# 10 Mart 2010 Çarşamba

"...Küçük bir kız çocuğunun önünde bir buzağı yatıyor. Kız buzağının üstüne bir battaniye örtmüş, sevgiyle onun başını okşuyor.

Televizyon muhabiri, mikrofonu ona uzatarak depremi soruyor. O da buzağının annesinin öldüğünü söylüyor.


... “Sen de üşüyorsun, neden onu örttün?"


...“O bize ekmek getiriyor, o bize bakıyor...”

 

Yazının tamamı için

posted on 10 Mart 2010 Çarşamba 19:28:36 UTC  #    Yorumlar [4]
# 09 Şubat 2010 Salı

Şu ana kadar aldığım en değişik Mim'i yanıtlıyorum. Sorular tema dışı olmakla birlikte Özgüranne'nin Anne'si hazırlamış olduğundan bir annelik karışmış olaya diye yanıtlıyor ve Ela'nın anneannesine saygılarımı sunuyorum :)

Kurallar:

  • Mimi gönderen bloga link veriyorsunuz.
  • Üç kişiyi mimliyorsunuz ve mimlediğiniz kişinin bloguna not bırakıyorsunuz. ("Ortaya bıraktım, isteyen alsın." demiyorsunuz.) Ayrıca olabildiğince bu konuda mimlenmemiş blogları seçmek için özen gösteriyoruz.
  • Mimlediğiniz blogların da linkini veriyorsunuz.

Sorular:

  1. Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?
  2. Seçim barajı kaldırılsın mı? Neden?
  3. Adayların belirlenmesinde nasıl bir yöntem uygulansın?
  4. Yargı bağımsızlığı sizin için ne anlam taşıyor?
  5. Beşinci soruyu siz belirlemek durumunda olsaydınız neyi öğrenmek isterdiniz?

1 - Aslında milletvekilinin dokunulmazlığı falan olsun istemiyorum. Ama dokunulmazlık olmazsa abuk sabuk davalarla işini gücünü yapamaz olurlar. Ama dokunulmazlık olunca da insanlar suçlarından arınmak için milletvekili oluyorlar. O zaman yargı hızlansın, milletvekilleri de abuk subuk suçlarından yargılansın. Tabi Özgür Anne'nin dediği gibi kürsü dokunulmazlığı korunmalı. Bir de bu durum tek taraflı olmamalı. Milletvekillerinin bir takım konularda dokunamama durumu da olması lazım. Mesela milletvekili kendi icraatları hakkında yazılanlara, söylenenlere karşı mahkeme açamamalı. Basın mensubu da işini yaparken açılan davalar yüzünden işini yapamaz durumda.

2 - Direk kaldırılsın. Oy verirken insanlar bir de barajı hesaplamasın, rahat oy versin. Sonra bir süre tanınsın, isteyen parti birleşsin, tekrar seçim yapılsın. Ya da oy verilirken 1., 2., 3. seçenek belirtsin insanlar, ağırlıklı ortalama hesaplansın. Partiler de, oy verenler de gerçek güçlerini öğrensin.

3 - Ben özelleştirme ve devletin küçültülmesi taraftarıyım. Bizde sivil çok güçsüz, devlet çok güçlü. Devlet denilen şeyde kaynaklar azaltılsa, sadece ülke yönetecek olanlarla sınırlansa, etki alanı azaltılsa, o zaman fırsatçılar aday olmayacak, daha idealist tiplere yer açılacaktır.

4 - Ben evin en küçüğüyüm. Ben küçükken babam bazı seneler kasaba sucuk yaptırırdı. O sucuklar kuruması için asılır, sonra yenirdi. Bir sene bu sucuklardan bir tanesi alttan ısırılmış. Biri geldi "Damla sen mi yaptın?" dedi. "Hayır "dedim. Öyle bir atmosfer oluştu ki, niyese benim yaptığım ama söylemediğim gibi bir kanı oluştu.  Annem dedi ki, "Damla sen git odana, doğruyu söylediğinde geri gelirsin, yalan sevmiyoruz". Gittim yatağa yattım, ranzanın alt katına, üst katın suntasına bakarak ne küfür biliyorsam sallıyorum içimden, pisler, eşşekler, boklar, kakalar, salaklar ..." Sonra babam, Evren ablam, Elif ablam geldiler yanıma. Babam çok tatlı bir sesle, "hadi kızım doğruyu söyle de gel içeri kızmayacağız" dedi. Ben de "tamam" dedim. "Ben yemedim" diye ekledim ama ben tamam der demez Damla doğruyu söyledi diye öyle şamata kopardılar ki duyulmadı ve konu kapatıldı. Bu olay benim içime işledi. Seneler sonra büyüdüğümde, bir gün sucuk ortadayken, "kim yemişti o ulen sucuğu, siz benim hakkımı yediniz" dedim. Ablam, "e-he e-he, biz yemiştik, sen küçüksün, sana çok kızmazlar diye sesimizi çıkarmadık" dedi :)

Yargı tarafsız olmazsa, bir kere suçlu dışarıda kalır, sonra suçsuz içeride kalır, ki içeride olanın dışarıda olsa ne iş yapacağına bağlı olarak, olayın hangi boyutunun daha zarar verici olduğu da tartışılır. En önemlisi, insanların yargıya güvenmeyerek, kendi sorunlarını kendilerinin çözmeye niyetlenmeleridir ki, o zaman kimse adaletten söz edemez. Kan gövdeyi götürür.

5 - Bölgesel doktor, öğretmen ihtiyaçları nasıl çözülür?

Başka bölge insanlarına zorunlu hizmet yaptırmak için harcadığımız kaynakları, neden bölge insanını doktor öğretmen yetiştirmek için kullanmıyoruz. Burslu okuttuğumuz bölge çocuklarına zorunlu hizmet koyabiliriz. Belki de bazı bölgelerin gelişmesi, bazılarının işine gelmiyor.

Mimliyorum: asliberry, primarima, annevebebisi

posted on 09 Şubat 2010 Salı 13:15:18 UTC  #    Yorumlar [3]
# 30 Ocak 2010 Cumartesi

Olayın siyasi boyutuna girmeden yazmaya çalıştım bu yazıyı.

Hepimiz basından takip ediyoruz, Tekel işçileri özlük haklarına kavuşmak istedikleri için başlattıkları eylemi, 47 gündür sürdürüyor. Gece gündüz Ankara'nın soğuğunda eylemlerine büyük bir sabırla devam ediyorlar. Türkiye'de uzun zamandır direnişin bu kadar uzun sürdürüldüğü bir işçi eylemi olmamıştı sanırım.

Günler geçtikçe eyleme katılanların özel hayatları da evlerimize dahil oluyor, insanın içini burkuyor. Hele bir tanesi var ki dayanabilmek gerçekten olanaklı değil. Türk-İş Genel Merkezi önünde süren eyleme katılan Hüseyin Arslan, talasemi (Akdeniz anemisi) hastası olan kızını kaybetti, cenazesini Batman'da defnetti ve Ankara'ya eylemine kaldığı yerden devam etmek için geri döndü. Kendisine büyük bir saygı duyuyorum, aynı şeyi kendim yapabilir miydim bilmiyorum. Gazetelerdeki fotoğraflarına bakıyorum, gözlerde büyük bir acı, ama onurlu duruş sürüyor.

