Sunday, December 16, 2007

Önceki yazı..Lohusa depresyonu - önsöz

Doğum - Hamileliğin sona ermesi

Doğum hep bir şeylerin başlangıcı olarak algılanır. Bir canlının dünyaya gelmesi, beklenen yavruya kavuşma. Ama bir de diğer yüzü var doğumun, bir kadının belki de hayatının en özel döneminin sonu. Hedeflenen tek çocuksa, muhtemelen tekrar yaşanamayacak bir dönemin sonu.

Doğumdan önce, doğum sonrası depresyonla ilgili okurken, sebepleri için şuna benzer bir ifadeye rastlamıştım; "hamilelikte anneye olan yoğun ilginin bir anda bebeğe yönelmesi". Haliyle, hiç ciddiye almadım. Zaten aşırı ilgiden rahatsız olan biriyim. Ilgaz benim küçük kardeşim mi de, ona yönelen ilgiyi kıskanayım. Bilakis, memnun olurum herkesin üzerime düşmekten vazgeçmesinden. Rahat bir nefes alırım.

Hamile iken, zor taraflarını unutabilirsem, hamile olmayı özlerim diye düşünürdüm. Ancak, yukarıda gösterilen basitleştirilmiş ifadenin ötesine geçen bu özlemin beni bu kadar etkileyebileceğini hiç düşünmemiştim.

Kendini kendini şımartmak

Pek çok açıdan çok güzel bir hamilelik dönemi geçirdim. Planlanan bir gebelikti. Bir süreliğine de olsa hiçbir şeye canımı sıkmamam gerektiğini düşünüyordum. Sürekli kendi bakımıma, yememe içmeme, egzersizlerime özen gösteriyor, hamileliğimin tadını çıkartabildiğim her dakikayı kar sayıyordum. Bebeğimin sağlığı için de olsa en çok kendimi önemsiyor, kendime özen gösteriyordum. Her gün sanki henüz güzel bir haber almışım gibi sevinçle kalkıyordum yataktan.

Eşimle birlikte her hafta internetten bulunduğumuz gebelik haftasında karnımda neler olup bittiğini okuyorduk. Düzenli kontrollerimize, eğitimlerimize birlikte gidiyor, çocuğumuzu nasıl yetiştireceğimiz üzerine konuşuyorduk. Bebeğimizin hareketlerini ultrasonda izliyor, çıkışta yakınlarımıza telefon açıp kaç gram, kaç santimetre olduğu anlatıyorduk. Sanki elimizde çok done varmış gibi. Bu kontroller doğuma doğru iyice sıklaştı. Hatta son haftalarda iyice ağırlaşıp başka bir şey yapamaz hale gelince, tek sosyal aktivitem hastane ziyaretleri halini aldı. Bu süreçten önce hastanelerin önünden geçmek bile istemezken, artık sevine sevine bebeğimden haber almaya gidiyordum. Doktorumuz, hemşireler, onların da sanki bizden başka derdi, hastaları yokmuş da heyecanla bizim doğumu bekliyorlarmış gibi geliyordu.

Karnım belli olmaya başladıktan itibaren, ki belli olmasından memnun, göbeğiyle barışık bir hamileydim, sokakta insanlar bana gülümsüyorlarmış gibi geliyordu. Belki de gülümsüyorlardı gerçekten, çünkü sanırım ben de hamile gördüğümde farkında olmadan gülümsüyorum. Sanki sokakta gördüğünüz herkes tanıdık, eş dostmuş, hepsi sizin iyiliğinizi istiyormuş gibi (birkaç defa çok garip davrananlara da rastladım, onları istisna kabul ediyorum). Bebeğinizle çıktığınız zamanki gibi üzerinize de saldırmıyorlar agucuk gugucuk diye.

