# 26 Kasım 2007 Pazartesi
Bebeğimi aylarca sadece sıvılarla besledikten sonra, kaşıkla bir şeyler yedirirken kendimi garip hissetmiştim. Sanırım ona da en az benim kadar garip gelmişti bu tecrübe. Bebek pütürlü katı gıdalara da alıştıktan sonraki adımsa ona çiğneyebileceği yiyecekler vermek. Onun bu ilk gerçek lokmaları ile boğuşmasını izlemek çok eğlenceli. Eğlenceli olduğu kadar, boğazına katı gıdaların kaçması korkusu ile bir o kadar da stres verici.

Bebeğinize çiğneyebileceği yiyecekleri ne zaman vermeye başlayabileceğinizle ilgili doktorunuza danışmanızda yarar var. Benim tecrübelerime göre 7-8 ay civarı bunun için uygun. Çiğneme de öğrenilmesi gereken bir beceri olduğundan çok ertelememek gerektiğini düşünüyorum. Ana prensip bebeğiniz bir şeyler yerken her zaman başında durmak ve onu izlemek. Bebeklerin öğürme içgüdülerinin bizden daha kuvvetli olduğunu düşünüyorum. Ezilmemiş bir parça dilinin gerisine ulaşırsa hemen gözleri sulanıp öksürmeye başlıyorlar. Bu noktada çoğu zaman bebeği biraz öne doğru eğmek yiyeceklerin yerçekimi ile olmaları gerektiği yere ulaşmaları için yeterli oluyor. Yine de parçalı yiyecekler vermeden önce acil bir durumda ne yapmanız gerektiğini doktorunuza sormanızda yarar var. Boğulma (tıkanma) riskine karşı, fındık fıstık, patlamış mısır gibi çeşitli yiyecekler ilk yıllarda yasak, bunların listesini de doktorunuzdan isteyebilirsiniz.

Ben bu yazımda, Ilgaz'ın çok sevdiği, bizim de yedirirken çok eğlendiğimiz bazı yiyecek ve tarifleri paylaşacağım.

Ekmek kabuğu, bebe bisküvisi:
En sevdiği diş kaşıyıcılar. Kendi elinde tutup namm, nımm diye mırıldanarak yemekten hoşlanıyor. Genelde katkısız tam buğday, tam çavdar ekmeklerini tercih ediyoruz. Kepekli ekmeklerin bebek bağırsaklarına iyi gelmediğini okumuştum. Artık (9 ay) sebze yemeklerini yedirirken, kaşığının ucuna minik bir parça ekmek içi koyuyorum, daha fazla sebzeyi şikayet etmeden yiyor böylece.

Karpuz ezmesi: Mevsimi biraz geçti ama belki manavlarda bulunabilir. Karpuzun çekirdeklerini çıkartarak keskin bir bıçakla çok ince bir şekilde kıyıyorum (domates ezmesi yapar gibi). Başlarda biraz sabırlı olmanız gerekiyor. Bir kase karpuzu yemesi bir saat sürebiliyor. Ama dişsiz damaklarla, minik ağzından suları akarak yemesini izlerken vakit nasıl geçiyor anlamıyorsunuz.

Muz parçaları: Hepsini ağzına tıkıştırmaya çalıştığından henüz kendi eline veremesek de, bizim elimizdeki parçalardan ısırarak yemeye bayılıyor. Özellikle suyu akmadığı, leke yapmadığı, tabak kaşık gerektirmediği için, dışarı çıktığımız zamanlar için favori meyvemiz haline geldi. Mama sandalyesi gerekmeden, her yerde iki arada bir derede, kucağınızda oturtup yedirebiliyorsunuz.