Ne yazık ki Arslan ailesi maddi olanaksızlıklar yüzünden oğulları Osman'ı da kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya. Tekel işçileri Osman Arslan'ı yaşatmak için kampanya başlattı. Yardım etmek isteyenler bağışlarını Vakıfbank'ın Batman şubesinde açılan ''00158007282394151'' no'lu hesaba yatırabiliyor.

posted on 30 Ocak 2010 Cumartesi 19:38:06 UTC  #    Yorumlar [1]
# 15 Ocak 2010 Cuma

Haiti batı yarımkürenin en fakir ülkesi. Nüfusun % 2'si bu depremde ölmüş olabilir. Birlemiş Milletler destek programıyla ayakta duruyorlardı, o çöktü. Hastaneler çöktü. Hapishaneler çöktü, tüm suçlular sokaklarda.

Haiti'ye neden yardım etmeliyiz?

Türkiye'den yardım kampanyası varsa bile biz göremedik.

 

Unicef ya da CARE'e yardım için, Google Checkout ile (Biz buradan Unicef'e yaptık):
http://www.google.com/relief/haitiearthquake/

Save the Children üzerinden kredi kartıyla:
https://secure.savethechildren.org/01/web_e_haiti_earthquake_10?source=hp_fb_haitidonate&WT.ac=hp_fb_haitidonate&dcsref=http://www.savethechildren.org/

posted on 15 Ocak 2010 Cuma 12:00:06 UTC  #    Yorumlar [7]
# 13 Ocak 2010 Çarşamba

Piyasada satılan giysilerin çoğunun çocuklarımız için uygun olmadığını düşünüyorum. Erkek çocuk annesi olarak daha şanslı olduğumu düşünüyorum bu konuda. Erkek çocuk giysileri daha düz, daha ergonomik. Özellikle kız çocuk giysilerinde düşük belli pantalonlar, beli daraltılmış kesimler, lycra'lı üstlere çok sık rastlıyorum. Bunlar rahat mı, gerek var mı?

Ilgaz'ın okulundan ihtiyaç olduğunda kısa süreli giydirmek üzere yelek istiyorlar. Yeleğin modeli tanımlı, önden açılıp kapanacak (rahat giydirilsin), kapşonlu olmayacak (geriye kaçmasın çocuk koştururken, sağa sola takılmasın), çok kalın olmasın. Son derece normal, düz bir iç mekan yeleği. Ne kadar dükkan varsa gezdim bulamadım. Ancak 2 yaşa kadar böyle modeller var. Daha büyükler için tavşanlı kapşonlar, yüksek yakalar, kocaman fermuarlar, bakar bakmaz rahat olmayan yelekler. En sonunda terziye diktirdim. Atanur Hanım neden böyle yelek istediklerini detaylı anlatmış, yurt dışında çocuk giysileri nasıl olmalı diye oluşumlar, konseyler bulunduğundan söz etmişti.

Ben de düşündüm, bir konsey olamayız belki ama, seçimlerimizle daha fazla dikkat edebilir, birbirimize doğru seçimlerde yardımcı olabiliriz. Bunun için Nurturia'da bir grup kurdum. Katılmaya ve paylaşmaya bekliyorum.

Çocuk Giysileri Nasıl Olmalı?

Amerika'da satılan Çin malı çocuk takılarında kadmiyum

posted on 13 Ocak 2010 Çarşamba 18:02:18 UTC  #    Yorumlar [7]
# 05 Ocak 2010 Salı

"İngiltere’de yapılan bir araştırmada erkek çocukların dörtte birinden fazlasının, kızlarınsa yedide birinin, etraflarındaki yetişkinlerin konuşmalarını anlamalarını zorlaştıran televizyon sesi yüzünden konuşma güçlüğü çektiği açıklandı."

Haberin tamamını mutlaka okuyun

posted on 05 Ocak 2010 Salı 08:37:20 UTC  #    Yorumlar [4]
# 27 Aralık 2009 Pazar

"HACETTEPE Üniversitesi Nüfus Etüdleri Enstitüsü’nün yaptığı araştırmaya göre, Türkiye, 20 yılda bebek ölüm oranlarını binde 53’ten binde 17’ye düşürerek büyük bir iyileşme sağladı. 1998’de binde 52 olan beş yaş altı çocuk ölüm hızı da büyük bir düşüşle binde 24’e indi. Aynı dönemde doğurganlık oranı da yarı yarıya azalarak 4.33’ten 2.15’e düştü. Kocaeli Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Şükrü Hatun, gelişmelerin son derece sevindirici olduğunu belirterek, “Hiç kuşku yok ki, gelişmiş ülkelerin binde 5 civarındaki bebek ölüm hızı oranlarına ulaşmak için uzun bir yolumuz var, ama binde 20’nin altına inmek bu hedefe ulaşmak bakımından hepimize iyimserlik veriyor” dedi."

Haberin tamamı için

posted on 27 Aralık 2009 Pazar 17:33:44 UTC  #    Yorumlar [4]
# 11 Aralık 2009 Cuma

1 - Tanrım! Bir bebek yaptık.
   - Panik yapma, sakin ol!

2 - Ebeveynlik bu kadar zor olmamalı. Sadece doğal akışına bırakıp içimizden geleni yapalım.

3 - ...

4 - Pek yakında:
   - Şimdi ..çtık işte.

posted on 11 Aralık 2009 Cuma 11:38:03 UTC  #    Yorumlar [8]
# 19 Kasım 2009 Perşembe

Dün Ilgaz'a domuz gribi aşısının ilk dozunu yaptırdık. Sağlık ocağında ortam gayet sakindi. Çocuklardan çok büyüklerin aşılanması için talep olduğunu öğrendik.

Biz aşıya gitmeden önce bize temizlik konusunda yardımcı olan hanım, dönüşte de bina görevlimiz sordu (oldukça tereddütlü ve kafaları karışmış şekilde). Aşı, olacak mı, oldu mu? Her ikisinin de yüzünde de şöyle düşünür gibi bir ifade vardı, "zaten kafamız karışık, tam çocuğu aşılatmamanın doğru olduğuna kanaat getirmiştik, şimdi sizin yaptırdığınızı duyunca iyice kafamız karıştı, işgüzarlar!". Sadece, "biz de ne yapacağımızı şaşırdık, yaptırmayalım diyorduk" çıktı ağızlarından. Temizliğe gelen hanımın çocuğunda zaten gelişme geriliği olduğundan, göründükleri bir doktor var, ona sormalarını önerdim. Diğer kişiye kafasındaki karışıklığı gidermek için nasıl yardımcı olacağımı bilemedim.

Aşıyı yaptırmak istemediğini ifade edenlere nedenini sorduğumda genel geçer yanıt, "güvenmiyorum", "olası yan etkilerinden korkuyorum" oluyor. Bunun riskini değerlendirirken de, genelde "hafif geçiriliyor", "bağışıklığı güçlü", "iyi beslerim" türü rahatlatıcı etmenler belirtiliyor. Çevremdeki kişilerin çoğu çocuklarını özel doktora götürüyorlar.

