çalışan anne


2
Sep 10

Yazım Zamane Hatunları’nda yayında

Zamane Hatunu yazısına yorum bırakan ve destekleyen herkese bir kez daha teşekkür ederim. Dün yazıya Zamane Hatunlar’ından çok samimi bir yorum geldi. Hem yazı için sevindiklerini belirtmişler, hem de benim güzellik konusu ile ilgili serzenişime bir açıklama getirmişler:

“Sevgili Damla,

Öncelikle Zamane Hatunlarına verdiğin destek için çok teşekkürler. Sen hikayeni göndersende göndermesende aslında kazanıyorsun. Zamane Hatunlarının tek amacı var paylaşmak, düşündürmek ve profesyonel hayat içindeki kadınların ortak hislerine, duygularına aracı olmak, ilham vermek. Yapılan yorumları okuduğumda zamane hatunları hakkında yazdığın yazı ile aslında bunu fazlasıyla yaptığını görüyorum. Gerçek kazanç bence Parise gitmek değil çevrendeki kişilere bunları düşündürebilmek. Bu arada hikayeni gonderip Zamane Hatunları sitesinde paylaşmakta daha fazla kişiye bunları yaşatmak olacağınıda hatırlatmak isterim.

Bu arada ben kim miyim? Zamane Hatunu projesinin Fikir Hatunlarından biriyim. Yapılan yorumlara baktığımda tamda hayallerimin gerçek olduğunu görüyorum. Konuşmak, tartışmak, birbirimizden ilham almak ve olduğumuz gibi kalarak kendi seçimlerimizle hayatta başarılı ve mutlu olmak. Ufak bir açıklama yapma ijtiyacı duyuyorum yazında belirttiğin bir konu ile ilgili. “Güzel ve bakımlı kalmak” konusu. Bu aslında çalışan bayanların makyajlı , yüksek topuklu olmasını diretmek için değil , olmak istedikleri “ben” i yaşarken başlarına gelen hikayeleri paylaşmaları için konulmuş bir cümle idi. Başarılı olmak için erkek gibi olmak gerekmediğini ve kendine bakma konusunda, çalıştığı için bayanların bu isteklerinden (eger varsa) vazgeçmek zorunda olmadıklarını belitmek içindi. Yoksa makyaj yapmadan veya topuklu ayakkabı ile gitmek kendi seçimi olan Zamane Hatunlarına ne sözümüz olabilir ki.”Erkek gibi Kadın” lafının bir iltifat olduğu toplumumuzda, başarıyı erkek gibi görünmek veya erkek gibi davranmaktan geçtiğini düşünenlereydi mesajımız.

Benim okuyup yayınladığım hikayeler içinde seninki yoktu ama iki arkadaş okuyoruz hikayeleri yayınanması için. Belki diğer arkadaşıma gelmiştir hikayen. Eğer göndermediysen bekliyoruz. Sen zaten birçok Zamane Hatunu na buradan ulaşmışsın ama binlerce diğer Hatuna ulaşmak için hikayeni sitemizde yayınlamaktan zevk duyacagız. Sevgiler”

Bu yorumu aldığıma çok memnun oldum ve hemen yazımı gönderdim. Yazı bu adreste yayında.

Post Footer automatically generated by Add Post Footer Plugin for wordpress.


22
Aug 10

Zamane hatunu

Zamane HatunuDaha Nurturia açılmadan Kitubi sayesinde tanıştığım bir dostum paylaşmış Zamane Hatunları‘nın sayfasını, belki ben de bir kadın girişimci olarak hikayemle yarışmaya katılmak istersem diye. Yazmayı da seviyorum ya, hemen hızlı hızlı baktım sayfalarına.

“Nasıl hikayeler bekliyoruz?
İş çevresinde geçen gerçek yaşam hikayeleri bekliyoruz. Kadın olmanızdan dolayı karşılaştığınız engellere ürettiğiniz kadınca çözümleri düşünün. Hayatın içinden ilham verici, iyileştirici, gülümsetici, düşündürücü anıları…”

demişler.

Bizim evde hep kızlar vardı. Olmasa da annem-babam erkek kardeşimden farklı davranmazdı diye düşünüyorum. Benden toplumda erkeklerden farklı davranmam gerektiğinin beklendiğini ilk kez 5-6 yaşlarındayken fark etmiştim, apartmandaki tek kız çocuk oluşumu fark ettiğim güne denk gelir. Tüm çocuklarla birlikte komşumuzun arka bahçesinde yetiştirdiği tavukların popolarına musluk hortumundan kağıt fişek üflerken yarattığımız kirlilik yüzünden en ağır azarı ben işitmiştim, “bari sen yapma, kızlar böyle yapar mı hiç?”.

