıtları. Sizin de başkalarının sorularını yanıtlayarak onlara yardım etme imkanınız olacak.

Gruplar: Nurturia ile istediğiniz türde grubunuzu kurup, kafadarlarınızla e-posta'nızı şişirmeden, rahat rahat iletişim kurabileceksiniz.

www.nurturia.com.tr adresine e-posta adresinizi bırakarak site açıldığında haberdar olabilirsiniz.

posted on 14 Eylül 2009 Pazartesi 19:59:08 UTC  #    Yorumlar [15]
# 13 Eylül 2009 Pazar

Pelvik kasları güçlendirmek için yapılan egzersizlere, Kegel Egzersizleri adı (ilk kez tanımlayan hekimin anısına) veriliyormuş. Benim anne adaylarına moral timsali kolay doğum hikayemi belki okumuşsunuzdur. Doğumdan sonra doktorum düzenli Kegel egzersizleri yapmış olmamın çok yararı olduğunu söylemişti.

Ilgaz'a hamileliğimin 36. haftasında Ilgaz fazlaca aşağı inmiş ve doktorum 2 cm açıklık tespit etmişti. Doktorum, "artık çalışma, egzersiz yapma, yatmana gerek yok ama dinlenmeye çalış, her an doğum başlayabilir" demişti. Ben ne olur ne olmaz diye Kegel'i de bırakmamın gerekip gerekmeyeceğini sormuştum, o da "devam et iyi gelir" demişti. Doğum, 38+2 de doktorumun tabiriyle "kitaplarda yazdığı şekilde" oldu bitti.

Özetle anne adaylarına tavsiye olunur. Hiçbir zorluğu yoktur, vakit almaz. Madem yararı biliniyor, yapmamak ayıp olur desek yeridir. Nasıl yapılması gerektiğini buradan okuyabilirsiniz.

posted on 13 Eylül 2009 Pazar 19:51:24 UTC  #    Yorumlar [6]
# 04 Eylül 2009 Cuma
Üniversitede bir ara "Sevgi yogası" kursuna gitmiştim. Hayata bakış açımı değiştirdiği söylenebilir. İsmini duyunca gözünüzün önüne elele tutuşup "lay, lay, lom, hayat güzel" şarkısı eşliğinde dönen insanlar geliyor olabilir. İsminin Sevgi yogası olması, aslında bunun bir meditasyon olduğunu, Yoga egzersizlerini içermediğini ifade ediyordu. Her hafta bir konu seçiliyor, bu öğretmen sorular soruyor, soruya konsantre olarak düşünmeden, sadece kendinizi beyninize gelen çağrışımlara bırakarak yaptığınız meditasyon sonra, herkes kendi deneyimlerini grupla paylaşıyordu. Böylece farklı kişilere, farklı konuların ne kadar farklı şeyler çağrıştırdığını da farketmiş oluyordunuz. Neyse, şimdi ben böyle yazınca kulağa pek hoş gelmese de ben çok yararını görmüştüm, tavsiye ederim.
 
Her seansın sonunda da, hocamız yoga felsefesini anlatır, bunu benimsetmeye çalışırdı. Büyük çoğunluğunu pek beğendiğim bu felsefede, vejetarjen beslenme anlayışından haz etmemiştim. Yine de besinin önemi üzerinde duran "ne yersek oyuz" yaklaşımından hoşlanmış, uygulamaya karar vermiştim. 1 yıllık emzirme tecrübesi sonunda kararımda durmuş sayılırım (otobur = ıspanak, etobur = inek).
 
Ne yersen mi O'sun, yoksa ne düşünürsen mi O'sun?
 
Konuyu dağıtmayayım. "Ne yersen O'sun" gazını almış, işlenmiş, zararlı şeyleri hayatımdan çıkartayım diye marketleri dolaşmaya başlamıştım. O günlerde bırakın pahalı olmasını, esmer pirinç, esmer şeker neredeyse yoktu. Böylece, her pilav yediğimde, ne rezalet bir şey yiyorum bak, yararı yok bunun, zararı var diye kendimi de, çevremdekileri de germiştim. Doğalı arayıp, yediğim zararlılara stes olurken yanaklarımda da minik minik kızarıklıklar çıkmaya başlamıştı. Sonra bunları da yediğim gıda boyalılara bağlamaya kalkışmıştım.
 