Bu iki örnekte olayın başka bir boyutu daha olduğunu farkettim. Her  anne-baba, şimdi okuduğunuz bu yazı ya da çocuğunu aşılatmayacağını gerekçeleri ile ifade eden bir yazıya ulaşıp, tanıdıkları birden fazla doktora sorup, düşünüp taşınıp bir karar verecek özgür iradeye sahip mi? Varoşlardaki çocuklarımızın, bağışıklıkları da güçlü mü, iyi beslenebiliyorlar mı, gribi hafif geçirebiliyorlar mı? Sağlık ocaklarında aşı ücretsiz yapılıyor ama, hastalığı ağır geçirmeleri durumunda gerekebilecek sağlık hizmetlerine de bu kolaylıkta erişebilecekler mi?

Düşündüm de, başbakanımız, o aşıyı daha Türkiye'ye aşılar bile ulaşmadan, Obama hangisinden olacaksa ben de ondan olacağım diye Amerika'dan getirtip, ilk olarak kendisine ve ailesine vurdurmuş diye bir haber yaysam, döner dolaşır benim yaydığım haber de benim e-mail'ime düşer mi acaba?

Velhasıl, bizim cephede bir sonraki emre kadar konu kapandı. Doktorlarımız fakir vatandaşı neyin doğru olduğu konusunda doğru düzgün bilgilendirmek üzere seferberlik başlatmalı.

posted on 19 Kasım 2009 Perşembe 07:20:26 UTC  #    Yorumlar [2]
# 13 Kasım 2009 Cuma

Konu sıcakken, yeni gelmiş bir haberi paylaşmak istedim:

 "VAN (A.A) - 12.11.2009 - Hacettepe Üniversitesi (HÜ) Nüfus Etütleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Sabahat Tezcan, Türkiye'deki sezaryen ile doğum oranının son 5 yılda 16 puan yükselerek, yüzde 75'in üzerinde artış gösterdiğini belirtti. Tezcan , "Anne ya da bebek sağlığı tehlikede olmadığı sürece, sezaryen ile doğumun anne ve bebek için zararı var. Bu nedenle bunu hiçbir zaman önermiyoruz" dedi.

Tezcan, 2008'de 10 bin 525 kişi ve 15-49 yaş arası 7 bin 405 evli kadınla görüşüldüğünü vurgulayarak, amaçlarının kadınların doğurganlık düzeyi ve doğurganlıktaki değişimler, bebek ve çocuk ölümlülüğü, aile planlaması, anne ve çocuk sağlığı ile beslenme konularında güncel ve güvenilir bilgi üretmek olduğunu ifade etti.
Tezcan, Sezaryen ile doğumun tüm dünya ülkelerinde kabul görmemesine rağmen ülkemizde her yıl biraz daha artış gösterdiğini anlatarak, Dünya Sağlık Örgütü tarafından yüzde 12 ile 15 oranında kabul edilen sezaryen ile doğumun, Türkiye'de şu anda yüzde 37 olduğunu ifade etti.

Tezcan, sezaryen ile doğumun doktorlar tarafından tavsiye edilmediği halde kadınların isteğine bağlı olarak gerçekleştiğini bildirerek, şunları kaydetti:
''Sezaryen ile doğum oranı, özellikle kentlerde yaşayan öğrenim durumu yüksek kadınlar ile refah düzeyi daha fazla olan ailelerde çok yüksek. Sezaryen ile doğum hızı eğitim ve refah düzeyiyle birlikte artmaktadır. En yüksek eğitim ve refah düzeyinde yüzde 60 veya üzeri olan sezaryen oranı, en düşük eğitim ve refah düzeyinde sezaryenle gerçekleşen doğumların üç katından daha fazladır. Bu çok fazla arzu etmediğimiz bir yöntem. Fakat annelerin doğumdan çekinmesi, bir takım korkularının olması sezaryen ile doğumu tetikliyor.Bunun önüne geçilmesi için bakanlık düzeyinde bir çalışma yapılması gerekiyor'' dedi.  "

posted on 13 Kasım 2009 Cuma 12:38:09 UTC  #    Yorumlar [0]
# 26 Ekim 2009 Pazartesi

Sorular:

  • Virüs bu kadar hızlı yayılırken, henüz aşısı üretilmemiş olsa ne tepki verirdik?
    Muhtemel Yanıt: Her sene mevsimsel gribin aşısını buluyorlar, bunu niye bulamıyorlar. Çocukları katlederek insan nüfusunu azaltmaya çalışıyorlar...
  • Diyelim ki aşı bulundu, ama yeteri kadar test edilmedi diye yapılmaya başlanmadı
    Muhtemel Yanıt: Efendim, madem öyle mevsimsel aşıyı niye vuruyorlar, her sene yeni virüsle yapılıyor. Sonuçta aşı aynı şekilde üretiliyor. Aşı bulunmuş, laboratuvarda saklıyorlar. Aslında bulamadılar da....
  • Diyelim aşı bulundu,ABD ve İngiltere'de yapılması kararı alındı. Ama bizim hükümetimiz yeteri kadar test edilmediği gerekçesiyle aşıları almadı.
    Bu durumda neler söylerdik buraya yazmak uygun olmaz sanırım...

Özet olarak, otorite güvensizliğini anlıyorum, medyaya da sansasyon lazım, ama biz bu çocukları ne yapacağız?

Komplo teorilerine kulakları tıkayıp, aklı selim bir karar vermeye çalışıyoruz. Ilgaz okula gidiyor, Gökhan metrobüse biniyor ve duyduğumuz H1N1 pozitif hastalar artık tanıdığın tanıdığı seviyesine geldi. Bir sonraki aşama olan "tanıdık"tan bu bulaşıcılıkla direk bize geçiyor zaten.

Bu arada sizi üzmek istemem ama hijyen konusunun küçük çocuk tayfasında hikaye olduğunu düşünüyorum. Zaten virüs de nerede çoğalacağını biliyor değil mi?

Domuz Gribi Aşısını Olmaya Nasıl Karar Verdik

posted on 26 Ekim 2009 Pazartesi 23:51:40 UTC  #    Yorumlar [18]
# 13 Ekim 2009 Salı

Osman'ın yazısını okuyun. Aşağıda yazdıklarım alıntı değil, kendi ilkokul hayatımdan bir kesit:

Ben ilkokul üçüncü sınıftayken sınıfımıza yeni bir öğretmen atandı. Bu öğretmen sınıfımıza ilk kez geldiği gün dedi ki, "Biz burada bir aileyiz. Burada bir sorununuz olursa, bana anlatın. Burada olan burada kalır, ispiyonculuk kötüdür." Bu ifadeyi sık sık tekrarlardı. Burada yazdıklarımı muhtemelen annem de bu yazıyı okurken öğrenecek.

Benim ilkokul öğretmenim yapmaması gereken birçok şey yapardı. Mesela çocukları döverdi. Bir de öğrencilerine kendi işlerini yaptırırdı. Karneleri yazısı inci gibi, en yakın arkadaşım Yeliz yazardı. Benim yazım çok çirkin olduğundan bana pek iş düşmezdi. Bizim evde babama eski iş arkadaşları tarafından hediye edilmiş küçük bir daktilo vardı. Ben yazı yazmayı çok severdim, bu daktiloya da tapardım. Bir seferinde babamın yardımı ile bir ödevimi bu daktiloda hazırladım. Sonra öğretmenim kendi yazı işlerini bu daktiloda yazılmak üzere bana vermeye başladı. Bir akşam yine "ödevimi" alıp eve gittim. Babam, daktiloda ispirto yok yazamayız dedi (kesin işlerini yaptırıyor diye düşündü, ben söylemediğim için çocuk dövdüğünü de bilemezdi). Sonra ben ertesi gün öğretmene bu durumu açıkladım. O da yanağıma bir tokat vurdu (oh, çok rahatladım bunu yazdığım için). Birkaç dakika sonra, barıştık mı diye yanıma geldi, bir daha işini aksatma dedi, gönlümü aldı, babama söylememden çekinmiş olmalı.

