lohusa depresyonu


19
Jan 12

Güzel çocukluk anıları

Epeydir elime alamadığım Nurture Shock’a başladım sonunda. İlk bölüm benim daha önce Akıllı Çocuk serisinde de tercüme ettiğim makalede incelenen, doğuştan gelen yeteneklere yapılan övgünün zararları ile ilgili, hızlı hızlı geçtim bu bölümü. İkinci bölümde uyku ile ilgili çok önemli araştırmaların sonuçlarından bahsediyor. İngilizce biliyorsanız kitabı okumanızı tavsiye ederim. Okuduklarıma göre çocuğumuzun uykusuna çok dikkat etmemiz gerekiyor, belki yedirip içirdiklerimizden daha fazla.

Bana çok vurucu gelen bir paragraftan çıkardığım sonucu hemen paylaşmak istedim. Beynimizde negatif tecrübeler amigdala tarafından, pozitif ve nötr hatıralar ise hipokampüs tarafından işlenirmiş. Yetersiz uyku da amigdaladan çok hipokampüsün çalışmasını olumsuz etkilermiş. Bunun sonucu olarak eksik uyuyan insanlar, güzel anılardan daha çok olumsuz anılarını hatırlarlarmış  ( lohusa depresyonuna hormonların dışında bir açıklama daha). Çocuğunuz çocukluğunu güzel hatırlasın istiyorsanız siz siz olun zamanında uyumasını sağlayın.

Bir de yetersiz uyku çocuklarda aynı sarhoşlarda olduğu gibi uyuyamama hastalığına da yol açıyormuş. Yatırsam da uyumuyor diyorsanız, ihtiyacı yok demek ki sonucuna varmak için acele etmeyin.

Post Footer automatically generated by Add Post Footer Plugin for wordpress.


3
Jan 08

Lohusa depresyonu – silkelen ve kendine gel!

Önceki yazı..Lohusa depresyonu – çeşitli duygular

Yaz yaz bitmedi. Herkes farklı sürelerde, farklı hislerle geçiriyor doğum sonrası sıkıntılarını. Lohusa melankolisi tanımındaki gibi kısa sürede atlatan, hatta hiç yaşamayan anneler de var. Belki Elif Şafak’ın Siyah Süt’te anlattığı gibi her annenin bir süresi vardır. Ben doğru yaklaşımla bu sürenin kısaltılabileceği, ve kesinlikle daha hafif geçirilebileceği kanısındayım. Benimki aylarca sürmekle beraber, gelip giden, günlük hayatımı ve bebeğimi çok fazla etkilemeyen bir durumdu. Kendimi her gün kötü hissetmiyordum. Özellikle yalnızken ve uzun süre evde kapalı kaldığımda ortaya çıkıyordu. Eğer tıbbi yardıma ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsanız, mutlaka bir doktora danışın. Bir profesyonelle sadece konuşmanın bile büyük yardımı olabilir.

İnternette postpartum (doğum sonrası) depresyonunu araştırdığımda, özetle “melankoliyse üzülmeyin geçer, depresyona mı dönüştü o zaman doktora gidin”in fazla ötesine geçemeyen, birkaç paragraflık yazılar bulabilmiştim önce. Sonra Ilgaz 3.5 aylıkken ve melankolim geçti diye düşünürken, havanın kapalı olduğu bir sabah biraz ağlamaklı olunca, kendimi tekrar soktum aynı modun içine, “yine mi? yine mi? niye? niye?” diye. Ilgaz uyusun da ağlayayım diye beklerken biraz daha araştırayım dedim ve sonunda olayı mantıkla ele alıp, çözüm öneren bir materyale rastlayabildim. Döküman İngiltere’nin sağlık sistemi NHS(National Health System) tarafından hazırlanmış, multikulti tarafından Türkçeye tercüme edilmiş. (Güncelleme: Multikulti’nin ana sayfasında 2008’de fonları kesildiği bilgisi var ve dökümana ulaşılamıyor, aynı dökümana şu adresten ulaştım, izinli yayınladıklarını varsayarak adresini veriyorum: http://www.dbe.com.tr/Default.aspx?SectionID=28)


Doğum sonrası depresyonu – Kendi kendine yardım rehberi

Dökümanın girişinde şöyle bir paragraf var:

“Eğer depresyondaysanız büyük bir olasılıkla, bu kitapcığı okurken bile, konsantre olmakta zorluk çekeceksinizdir. Belkide size çok uzun ve karışık görünüyordur? Lütfen endişelenmeyin. Burada çok fazla bilgi var, yavaş yavaş okuyun. Eğer, bu bilgilerden bazılarını anlamakta zorluk çekiyorsanız, bunları aile doktorunuz veya sağlık ziyaretçinizle tartışabilir veya kendinizi daha iyi hissettiğiniz zaman tekrar okuyabilirsiniz. Eğer, kitapcığı size terapistiniz veya rehberiniz verdiyse, bilgileri onların yardımıyla gözden geçirebilirsiniz.”

Bu paragrafı okudum. Okuduklarımı gayet iyi anlayabilecek durumdaydım. Ancak yine de okumaya devam etmeden önce ara verip biraz ağladım. Çok nazikler, ne kadar ince düşünmüşler diye çok duygulandım ve minnet duydum 🙂 Belirtilerin birçoğu bana uymuyordu, önerileri birebir uygulamadım, tablolar, listeler yapmadım. Ama kendi durumumda nasıl iyileşebileceğim için bana çok iyi fikirler verdi. Hayıflanıp, endişelenmeyi bir kenara bırakarak kafayı çalıştırdım. Kendi durumumu ve nasıl yaklaşmam gerektiğini gözden geçirdim. Artık kendimi bunu yaşayan tek kişi olarak hissetmiyor, mantıkla yaklaşıp kararlı olursam, yavaş yavaş iyileşeceğimi düşünüyordum. Öyle de oldu.

Eğer doğumdan sonraki ilk ayda biraz bunalmış hissediyor, benim gibi niye oldu bu, ya uzun sürerse diye panik yapıyorsanız, veya benimki gibi uzatmalı bir lohusa melankolisi içindeyseniz, aşağıdakilerin size de yardımı dokunabilir.

