Osman’ın yazısını okuyun. Aşağıda yazdıklarım alıntı değil, kendi ilkokul hayatımdan bir kesit:
Ben ilkokul üçüncü sınıftayken sınıfımıza yeni bir öğretmen atandı. Bu öğretmen sınıfımıza ilk kez geldiği gün dedi ki, “Biz burada bir aileyiz. Burada bir sorununuz olursa, bana anlatın. Burada olan burada kalır, ispiyonculuk kötüdür.” Bu ifadeyi sık sık tekrarlardı. Burada yazdıklarımı muhtemelen annem de bu yazıyı okurken öğrenecek.
Benim ilkokul öğretmenim yapmaması gereken birçok şey yapardı. Mesela çocukları döverdi. Bir de öğrencilerine kendi işlerini yaptırırdı. Karneleri yazısı inci gibi, en yakın arkadaşım Yeliz yazardı. Benim yazım çok çirkin olduğundan bana pek iş düşmezdi. Bizim evde babama eski iş arkadaşları tarafından hediye edilmiş küçük bir daktilo vardı. Ben yazı yazmayı çok severdim, bu daktiloya da tapardım. Bir seferinde babamın yardımı ile bir ödevimi bu daktiloda hazırladım. Sonra öğretmenim kendi yazı işlerini bu daktiloda yazılmak üzere bana vermeye başladı. Bir akşam yine “ödevimi” alıp eve gittim. Babam, daktiloda ispirto yok yazamayız dedi (kesin işlerini yaptırıyor diye düşündü, ben söylemediğim için çocuk dövdüğünü de bilemezdi). Sonra ben ertesi gün öğretmene bu durumu açıkladım. O da yanağıma bir tokat vurdu (oh, çok rahatladım bunu yazdığım için). Birkaç dakika sonra, barıştık mı diye yanıma geldi, bir daha işini aksatma dedi, gönlümü aldı, babama söylememden çekinmiş olmalı.
Benim payıma düşen bu tokatla kaldı. Ama tüm arkadaşlarımın bu kadar şanslı olduğu söylenemez. Öğretmenimiz çalışkanları öne, tembelleri arkaya oturturdu (çalışkan ve tembel kendi değerlendirmesi ve kelimeleri). Mesela ben onun kurduğu türkü korosundan çıkmak istediğimde, en önden birkaç sıra arkaya geçmek zorunda kaldım. Çok arka sıralara oturtulmuş çok sessiz bir arkadaşımız vardı. Ailesi oldukça yoksuldu. O günlerde sınıfımız biraz kötü kokardı. Öğretmenimiz bir gün sınıfı aradı, arkadaşımızın sırasının altında içine istifra edilerek ağzı kapatılmış kağıttan bir küllah buldu. Belli ki önemli bir sorunu vardı. Öğretmenimiz çözümü onu dövmekte buldu. Sonra da her duyduğu kötü kokuda, bir hışımla arkadaşımızın sırasının altını kontrol ederek, yine mi kustun diye, ya da kusmamışsa başka bir nedenle onu dövdü. Sonra bir gün arkadaşımızın annesi bir anda sınıfa daldı. “Çocuğumu dövüyormuşsun, nasıl döversin?” dedi. “Benim çocuğum içine çok içine kapanık, hiçbir şey konuşmuyor evde, onu doktora götürüyorum, tedavi olsun diye, sen onu dövüyorsun, çocuğum mahvoldu” dedi. O anda içinde kaldığım durumu tarif etmem mümkün değil. Öğretmen öyle bir mertebede ki, beynimin bir tarafı hala öğretmeni savunmaya çalışıyor, arkadaşımı mahvettiğini kabul etmek istemiyor. O benim öğretmenim.
Bu hikayelerden bir tanesi, benim yaşadığım. Ben kendimi ailemin sağlamlığı sayesinde kurtardım sanırım. O arkadaşımın durumunu bilemiyoruz. Bir kazaya kurban gitmek bir tarafı sorunun, bir de kimselerin haberdar olmadığı kazalar, kurbanlar var. Bu memlekette çocuk olmak gerçekten çok zor.