Göstergeyi sıfırlamak

Son adet tarihinizden hesaplayarak saymaya başlıyorsunuz öğrendiğiniz andan itibaren, 5. hafta, 15. hafta, 24. hafta, taki doğuma kadar, benimki 38+2. Sonra birdenbire, hayatınızın en mutlu anını yaşadığınız anda sıfırlayıveriyorlar göstergenizi. E bunca aydır nereye gitsem götürüyordum ben onu, 38 haftadan beri bakıyorum ona, şimdi ne diye sıfırdan başlatıyorsunuz. İşte böylece, hayatınızın en önemli varlığına bakmaya çalışırken, bir dönemi de kapattığınızı farkediyorsunuz. Yeni açılan döneminiz daha kötü olduğu için değil, ama bitmiş olanı geri getiremeyeceğiniz için. Üniversiteden mezun olur gibi. Bir yandan mezuniyetinize sevinip sizi bekleyen günler için heveslenip heyecanlanırken, bir yandan hüzünlenirsiniz. Ne çabuk geçti diye düşünürsünüz, artık öğrenci değilsinizdir. İşte buna benzer bir duygu. Yalnız arada ufak tefek farklılıklar var. Mezuniyette hormonlarınız işlere bu kadar karışmazlar ve sabahlayarak girdiğiniz son finalinizden çıkar çıkmaz 7/24 çalışıyor bulmazsınız kendinizi.

"Bebeğin ağlamaları içinde, ne olduğunu bile anlayamamıştım" gibi cümleler kurmayacağım. Bebeğimi ilk gördüğüm andan itibaren çok sevdim ve ona sahip olduğum için çok mutluydum. Evde sürekli çok ama çok tatlı bir canlı vardı ve öperken annesi kızar mı diye endişelenmem gerekmiyordu. Eşim, ailem, herkes bana ve bebeğe çok iyi davranıyor, ona çok iyi baktığımı söylüyorlardı. Hatta ben istemesem bile, hala en çok benim üzerime düşüyorlardı. Hazır bebeğin uyuyorken biraz uyu, sana ne pişirelim, gel bebeğin ağlamadan birkaç kaşık bir şey ye. Bir tek ben kendime karşı olan ilgimi yitirmiştim. Artık bebeğin bakımı ve besinini sağladığım sürece, kendimi önemsiz hissediyor ve kendi kendimin üstüne düştüğüm günleri özlüyordum. Ve o kadar ağır bir duyguyduki bu, sanki hamilelik benden ve Ilgaz'dan bağımsız üçüncü bir canlıymış da, doğum esnasında onu kaybetmişiz gibi. Bir yandan beynim buna itiraz ediyor, hormonlarım saçlamadığından ve uykusuzluktan böyle olduğunu düşünüyordum. Kendimi haksız hissediyor, şımarıklık ve bencillikle suçluyordum. Her şey bu kadar yolunda iken ne hakkım vardı böyle saçmasapan hissetmeye.

Hamileliği özlemek

Aylar boyunca her şeyi, en mutlu anımızı bile paylaştığımız doktorumuz, hemşireler, bebek hemşireleri, bizim için endişelenen, önlemler alan o iyi insanlar, onları bir daha göremeyecek miydik? Doğumdan önce telefonumu ilk çalışta açan doktorumu (3 hafta "doğurmak üzere" kategorisinde gezdim :)), soru sormak için aramaya çekinir olmuştum. Adamı kaldırdık getirdik gecenin bir yarısı zaten, bir de lohusa sorunlarımızla rahatsız etmeyelim. Halbuki ne vardı, o kadar hafta biz gittik onları görmeye, birkaç hafta da onlar gelseydi, nezaketen bari :) Şaka bir yana, İngiltere'de doğum yapan kadınları evlerinde ebeler ziyaret ediyor. Medikal olarak ne kadar gerekli bilmiyorum ama duygusal açıdan kesinlikle yararlı.

Hava alayım diye yarım saatliğine markete gittiğimde, insanlar kasa sıralarını vermeyi teklif etmiyorlardı elbette. Lohusa olduğunuz, evde acıkıp ağlama ihtimali olan bir bebeğiniz olduğu alnınızda yazmıyor hamilelikteki gibi. İşte artık insanlar benim halimden anlamayacak, şimdi evde küçük bebeğim var desem, belki de yalan söylediğimi düşünürler diye düşünüyordum. Bebeğim 6 aylıkken, bir mağazanın kabininde giysi deniyordum, bir kadının "acaba çabuk olabilir misiniz, arabada 20 günlük bebeğim var, belki de ağlıyordur, hamilelik öncesinden hiçbir giysim üzerime olmuyor" dediğini duydum. Kendimi nasıl dışarı attığımı bilmiyorum. Yaşayan bilir.