Ağla ağla da, açılıyor musun gerçekten? Şu perdeyi arala artık!
İçi sıkılmış insanlara ağla ağla açılırsın derler. Ben de öyle yapmayı denedim başlarda. Sonra göz contalarım yalama oldu, muslukları kapatamadım, tamir etmeye fırsat da bulamadım. Şunu unutmamak gerekiyor, doğum sonrasının zor bir dönem olduğu kuşkusuz, zorlukları arttıran farklı sorunlarınız da olabilir. Belki duygusal yapıda biri, hatta hüzün sevenlerden olabilirsiniz. Yine de hiç kimse bebeğinin minik zamanlarını, hem sevinecek bu kadar şey, hem de yapacak bu kadar iş varken, ağlayarak geçirmek istemez. Ancak unutmayın, bu duruma isteyerek düşmediniz ve kurtulmak için de kendini salıvermek bir işe yaramıyor. Ben bu durumu kalın bir perde olarak görmeye çalıştım. Günlük yaşamınızı karanlıklaştırıp, olan biteni daha loş ve sıkıcı görmenize neden oluyor. Aklıma melankoli her geldiğinde derin bir nefes aldım ve kendimi iyi hissettiğim bir anı hatırlayıp, kendime o modu yüklemeye çalıştım. Bana kötü hisleri hatırlatan durumlara, objelere yeni anlamlar, misyonlar yükledim. Bunu istemiyorum, yeter artık dedim. Melankoli geldikçe, ben kovdukça, o da gitgide daha az uğramaya başladı bana, eli boş dönmektense.

Neden aramak, gerçek sorunlarla ilişkilendirmek
Hayatınızda sorunlar olabilir. Bunlar gerçekten de postpartum depresyonunuzu güçlendiriyor olabilir. Ancak, gerçek sorunlarınızla bu karabasanı birbirinden ayırmak sizin elinizde. Sorunlarınıza melankolik bir psikoloji içinde bakmak yerine mantıkla yaklaşmaya çalışın. Depresyona hayatınızdan somut nedenler aramak, hele de bağlayacak bir şeyler bulabilirseniz, havadan gelen ve giden bir sıkıntının somutlaşmasına ve yerleşmesine neden oluyor. Ayrıca düşünmenizi güçleştirdiğinden sorunlarınıza çözüm bulmanızı da zorlaştırıyor. Kısa vadede çözmeniz gereken bir sorununuz varsa kendinizi iyi hissettiğiniz bir anda sakin kafayla düşünmeye çalışın. Dışarı çıkın, eş dostla konuşun. Hiç fırsatınız yoksa balkona çıkın, o da yoksa kafanızı camdan çıkartıp temiz hava alarak düşünseniz bile sonucu değiştirecektir.

Rutini kırmak
Sürekli aynı şeylerle uğraşıp, aynı yerde vakit geçirdiğinizde durum kötüleşiyor, ağır hava yerleşiyor. Dışarı çıkmak çok iyi geliyor. Güvenebileceğiniz birileri varsa bebeği kısa süreli bırakarak, bakkal, kuaför gibi yerlere gidebilirsiniz. Ancak, bebekle birlikte çıkmak insanın özgüvenini daha bir yerine getiriyor. Aklınız evde kalmıyor ve bebeğinizle farklı şeyler paylaşmış oluyorsunuz. Güne farklı başlamak için kahvaltıya misafir davet etmek de iyi olabilir. Küçük bir bebekle sofra donatmanızı kimse beklemeyecektir. Peynirleri biraz nizamlı dilimlemeye çalışmak bile insana normal hayatı hatırlatarak iyi geliyor. Hazırlanması zor olsa ve düzeniniz bozulsa bile bebeğinizle birkaç gece akraba ya da yakın arkadaşlarınızda kalmak da iyi gelebilir. Günün özellikle belirli saatlerinde kötüleşiyorsanız, bu saatler için değişiklik yapmaya çalışın.

Sınırlı süre
Bebeğiniz küçük ve gündüzleri uyurken bile işlerinizi yetiştiremiyorsanız, bu bebeğin uyku ihtiyacı azalınca ben ne yapacağım diye telaşlanıyor olabilirsiniz. Bebeğiniz büyüdükçe bakımının kolaylaşacağını, onun büyümesi ile beraber sizin annelik becerilerinizin gelişip, endişelerinizin azalacağını unutmayın. Bebek her 3 aylık dönemi tamamlandığında farklı bir evreye geçiliyor ve her şey gitgide kolaylaşıp güzelleşiyor. Kendinizi boş yere üzüp, telaşa kapılmayın. Yaşadığınız ana konsantre olup elinizden geldiğince tadını çıkartmaya çalışın.

Kendine bakmak
Özel bakımlar yapmaya fırsat bulamıyor olabilirsiniz. Bir süreliğine manikür yaptırmamak, fön çektirmemekle hiçbir kadın çirkin olmaz. Ancak düzenli duş alıp saçlarınızı düzgünce toplamak, temiz ve rahat giysiler giymek, belki canınız istiyorsa eşiniz gelmeden bir allık sürmek, hatta bir ziyaret öncesi renkli bir oje sürmek gibi basit, fazla vakit almayan bakımlar moralinize iyi gelebilir. Ben doğum sonrasında fena halde terlediğim için hergün duş almak zorunda kalıyordum. Bu zorunluluğun kendimi bırakmamamda çok yararı oldu. Başlarda ağlama işlerini de genelde duşta yapıyordum bebek hissetmesin diye 🙂

Plan yapmak
Çok yüksek hedefler koymadan, esnek bir plan yapıp buna uymaya çalışmanın çok yardımı dokunuyor. Plan yapmaya çalışırken, Ilgaz’ın sıkıntılarının öğleden sonraları arttığını farkettim. Zorunlu işlerimi en iyi uyuduğu sabah saatlerine alıp, kalan saatlerde de fırsat bulduğumca kendime vakit ayırarak, epeyce stresin üzerimden kalktığını farkettim. Alışverişleri önceden Gökhan’a sipariş ederken, bunları bahane ederek, Ilgaz’ı alıp dışarı çıkmaya başladım. Güzel havalarda bebek arabasıyla yürüyüşler, fiziksel aktivitenin de sağladığı mutluluk hormonuyla ilaç gibi geliyor. Çantamı ufak tefek ihtiyaçları ekleyerek her an dışarı çıkabilecek şekilde hazırladım. Böylece önceden plan yapamamış olsam bile, bunaldığımı farkedince hızlıca hazırlanabiliyordum.