Benim payıma düşen bu tokatla kaldı. Ama tüm arkadaşlarımın bu kadar şanslı olduğu söylenemez. Öğretmenimiz çalışkanları öne, tembelleri arkaya oturturdu (çalışkan ve tembel kendi değerlendirmesi ve kelimeleri). Mesela ben onun kurduğu türkü korosundan çıkmak istediğimde, en önden birkaç sıra arkaya geçmek zorunda kaldım. Çok arka sıralara oturtulmuş çok sessiz bir arkadaşımız vardı. Ailesi oldukça yoksuldu. O günlerde sınıfımız biraz kötü kokardı. Öğretmenimiz bir gün sınıfı aradı, arkadaşımızın sırasının altında içine istifra edilerek ağzı kapatılmış kağıttan bir küllah buldu. Belli ki önemli bir sorunu vardı. Öğretmenimiz çözümü onu dövmekte buldu. Sonra da her duyduğu kötü kokuda, bir hışımla arkadaşımızın sırasının altını kontrol ederek, yine mi kustun diye, ya da kusmamışsa başka bir nedenle onu dövdü. Sonra bir gün arkadaşımızın annesi bir anda sınıfa daldı. "Çocuğumu dövüyormuşsun, nasıl döversin?" dedi. "Benim çocuğum içine çok içine kapanık, hiçbir şey konuşmuyor evde, onu doktora götürüyorum, tedavi olsun diye, sen onu dövüyorsun, çocuğum mahvoldu" dedi. O anda içinde kaldığım durumu tarif etmem mümkün değil. Öğretmen öyle bir mertebede ki, beynimin bir tarafı hala öğretmeni savunmaya çalışıyor, arkadaşımı mahvettiğini kabul etmek istemiyor. O benim öğretmenim.

Bu hikayelerden bir tanesi, benim yaşadığım. Ben kendimi ailemin sağlamlığı sayesinde kurtardım sanırım. O arkadaşımın durumunu bilemiyoruz. Bir kazaya kurban gitmek bir tarafı sorunun, bir de kimselerin haberdar olmadığı kazalar, kurbanlar var. Bu memlekette çocuk olmak gerçekten çok zor.

 

posted on 13 Ekim 2009 Salı 08:01:05 UTC  #    Yorumlar [20]
# 02 Eylül 2009 Çarşamba

Çocuk sevgisi çocukları mıncıklamak anlamında alınırsa evet bayılırız. Peki çocukların ihtiyaçlarını desteklemeye gelince, kesinlikle çocuksever değiliz.

Özellikle işyerleri için yazıyorum, hamile, çocuklu annelerin ve babaların (babayı özellikle yazıyorum, çünkü babaların durumu çok daha kötü) maruz kaldıkları muameleleri duydukça ben de şunu öneriyorum, size açık açık saçma şeyler söyleyen, imada bulunan, gönderme yapan, olması gerekenden 3 puan altını yapıp, bir de bunu lütuf yaptım sanan kişilere açık açık sorun, "git annenle konuş bakalım, seni nasıl büyütmüş?", biyoloji bilgilerini tazelesinler "insan yavrusu nasıl ne kadar sürede, nasıl büyüyor?".

Çok soru var aklımda;

Alışveriş merkezlerinde çocuğunuzu izin almadan elleyen çocuk delisi insanlar çalışanlarına farklı mı davranıyor?  Nasıl oluyor da, aynı devletin bir kurumu "6 ay sadece anne sütü" derken, öbürü "hamilelik dahil 3 ay ücretli izin" diyebiliyor? Devletin verdiği haktan daha uzun tatil izni veren işyerleri var mesela, devletin verdiği süt izninden fazla süt izni veren işyeri var mı?...

İş Hayatı, Kariyer, Doğum, İzin, Annelik Hakları, Süt İzni ve Gerçekler... Özgür Anne'nin bu yazısının çalışan anne kategorisinden erişilebilir olmasını istedim.

posted on 02 Eylül 2009 Çarşamba 21:29:44 UTC  #    Yorumlar [1]

Halk arasında kan kanseri olarak da bilinen lösemi tedavi edilebilen ancak son derece pahalı bir hastalık. 3-5 yıl arası süren tedavi % 70-85 oranında başarıya ulaşıyor. Çocukluk çağında her yıl 1000-1500 kadar yeni lösemi ortaya çıkıyor.

http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/272212.asp

İlgili aramalar: tv - elimi siz tutar mısınız? -  lösev -  lösemi -  kan -  kanser
posted on 02 Eylül 2009 Çarşamba 21:02:43 UTC  #    Yorumlar [0]
# 30 Ağustos 2009 Pazar

Daha önce GAP ÇATOM'un başarılı ve yoksul kız çocuklarını okutmak için aracılık ettiği projeyi duyurmuştum. Bu duyuruyu yaptıktan sonra biz sponsor aile olmak istediğimizi GAP ÇATOM'a bildirdik ve bize Midyat Mardin'den tatlı mı tatlı, çalışkan mı çalışkan bir kız öğrenci buldular.

Çorbada tuzumuz olduğu için seviniyoruz. Kızımız ve ailesi ile düzenli telefonlaşıyoruz, mektuplaşıyoruz. Fotoğraflarımızı göndererek, uzaktan da olsa birbirimizi tanıyoruz. Çok iyi bir ailesi var. 7 kardeşin içinde okul çağında olan 4 kardeş okuyorlar, en büyük ablası lise 1'i bitirdi. Bu imkanlarla çocuklarını okutmak için verdikleri çabayı gördükçe, bize de anne-baba olarak Ilgaz'ı en iyi şekilde yetiştirmek için gayret güç geliyor.

Okulların açılması yakınken, niyeti, bütçesi olup da nasıl destek olacağını bilemeyenler için yeniden duyurmak istedim.

http://www.gap.gov.tr/turkish/catom-urun/cburs.html

 

posted on 30 Ağustos 2009 Pazar 19:03:38 UTC  #    Yorumlar [3]
# 23 Temmuz 2009 Perşembe

Hayır, İstanbul'da yaşamanın güçlüğünden şikayet yazısı değil, trafikte beklerken çocuğunu özleme yazısı da değil. Bu bir Ayk Budur, ama üzücü yanından.

Ayk, kırmızı ışıklarda beklerken ağlamaktır!