Buharda haşlanmış parmak sebzeleri: Haşlanıp blender'dan geçirilmiş sebzelerden ona da bana da fenalık geldi artık. Farklı sebzeleri ince ama parmaklarıyla tutabileceği büyüklükte doğruyorum. Düdüklü tencerede buharda pişiriyorum. Tencerenin içinde bir yandan biraz da uygun büyüklükte bölünmüş lazanya veya makarna haşlıyorum. Patates, havuç, kabak, karnıbahar, yeşil fasulye (çekirdekleri çıkartın) uygun sebzeler. Piştikten sonra sıcakken çok az tereyağ ekliyor, hatta bazılarını labneye batırıyorum. İlk verdiğimde sanırım kaygan olduları için kendisi tutmaya tereddütle yaklaştı. Tadını alınca işaret parmağıyla dürtükleyip yemeye başladı. Kendi elleriyle yemeye çalışması motor becerileri açısından da çok faydalı.

Labneli çiçek yemeği tarifi:
Malzemeler:
Birkaç karnıbaharın çiçek kısımları
Birkaç brokolinin çiçek kısımları
Bir çay kaşığı dolusu tereyağı
Bir tatlı kaşığı dolusu labne peyniri
Bir elmanın kabukları ***

Çiçekleri elma kabukları ile birlikte kaynayan suda yumuşayana kadar haşlayın. Süzüp elma kabuklarını atın. Çiçekleri tavada tereyağı ile birkaç kez çevirin. Altını kapatıp labneyi ekleyin ve karıştırın.

*** Annemden öğrendiğim bir yöntem. Lahana, karnıbahar gibi pişerken kötü kokan sebzeleri haşlarken elma veya kabuklarını ekleyin. Kötü kokuyu alıyor ve daha az gaz yapıyor. Bebekler meyve kabuklarını yiyemediklerinden, elma, armut gibi besleyici kabukları sebzelerini haşlarken ekleyip, sonra çıkartıyorum. Hem vitamininden faydalanıyorum, hem de yemeklerine lezzet katıyorum. Malum bebek yemeklerinde baharat kullanılmıyor. Su ile hazırlayacağınız muhallebi ve bitki çaylarında da su yerine meyve kabuğu kaynattığınız suyu kullanabilirsiniz.


posted on 26 Kasım 2007 Pazartesi 22:19:45 UTC  #    Yorumlar [4]
# 07 Kasım 2007 Çarşamba

Hamile kaldığımı öğrendiğimde doktorumdan duyduğum ilk tavsiye idi, "ilk 3 ayda bol bol su iç". O zamandan beri bol su içme tavsiyesini kaç kez duyduğumu sayamadım. Sadece su içerek hamileliğin birçok komplikasyonundan kurtulabilirsiniz. Suyun 9 yararını aşağıda sıraladım:

1 - Toksinlerin atılması: Hamilelikte, özellikle ilk üç ayında, plasenta henüz oluşmamışken, vücuttan toksinlerin hızla atılması gerekiyor. Bunu sağlamanın yolu bol su içmekten geçiyor (ilk üç ayda sık idrara çıkmanın amacının da toksinleri hızla atmak olduğunu okumuştum).

2 - Amniyotik sıvı miktarının korunması

3 - Artan kan hacmi için gereken suyun karşılanması

4 - Kabızlığın önlenmesi: Kabızlık hamilelikte sık yaşanan bir sorun. Lifli yiyecek tüketimi ile birlikte bol su içerek kabızlık sorununu hafifletebilirsiniz.

5 - Hemoroidlerin önlenmesi: Kabızlık sorunu hemoroidlere yol açabileceğinden dolaylı olarak hemoroidlerden de korunmuş olursunuz.

6 - Çatlakların önlenmesi: Çatlak oluşumunda genetik önemli. Ancak yeterli su alımı ile çatlaklardan korunabilir en azından oluşumunu azaltabilirsiniz.

7 - Soğuk algınlığı, ishal, idrar yolları enfeksiyonları gibi hastalıklardam korunmada, ve hastalık durumlarında su kaybının önlenmesi için bol su içmeye çok dikkat etmek gerekiyor.