Kendinizi rahat bırakın
Doğum sonrası depresyonu birçok kadının yaşadığı bir sorun. Kendinize karşı şefkatli olun. Bu başınıza geldiği için kendinize kusurlar bulmayın. Kötü hissettiğiniz zamanlar için geri dönüp hayıflanmayın. Ben çocuğumun bebekliğini  hatırlayınca bu ruh halini de hatırlayacağım, belki yine hüzünleneceğim diye çok üzülürdüm. Hiç de öyle olmuyormuş. Her şeye rağmen hatırlayabildiğim her anını çok mutlulukla hatırlıyorum. Siz de kendinizi boş yere üzmeyin.

Doğum sonrası bunalım, moral bozukluğu ya da depresyon yaşadınız mı? Nasıl başa çıktınız?

Post Footer automatically generated by Add Post Footer Plugin for wordpress.


30
Dec 07

Lohusa depresyonu – çeşitli duygular

Önceki yazı..Lohusa depresyonu – hop hop hop, değiş tonton!

Ne kadar hazır olursanız olun bebekli yaşam anne ve babanın bir anda garip duygular içine girmesine yol açabiliyor. O ruh hali ile, aslında bir süreliğine, sınırlı bir dönem için geçerli birçok şey size ömür boyu sürecekmiş gibi geliyor. Ben hissettiklerimi aşağıda özetledim.

Aşırı sorumluluk duygusu: Eşler arasında paylaşılsa bile, emzirme yükümlülüğü, babaların resmi izinlerinin kısa olması, ve belki de içgüdüsel ve hormonal etkilerle bebeğin birincil sorumluluğu anneye yükleniyor. Bu öyle bir sorumluluk ki, bu sefer de altını değiştirmeyeyim, bu sabah bir saat fazla uyuyayım, canım emzirmek istemiyor gibi kısa süreli bile olsa erteleme fırsatı tanımıyor. Tatili yok. Özellikle ilk bebekse, sanki ömür boyu size bağımlı olacakmış gibi hissetmenize ve paniklemenize yok açabiliyor. Bebeğimin sorunu için çözüm üretemediğimde benim elimde olan bir şey olmasa da kendimi kötü hissediyorum (büyüdükçe, derdini anlattıkça hafifliyor). Uzun süredir çektiği bir sıkıntısı için çözüm bulduğumda da, niye daha önce bulamadım, bu kadar zamandır onu üzdüm diye hayıflanıyorum.

Özgürlüğün kısıtlanması: Bebekle yalnızsam, dışarıda halletmem gereken işleri bir koşu halledemiyordum. Belki bebeğim olmasa, üşendiğim için erteleyecektim. Ama bu durumda kendimi kısıtlanmış hissediyordum. Strese girmeden uzun bir duş alamıyordum.  Bebek uyuduğunda kendime vakit ayırmak yerine neleri yetiştirebilirim diye düşünüyordum.  Anneler sıcak bir şey içemez der büyükler. Ne zaman bir bardak çay, bir kase çorba gibi sıcak içilmesi gereken bir şey hazırlasam, bebeğimin ağlayacağı tutuyordu. Bazen eskiden yaptığım iş ya da hobileri bir daha asla yapamayacakmışım, o ana kadar ki gelişimim neyse hayat boyu bir adım öteye geçemeyecekmişim gibi geliyordu(annelik dışında). Bunların hepsi zaman içinde bir düzene koyuluyor, ama o ruh haliyle insana pek çözümsüz görünüyor.

Rutin: Günümü birkaç saatlik bölümler halinde yaşamaya alışmak durumunda kalmıştım. Altını değiştir, emzir, uyut, birkaç saat geçmeden tekrar aynı rutin. Ertesi gün aynı şeyler. Hafta içi, hafta sonu. Küçük bir bebekle hele de Türkiye koşullarında uzun süreler dışarıda vakit geçiremeyeceğimden genelde eve kapandım. Minik bir bebekle, bebeksiz arkadaşlarımın programlarına uyamayacağımdan insanlardan da biraz kopuk kalmıştım. Fırsat bulup dışarıdan bakamadığım için sağlıksız ruh halleri çok kolay yerleşebiliyordu bünyeme.

Yalnızlık hissi: Bebeğin başlardaki iletişimsizlik hali insana yalnızlık hissi veriyor. Ağladığında ne oldu diye soruyorsunuz, cevap alamıyorsunuz. Gün içinde yakınınızda bunları paylaşabileceğiniz biri yoksa, sıradan problemler için eşinizi arayıp işinden alıkoymak da istemiyorsanız, bunlar sizin şahsınıza ait sorunlarmış gibi gözükebiliyor.

Suçluluk duygusu: Bu kadar istediğim bir şey gerçekleştiği için kendimi kötü hissetmeye hiç hakkım olmadığını düşünüyordum. Aman sakın bu hislerden bebeğimi suçlamayayım diye düşünüyor, kendime daha da çok yükleniyordum. Her kendimi kötü hissettiğimde, bebeğimin en güzel zamanlarını bu şeyle hatırlayacağım, gülüp eğlenme fırsatını kaçırıyorum diye yine kendimi suçladım.

Neden, neden: Her zaman sorunların nedenini bulup, kalıcı çözümler üretmeye çalışırım. Hayatımı kolay kolay kendi akışına bırakmam. Bu sorunun sebep sonuç ilişkisi kurularak değil, zamanın iyileştiriciliğiyle çözülecek bir sorun olduğunu ayırt edemedim. Bu garip, havadan gelip, havayla dağılması gereken psikolojik durumu, mantıklı bir nedene bağlamaya çalıştım. Neden böyle oldu, bana olmamalıydı diye kendimi sorgulayıp, sıkıştırıp durdum. Hamileyken trilaylom takıldım, halbuki şöyle yapmalıydım, kendimi böyle hazırlamalıydım, şu şartları sağlamalı, bunları düzene koymalıydım diye hayıflandım, kendime yüklenip durdum.

Panik: İnternetten iki tanıma ulaşmıştım, loğusa melankolisi, ve loğusa depresyonu. Melankoli hafif ve 48 saat süren, depresyon ise ağır, ve aylar süren bir durum gibi anlatılıyordu. İlk ağlamamdan sonra 48 saat geçmesine rağmen kendimi tam olarak iyi hissedememiştim. Her hafif hüzün hissettiğimde, ne oldu şimdi, niye geçmiyor bu, dün iyiydim, geçti diye düşündüm, depresyon mu bu, terapiste mi gitmeliyim, daha ne kadar sürecek diye panik yaptım. Bu depresyon tipi şeyler de endişeyle, panikle besleniyor sanırım. Ben endişelenip takıntı yaptıkça o daha bir yerleşti.