Çilem üniversite yıllarında başladı. O zamanlar Samsun'da mendil satan çocuklar yoktu. Üniversiteyi kazanıp da Ankara'nın taşlı yollarında minibüs beklemeye başlayınca tanıştım onlarla. Yurttaki kutu kadar çekmecem mendillerle doldu taştı. Ne kadar sonraydı hatırlamıyorum, bir gün jetonum düştü. Bu çocuklar insanların duyguları sömürülmek için dilendiriliyor. İnsanlar çocuklar dilendirildiğinde daha iyi para verdikleri için çocuklar dilendiriliyor. Çocuklar okula gönderilmiyor ve dilendiriliyor. Yani ben aklım sıra çocuğa yardım edeceğim derken, onun okula gitmek, sokakta oynamak yerine, sokakta dilendirilmesine yol açıyorum. Çocuğa yardım edeceğim derken, ona kötülük edenlere, onun eliyle para yollayıp, onun geleceğine mal oluyorum.

Bunu idrak ettiğim günden beri, hiçbir çocuktan bir şey almıyorum, para vermiyorum. Ama o çocuklara, kucakta güneş altında süründürülen bebeklere çok üzülüyorum.

Anne olmadan önce, onlara bakmamaya, göz teması kurmamaya çalışırdım. Zaaflarım ön plana çıkıp da bir hata yapıp para vermeyeyim diye. Ama anne olduğumdan beri gördüğüm yerde onlardan gözlerimi kaçıramıyorum. O ışığın kırmızıdan yeşile döndüğü süre boyunca, ağlayan çocuğa, ona şefkat gösteriyor gözüken yetişkine bakıyor, bakıyorum. Ben baktıkça onlar bana yaklaşıyorlar, bebeği daha da yakından görüyorum. Bebeği seviyor mu yoksa diye şüpheye düşüyorum her seferinde. Ona sarılışından bir anlam çıkartmaya çalışıyorum. Bebeklerin büyüklere bağlanma içgüdülerini iyi bildiğimden, bebeğin büyüğe sarılmasının samimimiyetini sorgulamam mümkün değil. Bu sefer diğer tarafın onun tatlı sevgisine rağmen, ona gösterdiği sahte sevgiyi, onu kullanmasını düşünüyorum. O zavallı çocuğu kendi çocuğum gibi düşünüyorum. Ellerinden alıvermek istiyorum. Üzülüyorum, çaresizlikten eziliyorum, mahvoluyorum.

Geçenlerde küçücük bir bebek kucağında bir kadın yaklaştı yanıma. Pek acıklı duruyordu kucağında bebeğiyle. Dayanamadım, camı açtım, "Seni polise şikayet edeceğim" dedim. Bir saniye durdu, yüzündeki acıklılık silindi, yerine meydan okuma yerleşti, "Selamımı söyle" dedi. Yakındaki zabıtaya uğradım geçerken, böyle böyle oldu, bir şey yapabilir misiniz dedim. Biz bakmıyoruz o bölgeye, Üsküdar'ın zabıtasına haber veririm dedi. Takip etmedim.

Bunları nereye şikayet etmemiz gerekiyor, zabıta doğru kurum mu bilen var mı? Bir şeyler yapalım, kampanya başlatalım. Kimse çocuk sefil edicilerine para pul vermesin, gördüğü yerde hemen şikayet etsin, rahat vermesin. Bilgisi, önerisi olan var mı?

Tatlı tatlı ev güvenliği falan yazıyordun, nereden geldin şimdi buraya derseniz, Özgür Anne'nin bu yazısı tetikledi.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 23 Temmuz 2009 Perşembe 23:34:40 UTC  #    Yorumlar [3]
# 21 Mayıs 2009 Perşembe

Bekir Coşkun'un bugünkü yazısından

"...Hep böyle olur; bir kadın gittiğinde; övgüler, uyarılar, yakınmalar, dualar yetim kalır.

Kapı eşiğindeki 'Dikkat et...
'ler duyulmaz, annesi gitmiştir 'geç kalma...'nın.

Kadınlar, arkalarında büyük boşluklar bırakarak giderler.

Bir kadın gittiğinde pek çok kişi gitmiştir aslında. Ve bir kadın gittiğinde pek çok 'yetim' bırakmıştır arkasında..."

 

posted on 21 Mayıs 2009 Perşembe 06:51:45 UTC  #    Yorumlar [0]
# 07 Mayıs 2009 Perşembe

Bugün daha önce de Kitubi okuyucuları için faydalı bilgiler paylaşan sevgili Berna Babaoğlu'ndan aşağıdaki mail geldi. Ben de çocuk tacizlerinin bir bölümünün aslında öngörülemez kazalar olmadıklarını, yaşanan olayların ailenin bilinçlenmesi ile ciddi şekilde azalabileceğini düşünüyorum. Bizim dikkat etttiğimiz iki noktayı aşağıda belirterek birlikte Berna Hanım'ın mail'ini aynen yayınlıyor, kendisine teşekkür ediyorum.

1 - Çocuk her zaman günlük hayatta sizin sergilediğiniz davranışı normal kabul eder. Eğer siz onu zorlayarak sever, kovalayıp yakalayarak öperseniz, bu davranışı normal olarak görecektir. Hayır öpme dediğinde, hemen öpmeyi bırakın, tamam istemiyorsan öpmem deyin. Arkadaşlarınızdan onu sevmek için zorlayanlar varsa, onun yanında istemiyorsa sevme diyerek müdahele edin. Bunu daha çocuğum yokken, Yasemin'i (arkadaşım İdil'in kızı) kikirderken, yarı şakadan kovalayarak sevmeye çalışmam sırasında, annesinin uyarısıyla öğrenmiştim :)

2 - Özellikle korunması gereken bölgelerinden sevmeyin. Sizin mahrem yerlerinize dokunmasına izin vermeyin, bunun özel olduğunu söyleyin. Bunu da Amerikan Hastanesi pedagogu Güzide Soyak'ın Çocuklarda Cinsel Eğitim'le ilgili çok güzel bir yazısından öğrenmiştim. (Amerikan Hastanesinin izniyle bu iki yazıyı buradan indirebilirsiniz:

cocuklarda_cinsellik_-_ped._guzide_soyak.doc (166 KB)

Cocuklarda_Cinsel_Egitim.doc (38.5 KB)

--------------------------------------------

Selamlar,
Arkadaşımın gönderdiği Ekteki dosya (Cocuk_istismar_nedir.ppt (190.5 KB) ) yeterli gibi görünüyor ancak panik havası yaratabilecek bilgileri de içeriyor. Çocuklara bu tehlikeyi  anlatmak onların kendilerine güvenini ( birinin gelip kendisine zarar verebileceği düşüncesi  çocuğa kendi güçsüzlüğünü belletiyor) azaltıp, sosyal ilişki kurmalarını zorlaştırabilir.

Bu nedenle çocukların refleks davranışlar geliştirmesini sağlamaya yönelik eğitimler daha güvenli bir yol çocukların korunmasında.  (4 yaş altı için).
Cinsel istismar faillerini tespitteki güçlükler çoğunun sabırla çocucuğun güvenini kazanmayı beklemesi, bazen yaşça büyük başka bir çocuk olması, aileye yakın çevreden büyükler olması olarak sıralanabilir.
 