8 - Ödem oluşumunun önlenmesi

9 - Erken doğum ağrılarının önlenmesi

Sütün ana maddesi su olduğu için, bebeği emzirirken de bol su içmeye çok dikkat etmek gerekiyor. O nedenle, su içmekten hoşlanmayanlardansanız bir an önce durumu kabullenip alışmaya çalışmanızda fayda var. Sürahinin içine hoşlandığınız aromalardan katmak alışmak için iyi olabilir. Limon, portakal, bergamut kabukları, tarçın veya vanilya çubukları, taze nane, fesleğen, az suda kaynatıp içeceğiniz suya ekleyeceğiniz kuşburnu, elma, ayva aklıma gelenler.

Hamilelik ve emzirme döneminde alınması gereken sıvı miktarı günde 2-3 litre. Bu sıvı alımının çoğunluğunu suyun oluşturması gerekiyor. Çay, kahve kola gibi içecekler ve bazı bitki çayları idrar söktürücü olduğundan su yerine geçmiyor. Zaten bunlardan hamileyken de emzirirken de fazla tüketmemek gerekiyor. Hamilelikte bitki çaylarını kullanırken de dikkatli olmak gerekiyor.

Evde, işyerinde her yere sürahiler, şişeler yerleştirmek faydalı olabilir. Dışarı çıkarken de yanınızda su almayı alışkanlık edinmelisiniz. Böylece su içmeyi hatırlarsınız ve kalkıp su almaya üşenmezsiniz. Sürahilerinizin temiz ve kapaklı olmasına dikkat edin. Açıkta bekleyen suda mikrop üreyebilir. Sabah uyanınca su içme alışkanlığınız yoksa bunu adet haline getirebilirsiniz. Son üç ayda mesaneye bası arttığı için idrara çıkma ihtiyacı artıyor. Bu dönemde zaten kötüleşen uykunuzu bölmemek için gerekli suyu içme işini geç saatlere bırakmadan halletmekte yarar var. Arada sırada gün içinde içtiğiniz sıvı miktarını not edip yeterli suyu alıp almadığınızı kontrol edebilirsiniz. Ancak, sürekli litre hesabı ile su içmeye kalkmak sıkıcı olabiliyor. Emzirme dönemi için de klasik tavsiye her emzirmede bir büyük bardak sıvı tüketmek.

Short tips for drinking more water during pregnancy

Limit water intake in the evening to sleep better through the night

posted on 07 Kasım 2007 Çarşamba 22:27:22 UTC  #    Yorumlar [0]
# 30 Ekim 2007 Salı
Çocuk doktoru seçimi bir süredir yazmayı planladığım bir konu. Dilek Hanım'ın sorusu üzerine öncelik vermeye karar verdim.

Hamileliğim süresince, diğer hamile ve doğurmuş arkadaşlarımla doktorlarımızın önerilerini konuştuğumuzda, "aman canım, bir doktorun dediği öbürününkini tutmuyor" şeklinde bir sonuca varmıştık. Bizim çocuk doğup da çocuk doktorlarımızın önerilerini konuşmaya başladıktan sonra görüyoruz ki, jinekolojistlerin görüş ayrılıkları, pediatristlerin görüş ayrılıkları yanında devede kulakmış. İki bebek için aynı aylarda gidilen kontrollerde emzik kullanımı sorulduğunda bir doktor emziğe karşı iken, diğeri şiddetle öneriyor. Yenidoğan bebek için bir doktor "ne kadar emmek isterse emzirin" derken, bir diğeri "15 dk ile sınırlayın fazlası oyundur, orası oyun yeri değil" diyor.

Tıpta farklı ekoller olduğunu ve  doktorun ekolüne göre hareket ettiğini duymuştum. Tıbbın çocuk sağlığı konusunda hızlı ilerlemesi ve değişmesi de belirleyici bir nokta . Bunların yanında doktorların dünya görüşleri ve çocuk yetiştirme tecrübelerinin de önemli rol oynadığı görüşündeyim. Bu nedenle, doktor seçerken, tıbbi bilgisi ve deneyimi yanında, dünya görüşü ve karakterine, literatürü takip edip etmediğine dikkat etmek iyi olur.