Kendimle dalga geçemedim: Buna benzer duyguları adet dönemlerinde ve hamileyken de hissettiğim olmuştu. Ama bunun hormonlardan kaynaklı olduğunun farkında olur ve bir yandan kendime gülerdim. Bu sayede ne kişisel ilişkilerime zarar verir, ne kalıcı izler bırakırlardı. Geleceğini ve geçeceğini bilirdim. Gözüm dolarken bir yandan güler, beni sulu gözlerle gülerken gören Gökhan’ın dalga geçmesiyle şakaya dönüşürdü. Bu defa bunu yapamadım. Bu hüznü bir türlü hormonal ve dönemsel olarak göremiyordum, fazla gerçek geliyordu. Bunlardan birkaçını yazayım ve beraber gülelim artık.

Anne karnı sesleri
Ilgaz takriben 2 haftalıktı. Sanırım gaz sorunları yeni başlamıştı. Zavallıcık emiyor, uyuyakalıyor, kısa süre sonra ağlayarak geri uyanıyordu. Aklıma hamileyken indirdiğimiz anne karnı sesleri Mp3’ü geldi. Mp3’ü açtım, Ilgaz’ı kucağıma aldım. Makine,motor seslerine benzeyen seslerin üstüne bindirilmiş ağır tonda bir klasik müzik parçası. Hava kapalı, dışarıdan yağmur sesi geliyor. Daha gülümsemeyi bilmeyen Ilgaz’cığım müziğin başlaması ile biraz dinleyip tebessüm etti, iç geçirdi ve kucağımda uykuya daldı. Çok güzel görünüyor ve muhteşem kokuyordu. Bebeğim anne karnında daha rahattı, ben onu rahat ettiremiyorum diye ağlamaya başladım.

Ağlatan Melodiler
Bütün bebek oyuncakları melankolik müzikler çalıyor. Ilgaz’ı uyutmak veya sakinleştirmek için oyuncakların müziklerini çalıyordum. Bunlar mırıl mırıl çaldıkça hüzünlenip ağlamaya başlıyordum. Bebek uyusun diye yazılmış parçanın anneyi ağlatması çok komik bir ikilem aslında. Sektörde bunun için özel bir çalışma yapılmalı. Bebeği rahatlatırken lohusa melankolisini de tedavi eden parçalar bulunmalı.

Ne kadar güzel değil mi?
Kendi bebeklerini büyütmüş anneler, bebekli anneleri görünce kendi bebeklerine ve taze annelik dönemlerine özlem duyuyorlar. “Ne kadar güzel bir şey değil mi?”, “Tadını çıkartın büyüyünce sevdirmiyorlar” gibi ifadeleri sık duyarsınız. Kendim de bir yandan ağlarken, aynı zamanda hayatımın en mutlu günlerini geçirmeme, bebeği çok çok sevmeme rağmen, bu cümleleri duyunca kendimi kötü hissederdim. Sanki dünya yüzünde bir tek ben bunu yaşıyormuşum, diğer bütün anneler trilaylom 24 saat gülerek, oynayarak bebeklerini bakıyorlarmış gibi hissederdim. Ya da benim durumumu farketmiş, ne kadar saçma bir şey yaptığımı gözüme sokmaya çalışıyorlarmış gibi gelirdi.

Devamı..Lohusa depresyonu – silkelen ve kendine gel!

Post Footer automatically generated by Add Post Footer Plugin for wordpress.


26
Dec 07

Lohusa depresyonu – hop hop hop, değiş tonton!

Önceki yazı..Lohusa depresyonu – bir son olarak doğum

Küçükken pek severek, hatta özenerek seyrettiğim çizgi filmdi tontonlar. Yağmur yağınca şemsiye, boya yaparken merdiven, canları sıkılınca müzik aleti olur, tıngır tıngır çalardı kendi kendilerini bu renkli karakterler. Büyüyünce kendimin de bir tonton olacağımı hayal etmezdim elbette (o kadar da küçük değildim). Zaman içinde bu çizgi filmi unutmuşum. Doğumdan bir süre sonra, Gökhan’la beraber uyduya yeni eklenen kanallara göz atarken, yabancı bir çocuk kanalında barbapapa! diye hop hop şekil değiştiren tontonlara rastladık. Aa böyle bir çizgi film vardı dedim ve o anda farkına vardım ki, ben de çocukken özendiğim tontonlardan birine dönüşmüşüm.

Hani önce koza olsam da, sonra tırtıla dönüşsem, sonra da rengarenk bir kelebek, fazla bunaltmaz beni değil mi, fiziğimdeki bu hızlı değişim. Belki biraz sahne korkusu yaşanır. Ama çocuk doğurma için gerekli tonton’luk böyle işlemiyor.

Hamilelikteki değişimler
Kendim hamile kalmadan önce hamile bayanları gördüğümde, göbeklerini bir ağırlık olarak düşünür, ay yazık zordur taşıması derdim. Sanki dışarıdan bağlanmış yastık gibi. Keşke öyle olsaymış. O zaman hesaba katamadığım, bu göbeğin yavaş yavaş iç organlarınızı iterek büyüdüğü, içeridekinin canlı olduğu ama yine de bütün o kütleyi kendi vücudunuz olarak hissedeceğinizmiş. Bebek midenizi, mesanenizi tekmeler, kısmen de olsa sizden bağımsız hareket edebilir (bir toplantının ortasında iki yana sallanmak gibi), günde 3 kere 20’şer dakika gibi sıklıklarla içinizde hıçkırabilir.

