Tuesday, June 24, 2008

Doğum yapmış her kadına mutlaka birkaç kez sorulmuştur. "Çatlak oluştu mu?"

Bebek sahibi olmak isteyenler ve hamile bayanlar için, en önemli endişe konusu olmasa bile, rahatsızlık veren bir estetik kaygıdır çatlak korkusu. Bazı gebeliklerde hiç oluşmazken, bazı kadınların karınlarında, göğüslerinde, kalça ve bacaklarında oluşabiliyor. Hatta kollarda bile olabildiğini okumuştum. İlk çıktıklarında daha belirginken, gebelik sonrasında, tam olarak iyileşmemekle birlikte, hafifleyip daha az görünür hale geliyorlarmış.

Çatlak oluşumunu neler arttırır?

1 - Genetik

2 - Cildin kuruyarak elastikiyetini kaybetmesi

3 - Hızlı kilo alma

4 - Aşırı kilo alma

Özellikle genetik çatlak oluşumunda önemli bir faktörmüş. Yine de bazı noktalara dikkat edilirse, tamamen önlenemese bile, daha az oluşması sağlanabilir diye düşünüyorum.

Genetiğinizi değiştiremeyeceğinize göre, akrabalarınızı arayıp, "Teyze sende çatlak olmuş muydu hamileyken?" diye sormanın bir yararı olmayacağı görüşündeyim. Bu nedenle 2-4 maddelerine odaklanmak daha doğru olacaktır. 3 ve 4 için de dengeli beslenin, iki canlıyım falan diye kendinizi kandırmayın demekten başka fazla söylenecek bir şey yok. Çatlak olmasın diye çocuğu aç da bırakmamak lazım tabi.

Cildin nemli tutulması:

Cildin nemli tutulması için hem içten, hem de dıştan savunma yapmak gerekiyor. Hamilelikte bol bol su içmek gerekiyor. Bunu dışında cildinize nemlendiricilerle masaj yaparak hem kurumasını önleyip, hem de kan dolaşımını arttırabilirsiniz.

Ben hamile olduğumu öğrendiğimden itibaren, her banyodan sonra tüm vücuduma nemlendirici kullandım. Bunun yanında hızla genişleyecek olan karın, kalça ve göğüs cildime daha yoğun bir nemlendirici ile günlük (elimden geldiğince) olarak  masaj yaptım. Bu konuda edindiğim bilimsel bir bilgi olmamasına rağmen, karnıma masaj yapmanın, bebekle iletişim için de iyi olduğunu düşündüm. Bazı doktorlar bebe yağları gibi basit ve ucuz nemlendiricilerin yeterli olacağını söylüyor. Bebe yağları beni her zaman kaşındırmıştır, o yüzden bu seçeneği eledim.

Badem yağı:

2-4. aylar arasında badem yağı kullandım. Badem yağı karın bölgemdeki tüyleri uzatıp kalınlaştırıyormuş gibi geldiğinden bir süre sonra bundan vazgeçtim. Her ne kadar aktarlar, "olur mu öyle şey, hiçbir şey yapmaz, hormonel olmuştur onlar deseler de", kaş kirpik uzatmak için de aynı yağı sattıklarından güven uyandırmadı.

Çatlak önleyici kremler:

Bazı arkadaşlarım doktorlarının tavsiyesi ile Lierac markalı çatlak önleyici krem kullanmışlardı. Ben de doktoruma bunu sordum. Onların ispatlanmış bir yararı yok, bol su iç dedi. Israrlarım üzerine, istersen kullanabilirsin, bir zararı yok dedi. Ben de bunun üzerine Lierac yerine, aynı fiyata iki katı gramajda olan Babe'nin ürününü aldım. Kıvam,sürülüş kolaylığı ve kokusunun hafifliği açısından memnun kaldığımı söyleyebilirim.

Doğal ürünler mi kozmetik mi?

Doğal ürünlerden de vazgeçemediğim, ve hangisinin daha etkili olacağından da emin olamadığım için, bu tip durumlarda yaptığım gibi riski dağıtmaya karar verdim. Aktara gidip badem yağından farklı bir formül alıp, verdiği reçeteye göre yağları karıştırıp, temiz kapaklı bir şişeye doldurdum. Bir gün pahalı kozmetik krem, bir gün doğal karışım yağdan dönüşümlü olarak kullandım.

Artık, dedeler nineler sağolsun, soyaçekimden mi, yoksa bir yandan bardak bardak su içip, diğer yandan göbeği envai türlü nemlendiriciyle şımarttığım için mi bilmiyorum ama çatlak oluşmadı. Oluşsaydı da dünyanın sonu değildi. Zahmetli bir iş olmadığından, her gün biraz daha büyüyen göbeği incelemek ve bebeği hissetmek için fazladan bir beş dakikayı garantilemesi gibi bir faydası da olduğundan, nemlendirme işini bütün hamile hanımlara tavsiye ederim. Bol su içmenizi gerektiren sebepler arasında da çatlaklardan çok önemli maddeler var zaten, onu hiçbir şekilde ihmal etmemek gerekiyor.

* Not: Karışımın içinde baz olarak, yani çok miktarda susam yağı, az miktarda kakao, havuç, buğday yağları vardı. Tam ölçüsünü not etmemişim, bu iş için iyi reçeteler bilenler yorumlara yazarlarsa çok sevinirim.

del.icio.us | Digg This :: posted on Tuesday, June 24, 2008 10:29:06 PM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [0]
 

 
 Wednesday, December 26, 2007

Önceki yazı..Lohusa depresyonu - bir son olarak doğum

Küçükken pek severek, hatta özenerek seyrettiğim çizgi filmdi tontonlar. Yağmur yağınca şemsiye, boya yaparken merdiven, canları sıkılınca müzik aleti olur, tıngır tıngır çalardı kendi kendilerini bu renkli karakterler. Büyüyünce kendimin de bir tonton olacağımı hayal etmezdim elbette (o kadar da küçük değildim). Zaman içinde bu çizgi filmi unutmuşum. Doğumdan bir süre sonra, Gökhan'la beraber uyduya yeni eklenen kanallara göz atarken, yabancı bir çocuk kanalında barbapapa! diye hop hop şekil değiştiren tontonlara rastladık. Aa böyle bir çizgi film vardı dedim ve o anda farkına vardım ki, ben de çocukken özendiğim tontonlardan birine dönüşmüşüm.

Hani önce koza olsam da, sonra tırtıla dönüşsem, sonra da rengarenk bir kelebek, fazla bunaltmaz beni değil mi, fiziğimdeki bu hızlı değişim. Belki biraz sahne korkusu yaşanır. Ama çocuk doğurma için gerekli tonton'luk böyle işlemiyor.

Hamilelikteki değişimler

Kendim hamile kalmadan önce hamile bayanları gördüğümde, göbeklerini bir ağırlık olarak düşünür, ay yazık zordur taşıması derdim. Sanki dışarıdan bağlanmış yastık gibi. Keşke öyle olsaymış. O zaman hesaba katamadığım, bu göbeğin yavaş yavaş iç organlarınızı iterek büyüdüğü, içeridekinin canlı olduğu ama yine de bütün o kütleyi kendi vücudunuz olarak hissedeceğinizmiş. Bebek midenizi, mesanenizi tekmeler, kısmen de olsa sizden bağımsız hareket edebilir (bir toplantının ortasında iki yana sallanmak gibi), günde 3 kere 20'şer dakika gibi sıklıklarla içinizde hıçkırabilir.