Sonra nasıl oldu bilmiyorum ama bir gün jetonum düştü. Yediklerimin, içtiklerimin zararına taktıkça, onlar hakkaten bana zararlı olmaya başlamıştı. Yediklerim hakkındaki düşüncelerim, onların kendisi kadar önemliydi. Aslında bu sadece yediklerim için değil tüm kullandıklarım için de geçerli.
 
Bunu farkettiğimden beri doğal'cılığı abartmamaya çalışıyorum. Yer temizleyici örneğindeki gibi kolayca ve bütçem dahilinde yapabileceğim bir şeyse bunu uyguluyorum. Ama henüz bir değişiklik yapamadığım bulaşık makinesi deterjanı için kendimi yemiyorum. Geriye dönük araba koltuğundaki gibi bir kere uğraşıp, masrafa girip, senelerce kullanacağım bir şeyse, ya da güvenlik riski içeren, ani ölüm riskini dramatik etkileyen bir değişiklikse uğraşıp yapıyorum. Taksiye binmek zorunda kaldığımızda "aman kaza olmasın ölecek çocuk" diye düşünmüyorum.
 
Seneler sonra bir markette bulup sevinçle aldığım esmer pirinç gibi, düdüklüde saatlerce pişmeyip, ev ahalisi tarafından ucundan tadılıp bırakılıyorsa, ben de almayı bırakıyorum. 2 sefer pirinç pilavı yapıyorsam, 1 sefer bulgur yapıyorum. Eve esmer ekmek alıyorum. Beyaz ekmek aldığımda da zararlı bu diyerek değil, "aman bu meret de pek lezzetli ama" diye düşünerek yiyorum.
 
Plasebo Etkisi
 
"Plasebo" kelimesini , ilk kez Ilgaz'a hamile kalmadan önce kadın doğumcumdan duymuştum. Ben iş geliştirme uzmanlığının yanı sıra hobi olarak "wikipedia doktoruyum". Eşim tarafından tahsis edilen diploma ile, uzmanlığını wikipedia'da yapmış bir doktorum. İşim şu; birimizde bir hastalık belirtisi oluşunca, semptomları ile internette arar, bir hastalık ismi bulur, sonra bunu wikipedia'dan okur, doktora öyle giderim. Sonra MR, tetkik falan sonrası aynı teşhis çıkınca, ben demiştim o kadar masraf ettik diye şişinirim. Şunu şunu eksik söyledi, buna da dikkat edin diye söylenirim. Şu ana kadar yanıldığım olmadı :P
 
Neyse, 18 yaşında tanısı konan Polikistik over sendromunu da araştırmış araştırmış, benim durumumda İnositol denen maddeden kullanılırsa iyi geleceğine hükmetmiştim. Yine de doktora sormadan ilaç kullanılmasına uyuz olduğum için, doktoruma sormuştum. O da inositol besin takviyesi, ilaç değil, içebilirsin bir zararı olmaz, hatta plasebo etkisi yapabilir demişti. Vaay, Plasebo etkisi, nedir acaba bu dedim, internette araştırdım ve afilli Plasebo'nun, bildiğimiz "psikolojik" olduğunu görüp hayal kırıklığına uğradım (olumlu anlamda, tersi de "Nosebo").
 
Kolay doğum için, kolay doğum hayal edin
 
Sonra daha detaylı araştırdım, tesadüfen konuyla ilgili GEO'da (vallahi prim almıyorum) bir makale de okudum, National Georaphic'in "Ağrı" belgeselini izledim ve bu plasebo etkisine saygım çok arttı. Kendi doğumumun kolay olmasında, acı eşiğimin yüksek olduğuna inancımın dramatik etkisi olduğunu düşünüyorum. Halk arasındaki "korktuğum başıma geldi", "sakınan göze çöp batar" deyimlerinde de bu plasebo işinin parmağı var bence. Narkoz bulunmadan önce yapılan ameliyatlarda acının şokuyla ölen insanlar olduğunu okumuştum. Belki de bunlar o kadar kuvvetli acı duyunca, "aha öldüm" diye düşünüyorlar, ve ölüyorlardı.
 
