# 04 Eylül 2009 Cuma

Kitubi'yi düzenli takip edenler, toplumumuzdaki "üşütmeyin çocuğu" yaklaşımı ile problemim olduğunu farketmişlerdir. Yaz bitip de kış gelirken, Ilgaz'ı ne tür soğukluklara maruz bıraktığımızla ilgili bir liste yapayım dedim. Aşağıdakilere rağmen Ilgaz sıradan sağlıklı bir çocuktur. Öyle sık hastalanmaz, hastalanınca iyileşir. Çocuğunu üşütme taraftarı ebeveynlere cesaret olsun.

Her ne kadar misafirlerden bu ev serin, üşütmeyin çocuğu, bak biz bile üşüdük gibi uyarılar aldıysak da yenidoğan döneminde aşağıdakilere göre daha hassas davranmış olduğumuzu belirtmekte fayda var. Vücudu biraz yağ bağlayıp, kendi izolasyonunu sağlayana kadar. Vücudun herhangi bir yerini ısırma isteği duymaya başladığınız andan itibaren uygulayabilirsiniz:

  • Katı gıdalara başladığından beri, biz soğuk su içtiğimiz aylarda bizimle birlikte buzdolabından çıkmış suyu direk içer (şubat doğumlu).
  • Katı gıdalara başladığından beri, dolaptan çıkmış meyveleri mis gibi soğuk soğuk yer.
  • İnek sütüne başladığından beri, yazları dolaptan çıkmış sütü direk içer, oh pek severim soğuk şekersiz sütü.
  • İnek sütüne başladığından beri yaz kış dondurma yer.
  • Sofraya buz çıktığında, talep ederse buz yer.
  • Yazın terlediği için giysi değiştirdiğimiz pek nadirdir, çünkü terletecek kadar giydirmeyiz.
  • Yazın ceyranda bırakırız (oturduğumuz mekanda özel olarak esecek şekilde pencere açarız).
  • Yazın kendimiz terlik giymeyiz, ona da giydirmeyiz, çıplak ayakla taşa basar (ilk yazının sonunda emeklemeye başlamışken, sonbahar yüzünden çorap giydirmek zorunda kalmamızla emeklemesinde bariz gerileme izlenmiştir).
  • Kendimiz kaç kat giyinirsek, onu da o kadar giydiririz. Fazladan hırka falan giydirmeyiz. Hatta yazın ben şort-tişört giyerken, onun üstü çıplak donla gezdiği görülmüştür.
  • İlkbahardan itibaren yaz sonuna kadar saçlarını kurutmayız, havluyla kurular bırakırız.
  • Kışın evimizi hırkayla gezilecek kadar ısıtırız, tişörtle değil, onu da uygun şekilde giydiririz.
  • Uykudan uyandığında üstüne yelek giydirmeyiz (sonbahardan kışa geçişte, henüz kombi yakmadığımız dönem hariç).
  • Tüm kış boyunca gerekli gereksiz hergün şapka, atkı takmayız. Gerekiyorsa takarız. Takmak istemiyorsa ısrar etmeyiz (üşüyünce öyle güzel takıyor ki zaten, ısrara hiç gerek yok).
  • Doğduğundan itibaren, yaz, kış, kar, rüzgar, her havada dışarı çıkarırız.

Ülkemizdeki kadınların üçte ikisinde kansızlık varmış. Kansızlık üşüme yaparmış. Acaba soğuk konusunda hassas bir toplum olmamız bundan kaynaklanıyor olabilir mi?

posted on 04 Eylül 2009 Cuma 22:06:05 UTC  #    Yorumlar [14]
# 21 Ağustos 2009 Cuma

Hande'nin isteği üzerine, uyarı ve hatırlatıcı olması açısından Hangi bebek mobilyasını almalıyım? - Yatak ve beşiklere ek ve yatak bariyerleri (parmaklıklar) yazısına yazdığı yorumu, ayrıca yayınlıyorum. Benim bile, tecrübe etmiş hatta yazıyı yazmış olmama rağmen, 20-24 ay dönemindeki yataktan kalkma sorunlarını düzeltmek için yorucu uğraşlarımızın sonucu, atlamıyorsa bırakın dursun beşikte yorumu yaptığım olmuştu. Varsın kalksın gelsin, geri götürür yatırırsınız. Montessori metodunda önerilen yer yatakları da güzel bir alternatif.

Hande'nin yorumundan aktarıyorum:

Bile bile lades buna denir herhalde. Bu yazıyı ilk okuduğımda Can yanılmıyorsam 11-12 aylıktı daha vaktimiz var ama dikkat etmeliyim diye düşünmüştüm. Can 15 aylık olduğunda dikkatimi arttırdım, hatta bir an önce yatağı değiştirsek mi diye endişelerim başladı. Ama henüz Can şempanze durumuna geçmemişti herkes de acele etme çocuklar 3 yaşına kadar yatıyor bunlarda diyorlardı. Can 16 aylıkkken şempanze oldu ama yataktan atlamaması gerektiğine ikna ettik uyanınca bize sesleniyor "indiirr" diye bağrıyordu. Bu arada ben de 2 aydır artık bir yatak mı alsak acaba, yoksa parmaklıkların bir kısmını söksek mi diye düşünürken olanlar oldu. Geçen gece Can uyuduktan sonra su içmeye diye alt kata indim. Sözde hemen çıkacağım ya güvenlik tedbirlerimi de almadım. O sırada eşim seslendi salona girdim oturdum. Televizyon da açık, 5dk'nın içinde oturur vaziyette uyumuşum (sabah 7de iş başı yapıyoruz son günlerde herhalde onun yorgunluğuda olsa gerek). Gözlerimi Can'ın anne demesiyle açtım ki Can merdivenlerden iniyor ve en aşağı inmesine son 3 basamak ve parmaklıkların arasından bana bakıp sesleniyor. Aklımı oynatacağım sandım. Fırladım aldım kucağıma "Sen nasıl indin buraya düştün mü Can" dedim "düştüm" dedi. Baktım alnında koca bir şişlik ama ilginç bir şekilde pek ağlamıyor sadece homurdanıyor. Bu arada ben ağlıyorum tabi "ben ne kadar kötü bir anneyim, özür dilerim oğlum" diye. Soydum bütün vücuduna baktım başka bir şey yok, yataktan atlarken kafayı vurmuş anlaşılan ama neyse ki merdivenlerden yuvarlanmamış.

Neyseki çok ucuz atlattık. Çok hafif küçük bir morluk vardı ertesi sabah alnında. Ben 2 gündür hala kendime gelemedim kahroldum resmen. Tam da benden iyi anne olacağına ikna olmaya başlamışken 1,5 yılı sıfırladım kendi gözümde hala aklıma geldikçe gözlerim doluyor.

Hiç bir şeyi ertelememek gerektiğini birkez daha görmüş oldum. İnsanlara bu bebek yataklarını 3 yaşına kadar kullanılabilir diye satmamaları gerekiyor. Hatta insanların bu yatakların 15 aylıktan itibaren çok tehlikeli oldukları konusunda da uyarılması gerektiğini düşünüyorum. Ben Damla'dan bunları öğrendiğim halde bakın neler yaptım. Aman dikkatli olun!!

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 21 Ağustos 2009 Cuma 07:35:00 UTC  #    Yorumlar [12]
# 13 Ağustos 2009 Perşembe

Evren bir yazı göndermiş, sizlerle de ana fikrini paylaşayım dedim. Daha önce de birkaç kez benzer içerikli yazıya rastladım.

"Bebekler işi biliyor: Biraz pislik en sağlıklısı"

"Annelere sorun, bebekler neden sürekli yerden bir şeyler toplayıp ağızlarına atarlar? Ekseriyetle, "içgüdüsel, objeleri tanımak için, bu onların dünyayı tanıma şekli" diyeceklerdir. Peki hiç düşündünüz mi, görme, duyma, dokunma ve hatta koku nesneleri tanımada çok daha iyi değil midir?

Küçük oğullarım Brooklyn'in caddelerini keşfederlerken, ezilmiş patatesleri düzenli olarak reddediyorlar, peki bu parçalanmış taş ya da kurumuş köpek atıklarının tadı nasıl olabilir acaba diye düşünürdüm."

Yazıda böyle bir giriş yapıldıktan sonra araştırmaların vücut için biraz "kirli" yemenin daha sağlıklı olduğunu gösterdiği üzerinde duruluyor. Alerji, astım, immün sistem bozuklukları gibi bağışıklık sistemi sorunlarından korunmada bakterilerin yararlı olduğunun araştırmalar tarafından kanıtlandığından söz edilmiş. Bu araştırmaların tip 1 diyabet, MS, inflamatuar barsak hastalığı gibi hastalıkların Amerika gibi gelişmiş ülkelerde neden arttığını ortaya çıkardığından da bahsedilmiş.

Yazının içinde şöyle bir ifade geçiyor: "kirliliğin bir bedeli vardır" ama "temizliğin  de bir bedeli vardır". Bir sürü antibakteriyel ürün içeren malzemeler kullanarak, yanıltıcı bir güvenlik hissiyle yaşarken, antibiyotiklere karşı dirençli bir bakteri örtüsü de yetiştiriyor olabilirmişiz.

Dr. Elliot, çocuklarımızın çıplak ayakla kirli sokaklarda oynamasına izin vermemizi, eve geldiklerinde de ellerini sabunla yıkamamızı öneriyormuş. Bu önerilen temizlik-kirlilik seviyesi için bir örnek. Çiftlik hayvanları ile oynayarak büyüyen çocuklarda astım gibi alerjik hastalıkların daha az görüldüğünü hatırlatıyormuş bize (bunu daha önce GEO dergisinde okumuştum). Çocuklarımızın kedi-köpekle oynamalarına izin vermemiz de yararlı olurmuş.

Ben de evde daha doğal ürünler kullanma yönünde çalışmaları sürdürüyorum. Vücudumuzun bakterilerle bir şekilde baş edebilmek için bağışıklık sistemi var. Ama atılamayıp biriken kimyasallarla daha çok zorlandığını düşünüyorum. Arap sabunu zaten Ilgaz'ın emeklemeye başlamasıyla birlikte hayatımıza girmişti. Acaba gözlerini kapatmasını öğreterek onu sabunla yıkayabilir miyim diye düşünüyorum. Yakın zamanda birkaç şey daha denemeyi planlıyorum, fayansları karbonatla silmek, bulaşık makinesinin parlatıcı gözünde elma sirkesi kullanmak gibi.

Sizin temizlik için öldürmeden temizleyen, kullandığınız doğal ürünler var mı? Ne kadar titizsiniz?