Aylar boyunca sadece ancak sol yanınıza yatmanıza izin verilir. Benim gibi normalde yastıksız yatan kişiler bile, eşinin yerini kaplayacak kadar çok yastık kullanmak zorunda kalabilir yatakta. Karnınızda bir yer ağrıdığında, nereniz ağrıyor tahmin etmekte zorlanırsınız, acaba barsaklarım, dalağım nerededir bu haftalarda diye düşünürsünüz. Rintintin gibi koku alırsınız, yemeklerin tatları değişmiştir. Gitgide ağırlık merkeziniz değişir. Penguenler gibi yürümeye başlarsınız, paytak paytak. Ayakta dururken yukarıdan bakınca ayaklarınızı göremez hale gelirsiniz. Vücudunuzun bir bölümü ile vedalaşırsınız bir gün, haftalarca görüşmemek üzere (eğilseniz de doğrulsanız da kör noktada kalırlar). Yapabileceğinizi hissetseniz bile riske girmemek için bazı hareketlerden sakınırsınız. Yukarıda kalan, sandalyeyle ulaşılması gereken dolaplara aşağıdan bakarsınız pis pis, ben çıkamıyorum siz inin, doğurayım göstereceğim sizlere. Yalnız başınızayken itilmesi, kaldırılması gereken bir eşya varsa yol üstünde tadınız kaçar. Birileri varsa da yardım istemekten bunalırsınız bir süre sonra, ya da en basit işler için, sen dur ben yapayım demelerinden. Biraz nazlanmak hoş olsa da, özgürlüğünüz elinizden alınmış gibidir.

Diğer yandan göğüsleriniz büyür, acımaya başlar kademe kademe. Ben doğuma girdiğim halinin maksimum boyutu olacağını düşünmüştüm, çok yanılmışım. Bir yandan sabırsızlıkla bebeğinizi beklerken, diğer yandan tekrar normal halinize dönmeyi hayal edersiniz. Amacım bebek isteyenleri hamilelikten soğutmak değil. Yükü ve zorlukları çok, ama hep kıymetli bebeğim için katlanmam gereken temel zorluklar olarak gördüm bunları. Sonuçta benimki sorunsuz bir hamilelik sayılırdı. Sadece bir hata yaptım ve doğurduğum anda hamile kalmadan önceki halime dönüp, kendi fiziksel problemlerimle uğraşmaktan kurtulacağımı umdum. Doğurduğum andan itibaren bakım gerektirecek olan tek canlının artık benden bağımsız bir canlı olacak bebeğim olacağını düşündüm. 9 ayda oluşmuş bütün değişikliklerin bir anda düzelmesini beklemek de pek mantıklı değilmiş elbette.

Fiziksel sıkıntılar doğumla son bulmuyor
Ağır ve ağrılı bir şekilde doğum masasına yatmıştım. Belimi bir sedyeden kaldırıp, öbürüne geçirirken, hayatımın en ağır yükünü kaldırdım zannediyorum. Doğumdan sonrası ise muhteşemdi. Koskoca göbeğin tüm gerginliği gitmiş, geriye birkaç gün içinde toparlanacağını düşündüğüm içi boş bir kese kalmıştı. Tüy gibi hafiflemiştim, sanıyorum epiduralin de etkisiyle ağrılardan eser kalmamıştı. Kendimi teskeremi almış gibi hissediyordum. Hastanede çok güzel ve uykusuz 2 gün geçirdim. O anki durumumu anlatabilecek 2 kelime vardı, mutlu ve yorgun. Doktorum hastaneden ayrılmadan önce, halk arasında bir tabir vardır, “Lohusanın mezarı kırk gün kapanmazmış”, kendine dikkat etmelisin demişti. Tabi, ederim dedim.

Doğum sonrası – sonbaharım
Doğumdan sonra kuyruk sokumumdaki ağrı yüzünden 3 aydan fazla süre rahat bir şekilde oturamadım. Oturduğum yerden kalkarken de fena halde canım yanıyordu. Zaman içinde hafifleyerek azaldı. Doğumda kuyruk sokumum zedelenmiş. Hala da özel bir yastıkta oturmayı tercih ediyorum, sert zeminde oturursam tekrar rahatsız etmeye başlıyor.

Doğurur doğurmaz su gibi terlemeye başladım ve bu da aylarca sürdü. 9 ay boyunca adet görmeyip ped markalarını unuttuktan sonra, çoklu paketler alıp 1 ayı adet dönemi festivali şeklinde geçirdim. Sonra yine aylarca markaları unuttum. Alışveriş listemde göğüs pedleri aldı onların yerini. Hamile iken 2 kırmızı elmaya dönüşmüş yanaklarım bembeyaz duruyordu. Hamilelik boyunca dökülmeyi durduran saçlarım, doğumdan 3 ay kadar sonra sapır sapır dökülmeye başladı. Böyle devam ederse kel kalacağım diye düşünüyordum ama bu da normal ve süreli bir değişiklikmiş, hamileyken kazandıklarımı geri ödüyormuşum sadece. Hamilelik ilkbaharmış da, artık sonbaharım gelmiş, yapraklarım dökülüyormuş gibi hissediyordum kendimi. Bir sonbahar hüznü sarmıştı içimi.

Uykusuzluğun etkisi
Hamilelikte karnımda taşıdığım ağırlığı artık kucağımda taşıyor, beşiğe eğilerek sırtımın boynumun farklı kaslarını zorluyordum. Bebeğimle birlikte ağrılarımda yukarılara tırmanıyordu. Kendimi sürekli olarak yorgun hissediyordum. “Uykusuz gecelere hazır mısın?” gibi uyarılar almıştım doğumdan önce. Sanki hiç uykusuz gece geçirmedik mi dedim. Genelde geç yatan biriyimdir, hamileliğimde bile ortalamada gece 1 civarında uyumuşumdur. Önemli bir noktayı gözden kaçırmışım, uykumu bir süreliğine emzirme aralıklarında uyumak zorunda kalacağım. Özellikle yenidoğan döneminde bebeklerin beslenmeden 3-4 saatten uzun uyumaları istenmediğinden, saat kurarak geçirdik bu 1 ayı, kazara fazla uyursa diye. Gündüzleri uyumaya alışkın olmadığımdan, tüm “bebeğin uyurken uyu” uyarılarına rağmen geceki kesintileri telafi etmedim. Güçlükle karar verip, uyuyacağım, ölüyorum uykusuzluktan diye uzandığımda da Ilgaz uyumuyordu bana inat. Uykusuzluk mu melankoliyi çağırıyordu, yoksa melankoli mi uyku yapıyordu karar veremedim. Rahat oturamadığımdan yatakta emzirmek zorunda kalıyordum çocuğu. 2 hafta önce sağıma mı yatmışım diye korkarak uyanırken, şimdi de yorganı Ilgaz sanarak, “uyuyakalmışım, ezmişim çocuğu!” diye sıçrıyordum yerimden. Gece kayıp sahneler olurdu. Şimdi bu bebek yanımda yatıyor. Acaba yeni mi emdi de uyuyakaldık, yoksa bir önceki emzirmeden beri mi uyuyoruz burada beraber? Altını ne zaman değiştirdik? Göbeğini alkollemeliydik. Ilgaz kucağımda uyuyakaldığında onu seyretmek istiyor, ama ona bakarken gözlerimi fokuslamakta zorlanıyordum.