Aylar boyunca sadece ancak sol yanınıza yatmanıza izin verilir. Benim gibi normalde yastıksız yatan kişiler bile, eşinin yerini kaplayacak kadar çok yastık kullanmak zorunda kalabilir yatakta. Karnınızda bir yer ağrıdığında, nereniz ağrıyor tahmin etmekte zorlanırsınız, acaba barsaklarım, dalağım nerededir bu haftalarda diye düşünürsünüz. Rintintin gibi koku alırsınız, yemeklerin tatları değişmiştir. Gitgide ağırlık merkeziniz değişir. Penguenler gibi yürümeye başlarsınız, paytak paytak. Ayakta dururken yukarıdan bakınca ayaklarınızı göremez hale gelirsiniz. Vücudunuzun bir bölümü ile vedalaşırsınız bir gün, haftalarca görüşmemek üzere (eğilseniz de doğrulsanız da kör noktada kalırlar). Yapabileceğinizi hissetseniz bile riske girmemek için bazı hareketlerden sakınırsınız. Yukarıda kalan, sandalyeyle ulaşılması gereken dolaplara aşağıdan bakarsınız pis pis, ben çıkamıyorum siz inin, doğurayım göstereceğim sizlere. Yalnız başınızayken itilmesi, kaldırılması gereken bir eşya varsa yol üstünde tadınız kaçar. Birileri varsa da yardım istemekten bunalırsınız bir süre sonra, ya da en basit işler için, sen dur ben yapayım demelerinden. Biraz nazlanmak hoş olsa da, özgürlüğünüz elinizden alınmış gibidir.

Diğer yandan göğüsleriniz büyür, acımaya başlar kademe kademe. Ben doğuma girdiğim halinin maksimum boyutu olacağını düşünmüştüm, çok yanılmışım. Bir yandan sabırsızlıkla bebeğinizi beklerken, diğer yandan tekrar normal halinize dönmeyi hayal edersiniz. Amacım bebek isteyenleri hamilelikten soğutmak değil. Yükü ve zorlukları çok, ama hep kıymetli bebeğim için katlanmam gereken temel zorluklar olarak gördüm bunları. Sonuçta benimki sorunsuz bir hamilelik sayılırdı. Sadece bir hata yaptım ve doğurduğum anda hamile kalmadan önceki halime dönüp, kendi fiziksel problemlerimle uğraşmaktan kurtulacağımı umdum. Doğurduğum andan itibaren bakım gerektirecek olan tek canlının artık benden bağımsız bir canlı olacak bebeğim olacağını düşündüm. 9 ayda oluşmuş bütün değişikliklerin bir anda düzelmesini beklemek de pek mantıklı değilmiş elbette.

Fiziksel sıkıntılar doğumla son bulmuyor

Ağır ve ağrılı bir şekilde doğum masasına yatmıştım. Belimi bir sedyeden kaldırıp, öbürüne geçirirken, hayatımın en ağır yükünü kaldırdım zannediyorum. Doğumdan sonrası ise muhteşemdi. Koskoca göbeğin tüm gerginliği gitmiş, geriye birkaç gün içinde toparlanacağını düşündüğüm içi boş bir kese kalmıştı. Tüy gibi hafiflemiştim, sanıyorum epiduralin de etkisiyle ağrılardan eser kalmamıştı. Kendimi teskeremi almış gibi hissediyordum. Hastanede çok güzel ve uykusuz 2 gün geçirdim. O anki durumumu anlatabilecek 2 kelime vardı, mutlu ve yorgun. Doktorum hastaneden ayrılmadan önce, halk arasında bir tabir vardır, "Lohusanın mezarı kırk gün kapanmazmış", kendine dikkat etmelisin demişti. Tabi, ederim dedim.

Doğum sonrası - sonbaharım

Doğumdan sonra kuyruk sokumumdaki ağrı yüzünden 3 aydan fazla süre rahat bir şekilde oturamadım. Oturduğum yerden kalkarken de fena halde canım yanıyordu. Zaman içinde hafifleyerek azaldı. Doğumda kuyruk sokumum zedelenmiş. Hala da özel bir yastıkta oturmayı tercih ediyorum, sert zeminde oturursam tekrar rahatsız etmeye başlıyor.

Doğurur doğurmaz su gibi terlemeye başladım ve bu da aylarca sürdü. 9 ay boyunca adet görmeyip ped markalarını unuttuktan sonra, çoklu paketler alıp 1 ayı adet dönemi festivali şeklinde geçirdim. Sonra yine aylarca markaları unuttum. Alışveriş listemde göğüs pedleri aldı onların yerini. Hamile iken 2 kırmızı elmaya dönüşmüş yanaklarım bembeyaz duruyordu. Hamilelik boyunca dökülmeyi durduran saçlarım, doğumdan 3 ay kadar sonra sapır sapır dökülmeye başladı. Böyle devam ederse kel kalacağım diye düşünüyordum ama bu da normal ve süreli bir değişiklikmiş, hamileyken kazandıklarımı geri ödüyormuşum sadece. Hamilelik ilkbaharmış da, artık sonbaharım gelmiş, yapraklarım dökülüyormuş gibi hissediyordum kendimi. Bir sonbahar hüznü sarmıştı içimi.

Uykusuzluğun etkisi

Hamilelikte karnımda taşıdığım ağırlığı artık kucağımda taşıyor, beşiğe eğilerek sırtımın boynumun farklı kaslarını zorluyordum. Bebeğimle birlikte ağrılarımda yukarılara tırmanıyordu. Kendimi sürekli olarak yorgun hissediyordum. "Uykusuz gecelere hazır mısın?" gibi uyarılar almıştım doğumdan önce. Sanki hiç uykusuz gece geçirmedik mi dedim. Genelde geç yatan biriyimdir, hamileliğimde bile ortalamada gece 1 civarında uyumuşumdur. Önemli bir noktayı gözden kaçırmışım, uykumu bir süreliğine emzirme aralıklarında uyumak zorunda kalacağım. Özellikle yenidoğan döneminde bebeklerin beslenmeden 3-4 saatten uzun uyumaları istenmediğinden, saat kurarak geçirdik bu 1 ayı, kazara fazla uyursa diye. Gündüzleri uyumaya alışkın olmadığımdan, tüm "bebeğin uyurken uyu" uyarılarına rağmen geceki kesintileri telafi etmedim. Güçlükle karar verip, uyuyacağım, ölüyorum uykusuzluktan diye uzandığımda da Ilgaz uyumuyordu bana inat. Uykusuzluk mu melankoliyi çağırıyordu, yoksa melankoli mi uyku yapıyordu karar veremedim. Rahat oturamadığımdan yatakta emzirmek zorunda kalıyordum çocuğu. 2 hafta önce sağıma mı yatmışım diye korkarak uyanırken, şimdi de yorganı Ilgaz sanarak, "uyuyakalmışım, ezmişim çocuğu!" diye sıçrıyordum yerimden. Gece kayıp sahneler olurdu. Şimdi bu bebek yanımda yatıyor. Acaba yeni mi emdi de uyuyakaldık, yoksa bir önceki emzirmeden beri mi uyuyoruz burada beraber? Altını ne zaman değiştirdik? Göbeğini alkollemeliydik. Ilgaz kucağımda uyuyakaldığında onu seyretmek istiyor, ama ona bakarken gözlerimi fokuslamakta zorlanıyordum.

18 aylık değişim süreci

Yıpranma ve yaşlanma payını gözardı ettiğinizde, vücudum, büyüyen küçülen uzuvlarımın eski hallerine dönmeleri tam bir hamilelik dönemi kadar sürdü, 9 ay. Her kadında aynı değildir elbette. Bu 18 aylık süreçte görünürde olan bitenleri anlattım ben yüzeysel olarak. Buzdağının öbür tarafını, kan hacminde, tansiyonda, hormonlarda, kan şekerinde, kaslarda olan değişiklikleri doktorlar anlatabilir. Hop hop hop diyerek pekçok değişiklik yaşadım kısa sürede. Bir kelebek olmadım sonuçta değil mi? Ama kelebeklerin en tatlısı benim oldu.