19 yaşındayken evdeki şoför ihtiyacını karşılamak için araba kullanmaya başlamak zorunda kaldım, oysa acelem yoktu, özel bir ilgi duymuyordum otomobillere. Birkaç ay içinde şunu fark etmiştim, erkek sürücülerin çoğu siz araba kullanırken dışarıdan kadın olduğunuzu fark ederlerse ışıkta sizden önce geçmeye, olmazsa buldukları ilk fırsatta sizi sollamaya, hep geride, hep geride bırakmaya çalışıyorlar.  Onları yavaşlatacağınızı düşünüyorlar. 1 yıl içinde kaldırımlara ine çıka, şehir içinde, şehir aşırı, yağmurda, karda her yere araba ile gider gelir olmuştum. Onlar benim üzerime sürmeden ben onların üzerine sürüyordum, bu tam olarak “kadınca” bir çözüm sayılır mı bilemiyorum ama yakın arkadaşlarım, kuzenlerim Damla “canavar gibi” araba kullanıyor demeye başlamıştı. Neyseki bunu tam olumlu anlamda söylemediklerini idrak etmem çok sürmedi. Geçenlerde erkeklerin çoğunlukta olduğu bir sektörde çalışan bir arkadaşım iş hayatında liderlik yaptığı bir dönem çok ezici olmak zorunda kaldığından söz etmişti. Ben bu deneyimi araba kullanırken atlattığım için, ya da belki çalıştığım hiçbir işyerinde kadınların sayısının ciddi şekilde azaldığı bir üst seviyeye çıkacak kadar sabredemediğim için “canavar gibi” bir çalışan olamadım.

Ben aslında çevre mühendisiyim. Okuduğum üniversite ortamında arkadaşlarım ve hocalarım tarafından belirgin bir ayrımcılığa rastlamadım. 22 yaşında üniversiteden mezun olduğumda 4-5 ay kadar kendi mesleğimi icra ettim. Tesadüf bu ya, tüm çocukluğumun geçtiği Samsun’a katı atık (çöp) arıtma tesisi kurulacaktı. Bu tesisin analizinde Alman ortakların yanında  Türk mühendis olarak görev aldım. Çöpün ne kadarının geri dönüşüme kazandırılabileceğinin hesaplanabilmesi için belirli kriterde çöpün toplanarak ayrıştırılmaları gerekiyordu. Belediyeden çöp kamyonlarını ayarlarkenki sürecin detaylarına girmek istemiyorum. Bir süre uğraştan sonra bir çöp kamyonu ve iki de yenilikçi işçi edinip yola çıktım. Ben kamyonun arkasına tutunmuş, şu evden al, bundan alma diyerek kamyonla birlikte ağır aksak ilerlerken geleceklerini etkileyen bir iş yaptığımın farkına varmış olacaklar ki tüm mahalle balkonlara dökülmüştü. Bir evin balkonundan diğer ev sakinlerine seslenildiğini duydum “koş, koş, çöp arabasında kız çalışıyor, kamyondaki kıza bak, koş!”. Onları miting otobüsünün tepesinde şehri dolaşan politikacı edasıyla selamladım.

Bazen öyle doğal, öyle akışında oluyor ki bir şeyler, basireti bağlanıyor insanın, yaşanan anı durdurmak ve silkelenmek istiyorsunuz. İstanbul’a ilk geldiğimde Logo Yazılım’da implementasyon danışmanlığı yapıyordum. İmplementasyon danışmanı, çok işlevli bir ürünün kullanım kılavuzu gibidir. Sizin ne iş yaptığınızı anlar, satın aldığınız yazılımı sizin ihtiyaçlarınıza göre kurar, çalışanlarınıza eğitim verir, size özel bir kılavuz hazırlar ve ortamdan ayrılır. Düzce’de bir fabrikada 2 ay sürecek bir iş verilmişti o zaman bana. Kaldığım otel Akçakoca’da idi ve fabrikanın Akçakoca’da yaşayan iki müdürü tarafından otele ulaşımım sağlanıyordu. Benim o iki müdüre çok ilginç geldiğimi fark etmiştim. Çok soru sorarlardı. Rahatsız olduğum halde yanıtlayıp durduğum soruları “Kaç para alıyorsun”a kadar geldiğinde bile, meraklarının kaynağını kadın oluşuma değil de genç oluşuma bağlamıştım. Sonra bir gün çok kar yağdı. Kötü kullanıyorlardı ve tek zincirsiz araç bizimkiydi. Sanki onları zinciri takmaktan alıkoyan şey, benim onları bu konuda uyarmış olmamdı. Baktım başka çarem yok, “durdurun ben ineceğim” dedim. Başıma başka tehlikeler de gelebilirdi ama gözü karartmıştım, o arabada ölme riskim daha yüksekti. Durup zinciri taktılar. Sonra düşündüm ki tüm sorun, onlara acayip gelen her şey kadın olmamdan kaynaklıydı. Eşleri çalışmıyordu ve benim orada oluşum onlara normal gelmiyordu. Erkek olmuş olsam, araçta misafir olarak aracı kullanmayı bile teklif etsem sorun olmayacaktı. Zincir konusunda onlara tavsiye vermem neyse, evimden uzakta bir otelde kalarak orada “bilirkişi” pozisyonunda bulunmam oydu. Onlar benimle birlikte çalışmak değil, beni incelemek istiyorlardı.