Bu yazılara da bakabilirsiniz:

Kitubi'den:

Bebekler ve Alerji - Fıstıkla ilgili bir araştırma

Basit Bir Yaşam'dan:

http://basitbiryasam.blogspot.com/2008/09/doal-bir-temizlik-malzemesi-olarak.html

http://basitbiryasam.blogspot.com/2008/07/dkp-silmeyeyim-biraz-bekleyeyim-ben.html

http://basitbiryasam.blogspot.com/2009/01/karbonat-ve-elma-sirkesinin-yeni.html

http://basitbiryasam.blogspot.com/2009/01/biberiye-dezenfektan.html

http://basitbiryasam.blogspot.com/2008/07/beyaz-sirke.html

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 13 Ağustos 2009 Perşembe 14:52:58 UTC  #    Yorumlar [10]
# 22 Haziran 2009 Pazartesi

Yemek yedirmedeki hatalarımı düzeltmekte çok zorlanıyorum. Bir küçük değişiklik oluyor, ve yaptığım planları unutup, yine onu yedi bunu yemedi diye endişelenmeye devam ediyorum. Başka bir şey ararken, 2 yaş civarı yemekle ilgili bir yazıya rastladım. Tekrar sürdürmekte istikrar göstermediğim çabalarımı hatırladım. Bozulmuş yemek düzenini düzeltme çabalarımla ilgili yazıyı bekleyenler de vardı. Hemen birkaç satır yazıvereyim dedim. Siz de aklınıza gelenleri ekleyin.

  • Eğer 2 yaş çocuğunuz sofrada 3-5 dakika oturarak kendi kendine bir şeyler yiyorsa, siz de, o da işinizi gayet iyi yapıyorsunuz demektir. Bir şeyleri düzelteceğim hevesiyle daha beter bozmayın.
  • Çocuğunuz aç olduğu için ve yemeği sevdiği için bir süre sakin bir şekilde duruyor, masayı bir çatışma alanı olarak gördüğü için değil. Beslenme bağımsızlığını ve yiyeceklere olan tutkusunu elinizden geldiğince teşvik edin. Ne yiyeceğini seçmesi için söz hakkı verin (peynirli sandviç mi, fıstıklı sandviç mi?). Yiyeceğini kendi kendine yiyebileceği formda sunmaya çalışın. Spagettisini elleriyle yemek istiyorsa yesin. İstediğinden daha fazlasını yemesi için zorlamayın (dikkati dağıldığında nazikçe yemeğe devam etmesini hatırlatabilirsiniz). Kendisinin böyle bir talebi olmadığı sürece ve yemeğin kalanını kaşıklayıvermesi için ona yardım etmeyin.
  • Ne yaparsanız yapın, yemeğini bitirdikten sonra masada oturmaya devam etmesi için zorlamayın. Diğerlerinin yemeğini bitirmesi için sofrada bekleme görgü kuralını öğreneceği günler de gelecek merak etmeyin. Eğer bu kuralı şimdiden zorlamaya çalışırsanız, mutlu bir yemek saatini riske atarsınız.

Bu yazıyı okudum da son günlerde her şeyi mi yanlış yapıyormuşum ne dedim. İyiki aramışım o diğer aradığım şeyi de buna rastlamışım.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 22 Haziran 2009 Pazartesi 13:03:11 UTC  #    Yorumlar [0]
# 18 Haziran 2009 Perşembe

Daha önce bir yerde daha okumuştum ama derli toplu elime geçince hemen yazayım dedim. Bu yazıdan "Practice climate control" paragrafının tercümesi:

"...Evet, konforlu bir yatak odası 22 derece olmalıdır, tabiki uyumadığınız zamanlarda. Aslında, ideal uyku ısısı 15,5 ile 21 derece arasındadır (60- 70 Fahrenheit). Vücut ısısındaki ani bir düşüşün ardından uykuya dalarız. Banyo yaptırmanın, çocukların uykuya dalmasını kolaylaştırmasının nedeni de budur aslında. Banyo çocuğunuzu rahatlatır ve onu ısıtır, sonra serin oda ıslak vücudunun ısısını düşürür ve çocuk uykuya dalar.

Çocuğunuzun odasını ısısını, yatağa yatırmadan en az bir saat önce düşürün. Eğer unutuyorsanız bir otomatik termostat alın. Her gece ısı düşecek ve sabah tekrar yükselecek şekilde ayarlayın... "

 

posted on 18 Haziran 2009 Perşembe 08:29:54 UTC  #    Yorumlar [0]
# 21 Ocak 2009 Çarşamba

Tıp hergün değişiyor, her geçen gün % 100 doğru kabul edilen bazı bilgilerin 180 derece tersi yönünde sonuçlar çıkıyor araştırmalardan. Alerji de karışık konulardan biri.

Ailesiyle birlikte bol bol alerjiye sahip biri olarak benim de bu konuda kafam her geçen gün daha çok karışıyor. Acaba korunmaya çalışmak mı doğru, yoksa her şeyi oluruna bırakmak mı? Acaba alerji vücudun aşırı strese karşı bir deşarj yöntemi, yoksa bir savunma sistemi hatası mı?

Doktorlarımızın önerisi ile alerji riski yüksek gıdaların bazılarından 1 yaşına kadar koruyoruz çocuklarımızı. Bunların başında inek sütü, bal (balla ilgili alerji dışında problemler de var), çilek, narenciyeler (portakal, mandalina gibi), patlıcan, bakla, domates, yumurta sarısı ve fındık, fıstık ürünleri geliyor. Boğulma riski ve alerji geliştiğindeki yoğun etkisi hseaba katıldığında fındık, fıstık türevi çerezlerin 3 yaşına kadar verilmemesini öneren doktorlar da var.

Alerji Nedir?

"Allerji kişilerin aslında zararlı olmadıkları halde bazı maddelere karşı aşırı reaksiyon göstermesidir.Bizi zararlı organizmalara karşı koruyan bağışıklık sistemimiz görevleri istilacıları (antijenleri) zararsız hale getirmek olan vücut savunmacılarını (antikorlar) üretir.

Normalde vücudumuzu koruyan bağışıklık sistemi bazı insanlarda zararlı olmayan birtakım maddelere de aşırı yanıt verir. Bu reaksiyonlara aşırı duyarlılık ya da allerji adı verilir.Allerjik reaksiyona yol açan antijene de allerjen adı verilir.Allerjik reaksiyonlar tek tip değildir, birçok yolla ortaya çıkarlar, vücudun değişik bölümlerinde meydana gelebilirler ve çeşitli şiddette olabilirler.

İmmün (bağışıklık) sistemimiz iyi bir belleğe sahiptir. Yaşamımızın başlangıcında organizmamız yabancı maddelerle karşılaştığında immun sistem onları tanımayı ve belleğine almayı öğrenir.Ardından yabancı maddelere (antijenlere) karşı antikorlar üreterek yanıtını hazırlar. Organizmada ne zaman aynı antijen görülse hatırlama özelliği nedeniyle daha önceden hazırlanmış yanıt başlar. Bu nedenle saman nezlesi olan bir kişi her yıl polenlerle karşılaşınca immun sistemdeki bu özellik sebebiyle hemen reaksiyon gösterir..." (Kaynak: http://www.genetikbilimi.com/genbilim/alerjinedir.htm)

Geçenlerde erken yaşta yer fıstı ile tanışmanın, yer fıstığı alerjisi gelişmesini önlediği yönünde şüphe uyandıran bir araştırma ile ilgili bir habere rastladım. (Babies who eat peanuts may be less likely to develop peanut allergy, 14 Kasım 2008, HealthDay News). Araştırmacılar İngiltere ve İsrail'de okul çağındaki 8600 çocuk üzerinde yer fıstığı alerjisi testi yapmışlar. Test sonuçlarını, 4 ile 24 ay arasındaki yer fıstığı tüketimleri ile yanyana koymuşlar. İngiliz çocuklarında alerji oranı 1.85 iken, İsrail'li çocuklarda 0,17 çıkmış. İsrail'li çocukların % 69'una 9 ay civarında fıstık veriliyorken, bu oran İngiliz'lerde yalnızca % 10'muş.

Eski GEO'larımdan birinde ana konu olarak Alerji işleniyordu ve samanla, hayvanlarla, tozla toprakla erken yaşta tanışan çocuklarda daha az astım görüldüğü ortaya koyuluyordu. Çok etkileyici bir yazıydı, sayıyı bulduğumda bir özetini yazarım.

Diyeceğim, acaba fazla korumacılık alerji konusunda da çocuklarımıza zarar mı veriyor? 

Dikkat: Doktorunuza danışmadan hiçbir öneriyi uygulamayın. Sitenin Kullanım Şartları'na bakın.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

Bu yazıyı beğendiyseniz:

Bir denge sporu - ebeveynlik 

 

posted on 21 Ocak 2009 Çarşamba 10:21:33 UTC  #    Yorumlar [1]
# 09 Ocak 2009 Cuma

Cevabınız "Evet, çalışmak" ise, ağlamak ya da ağlamamak arasındaki seçiminizi de yapın. Eğer çalışma kararınızın altındaki temel motivasyon maddi ihtiyaçlarsa, zorunluluktan çalışıyorum, seçim değil diye düşünebilirsiniz. Yine de daha düşük gelir seviyelerinde de farklı yaşam standartları olduğunun ve bu zorunluluğun aslında kendiniz ve çocuğunuz için daha iyi şartlar için yapılan bir seçime dayandığını unutmayın. Kendinizi kurban gibi görmeyin.

Oğlum 7-8 aylık, tatlılıktan tadından yenmez olduğu bir dönemde, akşam 22:30 sularında akşam yemeğimizi ancak yerken, günlerce eşimi bunaltmayayım kendim hallederim diye içime attıktan sonra ağlaya ağlaya aşağıdakileri anlattığım gün dank etmişti çalışmanın benim için ne kadar doğru bir karar olduğu:

"Sabah ağlaması ile uyanıyorum, hemen saate bakıyorum, erkense azıcık uyumuşum diye hayal kırıklığına uğruyorum, geç ise neden ben ondan önce kalkıp rahat rahat kahvaltı edip, onu neşeyle karşılamadım ki diye hayıflanıyorum. Sonra bir telaş başlıyor, altını değiştir, üstünü giydir, kahvaltısını ederse ne mutlu, yemezse öğlen için endişelenmeye başlyorum. Rutin kuracağım diye tüm kararlarıma rağmen ilk esnemesinde uykusu geldi diye heveslenip yatırmaya çalışıyorum. Uyumazsa yarım saat, belki bir saat uyutmakla uğraşıyorum, o sırada bana da uyku bastırıyor. Birikmiş işlerimi bitireyim diye yatıp uyumak istemiyorum. Hiçbir işi yetiştiremiyorum diye kendime kızıyorum, yemek yapmaya, yemeye vaktim kalmıyor, maillerime bakayım diye makinenin başına oturuyorum, kendimi kaptırıyorum, Ilgaz ağlamaya başlıyor. Yaptığım iş planlarıyla ilgili bütün hayallerim yıkılıyor. Onca ay yolunu gözledim, ben ne biçim anneyim, çocuğum uyandı diye moralim bozuluyor. İnsan sevinmez mi uyansın da oynayayım diye, halbuki ne kadar tatlı. Sen akşam geldiğinde ne güzel onunla oynuyorsun, ben de istiyorum yemek hazır olsun, ben de sizinle oynayayım. Bazen organize olup, çıkıp malzemeleri bile alamıyorum. Sen gelince onu senin kucağına atıp yemek pişiriyorum. Saat 10 oldu, daha ancak akşam yemeğimi yiyorum. Ben bu annelik işini yüzüme gözüme bulaştırdım, gel sen emzir, ben baba olayım."