Devamı..Lohusa depresyonu - çeşitli duygular


del.icio.us | Digg This :: posted on Wednesday, December 26, 2007 2:51:05 PM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [0]
 

 
 Thursday, November 08, 2007
Hamile kaldığımı öğrendiğimde doktorumdan duyduğum ilk tavsiye idi, "ilk 3 ayda bol bol su iç". O zamandan beri bol su içme tavsiyesini kaç kez duyduğumu sayamadım. Sadece su içerek hamileliğin birçok komplikasyonundan kurtulabilirsiniz. Suyun 9 yararını aşağıda sıraladım:

1 - Toksinlerin atılması: Hamilelikte, özellikle ilk üç ayında, plasenta henüz oluşmamışken, vücuttan toksinlerin hızla atılması gerekiyor. Bunu sağlamanın yolu bol su içmekten geçiyor (ilk üç ayda sık idrara çıkmanın amacının da toksinleri hızla atmak olduğunu okumuştum).

2 - Amniyotik sıvı miktarının korunması

3 - Artan kan hacmi için gereken suyun karşılanması

4 - Kabızlığın önlenmesi: Kabızlık hamilelikte sık yaşanan bir sorun. Lifli yiyecek tüketimi ile birlikte bol su içerek kabızlık sorununu hafifletebilirsiniz.

5 - Hemoroidlerin önlenmesi: Kabızlık sorunu hemoroidlere yol açabileceğinden dolaylı olarak hemoroidlerden de korunmuş olursunuz.

6 - Çatlakların önlenmesi: Çatlak oluşumunda genetik önemli. Ancak yeterli su alımı ile çatlaklardan korunabilir en azından oluşumunu azaltabilirsiniz.

7 - Soğuk algınlığı, ishal, idrar yolları enfeksiyonları gibi hastalıklardam korunmada, ve hastalık durumlarında su kaybının önlenmesi için bol su içmeye çok dikkat etmek gerekiyor.

8 - Ödem oluşumunun önlenmesi

9 - Erken doğum ağrılarının önlenmesi

Sütün ana maddesi su olduğu için, bebeği emzirirken de bol su içmeye çok dikkat etmek gerekiyor. O nedenle, su içmekten hoşlanmayanlardansanız bir an önce durumu kabullenip alışmaya çalışmanızda fayda var. Sürahinin içine hoşlandığınız aromalardan katmak alışmak için iyi olabilir. Limon, portakal, bergamut kabukları, tarçın veya vanilya çubukları, taze nane, fesleğen, az suda kaynatıp içeceğiniz suya ekleyeceğiniz kuşburnu, elma, ayva aklıma gelenler.

Hamilelik ve emzirme döneminde alınması gereken sıvı miktarı günde 2-3 litre. Bu sıvı alımının çoğunluğunu suyun oluşturması gerekiyor. Çay, kahve kola gibi içecekler ve bazı bitki çayları idrar söktürücü olduğundan su yerine geçmiyor. Zaten bunlardan hamileyken de emzirirken de fazla tüketmemek gerekiyor. Hamilelikte bitki çaylarını kullanırken de dikkatli olmak gerekiyor.

Evde, işyerinde her yere sürahiler, şişeler yerleştirmek faydalı olabilir. Dışarı çıkarken de yanınızda su almayı alışkanlık edinmelisiniz. Böylece su içmeyi hatırlarsınız ve kalkıp su almaya üşenmezsiniz. Sürahilerinizin temiz ve kapaklı olmasına dikkat edin. Açıkta bekleyen suda mikrop üreyebilir. Sabah uyanınca su içme alışkanlığınız yoksa bunu adet haline getirebilirsiniz. Son üç ayda mesaneye bası arttığı için idrara çıkma ihtiyacı artıyor. Bu dönemde zaten kötüleşen uykunuzu bölmemek için gerekli suyu içme işini geç saatlere bırakmadan halletmekte yarar var. Arada sırada gün içinde içtiğiniz sıvı miktarını not edip yeterli suyu alıp almadığınızı kontrol edebilirsiniz. Ancak, sürekli litre hesabı ile su içmeye kalkmak sıkıcı olabiliyor. Emzirme dönemi için de klasik tavsiye her emzirmede bir büyük bardak sıvı tüketmek.


del.icio.us | Digg This :: posted on Thursday, November 08, 2007 12:27:22 AM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [0]
 

 
 Saturday, September 01, 2007
Her insanoğlu bir hamilelik sonucu dünyaya geliyor (en azından günümüz tıp şartlarında). Bir de dünyaya gelemeyenler var. Hal böyle olunca toplumda hamilelik tecrübesi ve nasihat de bol oluyor. Göbek hafiften gözükmeye başladığı andan itibaren insanlar bu durumdan söz etmek zorunluymuş gibi hissediyor. Konu güzel tabi ama asıl sorun konuyu her açanın bir tavsiye de bulunması. Sizi ve bebeğinizi düşünerek verilen bu iyi niyetli nasihatlerin maalesef hepsi yerini bulmuyor. Bir kısmı aşırı evhamdan ortaya çıkmış, bir kısmı yanlış halk inanışı, bir kısmı da tıbbın çabuk eskimesinden kaynaklı birçok yanlış öneri getiriyor insanlar. Ben sıklıkla duyduğum klasik yanlışları ve hurafeleri aşağıda sıraladım. Emzirme ve bebek bakımı ile ilgili seri de sonraki yazıların konusu.

Yanlışları sıralamadan önce sitenin kullanım şartlarını hatırlatmak istiyorum. Buradakiler de dahil duyduğunuz, okuduğunuz hiçbir şeyi doktorunuza sormadan yanlış ya da doğru kabul etmeyin.


Düşükler
"İlki düşerse bir daha tutmazmış" , halk arasında böyle tabir ediliyor. Fena halde yanlış. Doktorlar gebeliklerin % 50'sinin düşükle sonuçlandığını ve çok erken dönemde olduğu için birçok kadının düşük yaptığını bile farketmediğini belirtiyor. Bir kadın üstüste tekrarlayan düşük yaparsa, ancak o zaman "bir sorun mu var" diye araştırıyorlar. Gebeliğin ilk üç ayında (son adet tarihinden itibaren) olan düşükleri çok doğal ve doğanın kendini koruması olarak karşılıyorlar, çünkü bu süreçte çoğunlukla genetik sorunlu gebelikler düşükle sonlanıyormuş.

"İlk üç ayda uzanma, perde asma, düşük yaparsın." İlk üç ay için doktorumun önermediği tek hareket hoplayıp zıplamak oldu (halay çekmek gibi). Yalnız, hamilelikte vücudu kontrolsüz bir şekilde germek annede eklem ve kas zedelenmelerine neden olabiliyormuş (hamile iken katıldığım bir eğitimde fizyoterapi uzmanı doktor anlatmıştı).

"Jinekolojik muayene veya ultrason düşüğe yol açar." Zaten düşükle sonuçlanacak gebelikler için suçu tıbba atma durumu.  Bu kontroller sayesinde pekçok sorun önceden tespit edilip, önlem alınabiliyor. En azından şimdilik zararlı olduklarına dair hiçbir bilimsel veri yokmuş, yeterki ehli kişilerce yapılsın. (gebelik takiplerinde yapılan incelemeler,ultrason güvenli mi? )

Hamilelik
"Ye ekşiyi doğur Ayşe'yi, ye tatlıyı doğur atlıyı (Hakkı'yı versiyonu da var). Artık inanan kaldı mı bilmiyorum, biraz espri gibi söyleniyor. Sperm X yada Y cinsiyet genini taşıyarak, yumurtayı döllediği anda cinsiyet kesinleşiyor. Sadece bizim öğrenmemiz biraz zaman alıyor.

"Denize havuza girme, bebeğin mikrop kapar" Özellikle ilk aylarda bebek gayet korunaklı bir durumda.  Kirli bir denize girmek hamile olmayan bir insana da önerilmiyor, koli basili vs. risklerinden dolayı. Hamile annelerin de deniz veya havuz temiz olduğu sürece ve doktorları bir sakınca görmüyorsa yüzmeleri sakıncalı değil. Hatta yüzme gebelikte önerilen sporlardan.