Neyse, özetle elden geleni yapalım ama abartmayalım, endişeyi azaltalım ve iyi düşünelim diyecektim, konuyu biraz dağıttım. Çocuklarımıza da pozitif düşünmeyi öğretelim. Yedirdiğimiz şeyin yararından endişe ederek verirsek, çocuğun pozitif düşünme becerisini de olumsuz etkileyebiliriz.
 
Aşağıdaki makaleyi okuyun, bütün gün yediğiniz içtiğiniz, çocuğunuza verdiğiniz şeyler için bu zararlı, bu da zararlı diye düşünmeden önce iki kere düşünün:
 
 
posted on 04 Eylül 2009 Cuma 13:20:27 UTC  #    Yorumlar [10]
# 20 Mart 2009 Cuma

Şimdi ne demek bu demeyin,anlatacağım. Tan'ı doğurmadan kısa bir süre önce emzirme konusunu o kadar kafama takmış, o kadar çok yazı okumuştum ki bir süre sonra rüyalarımda sürekli bebeğimi emziremediğimi görmeye başladım.  Rüyam, Hacettepe Üniversitesi Hastanesinin kadın doğum bölümündeki birkaç hemşire sayesinde neredeyse gerçek olacaktı.

"Bebek Dostu" bir hastanede doğum yapmak hem anne hem de bebek için son derece önemli. Bebek, doğduktan çok kısa bir süre sonra annenin yanına getiriliyor ve bir daha da hastaneden çıkana kadar tabiki önemli bir sağlık sorunu oluşmamışsa alınmıyor. En birinci hedef, bebeğin anneyi emmesini sağlamak, mümkün olduğunca mama verilmesinin önüne geçmek. Hacettepe Üniversitesi hastanesi de bebek dostu bir hastane. Kadın doğum bölümünün duvarlarında emzirmenin önemini anlatan yazılar var, bunların hepsi çok güzel de peki ama bana denk gelen hemşiler niye "bebek dostu" değil anlayamadım.

Hala sadede gelemedim biliyorum, toparlayacağım.  Tan'ı 14 Eylül sabahı Hacettepe'de doğurdum. Sezaryen olduğum için ben ayıldıktan 2 saat sonra yanıma getirildi ve oğlum mememe konur konmaz sanki kırk yıldır emiyormuş gibi hemen memeyi çekmeye başladı. Ameliyatlı olmama karşın, Tan'ı her ağladığında emzirmek için çok uğraştım. Fakat yanıma gelen hemşireler daha ilk günden "Aç bu bebek, kan şekeri düşebilir. İsterseniz mama verelim" diye sık sık  ikna etmeye çalıştılar. Cahil biri olsanız, ya da bilmiyorum çok endişeli bir anne iseniz, ya da yeni doğum yapmanın heyecanı ile, hemşilere kanıp bebeğinize mama verilmesine izin verebilirsiniz. Oysa, ne kadar çok emzirirseniz o kadar çok artırıyor anne sütü bebek yeni doğduğunda. Onun sık ağlamasının da amacı bu bence.

Ben de baktımki olmuyor, 2. gün Tan'ı kontrole gelen çocuk doktoruna hemşireleri şikayet ettim. Doktor çok şaşırdı. "Emzirmeniz gayet iyi, hangi hemşire size bunu önerdi" dedi ve böylece "bebek acıktı mama verelim" önerilerinin arkası kesildi.

Yeni doğum yapacak annelere önerim, hastanede bebeklerini sık sık emzirmeleri ve bu tür önerilere aldırış etmemeleri. Sık emzirmek ayrıca bebeği sarılıktan da koruyor.  Tabi süt olmayabilir de. Bebeklerini mamayla büyüten  bir sürü anne var. Olmayınca yapacak  bir şey yok ama ilk bir kaç gün emzirmek için çabalamak, hem sizi hem de bebeği bu duruma alıştırmak yapılabileceklerin en iyisi...