Kadın olmak, eşitliği savunmak bazen çok zor ve çelişkili. Sizi ayıran, sizi baskılayan faktörler ince ince işlenmiş toplumun derinliklerine. Karşı cinsten doğanız gereği ayrılan özellikleriniz alınmış, bunlar tüm ayrımcılığın önüne yerleştirilmiş dikkat dağıtmak için, sanki sorun bunlardan kaynaklıymış gibi, arkasına yığılmış da yığılmış. Diğer yanda kadınları korumaya çalışan toplumsal ve kurumsal mekanizmalar var. Bazıları sanki tuzak gibi. Mesela hala, “evlendim, işten ayrılıyorum” diyen kadına evlendiğinden 1 yıl içinde kıdem tazminatı ödeniyor. Çoğunluğun çocuğu olmadığı bir ortamda fazla mesai planı yapılırken çocuğu olan siz ve baba arkadaşınız varken, yalnızca sizin için işten mesai bitiminde ayrılma planları yapılıyor.

İşte önce dedim, bunları yazayım Zamane Hatunları’na. Bir Türk girişimcisi topluluğuna ben Nurturia hakkında sunum yaparken ve Gökhan da arkamda tüm kara bıyıkları ile dikiliyorken, ünlü girişimcilerden biri “hep anneler için böyle siteler kuruluyor, nedense hep de kadınlar kuruyor bunu” dediğinde, aslında “kadınlar başka da bir şey kurmuyor zaten” mi demek istediğini hala merak ettiğimi yazayım diye düşündüm. Sonra hikayelerde aranan özelliklerde şu cümleyi gördüm:

Tüm dengelerin içinde bir yandan da güzel ve bakımlı kalmaya çalışırken yaşadıklarınız

Keşke bunu yazmasalardı. Tüm kadınlar ve erkekler görüntüleri için kaygılanırlar, az ya da çok. Benim güzel görünme ve bakımlı olma meselesi ile ilgili iki derdim var. Birincisi güzel gözükme konusunun kadınlarla özdeşleştirilmesi ve standartların her geçen gün yükseltilmesi, ikincisi kariyer isteyen insanların “şık” gözükmek zorunda olduklarının dayatılması, bir eski yöneticim açıkça terfi etmek için”ye kürküm ye” yapmam gerektiğini söylemişti.

BBC’nin bir belgeselini izlemiştim. Jüri üyeleri önüne 6 süper masum insan çıkartılıyor ve hangisinin suçlu olma ihtimalinin daha yüksek olduğu soruluyor. Hep belirgin yüz formlarındaki insanlar suçlu bulunuyor, belirli bir çene, belirli bir burun yapısı, yüzde asimetri. Bebek yüzlü, simetrik yüzlü insanların masum olduğu düşünülüyor. Malcolm Gladwell’in pek sevdiğim “Blink” (Düşünmeden düşünebilme gücü) kitabında da çoğu bölümde insanın hızlı düşünme becerisinin yararları üzerinde durulurken, bir bölümde uzun uzun görüntünün bizi nasıl yanılttığı, kitleleri nasıl aslında başarısız ve yeteneksiz insanların arkasından sürüklediği üzerinde duruluyor. İnsanların nitelikleri ya da işleri ile değil görüntüleri değerlendirilmeleri insanların beyinlerinin kusurlu çalışan bir bölümü bana göre ve bence bunu yenmek için çabalamalılar.

Güzel gözükmek kimi iyi hissettirmez? Peki ya elinizde güzel gözükmekten daha iyi hissettiren bir işiniz varsa? Ya yemek bile yemeyip, bir süre serumla beslenip onunla uğraşmayı tercih edecek sabırsızlığa erdiyse bünyeniz? Ya kendi çapınızda bir kıyafet devrimi yaratarak  işe verilen değerin ve hırsın topuk boyuyla ölçülmediği bir iş kurmanın hayalini kuruyorsanız bir yandan? Ya bir toplantıya giderken “I’d like mornings better, if they’d started a little later” (sabahları daha çok severdim, azıcık geç başlasalardı) yazan tişörtünüzü giymek için içiniz içinizi yiyorsa? Bu bir zamane hatun hikayesi sayılmaz mı? Sizin gibi çalışıp didinen diğer adaylarla yarışmaya değer olmaz mı?

Bir süredir makyajımı sivilcelerimi ve uykusuzluktan kızarmış göz altlarımı kapatacak minerallerle sınırlayıp, temizlemesi vakit aldığı için rimeli ve ojeyi çıkarttım hayatımdan. Dün itibariyle tetradoks’a da başladım, eğer sivilceler geçerse Ocean Mist de bir süre sipariş alamaz benden. Saçlarıma papatya suyu sürüp güneşte kuruttuğum, gözlerime mürdüm rengi kalem çekmeden sokağa çıkmadığım günler de gelecek yeniden biliyorum. Acelem yok. Hikayem budur.

Güncelleme: Hikayem Zamane Hatunları’nda yayında!

Post Footer automatically generated by Add Post Footer Plugin for wordpress.


17
Jun 10

Emzirme Reformu ve Baba Sütü

Emzirme konusu hassas bir konu. Emzirmenin tarihçesine baktığımızda, bir dönem anne sütünün bırakılma noktasına geldiğini görüyoruz. Modern tıp kısa sürede böyle bir kaynak vücutta bedavaya üretiliyorken bunun kullanılmamasının anlamsız olduğuna uyanıyor ve bilinçlendirme çalışmaları başlıyor dünya çapında. Anne sütünde pek çok şey var, vitamin, besin, antikor, yiyeceklerin tadı.