"Hamilesin iki kişilik yemen lazım" Gebelikte normal bir kadına göre yalnızca 300 ekstra kalori gerekiyor (örneğin 100 gr pirinç pilavı). Fazladan alınan kilolar başta doğumu zorlaştırmak olmak üzere yarar değil zarara yol açıyor.

"Hamileler tuz yerse ödem oluşur." Tuz eskiden hamilelere yasaklanırmış. Şimdi kararınca olmak kaydıyla tuz (iyotlu) kullanılması öneriliyor. Hamile annenin sodyum ve iyoda da ihtiyacı var. Doktorunuzun yasakladığı özel durumlar hariç elbette.

"Bebek saçlanınca miden yanmaya başlar." Reflünün ne olduğu biliniyor artık. Yine de bir blogda, gayet de güncel bir yazıda hanımlar bu hurafenin doğruluğunda ısrar etmişler. Kendi saçlı bebeklerini ve mide  yanmalarını da örnek göstererek. Oysaki reflü hemen her hamilede görülen bir sıkıntı.

"Süt içmez, yoğurt yemezsen dişlerin dökülür." Eğer anne bebeğinin ihtiyacı olan kalsiyumu yedikleriyle karşılayamazsa kemikleri bundan nasibini alıyor. Ama bildiğim kadarı ile dişler buna dahil değil. Hamilelikte diş kayıplarının en önemli nedeni diş etlerinde sişlik, kanamalara neden olabilen hamilelik gingivitisi ve dişlere bakılmazsa buna bağlı oluşabilecek iltihaplanmalar (enfeksiyon).

"Göbeğin küçükse bebek küçüktür."

Doğum

"Kalçan küçükse çatın dardır, normal doğum yapamazsın." Doktorlar son haftada bebeğin kafa çevresini ve annenin leğen kemiğini ölçüyorlar (basen genişliğini değil), bu kafa bu kemikten geçer mi diye. Doktorumun bana söylediğine göre de %90 gebelikte sorun çıkmazmış. Okuduğum başka bir araştırmada da, bebeklerin anneleri ile doğru orantılı doğduklarını yazıyordu. Bebeğin 2 metre boyunda olacak genetiği ve minyon bir annesi varsa, doğumda annesini üzmemek için büyüme işini doğum sonrasına saklıyormuş. Tombul kalçaların doğuma faydası yok maalesef.

Bir de cinsiyet tahmini yapmayı çok seviyor insanlar. Biz bir ara bahis için para toplamayı bile düşünmüştük. Ama sadece 2 ihtimali olan bir bahis hiç de heyecanlı olmuyor. Sanırım anne babalar da biraz fazlaca önem veriyor bu konuya. Bir doktor arkadaşım söylemişti, pembe-mavi hazırlık meselesi yüzünden korkuyormuş aileler, ya doktorun tahmini yanlış çıkarsa diye. Bebek doğar doğmaz ilk önce cinsiyetine bakıyorlarmış rahatlamak için :)

devamı var...

del.icio.us | Digg This :: posted on Saturday, September 01, 2007 12:00:55 AM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [2]
 

 
 Tuesday, June 05, 2007
Çeşitli yaş ve kuru meyvelerin ve meyve sularının bir porsiyon karşılıkları. Ben gebelik diyabeti için kullandım ama farklı diyetlerde de kullanılabilir sanırım.

Elma              1 küçük boy
Muz               yarım adet
Greyfurt          yarım adet
Portakal           1 orta boy
Mandalina        1 büyük boy
Turunç            1 orta boy
Ayva               1/4 orta boy
Armut              1 orta boy
Üzüm              15 iri tane
Nar                1/2 küçük boy
Kavun             1/8 orta boy
Karpuz            1/8 orta boy
Kiraz               12 adet
Kivi                 1 orta boy
Vişne              14 adet
Kayısı              3 adet
Şeftali             1 orta boy
Taze incir         1 adet
Yeni dünya       6 adet
Yeşil erik          10 adet
Kırmızı erik        5 adet
Çilek               12 adet
Greyfurt suyu   1 çay bardağı
Portakal suyu   1 çay bardağı
Nar suyu         1/3 su bardağı
Vişne suyu       1/3 su bardağı
Üzüm suyu       1/3 çay bardağı
Elma suyu        1/3 su bardağı
Kuru incir         1 adet
Kuru erik          5 adet
Kuru kayısı       3 adet
Kuru üzüm       1 çorba kaşığı
Hurma             3 adet
Trabzon hurma  1/2 adet
Mango             1 küçük boy




del.icio.us | Digg This :: posted on Tuesday, June 05, 2007 9:25:16 PM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [0]
 

 
Bir dilim ekmek yerine yiyebileceğiniz çeşitli yiyeceklerin miktarı. Ben gebelik diyabeti için kullandım ama farklı diyetlerde de kullanılabilir sanırım.

   Kuru baklagiller   4 yemek kaşığı   (kuru fasulye, nohut, mercimek, barbunya, kuru bakla)
   Çorbalar           1 kase              (mercimek çorbası, şehriye, pirinç, tarhana, domates, ezogelin)
   Pilavlar             3 yemek kaşığı   (pirinç pilavı, bulgur pilavı)
   Makarna           3 yemek kaşığı   (makarna, kuskus, erişte)
   Yufka              1/4 adet
   Patates           1 küçük boy      (haşlama)
   Kestane           2 orta boy
   Mısır                1 su bardağı      (yağsız, patlamış)
   Mısır                1/2 orta boy / 2 yemek kaşığı   (haşlanmış)
   Grissini             2 adet
   Galeta             1 adet
   Etimek             2 adet
   Leblebi             1 çay bardağı (sarı, beyaz)
   Etiform             Yarım paket/ 5 adet (altınbaşak)
del.icio.us | Digg This :: posted on Tuesday, June 05, 2007 5:51:15 PM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [0]
 

 
 Thursday, May 31, 2007
Bir önceki yazımda hamilelikte egzersizin yararlarını yazmıştım, Hamilelikte Egzersiz ve 9 yararı

Eğer hamile iken egzersiz yapmayı planlıyorsanız, durumunuz için uygun olup olmadığını ve nelere dikkat etmeniz gerektiğini mutlaka doktorunuza danışın. Ben okuduklarım ve dinlediklerimden aklımda kalanları aşağıda sıraladım:

* Çoğul (ikiz, üçüz) gebeliklerde egzersiz önerilmiyor.
* Düşük riski yüksek olan gebeliklerde egzersiz önerilmiyor.
* Ağır egzersizler, denge sporları, yaralanma riski yüksek olan sporlar önerilmiyor. Yürüyüş, yüzme gibi sporlar öneriliyor. Vücudu fazla germeye yönelik sporlar da önerilmiyor.
* Egzersizin temposunun yavaş tutulması gerekiyor. Nefes nefese spor önerilmiyor. Birçok yerde bu tempo, sporu yaparken konuşabilir durumda olmanız şeklinde tanımlanıyor.
* Egzersizin mümkün olduğunca düzenli olması öneriliyor. Uzun seyrek spordansa, kısa sık olan tercih ediliyor. Haftada 3-4 gün yarım saati geçmeyen yürüyüş, yüzme gibi.
* Egzersize başlarken aç ve aşırı tok olmamaya dikkat etmek gerekiyor.
* Egzersiz için harcadığınız ekstra kaloriyi ve sıvıyı  almaya dikkat etmeniz gerekiyor (halihazırda fazla yemiyorsanız tabi , yarım saatlik bir yürüyüş için 1 bardak sütle bir meyve yeterli olabilir)
* Egzersiz sırasında başınız ağrıyorsa egzersize devam etmemeniz öneriliyor (sanırım tansiyon yükselmesi riskine karşı).
* Bir hareket sırasında bir yeriniz ağrıyorsa hareketi bırakmanız öneriliyor.
* Egzersiz sırasında karın ağrısı, sonrasında bebek hareketinde azalma (bebek hareketi genelde siz hareketli iken değil dinlenirken daha rahat duyuluyor), kanama gibi durumlar oluşursa egzersizi bırakmanız ve doktorunuzu aramanız öneriliyor.
* Hamilelikte özellikle karın büyüdükten sonra uzun süre sırt üstü yatmanız önerilmiyor (3-5 dk'dan fazla). Zaten konforlu da değil. Egzersiz sırasını buna göre düzenlemek gerekiyor. Örneğin 3 yer hareketi varsa, peşpeşe yapmak yerine aralara ayakta yapılan hareketleri almak daha iyi.
* Özellikle hamilelik ilerledikçe vücudun dengesi bozulduğundan güvenliğe dikkat etmek gerekiyor. Örneğin sivri kenarlı bir sehpanın hemen yanında egzersiz yapmamak gibi.
* Rahat giysiler giymek, ayağınızın kaymayacağı bir ayakkabı seçmek önemli. Eğer dışarıda spor yapıyorsanız, güneş altında yapmamaya dikkat etmek gerekli.
del.icio.us | Digg This :: posted on Thursday, May 31, 2007 8:38:47 PM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [0]
 