18 aylık değişim süreci
Yıpranma ve yaşlanma payını gözardı ettiğinizde, vücudum, büyüyen küçülen uzuvlarımın eski hallerine dönmeleri tam bir hamilelik dönemi kadar sürdü, 9 ay. Her kadında aynı değildir elbette. Bu 18 aylık süreçte görünürde olan bitenleri anlattım ben yüzeysel olarak. Buzdağının öbür tarafını, kan hacminde, tansiyonda, hormonlarda, kan şekerinde, kaslarda olan değişiklikleri doktorlar anlatabilir. Hop hop hop diyerek pekçok değişiklik yaşadım kısa sürede. Bir kelebek olmadım sonuçta değil mi? Ama kelebeklerin en tatlısı benim oldu.

Devamı..Lohusa depresyonu – çeşitli duygular

Post Footer automatically generated by Add Post Footer Plugin for wordpress.


16
Dec 07

Lohusa depresyonu – bir son olarak doğum

Önceki yazı..Lohusa depresyonu – önsöz

Doğum – Hamileliğin sona ermesi
Doğum hep bir şeylerin başlangıcı olarak algılanır. Bir canlının dünyaya gelmesi, beklenen yavruya kavuşma. Ama bir de diğer yüzü var doğumun, bir kadının belki de hayatının en özel döneminin sonu. Hedeflenen tek çocuksa, muhtemelen tekrar yaşanamayacak bir dönemin sonu.

Doğumdan önce, doğum sonrası depresyonla ilgili okurken, sebepleri için şuna benzer bir ifadeye rastlamıştım; “hamilelikte anneye olan yoğun ilginin bir anda bebeğe yönelmesi”. Haliyle, hiç ciddiye almadım. Zaten aşırı ilgiden rahatsız olan biriyim. Ilgaz benim küçük kardeşim mi de, ona yönelen ilgiyi kıskanayım. Bilakis, memnun olurum herkesin üzerime düşmekten vazgeçmesinden. Rahat bir nefes alırım.

Hamile iken, zor taraflarını unutabilirsem, hamile olmayı özlerim diye düşünürdüm. Ancak, yukarıda gösterilen basitleştirilmiş ifadenin ötesine geçen bu özlemin beni bu kadar etkileyebileceğini hiç düşünmemiştim.

Kendini kendini şımartmak

Pek çok açıdan çok güzel bir hamilelik dönemi geçirdim. Planlanan bir gebelikti. Bir süreliğine de olsa hiçbir şeye canımı sıkmamam gerektiğini düşünüyordum. Sürekli kendi bakımıma, yememe içmeme, egzersizlerime özen gösteriyor, hamileliğimin tadını çıkartabildiğim her dakikayı kar sayıyordum. Bebeğimin sağlığı için de olsa en çok kendimi önemsiyor, kendime özen gösteriyordum. Her gün sanki henüz güzel bir haber almışım gibi sevinçle kalkıyordum yataktan.

Eşimle birlikte her hafta internetten bulunduğumuz gebelik haftasında karnımda neler olup bittiğini okuyorduk. Düzenli kontrollerimize, eğitimlerimize birlikte gidiyor, çocuğumuzu nasıl yetiştireceğimiz üzerine konuşuyorduk. Bebeğimizin hareketlerini ultrasonda izliyor, çıkışta yakınlarımıza telefon açıp kaç gram, kaç santimetre olduğu anlatıyorduk. Sanki elimizde çok done varmış gibi. Bu kontroller doğuma doğru iyice sıklaştı. Hatta son haftalarda iyice ağırlaşıp başka bir şey yapamaz hale gelince, tek sosyal aktivitem hastane ziyaretleri halini aldı. Bu süreçten önce hastanelerin önünden geçmek bile istemezken, artık sevine sevine bebeğimden haber almaya gidiyordum. Doktorumuz, hemşireler, onların da sanki bizden başka derdi, hastaları yokmuş da heyecanla bizim doğumu bekliyorlarmış gibi geliyordu.

Karnım belli olmaya başladıktan itibaren, ki belli olmasından memnun, göbeğiyle barışık bir hamileydim, sokakta insanlar bana gülümsüyorlarmış gibi geliyordu. Belki de gülümsüyorlardı gerçekten, çünkü sanırım ben de hamile gördüğümde farkında olmadan gülümsüyorum. Sanki sokakta gördüğünüz herkes tanıdık, eş dostmuş, hepsi sizin iyiliğinizi istiyormuş gibi (birkaç defa çok garip davrananlara da rastladım, onları istisna kabul ediyorum). Bebeğinizle çıktığınız zamanki gibi üzerinize de saldırmıyorlar agucuk gugucuk diye.

Göstergeyi sıfırlamak
Son adet tarihinizden hesaplayarak saymaya başlıyorsunuz öğrendiğiniz andan itibaren, 5. hafta, 15. hafta, 24. hafta, taki doğuma kadar, benimki 38+2. Sonra birdenbire, hayatınızın en mutlu anını yaşadığınız anda sıfırlayıveriyorlar göstergenizi. E bunca aydır nereye gitsem götürüyordum ben onu, 38 haftadan beri bakıyorum ona, şimdi ne diye sıfırdan başlatıyorsunuz. İşte böylece, hayatınızın en önemli varlığına bakmaya çalışırken, bir dönemi de kapattığınızı farkediyorsunuz. Yeni açılan döneminiz daha kötü olduğu için değil, ama bitmiş olanı geri getiremeyeceğiniz için. Üniversiteden mezun olur gibi. Bir yandan mezuniyetinize sevinip sizi bekleyen günler için heveslenip heyecanlanırken, bir yandan hüzünlenirsiniz. Ne çabuk geçti diye düşünürsünüz, artık öğrenci değilsinizdir. İşte buna benzer bir duygu. Yalnız arada ufak tefek farklılıklar var. Mezuniyette hormonlarınız işlere bu kadar karışmazlar ve sabahlayarak girdiğiniz son finalinizden çıkar çıkmaz 7/24 çalışıyor bulmazsınız kendinizi.