Karar verilmesi gereken bir başka ayrım, hastane (büyük ve yoğun olanları kastediyorum) ve muayenehane (aşırı yoğun olmayanlar) doktoru ayrımı. Bir arkadaşımın benzetmesi ile, büyük bir mağazadan alışveriş etmek ile küçük ama tanıdık bir dükkandan alışveriş etmek gibi bir fark var arada. Birincisinde genel için üretilmiş kalite standartlarından yararlanırsınız, ikincisinde özel muamele bulabilirsiniz.

Hastaneye gittiğinizde rutin kontollerinizde ve acil olmayan telefon görüşmelerinizde zamanınızın sınırlı olduğunu hissedersiniz. Bir kontrolde, ya da telefon açarak sorduğunuz bir konuyu, doktorunuzun hatırlayamaması doğaldır. Çünkü gün içinde birçok çocuk görüyor ve telefon konuşması yapıyordur. Ancak, diğer yandan hastanenin tüm hastaları için hazırlanmış materyallerden faydalanma imkanı bulursunuz. Doktorunuz fazla vaka gördüğünden olağandışı durumlarda daha hazırlıklı olur. Bunun yanında, hastane imkanları ile daha güncel bilgi ve tedaviye ulaşma imkanınız da olabilir. Doktorunuza ulaşamazsanız, doktorunuzla aynı ekipten bir başka doktor sizinle ilgili bilgilere ulaşıp yardımcı olabilir. Acil durumlarda da alışık olduğunuz standartlarla karşılaşırsınız. İkinci seçenekte ise, doktorunuz çok yoğun olmayan bir doktorsa ve eğer bir ekiple çalışmıyorsa, bilgi ve deneyimi kendi kişisel araştırma ve hasta tecrübeleri ile sınırlı olacaktır. Ancak, bu durumda da size daha fazla vakit ayırabilecek, çocuğunuzla ilgili detayları hatırlayacak ve daha fazla yakınlık gösterebilecektir. Sağlam hafızasıyla her şeyi hatırlayabilen yoğun doktorlar, tek tabanca çalıştığı halde çok sıkı araştırma yapan doktorlar da olabilir elbette. İstisnalar kaideyi bozmaz.


posted on 30 Ekim 2007 Salı 22:02:28 UTC  #    Yorumlar [0]
# 26 Ekim 2007 Cuma
Gökhan'ın takip ettiği bloglardan birinin yazarı Mike Stall, eski yazılarından birinde yazmış, "Bebeğim bir sonlu durum makinesi"***.

Mike Stall'un .NET debugging blog'undan aynen (naçizane) tercüme ediyorum:

"19 aylık kızım, bugün adeta bir sonlu durum makinesiydi.

İlk kapı arasına parmak sıkıştırmasını yakın zamanda kazandığı mobilizasyon yeteneği ile başarmış oldu. Bu deneyim ona bir kan baloncuğu ve çok çok uzun süre ağlayabilmesi için de ilham sağladı. Eşim ve ben onu susturabilmek için her yolu denedik. Sonunda eşim onu yatağına bıraktı. Yatağından aldığında ise kızımız susuverdi.

Ben bu durumu şöyle açıklıyorum: Kızımız normalde onu yatağına bıraktığımızda ağlar, ve yataktan aldığımızda susar. Bu hareket şu durum geçişini tetikliyor ("beşikteyim diye ağlıyorum" --> "ağlamıyorum"). Eşim kızımızı beşiğe bırakarak, ("ağlıyorum çünkü kendimi yeni bir biçimde yaraladım") bilinmeyen durumundan, ("beşikteyim diye ağlıyorum") bilinen durumuna geçirmiş oldu. Bilinen bir durum oluştuktan sonra, tercih edilen bir durum olan ("ağlamıyorum") durumuna geçiş için bilinen geçişleri izleyebildi.

Anne-baba eğitimlerinde böyle bir şey öğretmemişlerdi ama işe yaradığına göre, başarısı tartışılmaz."