 
 Wednesday, May 30, 2007
Hayatım boyunca sportif denilebilecek bir insan olmadım. Birkaç  -birkaç ay süren- fitness denemelerim sıkıntı ve salona gitmeye üşenme sonucu başarısızlıkla sonuçlandı.  Yürürken sıklıkla dengemi kaybetmem, bir şeylere takılıp düşeyazmam dışında çok da eksikliğini hissetmedim. Yalnız özellikle bir dönem o kadar sık tökezliyordum ki bir arkadaşım bu durumu "senin ayaklarımın vücuduna küçük geliyor" şeklinde yorumlamıştı. Spor yapmadığım için vücudumu iyi kullanamıyor olmam bana daha mantıklı bir açıklama olarak geliyor.

Hayatımda ilk kez hamile iken düzenli bir egzersiz programı uyguladım. Özellikle ilk aylarda, kendimi hamile olmayan halime göre daha iyi hissettiğimi söylesem yalan olmaz. Bu program temelde eşimin internette bulduğu bir dökümana dayanıyordu. Bu döküman Kanada ordusu  tarafından hamile personelleri hımbıllaşmasın diye hazırlanmıştı. Programın ana hatlarını başka bir yazımda özetleyeceğim. Başlarda aksatarak da olsa bu programı uyguladım. Daha sonra Amerikan Hastanesinin  doğum öncesi eğitim programına katıldım. Bu programda da egzersize yer veriliyordu. Burada da ilk önce bir fizyoterapist egzersizin yararlarını ve nelere dikkat etmeniz gerektiğini anlattı. Daha sonra da fizik tedavi uzmanı çeşitli egzersizleri uygulamalı olarak gösterdi. Burada gösterilen egzersizler ağırlıklı olarak karın, sırt ve omuz germe egzersizleriydi. Ben ilk kullandığım dökümandaki karın hareketlerini pek sevmemiştim. Karın hareketleri bölümünü eğitimde gösterilen egzersizlerle değiştirerek ikisini kombine ettim. Her seanstan sonra nefes egzersizlerini ve ayrıca düzenli olarak Kegel egzersizleri yaptım. Egzersize ayırdığım vakit haftada 4-5 gün 30-45 dakikadan ibaretti.

Elimizde bir kontrol grubu (egzersiz yapmadığım bir hamilelik örneği) mevcut değil. Bu yüzden yararlarını birebir kıyaslayamıyorum. Ancak egzersizi birkaç hafta üstüste aksatırsanız eksikliği bariz hissediliyor. Aşağıda gördüğümü düşündüğüm yararları sıraladım:

1 - Dengeli kilo aldım (gebelik diyabeti için yaptığım diyet de etkilidir)
2 - Zinde hissettim
3 - Özgüven ve motivasyon kaynağı oldu
4 - Kolay doğum yaptım
5 - Denge problemleri yaşamadım
6 - Sırt, bel, omuz ağrıları yaşamadım. Bel çukurum fazla içeri girmedi.
7 - Bacak ağrıları yaşamadım (kalçamda siyatik benzeri bir ağrı vardı, bu hariç)
8 - Fazla ödem, şişlik oluşmadı
9 - Şekerim normal sınırlarda kaldı (diyete uydum elbette)

Doğum sonrasında vakit sorunları ve uykusuzluk-yorgunluktan programa sadık kalamadım. Ancak, eğitimde verdikleri hareketleri fırsat buldukça yapmaya çalışıyorum. Bir de yine internette bulduğum bebekle birlikte yapabileceğiniz bazı hareketleri düzenli olamasa da yapıyorum. Ilgaz'ın da çok hoşuna gidiyor. Bunu da ayrıca yazacağım. Umarım tekrar kısa sürede düzenli egzersize başlayabilirim. Böylece hamileliğim sayesinde spor alışkanlığı da edinmiş olacağım (ayaklarımı büyütmez ama, olsun).

Sonraki yazı, Hamilelikte Egzersiz (spor) , Dikkat Edilmesi Gerekenler

del.icio.us | Digg This :: posted on Wednesday, May 30, 2007 4:06:01 PM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [0]
 

 
 Sunday, May 06, 2007
Ilgaz karnımda 38 hafta 2 günlükken, doktorumun 36. haftada verdiği her an doğurabilirsin gazı ile sabırsız bir bekleme içine girmiştik. Beklemekten ve ağırlıktan duramaz hale geldiğim bir pazartesi, bu gece doğururum ümidi ile, hiç yatmadığım bir saatte (22 civarı) yattım. Gece saat 01:32'de sıkı bir tekmeyle uyandım (bütün gün bunlardan epeyce yemiştim), hemen arkasından beklenen sancı. Kalkayım hareket edeyim geçiyor mu dedim, yok geçmiyor. Geri yattım, uyuyamadan bir tane daha. Eşim durumu farkedip uyandı ve heyecanla sancıları not etmeye başladık. İlk başta 10-15 dk aralıklarla geliyordu. Hemen doktoru aramayalım dedik gece yarısı, aman emin olalım, hastane çantasına bir-iki bişey daha koyalım... Saat 3 gibi 5-6 dakika sıklığa ulaşınca doktorumu aradık. Hastaneye git makineye bağlasınlar dedi. Duş alabilir miyim dedim, e al hadi çabucak dedi. Duşumu aldım, sakin sakin hastaneye gittik, saat 03:30'u geçmişti.

Gözünüzün önünde koşuşturmalar, inlemeler belirmesin. Eşimle kakara-kukara, hazırlıklar, zaman çabucak geçti. Süreç başladığı için keyifliydik. Doktorum "sen sancıların başlayınca 4-5 saatte doğurursun bir terslik olmazsa, bir nedenle sezaryen olmak zorunda kalırsan çok yazık olur" demişti. Eşime dedimki, bu sancılar hayatta bu bebeği çıkartamaz. Alper(doktorum) yanıldı, bizim yolumuz uzun. Ne hikmetse, her gece diken üstünde uyuyan annelerimizi, o gece güçlükle uyandırabildik, onlar daha uykuyu ayıkıp da telaşa kapılamadan evden çıktık (hastaneye ikimiz gitmemiz konusunda önceden anlaşmıştık).

Hastanede NST cihazı (Fetal monitör, Ekokardiograf) bağlandı. Nöbetçi doktor muayene edene kadar durum gayet sakin ilerliyordu. Nöbetçi doktorun muayene sonrası "ooo, 6 cm olmuş" yorumu sonrasında kendimi birden servise paketlenmiş buldum. Bundan sonra her şey jet hızında ilerledi. Lavman, serum, epidural. Bu arada sancılar da sürekli ve dayanılmaz tabir edilen bir hal almıştı artık. Doktorum hastaneye ulaşıp muayene ettiğinde açıklık 8 cm olmuştu bile. Sanırım yarım saat kadar sonra da, daha epidural etkisini gösteremeden kendimi doğumhanede buldum. Saat 05:55'te, doktorum "al bebeğini" dedi ve Ilgaz karnımın üzerinde kıpraşıyordu. Şaşkınlıktan duygulanıp ağlamaya bile halim olmadı.