Ağlamayın

Ağlamayın, amacım çalışmayan anneleri üzmek değil. Bebeğin size bu kadar çok ihtiyaç duyduğu dönem sınırlı bir dönem ve çalışmayan anneler de organize olabilirler. Anlatmaya çalıştığım hep çalışan annelerin ne kadar üzüldüklerinin anlatılması. 7/24 anne olma işi de kolay bir iş değil ve gerçekten herkesin harcı da değil, bunu kabul etmek lazım. Kimse çalışmamayı seçmenin zorluklarından bahsetmiyor.

Eğer seçiminizi yaptıysanız, artık ben onu nasıl ellere bırakıp gideceğim tarzı düşüncelerin kimseye yararı yok. Tamam, ağlamak anneliğin doğasında var, ama bu ağlama işini de çok abartmamak lazım. Annenin psikolojisinin çok ciddi şekilde çocuğu etkilediğini, eğer anne çocuğunu bırakırken üzülmezse, çocuğun da mutlu olacağını düşünüyorum. Anne evden ne kadar neşeli çıkıp, akşam ne kadar neşeli dönerse, bebek de o kadar neşeli geçirir gününü. Depresyon salgın bir hastalıktır.

İşin duygusal tarafını bir kenara bırakıp, çalışmanın avantajlarına konsantre olun. Merdivenin her basamağında bir yukarıya bakıp, dezavantajları bertaraf için önlemlerinizi alın.

Çalışan anne olmanın avantajları:

  • Daha fazla gelir.
  • Rutinin dışına çıkıp geniş açıdan bakabilme: Hergün aynı şeyleri yaptığınızda bazen çok olağan şeyler bile büyük sorunlarmış gibi gelir. Evin dışında, çocuktan uzak zaman geçirdiğinizde, zamana bırakılması gerekenle, çözüm üretilmesi gereken durumları daha iyi ayırt edebilirsiniz.
  • Yönetme için daha fazla zaman: Uygulamanın (yedirme, içirme, giydirme, uyutma..) bir bölümünü başkasına devrettiğiniz için, çocuğunuzun ihtiyaçları için araştırma, fikir alma, karar verme gibi konular için daha fazla zamanınız kalır.
  • Özgüven: Çalışmaya alışık biri, hele ev işlerinde süper başarılı değilse özgüveni yara alabilir.
  • Başarı tatmini beklentisini çocuktan uzaklaştırma: Yoga felsefesinde ilgi konularını çoğaltma ve dağıtma önerilir. Böylece sevdiklerinize çok yüklenmez, tek konudan o konunun taşıyabileceğinden fazla şey beklemezsiniz. İşinizle oyalanır, çocuğun erken ya da geç yürümesini kişisel başarı konusu yapmazsınız. Böylece çocuk daha sağlıklı büyür.
  • Kurallar ve düzen: Eğer bebeğinize kurallarınıza sadık kalacak birinin bakmasını sağlayabilirseniz, verdiğiniz kararları uygulamada sizden daha başarılı olabilir. Varsayalım ki zorla yemek yedirmemeye karar verdiniz. Kendi pişirdiğiniz yemeği, kendiniz yedirmeye kalktığınızda, eğer yemezse hayal kırıklığına uğrarsınız, çocuğa zorla yedirmeye çalışmanız çok muhtemeldir. Bakıcınıza ya da annenize "zorla yedirmeyeceksin" kuralını koyduysanız, çocuğu zorlarken iki değil üç kere düşünecektir. Annesinin kararı deyip, beyninde topu size atarak rahatlayacaktır.
  • Kaliteli zaman: Çalışmadığınız dönemde çocuğa "gerçekten" ayırdığınız zamanı hesap edin. Aklınız ütüde ya da ocaktaki yemekte olmadan. Çalıştığınızda akşam eve geldiğinizde onu çok özlemişsinizdir. Bütün gün uyumamışsa üzülen, yorulan siz değilsinizdir. İşteki dertlerinizi çocuğa yansıtmak istemezsiniz. Birlikte geçireceğiniz toplam 1 saatse, hiç değilse o bir saatte başka hiçbir şey düşünmez, yalnız çocuğunuzla ilgilenirsiniz. 

Annesi çalışan çocuklar, anneleri ile daha fazla vakit geçirmek isteyip, annesi çalışmayanlara özeniyor olabilir. Özellikle okula, kreşe gitmiyorlarsa, yaşıtları ile çok zaman geçiremiyorlarsa. Ama unutmayın ki bu annesi çalışmayan çocukların da annelerinin çalışmalarını tercih etmeyecekleri anlamına gelmiyor. Benim annem ben doğmadan önce (3. çocuğuyum) doğuya taşındıkları için işini bırakmak zorunda kalmış. Küçükken annemle oturmaya, birlikte yemek pişirmeye, sohbet etmeye bayılırdım. Yine de aklım erdikten itibaren, annemin çalışmasını isterdim, onun çalışmayı özlediğini farkeder, bizim için yaptığı fedakarlığın olması gerekenden fazla olduğunu düşünürdüm.

Çalışmaya başlayacak annelerin akıllarının evde kalmaması için alabilecekleri önlemleri de yarın yazayım. Lütfen siz de fikirlerinizi paylaşın.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

Güncelleme: bu dizide sonraki yazı; Çalışacak Annelere Akıllarının Evde Kalmaması için 15 Öneri 
 

posted on 09 Ocak 2009 Cuma 15:58:42 UTC  #    Yorumlar [6]
# 21 Aralık 2008 Pazar

Bir süredir Benimle Oynar mısın Anne'nin mail grubunu takip ediyorum. Umarım biz de yakında çengelköyde bir grup oluşturabileceğiz (Bu tempoda nasıl yetişeceğinin üzerinde durmamaya çalışıyorum).

Bu yazımda, grup üyelerinden adaşım Damla Hanım'ın bir yazısını kendisinin izniyle paylaşıyorum. Epeydir değinmek istediğim birkaç konuyu birden kapsayan bu yazısını, gruptaki arkadaşlarımızdan birinin, çocuk doktorlarının alışveriş merkezine gitmemeleri ve top havuzlarının mikrop yuvası olduğu uyarısını paylaşması üzerine mail olarak atmıştı.

.....................

  1. Nereye kadar hijyen?
  2. Çocuk doktorlarının psikolojik danışma paradigması nereye kadar devam edecek? Ya söyledikleri doğru değilse?

Nereye Kadar Hijyen?

Çocukları hijyen şartlarda büyütmek tamam, ama kimi zaman evimizin havası kimyasallar açısından dışarıdaki havaya göre daha  kirli bile olabiliyor (ref. ev hava temizleme cihazları ile ilgili açıklamalar). Ayrıca doğal immunite cok onemli. İmmun sistem hücrelerinin öğrenmeleri gereken tonlarca bilgi var ve "Çocuk bu düşe kalka, hastalanarak büyür” terimi tam da bunun için. “Hastalanmıyor benim çocuğum, süper bakıyorum” demek, ileride bu koruduğunuz etkenlerle karşılaşmayacağı ve karşılaştığında hasta olmayacağı sonucunu sağlamıyor. Lütfen bu söylediklerimden de çocuklarınızı hasta edin temasını çıkartmayın. Siz nasıl yaşıyorsanız onlar da öyle yaşamaya alışsınlar demek istiyorum. Daha da kötüsü biz bir endüstri-gelişmekte olan ülke arası bir yerde yaşıyoruz ve çocuklarımızı çok da temiz bir geleceğin beklediği söylenemez. Genetik kodların bunlara yavaş yavaş alışması gerekiyor. Biliyor muydunuz,  genetik bilgilerimizi içeren DNA’mızın %90’ı junk DNA’dan oluşuyor ve bunları daha önce atalarımızın geçirdiği enfeksiyonlar ve kazanmış oldukları mutasyonlar ile edinmişiz. Belki de ortamla uyumlu çocuk yetiştirmek onların daha şanslı genoma sahip olmalarını sağlamak anlamına geliyor. Bu benim yaklaşımım ve bence en güzeli önsezilerimizin izin verdiği ölçüde çocuk yetiştirmek.

Çocuk doktorlarının birinin dediği diğerini tutmuyor

Ya bir gün gelip de yumurta özürü gibi, pardon çocuklarınıza demir verin dedik ama demir yüklemesi yapılan çocukların zeka seviyeleri birkaç birim daha düşük çıkıyor (ref. pubmed) demeleri çok uzak gözükmüyor. Bu çok normal çünkü bilgi gelişiyor ve uzun süreli takip sonuçları bize yeni bilgiler ve görüşler kazandırıyor. Tıpkı çok kullandığımız ilaçların apansızın piyasadan kalkması gibi bir olgu bu. Ayrıca bu alışveriş merkezinden uzak tutun söylemi daha çok Amerikan ekolü çocuk doktorlarının söylemi gibi geliyor. Amerika’da yeşil alanlar alışveriş merkezinden daha fazla, bizde ise gidişat tam tersi yönde. Tercihimizi tabi ki doğal ortamlarda yaşamak üzere kullanıyoruz ama bence çocuklarımızın bizlerle birlikte sosyalleşmesinin önüne de geçmemek gerek. Onlarla birlikte alışveriş yapmak büyük zevk ve bunun onlar için de çok öğretici olduğuna inanıyorum. Yararları ve zararları kesinlikle tartışılmalı. Buradan da çocuğa özgü bir hayat mı yaşamalıyız, yoksa çocuğumuzu da kendi hayatımıza adapte ederek bir süre sonra herkesin ortaklaşa birçok zaman geçirdigi ve bu zamanlardan keyif aldığı bir yaşam şekli mi oluşturmalıyız sorusu aklıma geliyor.
Çocuk doktorları da psikolojik yönlendirme egitimi almadıklarına göre anneyi eğitme gibi bir güdülerinin  olmaması gerekiyor. Çocuk doktoru benim bildiğim kadarı ile çocuğun fizyolojik sorunları ile ilgilenir. Ve daha çok takip amaçlı olarak ilk yaş süresince ziyaret edilir. Alışverişe gitmeyin biraz doktorluk dışı bir tavsiye kısmına girmiş. Bunun da doğruluğu tamamen kisişel kuramlarca irdelenebilir.


Küçük toplar (pvc-plastik)üzerinde ne derece mikrobiyal ortam oluştuğuna dair doktorunuzun kesin kanıtı var mı? Varsa bu bilgiyi öğrenmek isterim. Yoksa enteresan bir bilimsel çalışma olabilir. Ne de olsa bakteriler plastik yerine halı gibi organik materyaller üzerinde daha fazla canlı kalabileceklerdir.

....................

Damla Hanım'a çok teşekkür ediyorum. Tatlı oğluna hitaben yazdığı yazılarını Oğlum Büyürken isimli bloğundan okuyabilirsiniz.

Bu yazıyı sevdiyseniz:

Bir denge sporu - ebeveynlik

Çocuk doktoru seçerken

 

posted on 21 Aralık 2008 Pazar 20:14:13 UTC  #    Yorumlar [0]
# 27 Kasım 2008 Perşembe

Bebeğinizi sütten kesmeyi, ya da diğer deyişle memeden kesmeyi planlıyorsunuz. Emzirmeme düşüncesi sanki senelerden beri emziriyormuşsunuz gibi garip gelebilir. Bebeğinizin plasentadan sonra sizden ikinci kopuşunu ve artık bağımsız bir birey olduğunu kabullenmeniz gerekir.