Pedagog Adem Güneş'in  Sistem Yayıncılıktan çıkan "Anababaların Korkulu Rüyası Çocuklara Yönelik Taciz" kitabını okumanızı tavsiye ederim.
http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=436595
 
Bu kitabı alıp okuyamayacak olanlar için özet burada;
http://www.annenotlari.com/index.php?sayfa=yazi&kateid=981&makaleid=6828
 
Çocuklara bedenlerini korumayı nasıl öğretebileceğimize , onları birey olarak kabul etmemize ilişkin benzer bir makale de burada; 
http://www.annenotlari.com/index.php?sayfa=yazi&kateid=105&makaleid=6789

-----------------------------------------------

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun 

 

posted on 07 Mayıs 2009 Perşembe 10:59:43 UTC  #    Yorumlar [0]
# 06 Mayıs 2009 Çarşamba

Katliamda 40 çocuk öksüz ya da yetim

"Mardin'deki katliamda yakınlarını kaybeden çocuklar olay gecesini aglayarak anlattılar. Anne ve babasını kaybeden 10 çocuk ortada kaldı..."

Katillere mi kızayım?
Töreye mi kızayım?
Teröre mi kızayım?
Devletlere  mi  kızayım?
Cehalete mi kızayım?
Öfkeye mi kızayım?

Ama şimdi ben de öfkeliyim, kendime de kızayım, çaresizliğim için ve öfkem için.

Ölenlere mi ağlayayım?
Kalanlara mı ağlayayım?
Hangi birine ağlayayım?

Bari sadece küçüklere ağlayayım, kırkının da kulbu kırık küçüğe.

posted on 06 Mayıs 2009 Çarşamba 13:27:04 UTC  #    Yorumlar [2]
# 30 Nisan 2009 Perşembe

"Seveceğin bir iş seç, hayatında bir gün bile çalışmayacaksın" (“Choose a job you love and you will never have to work a day in your life.” Confucius )

Sonuna kadar katıldığım  bir felsefe ve Ilgaz'ın da sevdiği işi bulması için elimden geleni ardına koymayacağım. Eğer genel akıma kapılıp da yok daha çok para var diye, yok daha prestijli diye, ya da ben olamadım o olsun diye, çocuğu gönlüne uygun olmayan işlere kanalize edersem dövün beni.

Öte yandan insan hayatının her döneminde sevdiği bir işle uğraşacak kadar şanslı olmayabilir. Sevdiğiniz bir işle uğraşacak imkanı yaratabilmek için bile sevmediğiniz bir işi yapmak zorunda kalabilirsiniz bir süreliğine. İşini sevmek çok önemlidir, ama genel olarak çalışmayı sevmek daha da önemlidir. Her ne kadar bulabildiği ile idare eden bir yapıya sahip olmasam da, yine de çalışabilir durumda olduğum ve çalışılacak ortam bulabildiğim için şükretmeye çalışanlardanım.

Çocuğun çalışmayı seven bir zihniyetle yetişmesi için bazı pratik ipuçları:

  1. Çalışmayı bir zorunluluk olarak lanse etmekten sakının. Bunu bir karar olarak algılaması daha iyi.
     - Anne işe gitme
     - (yanlış) Ne yapayım yavrum, ben de işe gitmek istemiyorum ama mecburum.
  2. Çalışmayı maddiyatla ilişkilendirme işini abartmayın.
    - Anne işe gitme
    - (yanlış) İşe gideceğim, para kazanamacağım, sana oyuncak alacağım
  3. İmkanınız varsa onu ara sıra işyerinize götürün, iş arkadaşlarınızla tanıştırın, size özensin.
  4. Çalışan yorulur. Bunda bir sıkıntı yok. Yorulduğunuzu ona söyleyebilirsiniz. Ama yorulmak aynı zamanda mutluluk hormonu salgılatır, yani bir insan hem yorgun, hem de mutlu olabilir. Ama yorulduğunuzu söylerken, ses tonunuzdan ve mimiklerinizden bezginlik akarsa, yorgunluk = çalışmak = kötü bir şey çıkarımında bulunacaktır. 
  5. Hafta içi - hafta sonu. Hafta sonunu herkes sever. Ama her pazar akşamı, yarın iş var diye söylenerek, çocuğun yanında depresyona girmek iyi bir fikir olmayabilir. "Hafta sonu ne çabuk geçti, seninle vakit çok çabuk geçiyor. Bütün hafta seni çok özleyeceğim." daha pozitif bir hayıflanma olacaktır.
  6. Akşam yemekte eşinizle işinizin sıkıntıları ile ilgili dertleşiyor olabilirsiniz. Bunun yanında, işinizle ilgili olumlu gelişmeleri, ufak tefek de olsa başarılarınızı, bir işi bitirdiğiniz için rahatladığınızı ve mutlu olduğunuzu da anlatmayı ihmal etmeyin. Yalnızca çocuğunuza değil, size de iyi gelir.
  7. Gelişim kafa yapısına sahip bir çocuk yetiştirmeye çalışın. Bu diziyi daha önce okumadıysanız mutlaka bir göz atın: Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin!

Siz çocuğunuza çalışmayı sevdirmek için neler yapıyorsunuz? Aklınıza gelen öneriler var mı?

Bu yazıyı sevdiyseniz:

Çalışmak ya da çalışmamak arasındaki seçiminizi yaptınız mı?

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun 

 

posted on 30 Nisan 2009 Perşembe 09:52:49 UTC  #    Yorumlar [1]
# 22 Nisan 2009 Çarşamba

Ilgaz'ın 2 yaşını doldurup, kendisinin de çocuk olduğunun ayrımına varması ile birlikte, 23 Nisan Egemenlik ve Çocuk Bayramı da benim için bir fazladan tatil günü olmaktan çıkıp, eski anlamını yeniden kazandı. Yaşasın, yarın 23 Nisan :)

Sevinin küçükler, övünün büyükler. 23 Nisan kutlu olsun!  Yarın çocukları arayıp bayramlarını kutlamayı unutmayın.

Benim için 23 Nisan, tüm okul çocuklarının bir örnek süper kıyafetlerinin üzerine rengarenk farklı modellerle mont/hırkalarını giyerek topluca yürüyüş yapmalarıdır. Eğer öğretmen olsaydım, sınıfımın kostümünü yağmurluklu hazırlatırdım, en fiyakalı sınıf benimki olurdu. Sonuçta istisnasız her 23 nisanda yağmur yağmaz mı? Neden bayramlıkları yazlık yaptırılar sanki?

Yüzlerce rengarenk kıyafetli ilkokul çocuğunun biraraya gelip, elele tutuşup heyecanla yürümesi, küçük kardeşlerinin peşlerine takılması, büyük kardeşlerinin kortejin yanından yürüyerek onları kollamasıdır 23 Nisan. Annelerinin babalarının gururla, sulu gözlerle arkalarından bakmasıdır. Sonra stadyumda hepsinin biraraya gelip, şiirler falan okuması, Atatürk'ü anması, geçmişlerinin farkında olup, geleceklerine sahip çıkmayı öğrenmeleridir. Bir çeşit çocuk eylemidir işte, bakın biz burada üç beş değil bir sürü adamız, bizi düşünün, düzgün işler yapın bizim için demesidir.

Yarın için plan yapayım diye oturdum makinenin başına heyecanla. Tam bir saattir, aradım taradım, resmi şenlikler nerede yapılıyor bulamadım. Bu şehrin bayramında bütün okullar biraraya gelmiyor mu? Ne yapayım ben böyle şehri?

Nereye gidelim karar veremedim. Yarın çocukları yüz boyatmak ve balon şişirttirmek için sıra beklerken görmek istemiyorum. Yarın onların 23 Nisan yüzlerini görmek istiyorum. Belki önce çevre okullara bir bakarız, sonra olmadı Doğa Koleji'ne gideriz.