Hemşire hanım, 10 yıldır bu hastanedeyim böyle doğum görmedim dedi. Hastanede iki gece yattık. Çıkarken merak ettim, acaba kaç normal doğum vardı kaldığımız sürece. Kaç mı? Hiç! Acaba böyle doğum görmemiş olmasında ne kadar etkiliydi bu durum?

Tüm odaları dolu Amerikan hastanesinde 2 gün boyunca tek normal doğum benimki idi.

Sezeryan doğumların bu kadar artmasında etkenler neler olabilir? Tıpta imkanların artması ile sezaryen çok daha konforlu. Eskiden alınan birçok risk alınmayıp normal başlayan doğumlar sezeryanle bitiyor. Düzenli takip ve ultrason ile normal doğumda sorun çıkacak birçok doğum kararı önceden sezeryan olarak verilebiliyor. Belki bazı doktorlar kendi kolayı için anneyi yönlendiriyor. Bir de annelerin özgür iradeleri ile aldığı sezaryen kararları var.

Hamileliğim süresince en çok sorulan soru "nasıl doğum yapacaksın" oldu. Ben nereden bileyim nasıl yapacağımı. "Doktorum bir sorun görmezse normal olacak" dedim. Ne kadar ikna ediciydim bilemiyorum. "Canına mı susadın" diyen de oldu, kararımdan dolayı tebrik eden de.

Normal doğumun avantaj dezavantajlarını tıbbi açıdan aktarmak üstüme vazife değil. Amerikan hastanesinin doğum öncesi eğitim programında normal doğum açık bir şekilde teşvik edilmekteydi. Doktorumuz Alper Mumcu da hamile kaldığımı öğrenir öğrenmez belirttiğim normal doğum isteğimi başından sonuna destekledi. Benim asıl değinmek istediğim doğurmanın insana hissettirdiği mutluluk. Kısa ya da uzun, epiduralli epiduralsiz, normal doğum yapan tüm arkadaşlarımın da belirttiği gibi, doğurmak, fırsatı olan her kadının yaşaması gereken bir şey. Bu mutluluğu tarif etmeye çalışırsam, kendimi şans, sevgi(eşim), minnet(başta doktorum ve diğer hastane personeli) ve en etkilisi başarı dolu hissettim. Tamamen doğa ve doktorun ilerlettiği bir olayın, anneye böylesine bir iş becermiş hissettirmesi muhteşem. Doğum sonrasındaki hormon karışıklığı, uykusuzluk ve yorgunluk dönemi için çok iyi bir başlangıç özgüveni sağlıyor. Hele de eşinizin bu doğuma katılma fırsatı varsa, işte o zaman bunu bir aile olarak yaşıyorsunuz.

Senin için söylemesi kolay, 4.5 saatte doğurmuşsun diyebilirsiniz. Ama eğer peşinen sezaryen kararı almış olsaydım, bu kadar kolay doğurabileceğimi hiçbir zaman bilemeyecektim. Yakın çevremde benim gibi kolayca doğuran en az 3 arkadaşım var (normal doğum azlığını da göz önünde bulundurun). Mümkünse tam teşekküllü, terslikte sezaryenle devam imkanı tanıyan bir hastane seçin. Acıdan endişe ediyorsanız epidural yaptırın (etmiyorsanız da yaptırın). İnsanlığın varoluşundan beri insan yavrularının bu şekilde doğduğunu unutmayın. Doğaya, doktorunuza ve eşinize güvenin. Doktorunuzun vermesi gereken kararı siz kendi başınıza vermeyin. Nedensiz yere doğanın mucizesini yaşama fırsatını tepmeyin, şansınızı deneyin!

in english
del.icio.us | Digg This :: posted on Sunday, May 06, 2007 9:16:07 PM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [0]
 

 
 Friday, May 04, 2007
Geçen yazımda,  Gebelik Diyabeti / Gestasyonel Diyabet (bilgi, teşhis),  gebelik diyabeti hakkında kısa bilgi vermiş ve teşhis sürecimi aktarmıştım.

Jinekoloğum uygun bir diyet hazırlanması için beni diyetisyene yönlendirdi. Diyet deyince aklınıza aç kalınan zayıflama diyetleri gelmesin. 6 öğünden oluşan bu diyeti bitirebilmek için bütün gün boyunca tıkınıyordum (3 ana, 3 de ara öğün).

Diyetteki temel amaç kan şekerinin artış ve düşüşlerinin yavaş bir şekilde gerçekleşmesini sağlamak, gün boyunca kan şekerini mümkün olduğunca belirli bir seviyede tutmaktı. Tamamen yasak olan tek gıda beyaz şekerdi (ve bal, pekmez gibi diğer kompleks şekerler). Günde toplam 3 porsiyon meyve yiyordum ve porsiyonlarına dikkat ettiğim sürece istediğim meyveyi yiyebiliyordum (örn: 1 orta boy elma = yarım muz = 1 porsiyon meyve). Hemen her öğünde bana fazla gelen miktarda kepek ekmeği hakkım vardı. Bunları da diyetisyenimin verdiği ekmek değişim listesinden çorba, pilav gibi gıdalarla değiştirebiliyordum. Fakat beyaz karbonhidratlardan çok fazla tüketmemem gerekliydi. Yağ asitleri bebek için gerekli olduğundan süt ürünleri ve eti yağsız yemem gerekmedi. Ancak, diyetisyenim kızartma ve tereyağı gibi gıdaları yemem gerektiğini belirtti (kimseye bir yararı yokmuş). Tereyağ niyetine az miktarda Becel yiyebileceğimi iletti.

Diyeti bir hafta süre ile uyguladıktan sonra açlık ve tokluk(yemekten 2 saat sonra) şekerimi ölçmem gerekti. Eğer değerler yüksek çıksaydı insülin iğnelerine ihtiyacım olacaktı. Ama değerler normal sınırlar içinde idi ve Ilgaz'ın doğumuna kadar bu diyete devam ettim.

Kan şekeri ölçüm cihazları

Kan şekerimi haftalık olarak kontrol ettirmem gerekiyordu. Eczanelerde kan şekerini 5 YTL'ye parmağınızdan bir damla kan ile ölçüyorlar. Bu ölçüm basit cihazlar sayesinde yapılıyor. Hem fizibilite hem de kolaylık açısından sürekli eczaneye gitmek yerine bu cihazlardan bir tane edinmeye karar verdim. Doğubank'tan cihaz(30 YTL 10 strip ile birlikte), 50 strip ve bir sürü iğneyi(sanırım 200) toplam 90 YTL'ye aldım. Ne yazıkki, ve elbette bir pazarlama stratejisi olarak, stripler standart değil. Yani hangi marka cihazı kullanıyorsanız, aynı markanın striplerini almak zorundasınız. Bu nedenle kan şekeri ölçüm cihazı alacakların, stripleri kolayca edinebilmek için, yaygın satılan bir marka tercih etmelerinde yarar var. Cihazın fiyatını çıkartınca her ölçüm 1 YTL'ye gelmiş oldu. Ben de işi eğlenceye çevirdim. Ailede parmağını delmediğim kimse kalmadı. En büyük dilim pasta, en düşük kan şekerine şeklinde yarışmalar düzenlemeye bile kalkıştım.