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun 

Bu yazıyı beğendiyseniz:

Yanlış bilinenler (2) - emzirme

 
 

posted on 20 Mart 2009 Cuma 07:50:15 UTC  #    Yorumlar [7]
# 17 Kasım 2008 Pazartesi

Hassas kalitesiz cildim yüzünden doğum sonrasında çekeceğim sızılar kaçınılmazdı. İmdadıma hastaneden verdikleri Lansinoh Çatlak Önleyici Krem ve Medela Anatomik Göğüs Koruyucu yetişti. Her ikisini de 10 gün kadar kullandıktan sonra, göğüslerim yeni durumlarına alışmışlardı. Daha sonra da dönem dönem, hassasiyet oldukça kullandım. Bendeki, emzirirken değil, emzirmeden sonra göğüs ucunun hava alması ve ıslak kalmaması için kullanılanlardandı. Zira sızlayan göğüs uçlarının üzerine göğüs pedi kullanmak, çatlayan kılcal damarların pede yapışıp, pedi çekerken beter olmasına yol açıyor.

Medela'nın göğüs koruyucusunu doğumdan önce ablama gönderdim. Gerçi neyse ki onda hiç böyle bir sorun olmadı. Saf lanolin kremi de azar azar kullandığım için yarısından çoğu duruyordu. Bu kadar zaman durunca enfekte olmuştur, çocuk hastalanır diye göndermedim. Bu kadar pahalı bir malzemeyi nasıl değerlendireyim diye düşünürken, dudaklarımın çatladığı bir gün dudağıma süreyim dedim. A, bir de baktım nefis ve gayet kalıcı bir dudak parlatıcısı oldu. Kalemsiz kullanınca naturel, kenarına kalem çekince de daha rüküş oluyor :) En güzel tarafı, ruj yerine Lansinoh sürünce Ilgaz'ı şapır şupur öperken kimyasallar için endişelenmeme gerek kalmıyor.

Dolapta yıllanmaya bıraktığınız Lansinoh'larınız varsa çıkartın hanımlar, rüzgarlı kış günleri geldi, eski Lansinoh'lar dudak parlatıcısı oldu!

posted on 17 Kasım 2008 Pazartesi 21:40:45 UTC  #    Yorumlar [7]
# 01 Eylül 2008 Pazartesi

Hayır haberi yeni almadım. Sevgili ablam Evren koskocaman 36 haftalık hamile. Her küçük kardeşin yaptığı gibi, ben de senelerdir tatlı yeğenime kavuşmayı bekliyorum. Ve geriye sayım bitmek üzere artık.

Bu arada da ablam hamile kaldığından beri, gel sen de bir şeyler yaz, Kitubi ortak blog'umuz olsun,  daha güzel okunur deyip duruyorum. Ve en sonunda biz tatildeyken Evren ilk yazısını yazıp yollamış. Hem de yazı tüp bebek tecrübeleri ile ilgili. Üstelik de ta laparoskopik ameliyetından başlayan bir dizi olacak. Onca çabanın üzerine gelen güzel hamileliğinde, temmuz ayının 27'sinde, Ankara'da Eymir gölünde dördümüzün birlikte çekilmiş ilk fotoğrafını yanda görebilirsiniz. Pıtpıt çantanın altında kalmış, ablamın karnında sürekli pıt pıt yaptığı için ismi netleşene kadar pıtpıt diyorum ona. Pişmiş kelle gibi sırıtmakta haksız mıyım? Ilgaz da kıpraşıp durduğu için yüzü parlamış. Olsun nasıl olsa dördümüzün efendi gibi çıktığı bir kare yakalamak kolay olmayacak bundan sonra.

Tatil sonrası biriken işleri halleder etmez ilk yazısını yayınlayıp, hakkımızda bölümünü güncelleyeceğim. Kendisinin gazeteci olduğunu da eklemek isterim. Sonra ben de fırsat buldukça ablamın tüp bebek maceralarına, kendi üreme tedavisi tecrübelerimi, polikistik over sendromu ve aşılama tedavisi ile ilgili yazılarımı yazıp ekleyeceğim, ben de bunları atladığımı farkettim. Böylece tam seri kısırlık tedavisi (üreme tedavisi) yazı dizimiz tamamlanmış olacak.