Oksitosin de işin içine girince süte karışanların haddi hesabı yok, sevgi, mutluluk, endişeler, kaygılar, anaçlık, vicdan azabı, egolar, kompleksler, toplumsal değerler, ailevi problemler, ekonomik sorunlar, estetik kaygılar, çevresel kaygılar, önyargılar, kesin yargılar, bilimsel bilgiler, hurafeler… Bu kadar çok şeyin burnunu bebeğin yemeğine ve annenin memesine sokması pek de uygun değil.

Sadece 6 ay anne sütü deniyor. Ortalama değil, kesin. Diş çıkarma zamanına gelince her bebek farklı da anne sütü ihtiyacına gelince tüm bebekler bir mi oluyor? 5,5 ay emziren annenin doktoru katı gıdaya başlatınca sütüm yetmedi diye vicdan azabı çekiyor. Emziremeyen bir anne kendisini yetersiz hissediyor.

Yine de orta yolu bulmaya daha çok yolumuz var

Kimi annelerin çok üzülmesine yol açan bu parazitlere ne kadar kızsam da, bangır bangır bağırmaya devam etmek zorunda olduğumuzu düşünüyorum. “6 ay sadece” diyerek daha somut oluyorsa da öyle olsun. Ancak sağlık bakanlığı bir sivil toplum örgütü gibi duyuru ile yetinmesin, uygulamayı düzenletsin. Bir bizim emziremeyen, 6 ayı tamamlayamayan canım annelerin üzülmesine yol açtığı ile kalmasın. Uygulama net olsun ki, işyerinde süt sağan anne garipsenmesin, süt iznini kullanan anne felekten bir saat çalıyormuş muamelesi görmesin.

Çalışan Gebe ve Blogcu Anne‘nin öncü olduğu emzirme reformunu okuyabilirsiniz.

Mevcut haklarımızı bilelim, talep edelim: Gebe veya Emziren Kadınların Çalıştırılma Şartlarıyla Emzirme Odaları ve Çocuk Bakım Yurtlarına Dair Yönetmelik

Memur yasasında olumlu yönde değişiklikler oluyor eş zamanlı olarak. Darısı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun başına.

…Babaya da ‘doğum izni’
Hayati Yazıcı, ‘657 Sayılı Devlet Memurları Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı’ hakkında bilgi verdi. Yeni tasarıya göre, kadın memurlara, hamileliklerinin 24’ncü haftasından itibaren ve doğumdan sonraki 1 yıl süreyle gece nöbeti ve gece vardiyası görevi verilemeyecek. Kadın memurlar, çocukların bakımı için en kritik dönemi teşkil eden 0-2 yaş döneminde 24 aya kadar aylıksız izin alabilecek. Annenin bu izni kullanamaması durumunda aynı izni memur baba kullanabilecek. Erkek memura eşinin doğum yapması nedeniyle verilen 3 günlük babalık izni 10 güne çıkarılacak. Doğum esnasında veya doğumdan sonra annenin ölümü durumunda, çocuğun bakımı ile ilgilenmesi amacıyla memur olan babaya anne için ön görülen süreler kadar ücretli ve ücretsiz izin verilebilecek..
.”

Baba Sütü

Doğum ve süt izninin eksikliği yanında çocuk bakımını emzirmekle sınırlı gören, çocukların babasının olmadığını varsayan, ya da babanın çocuk bakımında hiçbir yerinin olmadığını temsil eden iş yasamızın acilen değişmesi gerekli. Anne sütüne göre daha zor olabilir ama, babanın çocuğun hayatında önemli olduğunun, babanın bakıma “oynamak” dışında aktif katılımının çocuğa ne kadar yararlı olduğunun da araştırmalarla gösterilmesi lazım. Babalar günü yaklaşırken, çocuklarımız için daha fazla “Baba Sütü” istiyorum.

Post Footer automatically generated by Add Post Footer Plugin for wordpress.


16
Feb 10

Obezitede ‘büyükanne’ etkisi

“International Journal of Obesity dergisinde yayımlanan, 3 yaşındaki 12 bin çocuk arasında yapılan araştırmaya göre, tam gün büyük anneleri tarafından bakılan çocukların aşırı kilolu olma riski yüzde 34 daha fazla…”

Haberin tamamı için

Çocuklar için besin piramidi

 

Post Footer automatically generated by Add Post Footer Plugin for wordpress.


1
Dec 09

Kitubi artık ALL for kids’de

All for Kids yepyeni bir alışveriş dergisi, çocuklu anneler için.

Aranızda futbola meraklı olanlar varsa Futbol Ekstra’dan Banu Yelkovan’ı tanıyor olabilirler. Banu oğlu Aras 2 yaşına yaklaşırken, kendi deyişiyle asıl işi olan dergiciliğe dönmüş ve All Kids’in editörlüğünü yapmaya başlamış. Derginin ilk sayfalarında “editörden” bölümünde, Banu şöyle diyor:

“Bu dergiye hiçbir şey laf olsun diye konulmuyor, hepsi denenmiş, kullanılmış, test edilmiş, onaylanmış fikirler. Ne saçını süpürge etmeye ne kendilerini kariyerlerine adamaya niyeti olmayan annelerden tavsiyeler”

Derginin Blog bölümünü de Kitubi’ye ayırdılar. Ayrıca bu ayki sayıda bir de röportajım var.