Gebelik diyabeti ile daha sağlıklı hamilelik ve bebek
Gestasyonel diyabetle hem hamileliğin yan etkilerini en aza indirip, hem de daha sağlıklı bir bebeğe kavuşabilirsiniz. Diyetisyenim diyetimi hazırlarken, yalnızca diyabeti değil, tüm hamilelik ihtiyaçlarımı göz önünde bulundurdu. Böylece gebelikte gerekli besinleri mükemmel bir düzen içinde almış oldum. Eğer anne bebeğinin büyümesi için gerekli bazı elementleri (kalsiyum gibi) yedikleri ile sağlayamıyorsa, bu elementler annenin stoklarından (kemikler) karşılanıyor. Diyetime uyabilmem için tüm günümü planlı bir şekilde geçirmek durumunda kaldım. Böylece hamilelik dönemimi çok iyi değerlendirme fırsatım oldu. En önemlisi, bu plan sayesinde ve kan şekerini düşük tutma motivasyonu ile düzenli olarak egzersiz yaptım. Bu egzersizlerin (ayrı bir yazı konusu) hamileliğimi zinde geçirmemde ve kolay doğum yapmamda üstün katkısı oldu. Hamileliğim süresince diyet ve egzersizlerin yardımıyla yalnızca gerektiği kadar kilo almış oldum. Eğer bu sorunla karşılaşmasaydım bu kadar düzgün beslenip düzenli egzersiz yapmam mümkün olmayacaktı.

Endişelerim
Kafamdaki her soru işareti için yaptığım gibi, test sonuçlarını alır almaz konuyu internette araştırmaya başladım. Kendi bebeğime zarar verebileceğimi okuduğumda çok korktum. Hemen doktorumu arayıp sonuçları ilettim ve "kötü bişey di mi bu?" diye sordum. O da "ciddiye alınması gereken bir şey ama kontrol altına alabiliriz" dedi. Diyetle beraber düşük test sonuçlarını gördükçe içim rahatlıyordu. Bu bakımdan evde cihazınızın olması çok iyi. Bir sonraki kontrolüme kadar pek çok kez test yaptım. Doktorumun her şeyin yolunda olduğunu söylemesi ile endişe etmeyi bıraktım.

Yasaklar yasaklar

Hele de hamile iken, güzel şeyleri yemenin yasak olması pek hoş bir durum değil. Bebek üzerindeki etkileri bilinmediğinden hamilelikte tatlandırıcılar da önerilmiyor. Hem şeker, hem de tatlandırıcının yasak olması, her türlü tatlının yasak olması anlamına geliyor. Ancak sınırlı bir süre için olması bir motivasyon kaynağı. Aynı zamanda bu diyeti bebeğinizin iyiliği için bir fedakarlık olarak yapıyorsunuz ve annelik = fedakarlık demek. Ben de doğumdan sonra yiyeceğim tatlıların listesini tutuyordum hamileyken. Şimdi ise genelde bisküvi ve çikolatadan başka bir şey aramıyorum. Çünkü evde tatlıların en tatlısı var :)

Türkiye'de diyabetli olmak kolay bir şey değil. Diyabetlimiz çok olduğu halde, marketlerde diyabetik ürün yetersiz. İçindekilere baktığınızda bütün güzel şeylerin şeker içerdiğini görüyorsunuz. 8 aylık hamileyken diyete bağlı kalmaktan iyice bayıldığım bir gün markete gittim. Bütün raflarda tırım tırım kendime uygun yiyecek aradım. Çok sayıda tuzlu ıvır zıvır ve %100 meyve içeren bir reçel aldım. İlginçtir, diyabetik ürün değil, normal reçel rafındaydı. Hesaplarıma göre 20 gram kadarı 1 porsiyon meyve ediyordu ve bu da 1 dilim ekmeği kalınca kaplamaya yetiyordu. Bu reçel hamileliğimin kalanını kurtardı.

Tatlı tarifleri
Lavuk Göğsü (Bir dilim peynir, bir dilim ekmek, 1 porsiyon meyve karşılığı)
Bir dilim mısır ekmeğini labne peyniri ve %100 reçelle kaplayın

Lezafet (Bir dilim peynir, bir dilim ekmek, 1 porsiyon meyve karşılığı)
Yarım muzu dilimleyin
2 adet kestaneyi haşlayın, soyun ve dilimleyin, muzlarla karıştırın
Labne peynirini (yaklaşık 30 gram) biraz sütle sulandırarak krema elde edin, diğer malzemelerin üzerine akıtın
Kıyılmış fındıkla süsleyin

Afiyet olsun!

in english



del.icio.us | Digg This :: posted on Friday, May 04, 2007 9:44:58 PM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [2]
 

 
 Thursday, May 03, 2007
Birkaç yıl önce şeker hastası olduğumdan şüphelenerek bir dizi test yaptırmıştım. Babamda tip 2 diyabet vardı ve sık susadığımı düşünüyordum. Değerler normal sınırlar içinde olmakla birlikte üst sınıra daha yakındı. Doktorum babamdan dolayı risk altında olduğumdan yıllık olarak kontrol ettirmemi önerdi. Lakin değerlerin normal çıkması ile aklımdan çıktı gitti ve kontrol falan da ettirmedim.

Kadın doğum doktorum gebeliğimin 24. haftasındaki rutin kontolümde gestasyonel diyabeti açıkladı ve kontrol için test istedi. Hamileliğin bir sürü acayip olası yan etkisi içinde, bunun bende çıkacağından emindim, ve çıktı da.

Edindiğim bilginin kısa özeti:
Gestasyonel diyabet, bazı kadınlarda, hamilileliklerinin 24-28. haftaları arasında ortaya çıkan bir tür şeker hastalığı. Çoğunlukla ailesinde tip 2 diyabet olan ya da hamileliklerinde fazla kilo alan kadınlarda görülüyor. Genelde doğumla birlikte ortadan kalkıyor ama ileride şeker hastası olma potansiyelinizin yüksek olduğu anlamına da geliyor.

Kontrol altına alınmadığında bebek için önemli riskler oluşturuyor. Vücutta şekerin kandan hücrelere taşınması işi pankreastan salgılanan insülin hormonu aracılığı ile yapılıyor. Bebeğin ihtiyacı olan şeker annenin kanından plasenta aracılığı ile taşınıyor. Ancak, bu şekeri hücrelere iletecek olan insülin plasenta kanalı ile iletilmiyor ve bebeğin kendi pankreası tarafından üretiliyor. Şekerin yüksek olması durumunda bebek bu şekerden kurtulmak için normalden fazla insülin üretimine ihtiyaç duyuyor. Bu fazla insülin yardımı ile fazla şeker hücrelere gidiyor. Sonuç olarak, bebeğin hücrelerinde ihtiyacından fazla enerji depolanmış oluyor. Bu durumda tosun tabir edilen iri bir bebek meydana gelebiliyor. Her ne kadar tosuncuklar toplumumuzda rağbet görse de, bebek ve anne için doğum güçleşiyor ve yaralanma riskleri artıyor. Aynı zamanda şekerden kaynaklı irilik bebeğin obez bir çocuk olmasına da yol açabiliyor. Başka bir risk de, bebeğin bu yüksek insülin üretimine alışarak doğum sonrasında da fazla insülin üretmeye kalkışması ihtimali. Bebek fazla insülin salgılıyor ama sütten fazla şeker sağlanmıyor. Bebeğin ani şeker düşüklüğü (hipoglisemi) krizine girmesi riski ortaya çıkıyor. Bu da yenidoğan bebekte beyin hasarı gibi ciddi sorunlara yol açabiliyor.

Buraya kadar oldukça kötü görünüyor değil mi? Hemen telaşa kapılmayın çünkü yukarıda söz ettiğim şeyler hep yüksek şekerin kontrol altına alınmadığı durum için geçerli (bu da aslında farkedilmemesi demek sanırım). Benim şekerim kadın doğumcum (Alper Mumcu) ve diyetisyenimin (Ayşe Korkmaz) de yardımıyla kolayca kontrol altına alındı ve 3095 gram ağırlığında tamamen sağlıklı bir bebek dünyaya getirdim. Eğer doktorunuzun tavsiyelerine uyarsanız siz ve bebeğiniz için avantajlar bile sağlıyor. Nasıl mı? Bir sonraki yazımı okuyun.