Bebeğin çok emek ve de emmek istediği ilk günlerde de yazmaya devam edebilmesi için motivasyonunuza ihtiyacı olacak. Lütfen yorumlarınızı eksik etmeyin. Bu arada şu anda harıl harıl doğum hazırlığı yapıyor, ben koca bir liste verdim ama unuttuklarım olabilir. Doğumdan hemen sonra işine yarayacaklarla ilgili önerileriniz onun ve diğer doğurmak üzere olanların çok işine yarayacaktır.

İki annelik bir blogda buluşmak üzere...

posted on 01 Eylül 2008 Pazartesi 09:44:13 UTC  #    Yorumlar [3]
# 31 Ağustos 2007 Cuma
Her insanoğlu bir hamilelik sonucu dünyaya geliyor (en azından günümüz tıp şartlarında). Bir de dünyaya gelemeyenler var. Hal böyle olunca toplumda hamilelik tecrübesi ve nasihat de bol oluyor. Göbek hafiften gözükmeye başladığı andan itibaren insanlar bu durumdan söz etmek zorunluymuş gibi hissediyor. Konu güzel tabi ama asıl sorun konuyu her açanın bir tavsiye de bulunması. Sizi ve bebeğinizi düşünerek verilen bu iyi niyetli nasihatlerin maalesef hepsi yerini bulmuyor. Bir kısmı aşırı evhamdan ortaya çıkmış, bir kısmı yanlış halk inanışı, bir kısmı da tıbbın çabuk eskimesinden kaynaklı birçok yanlış öneri getiriyor insanlar. Ben sıklıkla duyduğum klasik yanlışları ve hurafeleri aşağıda sıraladım. Emzirme ve bebek bakımı ile ilgili seri de sonraki yazıların konusu.

Yanlışları sıralamadan önce sitenin kullanım şartlarını hatırlatmak istiyorum. Buradakiler de dahil duyduğunuz, okuduğunuz hiçbir şeyi doktorunuza sormadan yanlış ya da doğru kabul etmeyin.


Düşükler
"İlki düşerse bir daha tutmazmış" , halk arasında böyle tabir ediliyor. Fena halde yanlış. Doktorlar gebeliklerin % 50'sinin düşükle sonuçlandığını ve çok erken dönemde olduğu için birçok kadının düşük yaptığını bile farketmediğini belirtiyor. Bir kadın üstüste tekrarlayan düşük yaparsa, ancak o zaman "bir sorun mu var" diye araştırıyorlar. Gebeliğin ilk üç ayında (son adet tarihinden itibaren) olan düşükleri çok doğal ve doğanın kendini koruması olarak karşılıyorlar, çünkü bu süreçte çoğunlukla genetik sorunlu gebelikler düşükle sonlanıyormuş.

"İlk üç ayda uzanma, perde asma, düşük yaparsın." İlk üç ay için doktorumun önermediği tek hareket hoplayıp zıplamak oldu (halay çekmek gibi). Yalnız, hamilelikte vücudu kontrolsüz bir şekilde germek annede eklem ve kas zedelenmelerine neden olabiliyormuş (hamile iken katıldığım bir eğitimde fizyoterapi uzmanı doktor anlatmıştı).

"Jinekolojik muayene veya ultrason düşüğe yol açar." Zaten düşükle sonuçlanacak gebelikler için suçu tıbba atma durumu.  Bu kontroller sayesinde pekçok sorun önceden tespit edilip, önlem alınabiliyor. En azından şimdilik zararlı olduklarına dair hiçbir bilimsel veri yokmuş, yeterki ehli kişilerce yapılsın. (gebelik takiplerinde yapılan incelemeler,ultrason güvenli mi? )

Hamilelik
"Ye ekşiyi doğur Ayşe'yi, ye tatlıyı doğur atlıyı (Hakkı'yı versiyonu da var). Artık inanan kaldı mı bilmiyorum, biraz espri gibi söyleniyor. Sperm X yada Y cinsiyet genini taşıyarak, yumurtayı döllediği anda cinsiyet kesinleşiyor. Sadece bizim öğrenmemiz biraz zaman alıyor.