Dergi dolu dolu, ben de yazıyorum diye demiyorum, işe yaraması için uğraşıldığı belli oluyor. Anneler için hazırlanmış ama çocuklar için sayfalar da var, ayrıca bu ayki sayıda çok güzel Sünger Bob hafıza kartları hediye.

Hoşuma giden bir diğer yanı, derginin eleştiriye açık olması ve okuyucu görüşüne çok önem vermesi. Dergiyi okuduktan sonra görüşlerinizi Nurturia‘da ALL for kids grubuna yazabilir, editörü Banu ile iletişim kurabilirsiniz.

Post Footer automatically generated by Add Post Footer Plugin for wordpress.


13
Sep 09

Çocuk Sahibi Olmadan Önce Yapılması / maması Gereken 5 Şey

Her ne kadar sağda solda söylenip dursam da kimse takmıyor, sakalım yok ki. Kitubi benden daha karizmatik, o yüzden yazarsam belki daha etkili olur dedim. Gerçi burayı okuyanlar için de iş işten geçmiştir. Olsun hep birlikte hayıflanırız.

  1. Sağlıklı beslenmeseydik keşke
    Şimdiki aklım olsa, ısmarlarım pizzayı, kızartırım hazır köfteyi. Knor domates çorbası mı? Oh, şahane. Gökhan da hiç aramaz aslında öyle sağlıklı yemek olsun, sebze olsun. Ya da belki ben o kadar bunalttım ki, sağlıklı yemekten soğuttum. Çocuk olduktan sonra hayat boyu sağlıklı yemek pişirmenin lüks değil mecburiyet olduğunu hesaba katamamışım. Rahat batmış.
  2. Vaktimin kıymetini bilemedim
    Servisten inince koştur koştur yemeğe soyunurdum. Açken de hiç çekilmem. Aç karnına hafif asabiyetle yemeği pişirirdim, yemekten sonra da serilirdim kanepeye. O zamanlar bir blog başlasam şimdi kitap olurdu. Ah akılsız kafam. Bir de yoğunluktan, yorgunluktan şikayet ederdim, aah ah.
  3. Sabahları erken kalkıp, sakin sakin hazırlansaydım
    Uyku tatlı gelirdi, 15 dakikada hazırlanırdım (mübalağa değil, duş almayacaksam 15 alacaksam 25). Sabah evinde biraz vakit geçirmenin, evde kahvaltının tadını Ilgaz doğduktan sonra keşfettim. Sabah da evde biraz vakit geçirince insan daha az tüm gün çalışıyormuş gibi hissediyor. Ama şimdi telaşsız evden çıkmanın bir yolu yok.
  4. Hafta sonları daha erken kalksaydım
    Bir sürü iş yapıyorsun, bakıyorsun hala öğlen olmamış seviniyorsun. Sen kendini sokağa atabildiğinde, eşinin dostunun yorganında pireler uçuyor. 6:30’ta kalkmazdım tabi ama 9.30’u da geçirmezdim şimdiki aklım olsa. Uyu uyu nereye kadar.
  5. En az haftada bir gün sinemaya gitseydim
    En çok özlediğim aktivite sinema. Bilgisayar başında ayık kalıyorum ama sinemada kesin uyurum diye gitmiyorum. Hafta sonları da oğlumdan ayrı geçirmeye kıyamıyorum.

Post Footer automatically generated by Add Post Footer Plugin for wordpress.


12
Sep 09

Çocuğum anaokuluna ne zaman başlamalı?

Anaokuluna başlama yaşı, sokakta oynama şansı, komşuluk ilişkileri ve kardeş sayısının gitgide azaldığı günümüzde sık sorguladığımız bir konu (her ne kadar bunları sürekli karıştırsam da, kreş 0-3 yaş, anaokulu 3-6 yaş arasını ifade ediyor sanırım).

Ben işe başlamadan önce, Ilgaz 1 yaşındayken ilk olarak kreş alternatifini sorgulamıştık. Burada aradığımız kurum okul formunda bir kurumdan çok, bir öğretmene az sayıda çocuk düşen, çocukların eğitilmekten çok bakıldıkları bir kurum anlayışıydı. Doktorumuzdan Türkiye’de 0-3 yaşa bakılabilen kuruma rastlamadığı yorumunu aldıktan sonra, riske girmeyip evde bakım alternatifine yönelmiştik. Çeşitli kaynaklarda da 3 yaş altının uygun olmadığı belirtiyor. Burada temelde çocuğun birebir iletişim ihtiyacı üzerinde duruluyor. Çocuğun kreşe başlatılması için iki şartın sağlanması gerektiğini düşünüyorum (yazdığım konularda hemen her zaman olduğundan farklı olarak, bu konuda Gökhan benimle hemfikir değil, 2’den önce başlamasınlar der, özellikle not düşmek isterim):

1 – Aile çocuğunu kreşe vermeye hazır mı?
Çocuğun kreşe adaptasyonunda, ailenin istekli ve kararlı bir şekilde yaklaşmasının, bunu çocuğa normal bir süreç olarak hissettirmesinin çok önemi olduğu kanısındayım. Benim gözlediğim kadarı ile de, ebeveynlerden en az birinin aklına kreş düştüğü andan itibaren, çok geçmeden kreşe başlatılıyor çocuklar. Bu durum ailenin çocukla ilgili gözlemlerinden de kaynaklanıyor olabilir elbette. Yine de, çocuğu kreşe vermek için uygun yaşın, ailenin çocuğu kreşe vermek için hazır olduğu yaş olduğunu söylemek yanlış olmaz.