Öte yandan, onun artık büyümüş olması mutluluk vericidir ve her yediğinize dikkat etmek zorunda olmamanın da artık hakkınız olduğunu düşünmelisiniz. Aşırı duygusallığın hiçbir anneye yararı yok. Eğer emzirmeyi bırakma zamanı geldiyse, öncelikle bunun bebeğiniz için hangi ihtiyaçları ne ölçüde karşıladığını değerlendirin:

1 - Beslenme: Bebeklerin 6 aylık olana kadar yalnızca anne sütüyle beslenmesi öneriliyor. Aslında buna ortalama 6 ay demek daha doğru. Bazı doktorlar bebeğin kilo alımına göre daha erken de ek besin önerebiliyor. Bebeğin büyüme hızına göre sütün miktarı bir yana, içindekilerin bebek için yetersiz kaldığı bir dönem bu ve artık yavaş yavaş dünyevi yiyeceklerden yararlanması gerekiyor. 6 aydan sonra, her geçen gün miktarı ve çeşidi arttırılarak, anne sütü ya da formül miktarı azaltılıyor, öğün zamanında önce ek besin verilip, midede boş yer kaldıysa sütle destekleniyor. 1 yaş civarında bebek neredeyse her şeyden yiyebilir hale geliyor. Yavaş yavaş inek sütüne geçiliyor.1 yaşından sonra kalsiyum demiri tuttuğu için kansızlığa yol açmaması ve bebeği tok tutarak diğer yemekleri reddetmesini önlemek için günde 500 ml'den fazla süt ürünü önerilmiyor. Biz oğluma istisnai durumlar dışında yalnızca sabah kahvaltıda ve akşam yatmadan önce süt veriyoruz, öğün aralarında süt vermiyoruz. Peynir, yoğurt ve ayranla takviye ediyoruz.

2 - Susama: Bebeğiniz susadığı için de meme istiyor olabilir, sütten kesme döneminde ona tercihen bardakla bol bol su verin. Şekerli içeceklerin daha çok susatacağını unutmayın.

3 - Uykuya dalma: Eğer bebeğiniz uykuya dalmak için emiyorsa, ona kendi kendine uyumayı öğretmelisiniz. Bunun için ne kadar erken başlarsanız o kadar iyidir ama hiçbir zaman geç değildir. Uyku ile ilgili konular için tıklayın.

4 - Sakinleşme, rahatlama: Bebek küçükken emzirebilmek özellikle kriz anları için büyük kolaylıktır. Kuzenim Somer, buna "bebeyi resetlemek" der. Bebek kriz halinde mavi ekran durumuna geçmiştir. Emme pozisyonu aldığı anda "yeniden başlat"a basmış gibi olursunuz. Emme esnasında "safe mode"da çalışır, siz o sırada durumu toparlarsınız. Ancak bebeğinizi her ağladığında emzirdiğiniz ilk haftalarda artık aranızdaki bağ kurulmuştur. Bebek büyüdükçe, bulunduğu aya göre farklı yaklaşımlarla sakinleştirilebilir. Bazen sesinizi biraz yumuşarak ya da sertleştirerek konuşmak, ona sarılmak, bazen kokunuz bile yetecektir. Önemli olan bebeği dinlemek, dinlediğinizi ona belli etmek ve yanında olduğunuzu göstermektir, emzirmek şart değildir. Bebek büyüdükçe gerçekleşen sorunları meme "yangın söndürücüsü" ile söndürmeye çalışmak, bebeğinizin hayatın güçlükleri ile başa çıkma becerilerini geliştirmesini yavaşlatacaktır. Gerçekten sıkıntılı durumlarda da emzirmenin bile işe yaramadığına rastlamışsınızdır. Diş çıkarma dönemlerinde bebeğinizi gece boyunca yarım saatte bir emzirmeniz gerekmiş olabilir. Emzirmediğinizde durum daha kötüleşmeyecektir.

Sütten kesme yöntemi

1 - İhtiyaçları karşılayın: Öncelikle yukarıdaki 4 ihtiyacı alternatifleri ile karşılamaya çalışın. Hiçbir zaman birebir karşılığı olmayacaktır. Örneğin katı gıdalara geçmiş bir bebeği hala gündüz uykusundan önce de emziriyorsanız, bunun yerine inek sütü vermeyin, bir sonraki öğününü etkileyecek ve düzeni bozulacaktır. Ilık su veya şekersiz bitki çayı verebilirsiniz (tercihen bardakla). Ama bu emmesinin aslında beslenme değil, uykuya dalma ihtiyacından olduğunun farkında olun ve uyku düzenini sağlamak için gerekli aksiyonları düzenlemeye çalışın.

2 - Dikkatini dağıtın: Bundan sonra bana göre emzirmeyi bırakmak yavaş bir süreç olmalıdır. Bebeği saatine göre farklı şekillerde oyalayıp, unutturmaya, ertelemeye çalışın. Gündüzleri bebeği oyalamak daha kolaydır. Sabırlı olun. Oyun arasında sinirlendiği için emmek isteyen çocuğun dikkatini oyunla, uykuya dalmak için meme isteyenin dikkatini masalla ninniyle dağıtabilirsiniz.

3 - Emme sıklıklarını ve sürelerini azaltın: Tek bir emme talebini bile atlayabilmeyi başarmanın yararı vardır. Normalde emzirdiğiniz saatte emzirmezseniz, muhtemelen göğsünüzde şişlik oluşacak, bu da metabolizmanızı ihtiyaçtan fazla üretiyorum şeklinde uyaracaktır. Süt vücutta arz talep dengesine göre üretilir. Sütünüzün miktarı azalacak, bu sayede bebeğin de memeye ilgisi azalacaktır.

4 - Geceleri eşinizden destek alın: Emzirmeyi kesmeden önce bebeği eşinizle dönüşümlü yatırmak bir kaçış noktası olabilir. Uykuya dalana kadar beklemek yerine siz kısa süre emzirir eşinize verirsiniz, uykuya dalmadan önce o sakinleştirir. Bu duruma alıştıktan sonra onun yatırdığı geceler, emzirme kısmını unutturmaya çalışabilirsiniz. Bebeği dönüşümlü yatırmak bebeğin "anneci" olmaması için de çok iyidir.

5 - Onu yorun: Yoğun bir program yapın, çalışmıyorsanız gündüzleri dışarı çıkın, hem gündüz oyalanır, hem gece daha rahat uyur. Rahatlaması için uzun, oyuncaklı banyolar yaptırabilirsiniz.

6- Bebeği memeden soğutmak için mucizevi radikal yöntemler denemeyin: Karabiber gibi tadı kötüleştirecek, ya da koyu renkli kötü görüntüye neden olacak maddeler kullanmayın. Bebekler için ani değişimlerdense yavaş geçişler her zaman daha iyi sonuç verir. Bir yakınım bu tür bir yöntem denemişti. Bebeği ne yapmaya çalıştığını anlayarak ona fena halde darıldı, o gün annesine sarılmadı onu itti. Annesi de endişe ile sütten kesme konusunu birkaç ay ertelemek zorunda kaldı. Bir başka tanıdığım, bak göğsüm emzirmekten yara oldu emzirmeyeyim artık olur mu diye yara sargı bezi yapıştırdı, çocuk annemi yara yaptım diye üzüntüyle ağlamaktan helak oldu.

Ne zamana kadar emzirmeliyim?

Eğer zorunluluk yoksa 1 yaşına kadar emzirmeye devam etmenizi öneririm. Az gelişmiş ülkelerde, eğer fakirlikten besleyememe gibi bir durum varsa ve anne sütündeki koruyucu antikorlar sayesinde bebeği salgın hastalıklardan korumak için 2 yaşına kadar emzirilmesi öneriliyor. Bir arkadaşımın pedagogu (çocuk psikoloğu) çok fazla bilinçlendiğinde daha zor olacağından 16 ayı geçirmemesini önermiş. Ben inek sütü içebilir yaşa geldikten sonra ama beni görünce "Memeee" diye bağıracak çağa da gelmeden önce bu güzel süreci sonlandırmak istedim.

Oğlumu 12,5 ay emzirdim. 6 ay boyunca gündüzleri iki saati hiçbir şekilde geçirmeyen oğlum, katı gıdalara geçiş ve çevreye olan ilgilisini aşırı artmasıyla gündüzleri emmeye olan ilgisini kaybetmeye başladı. 9 ay civarında gündüzleri emmeyi bıraktı. Bu durum benim sütümün de azalmasına neden oldu. 9,5 aylıktan itibaren gece yatırmadan önce sütüm azaldığı için ek besin (formül mama) vermeye başladım. Önce emziriyordum, üstüne biberon veriyordum, 50-80 ml arası içiyordu. 12 aylıkken yavaş yavaş inek sütüne geçtik. İnek sütüne alerjisi olmadığından ve tadını sevdiğinden emin olduktan sonra emzirmeyi kesmeye karar verdim. Birkaç gece eskiden yaptığımın tersine önce biberon verdim, üstüne emzirdim. Emzirme süresini kısa tutmaya çalıştım. İyice yorduğum bir gece yalnızca biberon verip yatırdım, sorun çıkarmadı. Ertesi gün emmek istedi, tek göğsümü verdim. Sonraki iki gece aklına gelmedi, 3. gece tekrar istedi. Yine tek göğsümü verdim ve o gece Sarıkız görevim sona erdi. Ama bunun yerine onu yatırmadan önce bol bol sarıldım, güzel sözler söyledim.

Siz de kendi tecrübelerinizi paylaşabilir, yazmış olduğunuz yazı varsa linkini verebilirsiniz.

Not: Bu yazıyı Nilgün Hanım'ın 1.5 yaşındaki kızını sütten kesmesine yardımcı olmak için yazdım. Umarım faydası dokunur. Kendisine bana konu seçiminde yardımcı olduğu için çok teşekkür ederim. İlgilendiğiniz konular varsa siz de istek yapın :)

Güncelleme: Çocuk bakımı ile ilgili farklı ekoller olduğunu hatırlatmak istedim. Ne kadar süre emzirmeniz gerektiği ve sütten kesme yöntemleri ile ilgili kendi doktorunuza danışın. Lütfen sitenin Kullanım Şartları'na bakın.

Doktorların görüş ayrılıkları ile ilgili yazılar:

Çocuk doktoru seçerken

Misafir Yazı - Nereye Kadar Hijyen ve Çocuk Doktorları

 

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

 

posted on 27 Kasım 2008 Perşembe 06:48:18 UTC  #    Yorumlar [11]
# 14 Kasım 2008 Cuma

Ilgaz 1 yaşını geçtikten sonra (tam ne zaman hatırlamıyorum), bebek televizyonunun sınırlı süre ile zararlı olmayacağına kanaat getirip, dil gelişimi için günde yarım saati geçmemek, hergün olmamak, yemek saatleri dışında ve uykudan önce olmamak kaydıyla izletmeye başlamıştık. Ilgaz 18 aylıkken, Amerikan hastanesinin rutin kontrolünde onu gören pedagog Güzide Soyak'a Baby TV'yi sorduğumuzda, kesin bir ses tonuyla "2 yaşına kadar yasak" yanıtını aldık. Yasaklamamızın ilk günü bebeğimiz Baby, baby diyerek televizyonu açtırmaya çalıştı, televizyon açılmayınca bağır çağır ağlamaya başladı. Biz de televizyondan güzelce soğumuş olduk.