“Bebeğin ağlamaları içinde, ne olduğunu bile anlayamamıştım” gibi cümleler kurmayacağım. Bebeğimi ilk gördüğüm andan itibaren çok sevdim ve ona sahip olduğum için çok mutluydum. Evde sürekli çok ama çok tatlı bir canlı vardı ve öperken annesi kızar mı diye endişelenmem gerekmiyordu. Eşim, ailem, herkes bana ve bebeğe çok iyi davranıyor, ona çok iyi baktığımı söylüyorlardı. Hatta ben istemesem bile, hala en çok benim üzerime düşüyorlardı. Hazır bebeğin uyuyorken biraz uyu, sana ne pişirelim, gel bebeğin ağlamadan birkaç kaşık bir şey ye. Bir tek ben kendime karşı olan ilgimi yitirmiştim. Artık bebeğin bakımı ve besinini sağladığım sürece, kendimi önemsiz hissediyor ve kendi kendimin üstüne düştüğüm günleri özlüyordum. Ve o kadar ağır bir duyguyduki bu, sanki hamilelik benden ve Ilgaz’dan bağımsız üçüncü bir canlıymış da, doğum esnasında onu kaybetmişiz gibi. Bir yandan beynim buna itiraz ediyor, hormonlarım saçlamadığından ve uykusuzluktan böyle olduğunu düşünüyordum. Kendimi haksız hissediyor, şımarıklık ve bencillikle suçluyordum. Her şey bu kadar yolunda iken ne hakkım vardı böyle saçmasapan hissetmeye.

Hamileliği özlemek
Aylar boyunca her şeyi, en mutlu anımızı bile paylaştığımız doktorumuz, hemşireler, bebek hemşireleri, bizim için endişelenen, önlemler alan o iyi insanlar, onları bir daha göremeyecek miydik? Doğumdan önce telefonumu ilk çalışta açan doktorumu (3 hafta “doğurmak üzere” kategorisinde gezdim :)), soru sormak için aramaya çekinir olmuştum. Adamı kaldırdık getirdik gecenin bir yarısı zaten, bir de lohusa sorunlarımızla rahatsız etmeyelim. Halbuki ne vardı, o kadar hafta biz gittik onları görmeye, birkaç hafta da onlar gelseydi, nezaketen bari 🙂 Şaka bir yana, İngiltere’de doğum yapan kadınları evlerinde ebeler ziyaret ediyor. Medikal olarak ne kadar gerekli bilmiyorum ama duygusal açıdan kesinlikle yararlı.

Hava alayım diye yarım saatliğine markete gittiğimde, insanlar kasa sıralarını vermeyi teklif etmiyorlardı elbette. Lohusa olduğunuz, evde acıkıp ağlama ihtimali olan bir bebeğiniz olduğu alnınızda yazmıyor hamilelikteki gibi. İşte artık insanlar benim halimden anlamayacak, şimdi evde küçük bebeğim var desem, belki de yalan söylediğimi düşünürler diye düşünüyordum. Bebeğim 6 aylıkken, bir mağazanın kabininde giysi deniyordum, bir kadının “acaba çabuk olabilir misiniz, arabada 20 günlük bebeğim var, belki de ağlıyordur, hamilelik öncesinden hiçbir giysim üzerime olmuyor” dediğini duydum. Kendimi nasıl dışarı attığımı bilmiyorum. Yaşayan bilir.

İşte böyle, bebeğim güvenli kovuğunda, Ilgaz dağı önde ben arkada gezdiğimiz günleri özledim. Özledikçe de kendime kızdım. Kızdıkça, kendime hiç kızmadığım günleri daha çok özledim. Sonra dedim ki, belki de fazla rahat geçirdim hamileliği. Biraz doğumdan korksaydım, biraz bebeği bakamazsam diye endişelenseydim, biraz eşimle kavga etseydim, belki de böyle olmazdı. Hamileliği bahar gibi geçirip, bütün depresyon kotamı doğum sonrasına bıraktım. Lousalığımın 8. gününde havadan gelen bir ağlama kriziyle başladı lohusa melankoli/depresyonum. Onu başlarda hamileliği özlediğime, sonra da her gelip gidişinde türlü başka şeylere bağladım, el altında ne sebep bulabildiysem…

Devamı.. Lohusa depresyonu – hop hop hop, değiş tonton!

Kitubi’ye E-posta ile Abone Olun

Post Footer automatically generated by Add Post Footer Plugin for wordpress.


15
Dec 07

Lohusa depresyonu – önsöz

Dün akşam, ablam Evren’in hediye ettiği Elif Şafak’ın Siyah Süt’ünden birkaç sayfa okumayı başardıktan sonra, anladım ki bu diziyi yazmadan ne kitabı okumaya, ne de Kitubi’yi yazmaya devam edebileceğim. Lohusa depresyonu da aynı doğum acıları gibi, yaşanıyor ve unutuluyor. Doğa size unutturuyor ki, insanlar üresin, tür devam etsin. Farkettim ki benim lohusa depresyonum da yaşanma evresini tamamlayıp, unutulma evresine girmeye başlamış bile. Elif Şafak’ın da yazdığı gibi, zaten bir yandan yaşıyor, bir yandan unutuyorsunuz. Her ne kadar, belki de doğanın bir kuralı olarak unutmayı tercih etsem de, unutmadan önce, doğurmayı bekleyen ve doğurmuş bütün annelere bildiklerimi aktarmayı üzerimde bir görev olarak hissediyorum.

Suçluluk duygusu bu hüznün temelini beslediği için, paylaştıkça hafifliyor insan, suçu itiraf eder gibi. Ve başkalarının yaşadıklarını okudukça, dinledikçe yalnızlık hissinden kurtuluyor, kendisine suç ortağı olarak doğayı görüyor. Bu yüzden siz de yorumlarda hissettiklerinizi paylaşın ki, bu duygular kişisellikten çıksın, olması gerektiği yeri alsın.

Her ne kadar Kitubi bir kişisel blog’sa da, ben yazılarımda kişisel detayları minimumda tutmaya çalışıyorum. Ancak bu yazı buna bir istisna olacak. Eğer Kitubi yavaş yavaş yazılıp, fasikül fasikül yayınlanan bir kitap sayılırsa, bu yazı da onun önsözü olsun. Teşekkür bölümü olmayan önsöz olmaz. Eğer bu yardımlar olmasa, Kitubi’yi ortaya çıkartmam mümkün olamazdı. Selin söylemişti, hamilelikte ve lohusalıkta görülen yardımlar asla unutulmazmış.