2 – Çocuğun yaşına uygun kreş var mı?
Birinci koşul sağlandıktan sonra, çocuğun yaşına uygun kreş bulunması gerekiyor. Benim gezdiğim yerlerin büyük çoğunluğu (10’un üzerinde) 2,5 yaşın altına uygun görünmüyordu. Ama zaman zaman 1 yaştan itibaren çocuğunu yuvaya verip, sonuçlarından çok memnun kalan aileler duyuyorum. Bazı durumlarda da, normalde kabul edilen çocuklar daha büyükken, yeni oluşturulmuş sınıfta 2-3 çocukla daha erken yaşın kabul edildiğine de rastladım. Düzgün bir kurumda, büyük çocukların yanında özellikle korunup gözetilerek bakılan bir minikler sınıfçığının da iyi bir alternatif olabileceğini düşünüyorum. İkiz, üçüz doğan çocuklar da olabildiğine göre, birebir ilgi ile tam rakamsal anlamını kastetmediklerini tahmin ediyorum.

Ilgaz’ın anaokuluna geçiş süreci şu şekilde oldu:
0-12 ay arası kadar tarafımdan evde bakıldı.
12-27 ay arası yatılı bakıcımız baktı.
bu arada 20-24 ay arasında haftada 3 gün 10-12 arasında Arı Çocukevi’nde oyun grubuna devam etti.
24 aylıktan itibaren çocukevinde oyun grubundan sonra öğle yemeğini de yemeye başladı.
26 aylıkken, sabahları tam gün okula gitti.
araya taşınmamızın girmesiyle 20 aylıkten itibaren devam ettiği çocukevinden ayrıldı.
27 aylıkken bakıcımızla yollarımızı ayırdık, 1-2 ay babaanne ve dedesi baktı.
Sonra tam gün yeni taşındığımız bölgeye yakın bir kreşe başladı. Buraya 1 ay devam ettikten sonra, okulun tadilat/taşınma gibi biraz belirsiz bir durum vardı ve her durumda çocukların bir süre mevcut binadan farklı bir okulda devam etmesi gerekiyordu. Biz de okulun uygunluğu ile ilgili kararımızı sorguladık ve değiştirmenin daha uygun olduğuna karar verdik. Ilgaz yeni okuluna (Aydo çocukevi) başlayalı 1 hafta oldu ve şimdilik yerini bulmuş gibi görünüyor. Bu kadar kısa sürede bu kadar sayıda değişiklikten sonra, ben daha kendime gelememişken, onun adaptasyon hızının önünde eğiliyorum.

3 Çok Geç
Geriye dönüp baktığımda, ilk 1 yıl Ilgaz’a kendim bakabilmiş olduğum için memnunum (9 ayda yeterdi aslında). Sonrasında bakıcımızın bizim istediğimiz gibi baktığını ve bu konuda şanslı olduğumuzu söylemek doğru olur. Daha uzun süre çocuğuna bakabilmek için işine ara veren anneler var. Benim gibi biri için 2-3 yıl sonunda iş garantisi, ve bu 2-3 yılda Ilgaz’ı yine en azından oyun grubuna gönderecek ve genel temizlik için de yardım alabilecek gelir şartlarını sürdüremediğim sürece çalışan anne olmak daha iyi bir alternatif gibi duruyor. Oyun grubuna başlama yaşı olarak da 15 aylıktan itibaren verebilirmişiz diye düşünüyorum. 18 aylıktan itibaren okulda yemek yemeye başlayabilirmiş, 24 aylıktan itibaren yarım gün okulu rahatlıkla kaldırabilirmiş. Tam güne de yaz başından itibaren geçebilirmişiz (27 aylıkken).

Eğer oyun grubuna da göndermeden, 3 yaşına kadar evde oturtsaymışız biraz yazık olurmuş diye düşünüyorum.

Oyun grubu ve yarım gün alternatiflerinin çocukların adaptasyonun anlamak ve arttırmak için iyi bir seçenek olduğunu düşünüyorum. Ancak çok pahalı bir alternatif, çünkü hem fiyatları saate vurulunca tam güne göre oldukça pahalı, hem de bakıcınızı almaya devam etmek zorundasınız. Keşke bu ülkede part-time iş ve/veya part-time bakıcılar bulunsa.

Okula başlama mevsimi olarak da, eğer yazın da çalışan (iyi çalışan diyelim) bir kurumsa bence yazın başlatmak iyi bir alternatif. Hastalık mevsimi gelmeden ve okul çok kalabalıklaşmadan, çocuğun okula alışması sağlanmış olur. Aileler çocuğun hastalanmasından çok endişe ediyor. Çocuğun ilk okul kışında evdekine göre daha sık hastalanacağı bir gerçek olsa da, anaokulu yaşı gelmiş bir çocuğu kış geldi diye, üstelik kışın dışarıda oyun alternatifi de fazla bulunmazken, yaza kadar bekletmenin mantıklı olmadığını düşünüyorum.