Tanrı kararımızı perçinlemek istemiş olmalı ki, bir hafta sonra, Fransa'da 3 yaşından küçükler için program yapılması ve yayınlatılmasının yasaklandığına dair haberler çıktı. Birkaç hafta sonra, fonda açık olan televizyonun bile çocuğun konsantrasyonunu nasıl düşürdüğünü gösteren bir araştırma izledik. Yani siz dizi izliyorsunuz, o oyun oynuyor, nasıl olsa izlemiyor diyorsunuz, ama çocuğun oyununa (işine) konsantre olmasını güçleştiriyorsunuz aslında.

Bu arada eğer halen izlemesine izin veriyor olsaydık boş yere, renkler, türlü çeşit hayvanlar, şekiller gibi birçok şeyi televizyondan öğrendiğini zannedecektik.

Habere aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

Çocuklarımızı televizyondan koruyalım

"...Amerika"da yapılan diğer bir araştırma da ekrandan yayılan aşırı görsel uyarıların beyinde zarara yol açması ve epilepsi gibi hastalıkların, TV seyretme alışkanlığıyla ilintili olduğunu somut bir şekilde ortaya çıkarıyor. CNN International, Aralık 1997"de 700 epilepsi hastası üzerinde yapılan bir araştırmayı yayımladı. Araştırmanın sonucu dikkat çekiciydi. Gözlem altında tutulan hastalar, izledikleri "Pokemon" isimli çizgi filmde, "Pikachu"nun gözlerinin 8 saniye yanıp sönmesinin hemen ardından (20 dakika içinde) epilepsi nöbetine girmişti..."

Güncelleme: Eğitim DVD'leri de zararlıymış

Bebeğinize eğitim DVD’si alırken iki kere düşünün

"...Bir başka araştırma, söz konusu DVD’leri seyreden 7 ila 16 aylık bebeklerin, akranlarından daha az kelime bildiklerini gösterdi. DVD başında geçirilen her bir saatin 6 kelime daha az öğrenilmesine yol açtığı kaydedildi..."

 

posted on 14 Kasım 2008 Cuma 21:27:00 UTC  #    Yorumlar [11]
# 31 Ekim 2008 Cuma

Scientific American'da "Akıllı çocuk yetiştirmenin sırrı" makalesinin başlığını gördüğümde, bunun klasik bir 5 adımda akıllı çocuk yetiştirme; iyi besleyin, bol bol okuyun,.. şeklinde klişe yazılardan olduğunu düşünmüştüm. İlk paragrafı okuduğumda, benim de kolayca düşebileceğim bir hatayı önlemeye yönelik bilimsel araştırmaya dayanan yazı olduğunu anladım. İyi ki okumuşum. Orijinalinden dilim döndüğünce tercüme ediyorum:
.......................................................................

AKILLI ÇOCUK YETİŞTİRMENİN SIRRI

İpucu: Çocuklarınıza zeki olduklarını söylemeyin. 30 yıldan uzun süren araştırmalar göstermiştir ki; okul ve hayattaki başarının sırrı zeka ya da yetenek yerine, çalışmaya odaklanmaktır.
"Carol S. Dweck"

Temel Konseptler

Artan sıkıntılar

Birçok kişi süperzeka ve yeteneği başarının anahtarı olarak görmektedir. Ancak otuz yıldan uzun süren araştırmalar göstermiştir ki; yetenek ve zekanın üzerinde fazla durulması, bu özellikler doğuştan geldiğinden değiştirilemeyecekleri düşüncesi, insanları başarısızlığa karşı savunmasız hale getiriyor. Zorluklarla mücadele etmekten kaçmasına ve öğrenme motivasyonunu azalmasına yol açıyor.

İnsanlara gelişim kafa yapısına sahip olmayı öğretmek zeka ya da yetenek yerine çabaya konstantre olmayı teşvik ediyor. Bunun sonucu olarak okulda ve hayatta üstün başarılı bireyler yetişiyor.

Ebeveyn ve eğitimciler çocuklarını gösterdikleri çaba ve kararlılık için (zeka yerine) överler, onları sıkı çalışmak ve öğrenme aşkı ile ilgili hikayeler büyütürlerse, onların gelişim odaklı kafa yapısına sahip olmalarını sağlayabilirler.

Çok zeki bir öğrenci olan Jonathan ilkokulu tereyağından kıl çeker gibi bitirdi. Ödevlerini yaparken hiç zorlanmadı ve hep A (takdir, pekiyi) aldı. Jonathan bazı sınıf arkadaşlarının neden zorlandıklarını da anlamakta güçlük çekiyordu. Ebeveynleri onun doğuştan yetenekli olduğunu söylediler. Jonathan yedinci sınıfa geldiğinde birdenbire okula olan ilgisini kaybetti ve ödevlerini yapmayı, sınavlara çalışmayı reddetmekteye başladı. Notları dibe vurdu. Aile büyükleri oğullarının üstün zekaya sahip olduğundan emin olmasını sağlayarak, özgüvenini arttırmak istediler. Fakat bu çabaları Jonathan'ın motivasyonunu sağlamada hiç işe yaramadı. Okul işlerinin sıkıcı ve anlamsız olduğunu söylüyordu.

Toplum olarak yeteneği onurlandırıyoruz ve çoğumuz doğuştan sahip olunan zeka ile yeteneğin ve bunlara duyulan özgüvenin başarının reçetesi olduğunu varsayıyoruz. Aslında, 30 yıllık araştırmanın da gösterdiği üzere, akıl ve yeteneğin fazlaca vurgulanması, kişileri kaybetmeye açık, güçlüklerden korkan ve zayıf yanlarını geliştirmeye isteksiz hale getirmektedir. Bunun sonuçları Jonathan gibi çocuklarda, öğrenim hayatının ilk yıllarında fazla çaba harcamadan akademik başarıya ulaşmaları nedeni ile doğuştan zeki veya yetenekli olarak tanımları ile ortaya çıkmaktadır. Böyle çocuklar aklın genetikle sabit olduğu kanısını ile öğrenmeye çalışmanın, zeki olma(görünme) yanında  önemsiz olduğuna inanmaktadırlar.Hırs gerektiren durumları, hatalarını ve pratik (egzersiz) gerektiren işleri, gelişmek için fırsat olarak görmek yerine, kendi egoları için bir tehdit olarak algılamaktadırlar. Ve bu durum uğraştıkları işler artık onlara kolay gelmediğinde özgüvenlerini ve motivasyonlarını kaybetmelerine yol açmaktadır.

Jonathan'ın ailesinin yaptığı gibi, değişemeyen özellikleri övmek bu düşünce yapısını güçlendirmekte, genç atletlerin iş hayatlarında ve hatta evliliklerinde de mevcut potansiyellerini tam olarak kullanamadan yaşamalarına yol açmaktadır. Diğer tarafta, çalışmamızın gösterdiği gibi gelişime odaklı düşünmeyi öğretmek çalışma ve çabaya odaklanmayı teşvik etmekte ve bu onların okulda ve hayatta çok başarılı bireyler olmalarını sağlamaktadır.


Üstesinden Gelme Fırsatı

Araştırmaya ilk başladığımda, 1960'larda Yale Üniversitesinde psikoloji master öğrencisi olarak insanoğlunun motivasyonunun temellerini ve engeller karşısında nasıl ayakta durabildiğini sorgulamaktaydım.  Pensilvanya Üniversitesi psikologları Martin Seligman, Steven Maier ve Richard Solomon tarafından yürütülen havyan deneylerinde, çoğu hayvan, birkaç başarısızlık sonucu durumun ümitsiz ve kendi kontrollerinin dışında olduğuna kanaat getiriyordu. Araştırmacılar, bu deneyimi geçiren hayvanların, durumu değiştirebilecekleri şartlar oluştuğunda bile pasif kaldıklarını izlemişlerdi. Bu hayvanlar çaresizliği (acizliği) öğrenerek kabullenmişlerdi.

İnsan türü de çaresizliği (basiretsizlik de denebilir) öğrenebilme potansiyeline sahip olmakla birlikte, her birey engellere karşı aynı şekilde tepki vermemektedir. Şunu merak ediyordum; neden bazı öğrenciler güçlüklerle karşılaştıklarında kolayca vazgeçerken, onlardan daha fazla yeteneğe sahip olmayan diğerleri canını dişine takıp öğrenmeye çalışıyordu.  Kısa süre sona ulaştığım ilk yanıt, bunun insanların neden kaybettikleri konusundaki inançlarında yatıyordu.

Başarısızlığın yetenek eksikliği ile ilişkilendirilmesi, suçun haylazlığa atılmasına göre daha demotive edicidir. 1972'de, okulda çaresiz durumda gözüken bir grup ilköğretim öğrencisine, matematik problemlerindeki hatalarının az çalışmaktan kaynaklandığını öğrettiğimde, bu çocuklar problemler zorlaştığında bile çabalamaya devam ettiler. Ve zorlanarak da olsa bu soruların birçoğunu çözdüler. Diğer çaresiz bir grup öğrenci, sadece kolay problemlerdeki başarıları için ödüllendirildiler ve bu ödüllendirme daha zor problemleri çözmeleri için hiçbir fayda sağlamadı. Bu deneyler çalışmaya konsantre olmanın çaresizlikten kurtulma ve başarıya ulaşmada yardımcı olarağının erken dönem göstergesiydi.

Takip eden çalışmalar gösterdi ki, kararlı öğrencilerin çoğu hata yaptıklarında, kendilerini başarısız olarak düşünmek yerine, hatalarını çözülecek problemler olarak görüyorlar. 1970'lerde Illinois Üniversitesinde, ben ve o zamanki master öğrencisi asistanım Carol Diener, 60 5. sınıf öğrencisine, zorluk derecesi yüksek genel yetenek problemlerini çözdükleri sırada sesli düşünmelerini istedik.  Bazı öğrenciler hata yaptıklarında "zaten hafızam iyi değildir" şeklinde yorumlarla yeteneklerini eleştirerek kendilerini korumaya alan bir davranış sergilediler.

Zeki Çocuk Dizisideki Tüm Yazılar:

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin!

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (2)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (3)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (4)

Çocuğunuzun zeki olmasını mı istiyorsunuz? Ona zekisin demeyin! (5 - son)

Çocuğunuzun Zeki Olmasını mı İstiyorsunuz? - Brainology'den yanıt geldi


*The Secret to Raising Smart Kids makalesinden tercümedir.


Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun


posted on 31 Ekim 2008 Cuma 08:55:44 UTC  #    Yorumlar [3]
# 20 Ekim 2008 Pazartesi

18-24 Aylık Bebek Bakımı Serisinde Önceki Yazılar:

18-24 Aylık Bebek Bakımı - Hijyen ve Gezme Çantası

18-24 Aylık Bebek Bakımı - Oyun Zamanları

18-24 Aylık Bebek Bakımı - Günlük Rutin

Önceki yazılarda da söz ettiğim gibi, düzeni sağlamak ve oğlumuzun gelişim durumuna göre öncelik vermek istediğimiz konuların hatırlanmasını sağlamak amacı ile bir rutin hazırladık. Bu rutinin dil gelişimi ve güvenlik maddeleri ile ilgili bölümünü bu yazıda yayınladım. Bu konu da ayrı bir yazı konusu ama çocuğumuzun bebeklik ve erken çocukluk döneminde (5 yaşından önce) herhangi ikinci bir dil öğrenmesinden yanayız. Bu konuda bakıcımızın Rusça biliyor olması durumunu bir fırsat olarak gördük. Aslında tercihimiz bakıcısının başladığı günden itibaren onunla hep Rusça konuşmasıydı, ama özellikle gelen gidenle iç iletişim ihtiyaçlarından dolayı bir disipline oturtamadık. Ilgaz'ın dil becerilerinin ivme kazandığı bu dönemi değerlendirmek istiyoruz. Bu arada bir sürü de Rusça çocuk kitabı edindik. Eğer becerebilirsek kendimiz de Rusça öğrenmek istiyoruz.

...

DİL GELİŞİMİ
• Daha fazla Rusça, hedefimiz biz yokken seninle Rusça konuşması.
• Rusça kitap okurken günlük hayatı anlatanlara öncelik verilmesi, göstererek anlatılması.
• Türkçe konuşmaya başlamadan önce Türkçe yaptığımız gibi, evin içinde dolaşarak obje isimlerinin Rusça tekrarlanması.
• Basit emirlerin ve yanıtlarının oyun gibi Rusça tekrarlanması. Eline bir cisim vererek, al-ver, kutu kapakları ile kapat-aç oynamak gibi.
• Düzenli aktivitelerin cümle kurularak tekrarlanması yoluyla cümle kurmanın öğretilmesi.
• Cümle kurmadan ifade ettiklerini onaylayıp, cümlelerle tekrarlamak.
• Kitap okumak.
 
GÜVENLİK
• Su dolu kap bırakmayalım.
• Ulaşabileceği yerlerde deterjan, kesici aletler, ilaç gibi zararlı maddeler bulunmasın.
• Parçaları soluk borusuna kaçabileceğinden ortalıkta balon, naylon poşet kalmasın.
• Yemek yerken, bir şey içerken yalnız kalmasın.
• Yalnızca oturarak yemek yesin(dışarıda iseniz kaldırımın kenarına oturabilir, en azından kaldırımda durarak yesin, koşmasın).
• Elinde sivri ya da kırılabilecek bir şeyle dolaşmasın, koşmasın.
• Kalem gibi sivri şeyler ulaşamayacağı yerde dursun, yalnızken oynamasın.
• Oyuncakları oynadıktan sonra toplayın (üzerine basıp düşmeyin).
• Kapıyı kilitli tutalım (anahtarla açılabilecek şekilde, Ilgaz açamasın diye)
• Eve bizim haberimiz olmadan kimse gelmesin (evde yalnız olduğun zamanlarda da)
• Yanında kafasını karıştıracak ya da hayal ürünü herhangi bir şey konuşmamak gerekiyor. Korkutacak şeyler anlatmamak, hikayelerde, masallarda korku unsurları varsa bunları okumamak gerekiyor.

Not: Ilgaz için erken olsa da Boyut yayınlarının Anaokulu dergilerini satın aldık (bu arada dergiler çok başarılı). Yanında hediye olarak "Bebekler ve Çocuklar için Temel İlk Yardım" kitabı hediye ettiler. İş gidiş dönüşlerde serviste yolluk olarak bu kitabı okuyayım dedim, bunu çoktan yapmış olmam gerektiğini farkettim. Kazalarda ne yapacağımız, ne yapmayacağımız konusunda bilgi edinip hazırlanarak, birkaç zamanında basit müdahele ile çocuklarımızı kurtarabiliriz. En basit örneği, boğazına bir şey kaçtığı için öksüren bir çocuğun sırtına vurmak, kaçan şeyin daha beter solunum yoluna yerleşmesine yol açabilirmiş. Ben kitabı evcek hatim etmemize karar verdim. Yuvaya da bir tane hediye etmeyi planlıyorum. Bence herkes kitap ya da kurs, bir biçimde ilk yardım öğrenmeli. Panik halinde hiçbir şey yapamam demeyin. Beynimizin hiç kullanmadığımız, adrenalinin de etkisiyle, böyle acil durumlarda ortaya çıkan bir kapasitesi var. Önceden bilgiyi edinirseniz, beceri, metanet ve konsantrasyonu bu kapasite halledecektir. Beynin gücünü hafife almamakta fayda var.

Sonraki yazı çoktan seçmeli sağlıklı yemek programı üzerine. Ne yemek yapılacağının kararının alınması sizin evde de önemli bir sıkıntıysa, ve hatta bu iş sizin üzerinize yıkılmış olduğu halde, bir de menüye burun kıvıranlar oluyorsa, bu yazıyı kaçırmayın...

 

posted on 20 Ekim 2008 Pazartesi 20:20:32 UTC  #    Yorumlar [0]
# 08 Mart 2008 Cumartesi

Bebeğimi nasıl uyutmalıyım dizisinde:

1 - Türk kültüründe “ Bebeği uyutmak” kavramı

2 - Yatağında!

3 - Düzeninde

Kültürümüzde, “bebek uyutma” becerisi,  bebekle ilgilenen kişilerin değerlendirilmesinde önemli bir kriter sayılıyor. Evinize ziyarete gelen insanlar, bebeğin esnediğine ya da huysuzluk ettiğine şahit olurlarsa,” uykusu gelmiş onun, ver uyutayım,  çok güzel bebek uyuturum ben”  gibi iyi niyetli tekliflerde bulunuyorlar. Yatırayım kendisi uyur dediğinizde ise “nasıl?” sorusuyla karşılaşıyorsunuz. Bu ”nasıl?” sorulurken yüzdeki ifade sanki bebekten uyumasını değil de, bakkaldan ekmek alıp gelmesini bekliyormuşsunuz  şaşkınlığında oluyor.

Hatta toplumumuzda bazı insanlara göre bebeğin uyuyabilmesi için mutlaka sallanması gerekiyor. Konuya öyle bir yaklaşımları var ki, sanki bebeklerini sallamayan anneler ya acımasızlar ya da bunu üşendikleri için yapmıyorlar ve bebeklerini ihmal ediyorlar.

Bebeğe kendi kendine uyumayı öğretmenin ise pek bahsi geçmiyor. Çünkü, bebeğin kendi kendine mutlu bir şekilde uyumasına ihtimal verilmiyor.

Toplumumuzda bir bebeği korumak için en çok üzerinde durulan iki konu “ağlatmamak” ve “üşütmemek” kaygıları, uyku konusunda bir sinerji oluşturarak zarar veriyorlar bu doğa yenisi canlıya:

“Özellikle toplumumuzda bebekleri sıcak ortamlarda tutma ve çok fazla giydirme eğilimi vardır. Sıcak ortamda, üstü çok örtülerek yatırılan bebekler, uygun ısıda yatırılanlara göre geceleri daha sık uyanmaktadır.” [1]

Bebeğin kendi kendine uyuması teşvik edilmezse, bu beceriyi edinemeyen bebek, geceleri daha sık uyanıyor.  Aslında biz yetişkinler de geceleri uyanıp, farkında olmadan geri uyuyoruz. Kendi kendine uyumayı beceremeyen bebek, uyanıyor ve yardım için ağlıyor. Böylece hem bağımlılığı artıyor, hem kesintisiz uyuyamadığından iyi dinlenemiyor. Belki bu nedenle gündüz daha fazla uykuya ihtiyaç duyuyor ve öğrenip gelişmek için daha az vakit ve enerjisi kalıyor.

Sürekli “uyutulmaktan” öteye geçip, sürekli “sallanarak uyutulan”, hatta iş iyice sarpa sardıktan sonra, ayakta, battaniyede “sersemletilerek uyutulan” bebeklerde fiziksel sorunlar bile ortaya çıkabiliyor:

“Annelerin bebeklerini uyutmak için ayağında ya da salıncakta hızlı sallaması beyinde 'bebek sallama sendromu' denilen ciddi hasara yol açarak, beyin kanamalarına neden olabiliyor. “ [2]

Kültürümüzdeki bu yaklaşım temelde bebeğin olabilecek en çabuk şekilde uyuyarak dinlenmesi, ağlamaması açısından bebeği koruyan bir yaklaşım gibi gözükse de, kısa ve uzun vadede bebeğe zarar veriyor. Bebeği uyutmak için aylar, belki de yıllar boyunca harcanan ölü zamana gece uykusuzlukları da ekleniyor. Bu zaman ve enerji kayıpları, ebeveynlerin bebekle geçireceği  kaliteli zamandan çalıyor.

Kaynaklar:

[1] - http://www.ttb.org.tr/STED/sted0802/uyku.pdf

[2] - http://www.cnnturk.com/SAGLIK/haber_detay.asp?PID=164&haberID=283087

Güncelleme: Bir de bu yazıya bakın Bir denge sporu - ebeveynlik

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun  

posted on 08 Mart 2008 Cumartesi 14:13:51 UTC  #    Yorumlar [1]
# 28 Eylül 2007 Cuma

Hamilelik, doğum ve emzirme ile ilgili yanlış bilinenlerden sonra bu yazıda da bebek bakımı ile ilgili halk arasında yapılan yanlış yönlendirmeleri aktaracağım.

Sitenin kullanım şartlarına dikkat! Buradakiler de dahil duyduğunuz, okuduğunuz hiçbir şeyi doktorunuza sormadan yanlış ya da doğru kabul etmeyin.

Bebeğin kırkı: "Bebeğin kırkı çıkmadan dışarı çıkarılmaz, tırnakları kesilmez, kırkı çıkana kadar başında biri bekler, vs." Tırnaklarını ilk kestiğimde 1 haftalıktı. İlk dışarı çıktığında 9 günlüktü. Yatağının, yatış şeklinin, örtülerinin güvenli olduğundan emin olduktan sonra başında beklemeye de gerek yok. Ama aylarca beklenen o minik mis kokulu canlıyı her dakika izlemeye hevesli birileri olabilir, engel olmaya da gerek yok sanırım :)

Küçük bebeklerin dışarı çıkartılması: Bizim toplumumuzda küçük bebeklere ev hapsi cezası çok yaygın. Doktorumuz hastaneden ayrılırken, bebeği dışarı açık havaya çıkartın, hiç olmazsa balkona bahçeye çıkartın, yalnız alışveriş merkezleri gibi kapalı kalabalık mekanlara götürmeyin demişti. Bir forumda bir hanımın "Lütfen bebeklerinizi 1 yaşına kadar alışveriş merkezlerine götürmeyin" şeklinde bir uyarısını gördüm. Doktor uyarılarını genelleyip uzatmaya pek meraklıyız. Oğlum 7 haftalıkken semt pazarında beni durdurup şaşkın şaşkın "kaç haftalık" diye soran bir hanım da 3 aylık bebeğini henüz dışarı çıkartmadığını söylemişti. O da okul zamanını bekliyordu sanırım. Küçük bir bebeği sokakta ağlarken gördüklerinde annesine kötü kötü bakıyor bizim insanlarımız. Sanki bebekler evde ağlamıyorlar. Dışarı çıkıp insan içine karışmanın hem anneye hem de bebeğe çok yararı var. Kötü bakışlara aldırmayın. Bebeğimiz 13 şubatta doğdu, aşağıdaki fotoğraf 22 şubatta Çengelköy Çınaraltı çay bahçesinde çekildi. Keyfi yerinde gözüküyor değil mi?