Teşhis süreci:
24. hafta kontrolünde doktorum benden bir test yaptırmamı istedi (24-28 hafta arasında yapılabiliyor). Bu testi yaparken gün içinde (aç olmak gerekmiyor) 50 gram glikoz içeren bir oralet içirdiler. Oraleti içmeden önce ve içtikten bir saat sonra şekerim ölçüldü. Sonrasındaki değer (tokluk şekeri deniyor) olması gerekenden yüksek çıktı. Doktorum bunun yüksek çıkmasının ille de gestasyonel diyabet olduğu anlamına gelmeyeceğini ve başka bir tetkik daha yapılması gerektiğini iletti. Bu test 100 gram'lık glikoz yükleme (OGTT) testi idi ve maalesef bunun sonucunun da pozitif çıkması ile durumum kesinleşmiş oldu.

Şeker yükleme testi (OGTT):
Sabah aç olarak laboratuvara gittim. Birden çok kez kan alınacağından kolum delik deşik olmasın diye kelebek taktılar. Açken kan ve idrar örneği verdim. Daha sonra 100 gram glikoz içeren feci derecede şekerli bir limonata içirdiler. Limonatayı içtikten 1,2 ve 3 saat sonra yine kan ve idrar örneği aldılar. Test sürecinde bir şey yemeniz ve laboratuvardan ayrılmanız yasak. Zaten aç karnına o kadar şekeri içtikten sonra, 3 saat de hiçbir şey yemeden bekleyince ortalıkta dolanacak haliniz kalmıyor. Benim biraz başım döndü ve hafif gözüm karardı. Ve o vaziyette vakit geçirebilmek için tek yapabildiğim magazinlerdeki resimlere bakmak oldu. Biraz şekerleme yapmak istedim ama ona da izin vermediler, sonuçları etkiliyormuş. OGTT yaptıracaklara tavsiyem, laboratuvar seçerken rahat bir kanepesi olmasına dikkat etmeleri ve test için yalnız başlarına gitmemeleri (en azından test bitiminde yalnız ayrılmayacak şekilde ayarlama yapılabilir).  Test uzun sürdüğü ve takip gerektirdiğinden (aç bir hamileyi uyanık tutmaya çalışmak kolay iş değil doğrusu :)) bazı laboratuvarlar randevu ile yapıyorlar bu testi (örnek Nişantaşı, Amerikan hastanesinin lab'ı). Bu ihtimale de dikkat etmekte yarar var.

Jinekolojistim beni uygun bir diyet hazırlanması için diyetisyene yönlendirdi. Eğer şekerim diyetle kontrol altına alınamasaydı insülin iğnelerine ihtiyacım olacaktı...devamı var

in english




del.icio.us | Digg This :: posted on Thursday, May 03, 2007 1:15:36 PM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [0]
 

 
 Thursday, April 12, 2007

Okulu bitir, master yap(askere gitme/gitmesin), askere git/gitsin, iş bul, evlen, gez toz. Farklı sıralarla, farklı gerekçelerle anne baba olmak ertelenir geç otuzlara. Sonra da bir kez karar alındı mı hemen olsun istenir. Gerekli aksiyonlar alındıktan sonra heyecanla ilk adet dönemi beklenir (aksiyon derken doktora gitmek, sigorta yaptırmak gibi :)). Sonra da adetin gecikmesini bekleyecek kadar bile sabredemeden test yapılmasına karar verilir.

Peki bu test işi nasıl yapılır? Hangisi daha iyidir?

Hamileliğin gerçekleşmesi ile birlikte vücutta bir hormon (HCG) salgılanmaya başlıyor. Bu hormon önce kana, sonra idrara karışıyor. Kandaki hormon seviyesi laboratuvarlarda ölçülüyor, idrara bu hormonun karışıp karışmadığı ise hem laboratuvarlarda hem de eczanede satılan cihazlar sayesinde evde saptanabiliyor.

Kanda gebelik testi
Doktorlar kanda bakılan gebelik testini daha çok seviyorlar. Çünkü hem daha erken, hem de rakamsal sonuç veriyor. Çıkan değere göre, gebelik haftası hakkında, ya da son adet tarihinizden eminseniz gebeliğin gidişatı hakkında yorum yapılabiliyor. Eğer şüpheli bir durumunuz varsa doktorlar düşük, dış gebelik gibi risklerde de hemen bu testi yaptırmanızı istiyorlar. Çoğu laboratuvar sonucunuzu aynı gün içinde veriyor. Ancak bu testi yaptırmak, adı üstünde kanda olduğundan, kolu deldirmek anlamına geliyor. Laboratuvara gitmek de meşakkatli ve idrar testine göre daha maliyetli.

İdrarda Gebelik Testleri
Eczaneden alabildiğiniz idrar testleri genelde minik kasetler şeklinde. Bu testi yapabilmek için birkaç damla idrar gerekiyor. Bazı testlerde (resimdeki gibi) üzerine idrar damlatılmak üzere bir çukur bulunuyor ve kutudan damlalık da çıkıyor. Bazı testlerde ise idrarı emen bir çubuk bulunuyor. Bu çubuk idrarla ıslatıldıktan sonra test kasedinin içindeki yerine yerleştiriliyor. Testi aldığınızda beyaz bir kağıt şeklinde iken test yapıldıktan sonra üzerinde en az bir çizgi çıkıyor. Bu çizgi kontrol çizgisi olup çıkmaması testin bozuk olduğunu gösteriyor. İkinci çizginin belirip belirmemesi ise sonucu gösteriyor. Testin pozitif olduğu durumda ikinci çizginin belireceği yer gebelik hormonu ile tepkimeye girecek bir madde ile kaplı. Bu madde hormonla temas ettiğinde renk değiştiriyor. Kullanım kılavuzlarıda sonuç için 3 dk gibi bir süre beklemenizi söylüyor ama tecrübeme göre test pozitifse ikinci çizgi daha ıslanırken renk değiştirmeye başlıyor (en ucuz testle). 

İkinci çizgi silikse
Testi erken bir dönemde yaptığınızda ya da düşük gibi durumlarda ikinci çizgi silik gözükebiliyor. İkinci çizginin çıkması, silik de olsa hormonun varlığını gösteriyor. Bu durumda birkaç gün sonra testi tekrar etmeniz ya da kan testi yaptırmanız gerekiyor.

Test negatif çıktığı halde adetiniz gecikmişse testi tekrar etmeniz ve durumdan doktorunuzu haberdar etmeniz gerekiyor. Bunun için doktorunuzla yaptığınız telefon görüşmesi genelde tıpış tıpış laboratuvara gidip kolunuza bir delik açtırmanızla sonuçlanıyor.

Eczanelerde satılan testler 3 YTL'den 30 YTL'ye geniş bir aralıkta fiyatlandırılıyor. Çalışma mantığının basitliği göz önüne alındığında, pahalı bir test almak bana göre anlamsız. Eğer hassasiyete ihtiyacınız varsa direk kan testi yaptırmak daha uygun. Laboratuvardaki idrar testi de ancak acil durumda faydalı olur diye düşünüyorum. Örneğin, acil bir durum için hastaneye gittiniz, hamile olduğunuzdan şüpheleniyorsunuz ve hamilelikte yapılmaması gereken bir tedavi öneriliyor. Bu durumda hemen birkaç dakika içinde idrar testi yapılarak risk minimize edilebilir.

Test sonucunu beklemek birkaç dakika da olsa bir gün de olsa oldukça stres verici. Bir adet döneminde gebe kalabildiğiniz gün sayısının azlığını öğrendikten sonra test sonucuna bakmak insana milli piyango bileti sonucuna bakmak hissini veriyor. Hatta insan soyunun nasıl devam edebildiğine şaşırıyorsunuz. Bu nedenle en iyisi ruh sağlığınız için bir süre uğraşmayı göze alarak bu işe başlamak ve tasarruf için gebelik testlerinizi
toptan almak :)

in english
del.icio.us | Digg This :: posted on Thursday, April 12, 2007 3:34:44 PM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [0]