Siz ne düşünüyorsunuz? Hangi yaşta verilmeli? Sizin çocuğunuz gidiyorsa hangi okula gidiyor ve memnun musunuz?

Geçen yazıda söz ettiğim GEO dergisinin çeşitli ülkelerdeki anaokulları ile ilgili sayfalarını aşağıdaki linklerden okuyabilirsiniz (dergi 2006 ekim’ine ait)

geo_gelecege_ilk_adimlar_64.JPG (405,69 KB)
geo_anaokulu_amerika_68.JPG (836,25 KB)
geo_anaokulu_gana_70.JPG (906,23 KB)
geo_anaokulu_cin_72.JPG (793,55 KB)
geo_anaokulu_fransa_74.JPG (700,05 KB)
geo_anaokulu_japonya_76.JPG (725,78 KB)
geo_anaokulu_norvec_78.JPG (604,49 KB)
geo_anaokulu_rusya_80.JPG (740,93 KB)
geo_anaokulu_turkiye_82.JPG (726,41 KB)

Post Footer automatically generated by Add Post Footer Plugin for wordpress.


2
Sep 09

Çocuksever bir toplum muyuz?

Çocuk sevgisi çocukları mıncıklamak anlamında alınırsa evet bayılırız. Peki çocukların ihtiyaçlarını desteklemeye gelince, kesinlikle çocuksever değiliz.

Özellikle işyerleri için yazıyorum, hamile, çocuklu annelerin ve babaların (babayı özellikle yazıyorum, çünkü babaların durumu çok daha kötü) maruz kaldıkları muameleleri duydukça ben de şunu öneriyorum, size açık açık saçma şeyler söyleyen, imada bulunan, gönderme yapan, olması gerekenden 3 puan altını yapıp, bir de bunu lütuf yaptım sanan kişilere açık açık sorun, “git annenle konuş bakalım, seni nasıl büyütmüş?”, biyoloji bilgilerini tazelesinler “insan yavrusu nasıl ne kadar sürede, nasıl büyüyor?”.

Çok soru var aklımda;

Alışveriş merkezlerinde çocuğunuzu izin almadan elleyen çocuk delisi insanlar çalışanlarına farklı mı davranıyor?  Nasıl oluyor da, aynı devletin bir kurumu “6 ay sadece anne sütü” derken, öbürü “hamilelik dahil 3 ay ücretli izin” diyebiliyor? Devletin verdiği haktan daha uzun tatil izni veren işyerleri var mesela, devletin verdiği süt izninden fazla süt izni veren işyeri var mı?…

İş Hayatı, Kariyer, Doğum, İzin, Annelik Hakları, Süt İzni ve Gerçekler… Özgür Anne’nin bu yazısının çalışan anne kategorisinden erişilebilir olmasını istedim.

Post Footer automatically generated by Add Post Footer Plugin for wordpress.


20
Aug 09

Yemek menüsü ve dondurulmuş sebzeler

Bakıcımızla yolları ayırdıktan sonra, birkaç aylık babaanne-anneanne sınırsız mutfak desteğinden sonra işler yeniden başa düştü. Planlı programlı olmaya, teferrüatlı, oyuncaklı, çok bulaşıklı işlere kalkışmamaya, yeniden beş dakikada beşiktaş yemekler pişirir çabukluğa erişmeye kararlıyım. Evin yakınında pazar olmayınca, sebze-meyve kalitesi ve fiyatlarında Migros’a teslim olmak yerine, Nazilli’den Pınar Hanım’dan yüklü miktarda sebze getirttim. 2,5 kişilik ailemizde 1 kilo fasulye, rahatlıkla 3 akşamın kıymalı fasulye yemeğini çıkartır. Böylece getirttiğim 100 TL’lik meyve-sebze paketindeki (erişte, zeytinyağ, un falan da dahil) – meyveler 1 haftada tükecenek olsa da – donduracağım sebzelerin 1 ay kadar götüreceğini düşünüyorum. Ilgaz da okula gittiğine göre, öğlen yemekleri de yenmiyor nasıl olsa.

Üniversitedeyken, gıda mühendisliğinden seçmeli bir ders almış ve neden Gıda’yı kazanmamışım ki diye pek hayıflanmıştım. Bu süper eğlenceli derste, dondurulmuş gıdanın ne kadar şahane bir şey olduğunu öğrenerek büyülenmiştim. Eğer taze olarak dondurulursa, hallerde bekleyen sebzelere nazaran çok daha az vitamin kaybına uğruyor. Sonra dondurma pişirme süresini de kısaltıyor, bir de oradan kazanıyor. Böylece, pazardan marketten alınan sebzeye açık ara fark atıyor.

Başta annem, sonra Ilgaz’ın yardımlarıyla, patlıcan, patates ve çiğ yenecekler hariç tüm sebzeleri dondurduk. Bir tek soğanları da doğrayıp atacaktım, vakit yetmedi. Hafta sonu taze kıyma alıp, bir kısmını kıyması ile kavurup hazır olarak donduracağım, tıpkı eski günlerdeki gibi.