Bebek ağlaması ile ilgili yazılarda, bebeğin durmadan ağladığı ve her şey denendiği halde susturulamadığı durumlarda, bir süre yatağına bırakılması önerilir. Mike Stall 'un yazısı bu öneriye dahiyane bir açıklama gibi olmuş :)

Bebekler gerçekten de bilgisayar gibiler, büyüdükçe insanlaşıyorlar.

***Sonlu durum makinesi (finite state machine), wikipedia'daki ingilizce tanımdan tercüme ile, "belli sayıdaki durum, bu durumlar arasındaki geçişler ve hareketlerden oluşan davranış modeli". Ya da ekşi sözlükteki tanımlardan birine göre, "türkçesi sonlu durum makinası olan veri işleme sistemi. sistem, girişin o anki değerine ve kendi durumuna göre yeni bir duruma geçer. bu sistemin özelliği, hep belirli durumlarda belirli işler yapmasıdır. bir bilgisayar programı, bir tür finite state machine'dir, denebilir."

posted on 26 Ekim 2007 Cuma 20:59:39 UTC  #    Yorumlar [0]
# 23 Ekim 2007 Salı
Bir kadının hayatının en mutlu günlerine karabasan gibi çöken duygu çıkmazı lohusa melankolisi. Daha uzun süreli ve ağır olanına da lohusa depresyonu deniyor. Melankoli tadında olanı ara sıra yarım günlüğüne uğruyorlar bana 8 aydan beri. Bendeki kombinasyonun ayrıca bir adı var mı tıp literatüründe bilmiyorum.

Hamileliğimde beni uyaran arkadaşlarım olmuştu bu konuda. Fazla duygusal olmadığımdan ve iyi günle kötü günün ayrımını iyi yaptığımı düşündüğümden pek ciddiye almamıştım. Tadından yenmeyecek mutluluktaki günlerde ne işi var sonbahar hüznünün, yeter ki bebek sağlıklı olsun. Ukalalık etmişim. Doğumdan sonraki 8. günde ani bir ağlama krizi ile geldiğinden beri sorgulayıp duruyorum. Neden, neden?

Her şeyin hemen hemen tastamam yerine oturduğu, her cefanın bir amacı olduğu bu mucize süreçte, işlerin yoluna girdiği sırada ne gereği vardı bu çomağın. Eğer ulvi bir amacı varsa, rahatlayacağım ve kabulleneceğim. Evet, sonunda bu amacı buldum :)

Parents dergisinin, alıp da ancak okuyabildiğim ağustos sayısında "Mutluluk yaratıcılığın kaynağı" başlıklı yazısından alıntı yapıyorum:

"Kanada'da yapılan bir araştırmada, mutluluğun yaratıcılığı arttırdığı ancak konsantrasyonu azalttığı, mutsuzluğun ise daha dikkatli ve zor görevlerde daha başarılı olmayı sağladığı ortaya çıktı....Mutsuz insanların ise dış etkenlere karşı daha kapalı olduğunu, bu nedenle de dikkatini daha kolay bir noktada toplayabildiği ifade edildi."

Tabi ya, neden daha önce düşünemedim :) Başında kavak yelleri esen bir anne nasıl halletsin bu kadar işi bir arada. Uykusuzluk bir yandan, yorgunluk diğer yandan, 7/24, beslenmesi, uykusu, sağlığı, altı, üstü, hijyeni, ağlaması, suskunluğu. Doğanın taze annenin ayaklarını yere bastırmak formülü olsa gerek lohusa melankolisi / depresyonu.



posted on 23 Ekim 2007 Salı 20:54:26 UTC  #    Yorumlar [0]
# 18 Ekim 2007 Perşembe

Demir damlasını vermenin acısız ve temiz bir yolunu buldum!
Çocuk doktorumuz katı gıdalara geçişle beraber demir damlası takviyesi verdi. Kabızlığa yol açabileceğinden doğru düzgün sebze yemeye başladığında başlarsınız demişti. Ilgaz'ı sebzelere alıştırmak ancak et ve yoğurt eklemekle mümkün olabildiği için demire de epey sonra başlayabildik. Başlamamızla, bu ilaçtan nefret etmemiz de bir oldu.