Teşekkür

Varlığıyla kapıdan içeri girdiği anda cinleri kovalayarak depresyonumu part-time’a indirgeyen eşim Gökhan’a,
kültürümüzdeki bütün gereksiz alışkanlıkları bir kenara bırakıp, ama faydalı olanları hiç ihmal etmeden, gerek yok dediğim halde 40 gün başımda bekleyip bebeğin değil benim bakımımı üstlenen, karı-koca bütün bilmişliğimizle öyle yapmayacağız böyle yapacağız diye her şeye itiraz etmemize rağmen, ne haliniz varsa görün demeyen, biz nasıl bir yardım istiyorsak onu sağlayan, annelerimize, babalarımıza (benimki de sağ olsa öyle yapardı :), ablalarımız Berrin ve Evren’e,
kimin kimin annesi olduğunu bir kenara bırakıp, tam bir takım ruhu ile, birinin yorulduğu noktada bayrağı öbürü devralan annelerime,
her zaman, ne hissettiğimi, ne istediğimi ben söylemeden anlayıp yapabilen ablama,
doğumdan beri her fırsatta karısını alıkoyup durmamıza bozulmayıp, çocuk yetiştirme şeklimizi herkese öven eniştem Osman’a,
yaşamın tüm zorluklarına rağmen aile olmanın ve huzurun değerini öğreten aileme,
nerede güçlü durmak gerektiğini, nerede kendimi bırakıverebileceğimi, örnek olarak öğreten anneme,
yaşamımın 19 yılına tanıklık edebilmesine rağmen, kalanında da beni idare edebilecek donatıyla yetiştiren rahmetli babama,
her telefonunda bizi ne kadar güzel günlerin beklediğini, her geçen ay bebeğimizin ne kadar daha tatlılaşacağını ballandırarak anlatan kuzenim Somer’e,
her an yanımızda olamasalar da fotoğrafları ile onu seven, büyümesini takip eden akrabalarımıza, anneannelerimize, dayılarımıza, yengemize ve Ece’ye,
ta Londra’lardan telefon açıp “Ilgaz kakasını yaptı mı” detayında ilgilenen Göksu’ya,
benden iki buçuk ay sonra doğurduğu halde, benim onu motive etmem gerekirken, beni dinleyip motive eden, pohpohlayan ve Kitubi’yi yazmama teşvik eden Özlem’e,
hamileliğimin haberini aldığı andan itibaren her şeyi paylaşan ve her sorumu baştan savmadan cevaplayan Selin’e,
bebeklerinin eşyalarını Ilgaz’a layık görüp paylaşan Bora, Revington, Şimşek ve Makineci ailelerine,
lohusa depresyonu için daha hamileliğimde uyarıp, doğumdan sonra da periyodik yoklayan İdil’e,
kardeşi olarak sahiplenip Ilgaz’ı koruyan Yasemin’e
hamileliğim süresince bin türlü ahiret sorumuzu aynı yumuşak ses tonuyla yanıtlayabilen kadın doğum uzmanımız Alper’e,
hiçbir telefonumuzu yanıtsız bırakmayan çocuk doktorumuz Ayla’ya,
bizi arayan, ziyarete gelen, hediyeler getiren, gönderen  bütün arkadaşlarımıza, büyüklerimize,
telefon açamasa da, gelemese de iyi dileklerle bizi düşünen herkese (hayırsızın halinden hayırsız anlar 🙂

teşekkürü bir borç biliyorum.

Damla Doğan Altınören

Sonraki yazı lohusa depresyonu – bir son olarak doğum

Post Footer automatically generated by Add Post Footer Plugin for wordpress.


23
Oct 07

Lohusa melankolisinin amacı

Bir kadının hayatının en mutlu günlerine karabasan gibi çöken duygu çıkmazı lohusa melankolisi. Daha uzun süreli ve ağır olanına da lohusa depresyonu deniyor. Melankoli tadında olanı ara sıra yarım günlüğüne uğruyorlar bana 8 aydan beri. Bendeki kombinasyonun ayrıca bir adı var mı tıp literatüründe bilmiyorum.

Hamileliğimde beni uyaran arkadaşlarım olmuştu bu konuda. Fazla duygusal olmadığımdan ve iyi günle kötü günün ayrımını iyi yaptığımı düşündüğümden pek ciddiye almamıştım. Tadından yenmeyecek mutluluktaki günlerde ne işi var sonbahar hüznünün, yeter ki bebek sağlıklı olsun. Ukalalık etmişim. Doğumdan sonraki 8. günde ani bir ağlama krizi ile geldiğinden beri sorgulayıp duruyorum. Neden, neden?

Her şeyin hemen hemen tastamam yerine oturduğu, her cefanın bir amacı olduğu bu mucize süreçte, işlerin yoluna girdiği sırada ne gereği vardı bu çomağın. Eğer ulvi bir amacı varsa, rahatlayacağım ve kabulleneceğim. Evet, sonunda bu amacı buldum 🙂

Parents dergisinin, alıp da ancak okuyabildiğim ağustos sayısında “Mutluluk yaratıcılığın kaynağı” başlıklı yazısından alıntı yapıyorum:

“Kanada’da yapılan bir araştırmada, mutluluğun yaratıcılığı arttırdığı ancak konsantrasyonu azalttığı, mutsuzluğun ise daha dikkatli ve zor görevlerde daha başarılı olmayı sağladığı ortaya çıktı….Mutsuz insanların ise dış etkenlere karşı daha kapalı olduğunu, bu nedenle de dikkatini daha kolay bir noktada toplayabildiği ifade edildi.”

Tabi ya, neden daha önce düşünemedim 🙂 Başında kavak yelleri esen bir anne nasıl halletsin bu kadar işi bir arada. Uykusuzluk bir yandan, yorgunluk diğer yandan, 7/24, beslenmesi, uykusu, sağlığı, altı, üstü, hijyeni, ağlaması, suskunluğu. Doğanın taze annenin ayaklarını yere bastırmak formülü olsa gerek lohusa melankolisi / depresyonu.

Post Footer automatically generated by Add Post Footer Plugin for wordpress.