Ilgaz barbunya ayıklama işine bayıldı, 1 kiloyu bitirdik, daha isterim diye ağladı. Fasulyelere geçtik, ben çöplerini, kılçıklarını aldım, o kafasına göre kısalı uzunlu kırıp kabın içine attı. Sıkılınca fasulyeleri kurutacağım diye bir avuç kaptığı gibi balkona koştu. Vay be, sebze kurutma işini hangi kitaptan öğrendi acaba diye düşünerek peşinden gittim ki, ne göreyim, fasulyeleri balkondaki çamaşır kurutma makinesine güzelce yerleştirmiş, kapağı kapatmak için arasına sıkışanları kurtarmaya çalışıyor. Kuru fasulye olmaları için makineyi çalıştırmam için ısrarcı ağlamasını, Gökhan’ın gelişi ile susturabildik.

İşte bu ay sonuna kadarki menümüz:

20.08 Domatesli börülce, et

21.08 Yoğurtlu patlıcan, et

22.08 Mantı

23.08 Balık, haşlama patates, salata

24.08 Kuru fasulye, pilav

25.08 Şehriye çorbası, tavuk

26.08 Taze fasulye, cacık

27.08 Erişteli bi şeyler

28.08 Türlü, hoşaf

29.08 Balık,…

30.08 Bamya, bulgur pilavı

31.08 Tavuk, dible pilav (fasulyeli karadeniz pilavı, isteyen olursa tarifini yazarım)

Gerekirse pilav, çorba eklemesi yapılabilir, nasıl olsa önceden hazırlık gerekmiyor bunlar için. Turşu, yoğurt, söğüş de gününe göre sofra hazırlanırken ayarlanır. Çok’u hedefleyip becerememektense azla yetinmek daha iyi değil mi?

Ne Pişireyim Derdine Son – Çoktan Seçmeli Haftalık Menü

Pratikanne‘nin bu yazısına bakmanızı öneririm: http://www.pratikanne.com/2009/08/her-pratik-annenin-buzlugunda-olmas.html

Post Footer automatically generated by Add Post Footer Plugin for wordpress.


1
Jun 09

Süt izninin sonu – Evren’in işe geri dönüşü

Tan büyümedi ki ama ben işe başladım.

Sabah 7.30’da kalktım, duş aldım, kahvaltımı yaptım, üzerimi giyindim, hafif bir makyaj, hatta vakit kaldı kuaföre gittim. Şimdi metrodayım işe gidiyorum….

Eee, ne var bunda her gün bunları yapıyoruz zaten demeyin. Ben evde 9 aylık oğlumu bıraktım ve neredeyse bir yılın ardından işe gidiyorum. Garip bir his hem de çok….

Günlerdir kendimi işe gitme durumuna hazırlamaya çalışıyorum. Eşim işten ayrıldığı için planlanandan önce işte olmak zorundayım. Oysaki Eylüle kadar ücretsiz izin almıştım.  Hayat o kadar basit ki, yeni durumlar olsa bile, bir canlı doğursanız dahi, eninde sonunda rutine dönmek zorundasınız ve aslında çocuk da bir rutin. Çünkü kim ne derse, çocuğu ulvi kelimelerle anlatsa da, o da üreme içgüdümüzün ürünü.

İşe başlamaya karar verdiğim 15 günden beri her gün geriye doğru sayıyordum, “Şu kadar gün kaldı, ne bakıcı ayarlayabildim, ne de Tan’a bir düzen kurabildim. Gündüzleri hala meme emip uyuyor, çok ağlayacak, ben ne yapacağım” diye… Eşim sürekli beni sakinleştirmeye çalıştı, her şeyin yolunda gideceğini söyledi.  Onu da üzdüm belki hayfılanmalarımla; sonuçta işinden ayrıldı. Ama iç seslerime bir türlü “dur artık lütfen” diyemedim, çünkü ben bir anneyim.

Ve işte beklenen gün geldi, işteyim ve bilgisayar başında haber okuyorum.  Bakıcı hafta sonunda bulundu. Tan onunla beraber sorunsuz bir-iki gün geçirdi. Sabah evden çıkarken anlattım ona “Oğlum ben işe gidiyorum, ablanı üzme, yemeklerini ye, güzelce uyu” dedim. Bana son iki haftadır yaptığı burnunu buruşturma mimiğiyle “bakarız” gibilerinden yanıt verdi. Vedalaşmayı daha fazla uzatıp da ağlamamak için hemen evden çıktım, canım yeniden mutfağa dönüp onu yeniden öpmek istedi ama yapmadım, Damla’nın deyimiyle “konuyu dramatize etmedim” kapıyı kapattım evden çıktım.

Yaklaşık 2 saat sonra eşim aradı, “Ben günde 10 kere seni arıyordum işteyken, sen niye aramıyorsun” dedi. Oysa bilse oturduğum yerde hep onlarla konuşuyorum aklımdan..

Öğrendim ki 5 dakikada yatağında uyumuş Tan efendi, “Oğlummmm tüm eziyetin bana mıydı?” Aman olsun o uyusun da benim çabalarım boşa çıksın.

15.30’da süt iznimi de kullanarak bürodan çıkıp kuzuma sarılacağım ve “seni çok özledim tatlım, ama iyi olduğunu biliyorum” diyeceğim.

Bana şans dileyin!

Post Footer automatically generated by Add Post Footer Plugin for wordpress.