Demir damlasının tadı iğrenç. Öncelikle böyle kötü tada sahip bir şeyi bebeğe vermek istemiyorsunuz. Hadi sağlığı için verdik diyelim. Çocuk tadını aldığı anda ağzından çıkartmak istiyor. Çıkartırsa ve çıkanları da kontrol edemezseniz üzerine bulaşıyor. Ve bu damla öyle bir leke yapıyor ki çamaşır suyu bile çıkartamıyor. Çok titiz bir anne olduğumdan değil, ama pas lekesi de bir bebeğin giysilerine fazla artık.

Bu damlayı bebek tadını fazla almadan vermenin bir yolunu bulmak gerekiyordu. Aklıma damlalık geldi, ama evde yoktu. Ilgaz'ın burun tıkanıklığı için damlalık şeklinde serum fizyolojik tüpleri kullanıyorduk, evde bunlardan vardı. Doktorumuzun reçete ettiği miktarda demiri kaşığa damlatıp boş tüpe çektim ve tüpte nereye kadar geldiğine baktım. Şimdi hergün o kadar miktarı tüple çekip bebeğin ağzında çabuk yutabileceği kadar içeride bir yere yavaşça sıkıyorum. Sonra da çenesini 3-5 saniye kapalı tutup öpüyorum onu. Ne olduğunu anlayamadan demirler midesine inmiş oluyor. Sonra da bir kağıt peçete ile tüpü güzelce silip ilacın kutusuna kaldırıyorum.

Demir damlasını akşam saatlerine bırakmayın
Demirin veriliş zamanı ile ilgili de bir bilgi iletmek istiyorum. İlacın içinde bebeklerin mamalarına karıştırılması ve kalsiyum içermeyen yiyecekler ile verilmesi öneriliyor. Ancak, bebeklerin kalsiyum içermeyen öğünü yok gibi. Yani bizimki gibi yoğurtseverler için özellikle. Hal böyle olunca ben de çareyi meyvesiyle yoğurt vermemekte ve demiri bu öğünde (akşamüstü) vermekte buldum. Demire başladıktan sonra Ilgaz geceleri ağlayarak uyanmaya başladı. Türlü çabalarla güçlükle geri uyutabiliyorduk. Aklımıza hemen demir gelmedi tabi. Her şeyin günah keçisi dişler ya, suçu önce dişlere attık. Baktık alt iki dişten sonra çıkan bir şey yok. Sonra durumu arkadaşım Özlem'le konuşurken, onların doktorunun 7. aydan sonra gece uyanmaları başlar dediğini aktardı. İnternette araştırdım, özellikle ayrılık korkusu başladığı dönemde bebek gece uyanıp yalnız olduğunu farkettiğinde ağlamaya başlıyormuş. Ancak, bizimkinde anlatılanlardan farklı olarak, gaz sıkıntısına benzer bir hal de vardı. Bir şey dokunuyor olabilir mi diye düşünürken demir ilacının yan etkisi olabilir mi diye düşündüm. Doktorunu aradım. Hiçbir katkı maddesini akşam saatlerine bırakmayın dedi. İçinde yazanları ve menü sıkıntımızı aktarınca, siz içinde yazana bakmayın, ben size izah etmiştim, yemekle vermenize gerek yok, ne aç ne de tok olsun bebek dedi. Ben hatırlamıyorum, ama kafamız katı gıdalara geçişle karışıkken, bir de aşı sonrası ağlaması ile dinlediysek atlamış olabiliriz diye düşündüm. Şimdi kahvaltısını yedikten yarım saat kadar sonra vermeye çalışıyoruz. Şimdilik takip ediyoruz bakalım.

Güncelleme: Demir lekesini çıkartmak için yorumlara bakın!

posted on 18 Ekim 2007 Perşembe 21:23:38 UTC  #    Yorumlar [2]