"Denize havuza girme, bebeğin mikrop kapar" Özellikle ilk aylarda bebek gayet korunaklı bir durumda.  Kirli bir denize girmek hamile olmayan bir insana da önerilmiyor, koli basili vs. risklerinden dolayı. Hamile annelerin de deniz veya havuz temiz olduğu sürece ve doktorları bir sakınca görmüyorsa yüzmeleri sakıncalı değil. Hatta yüzme gebelikte önerilen sporlardan.

"Hamilesin iki kişilik yemen lazım" Gebelikte normal bir kadına göre yalnızca 300 ekstra kalori gerekiyor (örneğin 100 gr pirinç pilavı). Fazladan alınan kilolar başta doğumu zorlaştırmak olmak üzere yarar değil zarara yol açıyor.

"Hamileler tuz yerse ödem oluşur." Tuz eskiden hamilelere yasaklanırmış. Şimdi kararınca olmak kaydıyla tuz (iyotlu) kullanılması öneriliyor. Hamile annenin sodyum ve iyoda da ihtiyacı var. Doktorunuzun yasakladığı özel durumlar hariç elbette.

"Bebek saçlanınca miden yanmaya başlar." Reflünün ne olduğu biliniyor artık. Yine de bir blogda, gayet de güncel bir yazıda hanımlar bu hurafenin doğruluğunda ısrar etmişler. Kendi saçlı bebeklerini ve mide  yanmalarını da örnek göstererek. Oysaki reflü hemen her hamilede görülen bir sıkıntı.

"Süt içmez, yoğurt yemezsen dişlerin dökülür." Eğer anne bebeğinin ihtiyacı olan kalsiyumu yedikleriyle karşılayamazsa kemikleri bundan nasibini alıyor. Ama bildiğim kadarı ile dişler buna dahil değil. Hamilelikte diş kayıplarının en önemli nedeni diş etlerinde sişlik, kanamalara neden olabilen hamilelik gingivitisi ve dişlere bakılmazsa buna bağlı oluşabilecek iltihaplanmalar (enfeksiyon).

"Göbeğin küçükse bebek küçüktür."

Doğum

"Kalçan küçükse çatın dardır, normal doğum yapamazsın." Doktorlar son haftada bebeğin kafa çevresini ve annenin leğen kemiğini ölçüyorlar (basen genişliğini değil), bu kafa bu kemikten geçer mi diye. Doktorumun bana söylediğine göre de %90 gebelikte sorun çıkmazmış. Okuduğum başka bir araştırmada da, bebeklerin anneleri ile doğru orantılı doğduklarını yazıyordu. Bebeğin 2 metre boyunda olacak genetiği ve minyon bir annesi varsa, doğumda annesini üzmemek için büyüme işini doğum sonrasına saklıyormuş. Tombul kalçaların doğuma faydası yok maalesef.

Bir de cinsiyet tahmini yapmayı çok seviyor insanlar. Biz bir ara bahis için para toplamayı bile düşünmüştük. Ama sadece 2 ihtimali olan bir bahis hiç de heyecanlı olmuyor. Sanırım anne babalar da biraz fazlaca önem veriyor bu konuya. Bir doktor arkadaşım söylemişti, pembe-mavi hazırlık meselesi yüzünden korkuyormuş aileler, ya doktorun tahmini yanlış çıkarsa diye. Bebek doğar doğmaz ilk önce cinsiyetine bakıyorlarmış rahatlamak için :)

devamı var...

posted on 31 Ağustos 2007 Cuma 22:00:55 UTC  #    Yorumlar [2]
# 06 Mayıs 2007 Pazar