Siz neler yapıyorsunuz 23 Nisan'da?

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun 

 

posted on 22 Nisan 2009 Çarşamba 21:04:55 UTC  #    Yorumlar [3]
# 27 Şubat 2009 Cuma

Cinsiyet ayrımcılığı ile hayatımız boyunca karşılaşıyoruz, sokakta, okulda, iş hayatında, hepimiz için geçerli olmasa da bazılarımızın evlerinde. Ben bu ülkede yaşayan bir insan olarak, koyabildiğim yerde tepkimi koyarak, toplumdan gelen ayrımcılıkla birlikte yaşamaya alıştım. Hiç tahammül edemediğim iki şey var, birincisi, kendi kendilerine ve hemcinslerine karşı ayrımcılık uygulayan kadınlar, ikincisi oğullarını itina ile potansiyel bir kadın ezicisi olarak yetiştiren anneler.

Bu yazımda bu iki radikal gruba çok değinmeden, anne-baba olarak farkında olmadan düşebileceğimiz hataları hatırlatmak istedim. Bazı davranış biçimleri toplumda o kadar oturmuş ki, bunları sorgulamadan yapıyoruz, sonuçlarını çok düşünmeden:

Erkek çocuğu olan aileler:

  • Bebeğinizin pipisi ortada fotoğraflarını çekip konu-komşuya gösterirken şunu sorun kendinize, eğer bu bebek kız olsaydı da bu rahatlıkta olacak mıydım? Cevabınız "Hayır"sa çekmeyin o fotoğrafları. Ne var canım, bebek bu, aradan çıkmış işte, doğal bu, diyorsanız başımın üstünde yeriniz var.
  • Çocuk, sokakta bir kız çocuğa ilgi gösterdiğinde, komşu teyzenin bacağına sarıldığında, gazetede güzel bir kadın fotoğrafına bakmak istediğinde, "çapkın olacak" yorumu yapıyor musunuz? Kızınız olduğunu düşünün, ilk cümledeki kadınları erkeklerle değiştirin. Çok çapkın kızım olacak der miydiniz? Cevap "evet"se bile bence ertelenebilir bu konular.
  • Emmeyi bırakmak istemiyorsa bunu cinsellikle yorumlamayın.
  • Çocuk büyüdükçe kendi işini görmesini öğretin. Temizlik, mutfakla ilgili oyunlar kız çocuk oyunları değildir. Bir insanın kendisine yemek pişirebilmesi, kirlettiklerini temizleyebilmesi kadınsılığını değil, medeniliğini gösterir. Bir erkeğin temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesinin pratikte büyük yararları vardır. Hayatının bir döneminde kendi başına yaşaması gerekirse aç kalıp abuk sabuk şeylerle beslenmez, evi pislikten kokmaz. Ev işlerini yapsın diye erken yaşta sevip sevmediğinden emin olmadığı karşısına çıkan ilk kızla evlenmeye kalkmaz. Kadını temizlikçisi olarak değil, eşi olarak görür.

Kız çocuğu olan aileler:

  • Özellikle yaramazlık türü konularda "kızlar yapmaz" türü ifadeler kullanmayın.
  • Bir erkek çocuk kadar bayılmasa da ona da araba, otomobil, gibi oyuncaklar alın. Arabanın bir ulaşım aracı olduğunu öğrensin. 18 yaşına gelince araç kullanmayı öğretin ve ehliyet almasını sağlayın. İleride sırf kendisini alıp bırakması için abuk sabuk erkeklerle arkadaşlık etmesin. Eşini şoför olarak kullanmak zorunda kalmasın.
  • Kız çocuğu diye evin bütün işini yaptırmayın. Ama okusun diye elini sıcak sudan soğuk suya sokmamazlık da etmeyin, kendi işleri ile ilgili ve yaşına göre evdeki iş bölümü için sorumluluklar verin.
  • Büyüdüğü zaman tornavida, çekiç nedir bunları tanıtın, musluk contası değiştirmek gibi basit işler için eve usta getirmek zorunda kalmasın.
  • Bu konuda ailenin etkisi nedir bilemiyorum ama, erkeklerden onun için araba kapılarını açmaları, eşyalarını taşımaları, tuvalete giderken eşlik etmeleri gibi beklentileri olmasın.
  • Her şeyi pembe ve fiyonklu almayın, her zaman süslü olmak zorunda olduğunu zannetmesin, rahat giysi, rahat eşya diye bir şey var (ama sürekli erkek çocuk gibi de giydirmeyin, sonra ergenlik çağına gelince daha fena kokoş olur :))

Hem kızı hem oğlu olan aileler:

  • Bu ailelerin yukarıdaki konularda çok çok dikkatli olması gerekiyor.
  • Kız çocuğa hangi yaşta ne için izin veriliyorsa ya da yasaklanıyorsa, erkek için şartların değişmemesi gerekiyor.
  • Çocuklara birbirlerini kollamalarının ve birbirlerine yardım etmelerinin öğretilmesi gerekiyor. Oğlana kızı kollaması, kıza oğlanın işlerini yapması değil.

Şarkılara, oyunlara dikkat:

Bizim evde Küçük Ayşe, küçük asker yasak.

Şöyle bir şarkı öğrendim:           

  • Öğrenmek mi istiyorsun,  Bir küçük kız ne yapar?       O sallar bebek, o sallar bebek,  Bebekler hep fır döner.
  • Öğrenmek mi istiyorsun,  Bir küçük bay ne yapar?      Kamçı şaklatır, kamçı şaklatır,   Kamçıları hep fır döner.
  • Öğrenmek mi istiyorsun,  Bir anne hep ne yapar?       O sökük diker, o sökük diker,    Çocuklar hep fır döner.
  • Öğrenmek mi istiyorsun,   Bir yorgun baba ne yapar?  O kahve içer, o kahve içer,      Dumanı hep fır döner.

örnekler çok korkunç.

Hayali oyun oynarken, rol modellere yaptırdığınız işlere dikkat edin. Mesela annem geçenlerde Ilgaz'ın oyuncak astronotlarından birine Merve, öbürüne Ömer ismini vermişti, Ilgaz'la birlikte ikisini aya çıkartıyorlardı. Çok gururlandım ikisiyle de (Ömer ve Merve ile :)).

Bu yazı da hoşunuza gidebilir:
Çocuk Giysileri Nasıl Olmalı?

posted on 27 Şubat 2009 Cuma 22:40:34 UTC  #    Yorumlar [7]
# 25 Şubat 2009 Çarşamba

Bir süre önce Amrop Hever'den GAP'taki bir projeye destek verdikleri ile ilgili bir bilgi aldım. Yardım etmek için ihtiyacı olan kişilere ulaşma arayışı içinde olanlar olabilir düşüncesi ile sizleri de projeden haberdar etmek istedim.