Bebeğin ısı ayarı:
"Bebeği kat kat giydir üşür."
"Bebek uyanınca üstüne bişey giydir."
"Bebek başından üşür şapka tak."
"Bebeğin kulağı üşürse kulak enfeksiyonu olur."
"Evde bebek var, evi hamam gibi yap."
"Rüzgar girer beşiğin her tarafını ört, türbeye çevir."
"Bebeğe atkı sar, şapka giydir."
"Rüzgar esiyor(hafif bir meltem için) kulaklarını ört, enfeksiyon alır."
"Yattığı yerde bişey daha yak."
Listeyi uzatmak mümkün. Bebeğin yanaklarını al basacak kadar paketle. Evi kendin kısa kolluyla terleyecek kadar ısıt, bebeğin üstüne fazladan battaniye ört. İsilik ilacını hazırda bulundur. Biz Türkler bebeğe gelebilecek en büyük kötülüğün sıcaktan olduğunu sanıyoruz. Belki de bebek ağzını açıp da üşüdüm terledim diyemediği için.  Halbuki Türkiye'nin her yerinde her mevsimde çocuk büyüyor. Yenidoğan bebeklerin ihtiyacı olan yetişkinlere oranla bir kat daha fazla giydirilmek. Isısını kontrol etmek de hiç zor değil. Doktorumuz ellerinin çabuk üşüdüğü için soğuk olabileceğini, bunu önemsememizi, ısı kontrolünü koynundan yapmamızı önermişti. Çok şüpheye düştüyseniz ateşini ölçün. Ama koltukaltından ölçüyorsanız karşılaştırmak için kendinizinkini de ölçün. Geçen gece bizim yaptığımız gibi, 35,4 ateş ölçüp, ateşini düşürelim derken üşüttük çocuğu diye üzülmeyin boş yere (biraz telaş yaptıktan sonra kendi ateşlerimizi ölçmek geldi aklımıza ve evde 35.1'n üstünde ateş çıkmadı ve üşüyen de yoktu). Dokunma duyusunun gelişebilmesi için eldiven giydirmek önerilmiyor. Bir arkadaşım belki bu yüzden aramızdan bi piyanist, bi heykeltraş çıkmadı, labut gibi yattık eldivenlerin içinde demişti :) Benim dikkat ettiğim tek şey bebeğimden her zaman bir kat ince giyinmek. Böylece evin ısısını ayarlayabiliyorum. Sadece yerde emeklerken biraz daha kalın giydiriyorum.

Yatırılma biçimleri ile ilgili: Ani bebek ölümü sendromundan korunmak için bebeklerin sırtüstü yatırılması gerekiyor. Başını bir tarafa doğru yan çeviriyorsunuz. Yan, yüzüstü yatırmak, başını yan çevirmek için olanlar dahil yastık kullanılması yasak. 2-3 yıl öncesine kadar bu yastıklar öneriliyormuş. Sizinkinden büyük bebeği olan arkadaşlarınız bu yastıkları önerse de doktorunuza sormadan kullanmayın, tıp çabuk gelişiyor. Yalnız özellikle siz uyanıkken bebeğin başının yönünü sürekli değiştirmenizi tavsiye ederim. Bebeklerin kafatası yumuşak olduğu ve çabuk şekil aldığı için bu sırtüstü yatırma işi fena halde kafa yamultuyor. Biz çok dert edinmiştik kendimize bu durumu, neyseki oturmaya, yüzüstü oynamaya başladıkça hızla düzeliyor.

Bebekleri sallamak: Özellikle gazı varsa bebeği sallamanın iyi geldiği doğru. Ancak, bu sallama yumuşacık bir sallama. Bebeği sersemleterek uyutacak kadar değil. Bir yerde bebekleri sallamanın beyin zarlarındaki kılcak damarlarda kanamalara yol açabildiğini okudum. Bebeklerde kansızlığa bile yol açabiliyormuş. Bebeğin gazı var, uyursa iyi gelir gibi önerilere aldanıp bebeğinizi ayakta battaniyede falan sallamaya kalkışmayın. Bebeklerin yataklarında uyuyakalmayı öğrenmeleri gerekiyor. Böylece gece uyandıklarında kendi kendilerine dalmaları da daha kolay oluyor. Bunun içinde kucakta sallanarak değil yataklarında uyutulmaları gerekiyor. Başlarda zor olabilir ama zaman geçtikçe bu alışkanlık size kesintisiz gece uykuları olarak geri dönecektir. Bebeklerin boş bir beyinle dünyaya geldiklerini unutmayın. Siz bir konuda ne yaparsanız bu işin normali olarak onu öğreniyorlar. Özellikle yemek yeme, uyuma gibi temel konulardaki alışkanlıları sonradan değiştirmek zor olabiliyor.

Gaz çıkartmak: Bebeklerin yuttukları havalar rahatsızlık ve sanal bir tokluk verebiliyor. Bu yüzden özellikle yenidoğan bebeklerin dik tutulup sırtlarına pıtpıt vurularak gazlarının çıkartılması öneriliyor. Ancak geğirmeyi becerebilen ve emdikten sonra rahatça uyuyan bir bebek için bu artık gereksiz bir işlem. Ilgaz koca bebek olmuşken (2.5 falan) gazdan ağlıyordu. Bir teyze, "dik tut sırtını sıvazla sancısı var onun ondan ağlıyor" demişti. Pozisyon değişikliği gaz sancısının geçmesine yarayabilir ama artık bağırsaklara inmiş gazın, sırt okşama sureti ile ağızdan çıkartılabilmesi bana biraz optimistik bir yaklaşım gibi geliyor.

"Bebeği kucakta fazla gezdirirsen ölçmek gerekir."
Büyüklerin yaptıkları bir çeşit jimnastik hareketi seti bu ölçme işi. Zararı olacağını sanmıyorum. Usulüne göre yapmak isteyenler için internette bebek jimnastiği hareketleri bulmak çok kolay. Bebeğin kucakta gezmekle kemiklerine bir şey olacağı falan yok elbette.

"Bebeğe su ver." Yalnızca anne sütü ile beslenen bebeklere su verilmiyor. Daha fazla detay için Yanlış bilinenler (2) - emzirme yazısına bakın.

"Bebeğin kulağına su kaçarsa kulak enfeksiyonu olur." Doğru değil. Bebeği yıkarken kulaklarını kapatsın diye bir kişiyi daha bloke etmenize gerek yok. Sadece suyu direk kulaklara tutmayın. Başının arkasından dökülen su ile akarak yıkanması yetecektir.

"Yüzüne örtü ört sarılık olmasın, sarı giydir sarılık olmasın." Yenidoğan sarılığını bu şekilde önlemek maalesef mümkün değil. Bebeklerde sarılığa dikkat!

"Bebeği her ağladığında emzir.": Bu ifade günümüz doktorları tarafından kullanılıyor. Ve maalesef anneler tarafından yine uç noktalara çekiliyor. Burada kastedilen bebeğin kendi ihtiyaç duyduğu sıklıkta emzirilmesi. Ve yenidoğan bebeklerin anne sıcaklığı ile rahatlatılması. Ama 2 aylık olmuş bebeği bu söze dayanarak her yarım saatte bir emzirmek doğru değil. Bebek her ağladığında da acıktığı anlamına gelmiyor. Eğitimdeki doktorumuz bebeğinizin neden ağladığını anlayabileceğiniz hale gelene her ağladığında emzirin demişti.  Bebeğin ağzına memeyi tıkmadan önce "bu bebek neden ağlıyor olabilir acaba?" diye biraz kafayı çalıştırmak gerekiyor. Bazen gaz sancısı yüzünden ağlayan bir bebeği emzirmeye çalışmak onun hava yutarak rahatsız olmasına, biraz emip ağalayarak bırakması sırf önsüt içtiği için daha da çok gazlanmasına neden olabiliyor. Emzirmeden önce altını açmak, masaj yapmak, biraz kucakta sallamak (hafif) yararlı olabiliyor. Ayakta yavaşça dolanarak emzirmek de iyi gelebiliyor. Biz bebek ağladığında tok olduğunu düşünüyorsak önce altını açardık. Bu bebeğin rahatlamasını ve gazını kolay çıkarmasını sağlıyor. 5 vakanın 3'ünde işe yaramıştı. Etrafta insanlar varsa bebeğin ağlama sesi duyulur duyulmaz "acıktı o, emzir" emrini veren biri çıkacaktır. Aldırmayın.

Güncelleme: Bu yazıya da bakın Bebeğimi nasıl uyutmalıyım - Türk kültüründe “ Bebeği uyutmak” kavramı

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 28 Eylül 2007 Cuma 21:41:19 UTC  #    Yorumlar [4]
# 08 Eylül 2007 Cumartesi
Bir önceki yazıda hamilelik ve doğumla ilgili halk arasında verilen yanlış tavsiye ve yorumlardan söz etmiştim. Bu yazıda da emzirme ile ilgili olanlara değineceğim. Bebek bakımı ile ilgili olanlar bir sonraki yazıda.

Yanlışları sıralamadan önce sitenin kullanım şartlarını hatırlatmak istiyorum. Buradakiler de dahil duyduğunuz, okuduğunuz hiçbir şeyi doktorunuza sormadan yanlış ya da doğru kabul etmeyin.

Emzirme
"Sezeryan yapanların sütü geç gelir." Sütün çabuk gelmesi için bebeğin başka bir besinle beslenmeden, doğumdan sonra kısa süre içinde annesini emmesi gerekiyor. Bu şart sağlandığı sürece, sezeryanlı annenin de sütü çabucak gelebilir. Birçok sezeryan olan arkadaşım bebeklerini ilk günden başarı ile emzirdiler.