Ilgaz karnımda 38 hafta 2 günlükken, doktorumun 36. haftada verdiği her an doğurabilirsin gazı ile sabırsız bir bekleme içine girmiştik. Beklemekten ve ağırlıktan duramaz hale geldiğim bir pazartesi, bu gece doğururum ümidi ile, hiç yatmadığım bir saatte (22 civarı) yattım. Gece saat 01:32'de sıkı bir tekmeyle uyandım (bütün gün bunlardan epeyce yemiştim), hemen arkasından beklenen sancı. Kalkayım hareket edeyim geçiyor mu dedim, yok geçmiyor. Geri yattım, uyuyamadan bir tane daha. Eşim durumu farkedip uyandı ve heyecanla sancıları not etmeye başladık. İlk başta 10-15 dk aralıklarla geliyordu. Hemen doktoru aramayalım dedik gece yarısı, aman emin olalım, hastane çantasına bir-iki bişey daha koyalım... Saat 3 gibi 5-6 dakika sıklığa ulaşınca doktorumu aradık. Hastaneye git makineye bağlasınlar dedi. Duş alabilir miyim dedim, e al hadi çabucak dedi. Duşumu aldım, sakin sakin hastaneye gittik, saat 03:30'u geçmişti.

Gözünüzün önünde koşuşturmalar, inlemeler belirmesin. Eşimle kakara-kukara, hazırlıklar, zaman çabucak geçti. Süreç başladığı için keyifliydik. Doktorum "sen sancıların başlayınca 4-5 saatte doğurursun bir terslik olmazsa, bir nedenle sezaryen olmak zorunda kalırsan çok yazık olur" demişti. Eşime dedimki, bu sancılar hayatta bu bebeği çıkartamaz. Alper(doktorum) yanıldı, bizim yolumuz uzun. Ne hikmetse, her gece diken üstünde uyuyan annelerimizi, o gece güçlükle uyandırabildik, onlar daha uykuyu ayıkıp da telaşa kapılamadan evden çıktık (hastaneye ikimiz gitmemiz konusunda önceden anlaşmıştık).

Hastanede NST cihazı (Fetal monitör, Ekokardiograf) bağlandı. Nöbetçi doktor muayene edene kadar durum gayet sakin ilerliyordu. Nöbetçi doktorun muayene sonrası "ooo, 6 cm olmuş" yorumu sonrasında kendimi birden servise paketlenmiş buldum. Bundan sonra her şey jet hızında ilerledi. Lavman, serum, epidural. Bu arada sancılar da sürekli ve dayanılmaz tabir edilen bir hal almıştı artık. Doktorum hastaneye ulaşıp muayene ettiğinde açıklık 8 cm olmuştu bile. Sanırım yarım saat kadar sonra da, daha epidural etkisini gösteremeden kendimi doğumhanede buldum. Saat 05:55'te, doktorum "al bebeğini" dedi ve Ilgaz karnımın üzerinde kıpraşıyordu. Şaşkınlıktan duygulanıp ağlamaya bile halim olmadı.

Hemşire hanım, 10 yıldır bu hastanedeyim böyle doğum görmedim dedi. Hastanede iki gece yattık. Çıkarken merak ettim, acaba kaç normal doğum vardı kaldığımız sürece. Kaç mı? Hiç! Acaba böyle doğum görmemiş olmasında ne kadar etkiliydi bu durum?

Tüm odaları dolu Amerikan hastanesinde 2 gün boyunca tek normal doğum benimki idi.

Sezeryan doğumların bu kadar artmasında etkenler neler olabilir? Tıpta imkanların artması ile sezaryen çok daha konforlu. Eskiden alınan birçok risk alınmayıp normal başlayan doğumlar sezeryanle bitiyor. Düzenli takip ve ultrason ile normal doğumda sorun çıkacak birçok doğum kararı önceden sezeryan olarak verilebiliyor. Belki bazı doktorlar kendi kolayı için anneyi yönlendiriyor. Bir de annelerin özgür iradeleri ile aldığı sezaryen kararları var.

Hamileliğim süresince en çok sorulan soru "nasıl doğum yapacaksın" oldu. Ben nereden bileyim nasıl yapacağımı. "Doktorum bir sorun görmezse normal olacak" dedim. Ne kadar ikna ediciydim bilemiyorum. "Canına mı susadın" diyen de oldu, kararımdan dolayı tebrik eden de.