Proje, 2002 yılından bu yana GAP Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı Bölge Müdürlüğü Sosyal Gelişim Birimi (SGB) tarafından uygulanmaktaymış. GAP Çatom yetkilisinin ilettiği diğer bilgiler aşağıdaki gibi:

Amaç :
Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yaşayan yoksul ve başarılı kız öğrencilerin burs desteği almasına aracılık ederek,

• Eğitimde  cinsiyet eşitliğinin sağlanmasına kaktı yapmak.
• Kızları eğitim sürecine dahil etmek ve bu süreç içinde mümkün olduğunca kalabilmelerini sağlamak.
• Okur-yazar kadın oranının yükseltilmesine katkı yapmak.
• Kadınların yaşam düzeyinin iyileşmesine katkıda bulunmak.

Hedef Grup:
Sosyal ve ekonomik engeller nedeniyle, okulu bırakma riski olan başarılı ve yoksul güneydoğulu kız öğrenciler.

Uygulama Alanı:
Güney Doğu Anadolu Bölgesindeki 9 İl (Adıyaman, Batman, Diyarbakır, Gaziantep, Kilis, Mardin, Siirt, Şanlıurfa ve Şırnak) ve bu İllere bağlı İlçelerde faaliyet gösteren Çok Amaçlı Toplum Merkezlerinin  (ÇATOM) bulunduğu yerleşim alanları.

İşleyiş:
ÇATOM sorumluları, faaliyet gösterdikleri mahallelerdeki okullarla işbirliği içinde ve hane ziyaretleri yoluyla bursa ihtiyacı olan kız öğrencileri tespit etmektedirler. Tespit edilen öğrenciler için, GAP-ÇATOM Burs Bilgi Formu doldurup, formu SGB’ye göndermektedirler.

SGB, ÇATOM’lardan gelen aday bursiyerlere ait bilgilerden yola çıkarak sponsor aramaktadır. Sponsor arayışı, burs projesinin gazetelerde haberinin çıkması; projenin, GAP’ın ve eğitimle ilgili kuruluşların web sayfalarında yayımlanması ve e-posta ile duyurulması yoluyla yapılmaktadır.
Sponsor olmak isteyen kişiler, SGB ile iletişime geçmektedir. SGB, öğrenci eşleştirmesi yaparak burs ödeme sürecini başlatmakta; sponsor, ilgili ÇATOM, öğrenci ve ailesinin iletişimini sağlamaktadır.

Sponsorlar, Eylül – Haziran (10 ay) ayları arasındaki dönemde, her ayın ilk haftası, her yıl belirlenen aylık burs bedelini öğrenci annesi adına açılan hesaba yatırmaktadır. İstedikleri takdirde yaz tatillerinde de burs ödemesi yapmaktadır. Veya GAP BKİ Bölge Müdürlüğü hesabına yıllık burs miktarını yatırmakta, bu miktar GAP hesabından tespiti yapılmış öğrencinin annesi adına açılan hesaba her ay aktarılmakta olup banka dekontu burs verene iletilmektedir.

İzleme ve Değerlendirme:
SGB; ÇATOM, okul ve aile ile işbirliği içinde, öğrencinin takibini yapmakta ve sponsora, burslu öğrencisi hakkında bilgi vermektedir.

Proje, SGB tarafından hazırlanan 3’er aylık izleme raporları ve yıl sonu değerlendirme raporu yoluyla izlenmektedir. Ayrıca, ÇATOM’lar, birim ÇATOM bazında aylık izleme yapmaktadır.

Bütçe:
GAP’ın proje için tahsis ettiği herhangi bir bütçe yoktur. Proje, sponsorlar desteğiyle uygulanmaktadır.

Sponsorlar:
• Şahıslar,
• Şirketler,
• Holdingler

Hedefler:
• 2008-2009 Eğitim-Öğretim Yılında burslu öğrenci sayısını 1.200’e,
• 2009-2010 Eğitim-Öğretim Yılında burslu öğrenci sayısını 1.350’ye,
• 2010-2011 Eğitim-Öğretim Yılında burslu öğrenci sayısını 1.500’e çıkarılması.

2008-2009 Burs Miktarları:
• İlköğretim Öğrencileri : 65 YTL
• Lise Öğrencileri       : 85 YTL
• Üniversite Öğrencileri : 130 YTL

Detay bilgiler ve iletişim bilgileri için aşağıdaki dökümanlara göz atabilirsiniz:

GAP_Catom_Burs_Bilgi_Notu_Aralik_2008[1].doc (57 KB)

Amrop_GAP-CATOM_Burs_Projesi.pdf (125.28 KB)

posted on 25 Şubat 2009 Çarşamba 20:31:14 UTC  #    Yorumlar [2]
# 26 Ekim 2008 Pazar

Kitubi'de bebek bakımı ve hamilelik üzerine yazıyorum. Konu dışına çıkmak adetim değil. Ama bunu yazmadan rahat edemeyeceğim artık. Madem böyle bir konuyu yazdım, keskin olsun. Yazdığıma değsin.

Nerede yaşadığını sanıyorsun sen? Bir sivri akıllının kafasına göre yazdıklarını okumak. Okumak yetmedi aklına eseni gelen geçen okusun diye yazmak. Bütün dünyaya açık sayfalar. Neresi sanıyorsun sen burayı?

Televizyonun yok mu, gazeten yok mu, otur dizilerini, aralarındaki reklamlarını izle, kontrol ediyoruz onları gücümüz yettiğince. Sen kendini ne sanıyorsun ki, başkalarının da okuyacağı şeyler yazıyorsun, kimsin sen? Günlükmüş...Maarif ajandaların kökü mü kurudu? Eskiden saklanır gizli gizli yazardık biz günlüklerimizi kimse okumasın diye, açmazdık öyle ulu orta.

Ben de şaşırmış gibi oturup yazıyorum, "Bebeğimizi nasıl bakalım?", "Hamile iken ne yiyelim, ne içelim?". Haddimi bilmez gibi planlar yapıyorum, zeki çocuk nasıl yetiştirilir, cinsiyet ayrımcılığı yapmayan oğullar büyütmek üzerine düşünüyorum, vakit bulayım da, şöyle dişe dokunur yazılar yazayım diyorum. Hayır benim blog öyle blogger'da falan da durmuyor, baktılar blogger'ı wordpress'i kapatmakla olmuyor, kapatıverirler bütün interneti, bir televizyona, bir telefona kalırız iletişim diye maazallah bir benim yüzümden.

Konu kapatma olunca memleketimdeki yasanın, mahkemenin gücüne bak. Uyarı yok, açıklama yok, gerekçe yok. Kapatıyorum...kapatıyorum...kapattım!

Diyarbakırda bir suç işlenmişse, Diyarbakır'ı mı kapatalım?

Oral Çalışlar Radikal'deki yazısında konuyu bilgisizliğe bağlamış, umarım durum bu değildir. Çünkü cahillik, medeniyet yolundaki çok erken bir dönem. Önce cahillik geliyor, sonra az bilginin getirdiği korku, sonra bu korku ile cahilce yasaklar, sonra işler biraz karışıyor. Ben korkulu cahil yasakçılığı döneminde olduğumuzu tahmin ediyorum. Her ne kadar bu karışıklık ihtimali beni korkutsa da, korkunun ecele faydası yok diyorum.

Çocuklarımız büyüdüğünde bunların bitmiş, aydınlık günlerin gelmiş olacağını umuyorum...

Güncelleme (28 Ekim): Blogger bugün öğlen saatlerinde açıldı...

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

 

 

posted on 26 Ekim 2008 Pazar 22:28:28 UTC  #    Yorumlar [1]