"Sütün gelmedi, bebek ağlıyor, doymadı, mama verelim, şekerli su verelim." Doğumdan sonra sütün gelmesi için bebeğin sık sık emmesi gerekiyor. Bebeğin emmesi için de aç olması gerekiyor. Annede ilk günlerde süt azar azar geliyor (koyu kıvamlı, sapsarı bir süt, kolostrum, ağız sütü). Bu sütün yağı az, proteini çok. Bu her bakımdan çok besleyici ve koruyucu bir süt ama doyurucu değil, bu yüzden bebek çabuk acıkıyor. Minicik bir bebeğin tok tutulmaması acımasızlık gibi gelebilir. Ancak doğanın bu kanunu sayesinde daha başlıca işi emmeyi bile adamakıllı beceremeyen bebecik annesinin memesinden ayrılmıyor. Bebek emmeyi öğreniyor, anne ile bebek tanışıyor, yakınlaşıyor ve sütler çabucak geliyor. Bu yapışık ikizler dönemi 3-4 gün kadar sürebiliyor. Bebeği mama ile doyurmak annesini daha az emmesine yol açacağından sütün gelmesi ve bebeğin beslenmesi için zararlı. (Kendilerine kolaylık olsun diye, ağlamasını bahane ederek, bütün yenidoğanlara mama veren hastaneler duydum, dikkatli olmak gerekli)

"Tek memeyi fazla emzirme, öbürünü de emsin."
İki göğsünde dengeli emzirilmesi gerektiği doğru. Ancak, her emişte bir göğsün süt bitene kadar emzirilmesi önemli, çünkü yağlı sütler bebek aynı memeyi bir süre emdikten sonra geliyor. Bir meme sürekli kısa bir süre emzirilip öbür memeye geçilirse, bebek sadece hazmı daha zor olan karbonhidratlı (şekerli) sütten almış oluyor. Bu emzirme biçiminin, bebeğin sık acıkması, yeterli kilo alamaması, sürekli yeşil ve sulu kaka yapması, pişik olması gibi zincirleme zararları olabiliyor. Dengeyi sağlamak için bir sonraki emzirmede, önceki seansta az emzirdiğiniz memeyi verebilirsiniz. Örneğin, sırasıyla sol-sağ emzirdiyseniz, bir sonrakinde tersini yapıp, sağı önce solu sonra emzirmek gibi.

"Emziriyorsun, iki kişilik ye, bol bol tatlı ye de sütün artsın." Bir büyüğüm hamilelik kilolarımı hızlıca vermem üzerine, "kızım yemek yapmaya, yemeye fırsatın yoksa şerbet yap iç, bol bol tatlı şeyler ye yoksa sütün olmaz" demişti. Aşırı tatlının size kilo aldırmak ve bebeği şekerli tatlara adapte etmek dışında bir etkisi olduğunu sanmıyorum. Belki annenin moralini düzeltmek gibi bir yararı olabilir :) Emziren annelerin dengeli beslenmesi gerektiği doğru. Ama bu iki kişilik yemek, tatlılara yumulmak anlamında değil. Hergün bütün besin gruplarından tüketilmesi ve normal ihtiyacın 500 kalori üzerinde alınması gerekiyor. En önemlisi 3-4 litre kadar su içmek. Çiğ yeşilliklerin süt yaptığını duymuştum. Hakaret olarak almayın ama hergün sütünü içtiğimiz ineklerin en sevgili gıdaları yeşillik olduğuna göre, doğruluk payı olsa gerek :)

"Emzirirken parmağını bebeğin burnunun altına koy, yoksa burnu kapanır, nefes alamaz." Bebeğin emerken burnunun nefes alamayacak kadar kapanması çok zor. Araya parmak koymak da bebeğin aerola denilen kahverengi bölgeyi tam olarak kavrayamamasına neden oluyor. Bebek areolayı tam kavrayamazsa süt gelmiyor ve meme ucunda tahrişler ve çatlaklar oluşabiliyor.

"Bebek uzun süre emmezse, memedeki süt bozulur." Göğüste kalan sütün bozulması söz konusu değil ve her damla süt altın değerinde. Bebek ememediyse, sütün azalmaması için sağıp, gerektiğinde kullanmak üzere dondurup saklayabilirsiniz.

"Bebeğe su ver."
Yalnızca anne sütü ile beslenen bebeklere su verilmiyor. Eskiden doktorlar annelere az miktarlarda şekerli su verdirtirmiş. Özellikle 50-60 yaş üzeri bayanlar bebeğe su verilmediğini duyunca dehşete düşüyorlar, aa nasıl olur bize doktorumuz verdirtirdi diye. Hatta susuzluktan barsakları kuruyan bebek hikayeleri anlatırlar. Böyle bir şey söyleyen olursa bunun mümkün olmadığını söyleyebilirsiniz. Çünkü artık yenidoğanların 3.5-4 saatten uzun süre emmeden uyumasına da izin verilmiyor. Bu yüzden susuz kalmaları söz konusu değil. Anne sütünün %80'i sudan oluşuyor ve aşırı kuraklık olmadığı takdirde sıcak havalarda bile bebeğin su ihtiyacını karşılarmış. Fazladan su vermek mikrop bulaşması riskini arttırıyor ve bebeğin minik midesini boş yere şişiriyor.

posted on 08 Eylül 2007 Cumartesi 14:58:47 UTC  #    Yorumlar [2]
# 31 Ağustos 2007 Cuma
Her insanoğlu bir hamilelik sonucu dünyaya geliyor (en azından günümüz tıp şartlarında). Bir de dünyaya gelemeyenler var. Hal böyle olunca toplumda hamilelik tecrübesi ve nasihat de bol oluyor. Göbek hafiften gözükmeye başladığı andan itibaren insanlar bu durumdan söz etmek zorunluymuş gibi hissediyor. Konu güzel tabi ama asıl sorun konuyu her açanın bir tavsiye de bulunması. Sizi ve bebeğinizi düşünerek verilen bu iyi niyetli nasihatlerin maalesef hepsi yerini bulmuyor. Bir kısmı aşırı evhamdan ortaya çıkmış, bir kısmı yanlış halk inanışı, bir kısmı da tıbbın çabuk eskimesinden kaynaklı birçok yanlış öneri getiriyor insanlar. Ben sıklıkla duyduğum klasik yanlışları ve hurafeleri aşağıda sıraladım. Emzirme ve bebek bakımı ile ilgili seri de sonraki yazıların konusu.

Yanlışları sıralamadan önce sitenin kullanım şartlarını hatırlatmak istiyorum. Buradakiler de dahil duyduğunuz, okuduğunuz hiçbir şeyi doktorunuza sormadan yanlış ya da doğru kabul etmeyin.


Düşükler
"İlki düşerse bir daha tutmazmış" , halk arasında böyle tabir ediliyor. Fena halde yanlış. Doktorlar gebeliklerin % 50'sinin düşükle sonuçlandığını ve çok erken dönemde olduğu için birçok kadının düşük yaptığını bile farketmediğini belirtiyor. Bir kadın üstüste tekrarlayan düşük yaparsa, ancak o zaman "bir sorun mu var" diye araştırıyorlar. Gebeliğin ilk üç ayında (son adet tarihinden itibaren) olan düşükleri çok doğal ve doğanın kendini koruması olarak karşılıyorlar, çünkü bu süreçte çoğunlukla genetik sorunlu gebelikler düşükle sonlanıyormuş.

"İlk üç ayda uzanma, perde asma, düşük yaparsın." İlk üç ay için doktorumun önermediği tek hareket hoplayıp zıplamak oldu (halay çekmek gibi). Yalnız, hamilelikte vücudu kontrolsüz bir şekilde germek annede eklem ve kas zedelenmelerine neden olabiliyormuş (hamile iken katıldığım bir eğitimde fizyoterapi uzmanı doktor anlatmıştı).

"Jinekolojik muayene veya ultrason düşüğe yol açar." Zaten düşükle sonuçlanacak gebelikler için suçu tıbba atma durumu.  Bu kontroller sayesinde pekçok sorun önceden tespit edilip, önlem alınabiliyor. En azından şimdilik zararlı olduklarına dair hiçbir bilimsel veri yokmuş, yeterki ehli kişilerce yapılsın. (gebelik takiplerinde yapılan incelemeler,ultrason güvenli mi? )

Hamilelik
"Ye ekşiyi doğur Ayşe'yi, ye tatlıyı doğur atlıyı (Hakkı'yı versiyonu da var). Artık inanan kaldı mı bilmiyorum, biraz espri gibi söyleniyor. Sperm X yada Y cinsiyet genini taşıyarak, yumurtayı döllediği anda cinsiyet kesinleşiyor. Sadece bizim öğrenmemiz biraz zaman alıyor.

"Denize havuza girme, bebeğin mikrop kapar" Özellikle ilk aylarda bebek gayet korunaklı bir durumda.  Kirli bir denize girmek hamile olmayan bir insana da önerilmiyor, koli basili vs. risklerinden dolayı. Hamile annelerin de deniz veya havuz temiz olduğu sürece ve doktorları bir sakınca görmüyorsa yüzmeleri sakıncalı değil. Hatta yüzme gebelikte önerilen sporlardan.

"Hamilesin iki kişilik yemen lazım" Gebelikte normal bir kadına göre yalnızca 300 ekstra kalori gerekiyor (örneğin 100 gr pirinç pilavı). Fazladan alınan kilolar başta doğumu zorlaştırmak olmak üzere yarar değil zarara yol açıyor.

"Hamileler tuz yerse ödem oluşur." Tuz eskiden hamilelere yasaklanırmış. Şimdi kararınca olmak kaydıyla tuz (iyotlu) kullanılması öneriliyor. Hamile annenin sodyum ve iyoda da ihtiyacı var. Doktorunuzun yasakladığı özel durumlar hariç elbette.

"Bebek saçlanınca miden yanmaya başlar." Reflünün ne olduğu biliniyor artık. Yine de bir blogda, gayet de güncel bir yazıda hanımlar bu hurafenin doğruluğunda ısrar etmişler. Kendi saçlı bebeklerini ve mide  yanmalarını da örnek göstererek. Oysaki reflü hemen her hamilede görülen bir sıkıntı.

"Süt içmez, yoğurt yemezsen dişlerin dökülür." Eğer anne bebeğinin ihtiyacı olan kalsiyumu yedikleriyle karşılayamazsa kemikleri bundan nasibini alıyor. Ama bildiğim kadarı ile dişler buna dahil değil. Hamilelikte diş kayıplarının en önemli nedeni diş etlerinde sişlik, kanamalara neden olabilen hamilelik gingivitisi ve dişlere bakılmazsa buna bağlı oluşabilecek iltihaplanmalar (enfeksiyon).

"Göbeğin küçükse bebek küçüktür."

Doğum

"Kalçan küçükse çatın dardır, normal doğum yapamazsın." Doktorlar son haftada bebeğin kafa çevresini ve annenin leğen kemiğini ölçüyorlar (basen genişliğini değil), bu kafa bu kemikten geçer mi diye. Doktorumun bana söylediğine göre de %90 gebelikte sorun çıkmazmış. Okuduğum başka bir araştırmada da, bebeklerin anneleri ile doğru orantılı doğduklarını yazıyordu. Bebeğin 2 metre boyunda olacak genetiği ve minyon bir annesi varsa, doğumda annesini üzmemek için büyüme işini doğum sonrasına saklıyormuş. Tombul kalçaların doğuma faydası yok maalesef.

Bir de cinsiyet tahmini yapmayı çok seviyor insanlar. Biz bir ara bahis için para toplamayı bile düşünmüştük. Ama sadece 2 ihtimali olan bir bahis hiç de heyecanlı olmuyor. Sanırım anne babalar da biraz fazlaca önem veriyor bu konuya. Bir doktor arkadaşım söylemişti, pembe-mavi hazırlık meselesi yüzünden korkuyormuş aileler, ya doktorun tahmini yanlış çıkarsa diye. Bebek doğar doğmaz ilk önce cinsiyetine bakıyorlarmış rahatlamak için :)

devamı var...

posted on 31 Ağustos 2007 Cuma 22:00:55 UTC  #    Yorumlar [2]