Normal doğumun avantaj dezavantajlarını tıbbi açıdan aktarmak üstüme vazife değil. Amerikan hastanesinin doğum öncesi eğitim programında normal doğum açık bir şekilde teşvik edilmekteydi. Doktorumuz Alper Mumcu da hamile kaldığımı öğrenir öğrenmez belirttiğim normal doğum isteğimi başından sonuna destekledi. Benim asıl değinmek istediğim doğurmanın insana hissettirdiği mutluluk. Kısa ya da uzun, epiduralli epiduralsiz, normal doğum yapan tüm arkadaşlarımın da belirttiği gibi, doğurmak, fırsatı olan her kadının yaşaması gereken bir şey. Bu mutluluğu tarif etmeye çalışırsam, kendimi şans, sevgi(eşim), minnet(başta doktorum ve diğer hastane personeli) ve en etkilisi başarı dolu hissettim. Tamamen doğa ve doktorun ilerlettiği bir olayın, anneye böylesine bir iş becermiş hissettirmesi muhteşem. Doğum sonrasındaki hormon karışıklığı, uykusuzluk ve yorgunluk dönemi için çok iyi bir başlangıç özgüveni sağlıyor. Hele de eşinizin bu doğuma katılma fırsatı varsa, işte o zaman bunu bir aile olarak yaşıyorsunuz.

Senin için söylemesi kolay, 4.5 saatte doğurmuşsun diyebilirsiniz. Ama eğer peşinen sezaryen kararı almış olsaydım, bu kadar kolay doğurabileceğimi hiçbir zaman bilemeyecektim. Yakın çevremde benim gibi kolayca doğuran en az 3 arkadaşım var (normal doğum azlığını da göz önünde bulundurun). Mümkünse tam teşekküllü, terslikte sezaryenle devam imkanı tanıyan bir hastane seçin. Acıdan endişe ediyorsanız epidural yaptırın (etmiyorsanız da yaptırın). İnsanlığın varoluşundan beri insan yavrularının bu şekilde doğduğunu unutmayın. Doğaya, doktorunuza ve eşinize güvenin. Doktorunuzun vermesi gereken kararı siz kendi başınıza vermeyin. Nedensiz yere doğanın mucizesini yaşama fırsatını tepmeyin, şansınızı deneyin!

in english

Yazıya Ek (25 Ekim 2008): Neyseki basından birileri sonunda sezaryenlerin abartılı biçimde arttığını farketti ve bunu haber yapmaya başladı. Ablamın sezaryenden sonraki sıkıntılarını gördükten sonra, daha da şiddetle savunuyorum ki, tıbbi gereklilik olmadıkça sezeryan olmayın. Normal doğumda doğum öncesinin sıkıntılı olduğu doğru, ama bu evrede bebek bakma gibi bir zorunluluğunuz yok. Kendinize gelmek için yemek yemelisiniz. Yemek yiyebilmek için gaz çıkarmak zorundasınız. Bunun için kalkıp dolaşmanız lazım. Bir elde serum, diğer elde sonda, karında bandaj, ağrılar (gitgide azalarak günlerce sürecek). Bir karın ameliyatında ne oluyorsa hepsi işte. Beşikte tarafınızdan emzirilmeyi bekleyen bebeğiniz var. Acemi anne olarak hangi pozisyon rahat geliyorsa o şekilde emzirmek dururken, hangi pozisyonda en az ağrı duyuyorsanız o pozisyonu tercih etmek zorunda kalıyorsunuz. Amacım sezaryen olmak zorunda olanların moralini bozmak değil, yalnızca bazı doktorlar tarafından normal doğumun zorlukları en ince detayına anlatılırken, sezaryen sonrası sıkıntılarının biraz yüzeysel geçildiği kanısındayım. Hurriyet'te Nilüfer Kas'ın yazısına bir göz atın. Bir de çeşitli sohbetlerde epizyotominin anne adaylarını normal doğumdan soğuttuğunu farkettim, her ne kadar bana yapılmadıysa da (açılması zorunlu değil, ihtiyaç halinde yapılıyor), doktor kontrolünde açılıp geri dikilen bir minik kesinin, karın bölgesinde 5 kat yapılan bir kesiye yeğ olması gerektiğini düşünüyorum.

Doğuma hazırlık ve doğumumla ilgili bazı detayları da burada yazdım

posted on 06 Mayıs 2007 Pazar 19:16:07 UTC  #    Yorumlar [8]