İşte böyle, bebeğim güvenli kovuğunda, Ilgaz dağı önde ben arkada gezdiğimiz günleri özledim. Özledikçe de kendime kızdım. Kızdıkça, kendime hiç kızmadığım günleri daha çok özledim. Sonra dedim ki, belki de fazla rahat geçirdim hamileliği. Biraz doğumdan korksaydım, biraz bebeği bakamazsam diye endişelenseydim, biraz eşimle kavga etseydim, belki de böyle olmazdı. Hamileliği bahar gibi geçirip, bütün depresyon kotamı doğum sonrasına bıraktım. Lousalığımın 8. gününde havadan gelen bir ağlama kriziyle başladı lohusa melankoli/depresyonum. Onu başlarda hamileliği özlediğime, sonra da her gelip gidişinde türlü başka şeylere bağladım, el altında ne sebep bulabildiysem...

Devamı.. Lohusa depresyonu - hop hop hop, değiş tonton!

del.icio.us | Digg This :: posted on Sunday, December 16, 2007 4:33:44 PM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [0]
 

 
 Saturday, December 15, 2007

Dün akşam, ablam Evren'in hediye ettiği Elif Şafak'ın Siyah Süt'ünden birkaç sayfa okumayı başardıktan sonra, anladım ki bu diziyi yazmadan ne kitabı okumaya, ne de Kitubi'yi yazmaya devam edebileceğim. Lohusa depresyonu da aynı doğum acıları gibi, yaşanıyor ve unutuluyor. Doğa size unutturuyor ki, insanlar üresin, tür devam etsin. Farkettim ki benim lohusa depresyonum da yaşanma evresini tamamlayıp, unutulma evresine girmeye başlamış bile. Elif Şafak'ın da yazdığı gibi, zaten bir yandan yaşıyor, bir yandan unutuyorsunuz. Her ne kadar, belki de doğanın bir kuralı olarak unutmayı tercih etsem de, unutmadan önce, doğurmayı bekleyen ve doğurmuş bütün annelere bildiklerimi aktarmayı üzerimde bir görev olarak hissediyorum.

Suçluluk duygusu bu hüznün temelini beslediği için, paylaştıkça hafifliyor insan, suçu itiraf eder gibi. Ve başkalarının yaşadıklarını okudukça, dinledikçe yalnızlık hissinden kurtuluyor, kendisine suç ortağı olarak doğayı görüyor. Bu yüzden siz de yorumlarda hissettiklerinizi paylaşın ki, bu duygular kişisellikten çıksın, olması gerektiği yeri alsın.

Her ne kadar Kitubi bir kişisel blog'sa da, ben yazılarımda kişisel detayları minimumda tutmaya çalışıyorum. Ancak bu yazı buna bir istisna olacak. Eğer Kitubi yavaş yavaş yazılıp, fasikül fasikül yayınlanan bir kitap sayılırsa, bu yazı da onun önsözü olsun. Teşekkür bölümü olmayan önsöz olmaz. Eğer bu yardımlar olmasa, Kitubi'yi ortaya çıkartmam mümkün olamazdı. Selin söylemişti, hamilelikte ve lohusalıkta görülen yardımlar asla unutulmazmış.

Teşekkür

Varlığıyla kapıdan içeri girdiği anda cinleri kovalayarak depresyonumu part-time'a indirgeyen eşim Gökhan'a,
kültürümüzdeki bütün gereksiz alışkanlıkları bir kenara bırakıp, ama faydalı olanları hiç ihmal etmeden, gerek yok dediğim halde 40 gün başımda bekleyip bebeğin değil benim bakımımı üstlenen, karı-koca bütün bilmişliğimizle öyle yapmayacağız böyle yapacağız diye her şeye itiraz etmemize rağmen, ne haliniz varsa görün demeyen, biz nasıl bir yardım istiyorsak onu sağlayan, annelerimize, babalarımıza (benimki de sağ olsa öyle yapardı :), ablalarımız Berrin ve Evren'e, 
kimin kimin annesi olduğunu bir kenara bırakıp, tam bir takım ruhu ile, birinin yorulduğu noktada bayrağı öbürü devralan annelerime,
her zaman, ne hissettiğimi, ne istediğimi ben söylemeden anlayıp yapabilen ablama,
doğumdan beri her fırsatta karısını alıkoyup durmamıza bozulmayıp, çocuk yetiştirme şeklimizi herkese öven eniştem Osman'a,
yaşamın tüm zorluklarına rağmen aile olmanın ve huzurun değerini öğreten aileme,
nerede güçlü durmak gerektiğini, nerede kendimi bırakıverebileceğimi, örnek olarak öğreten anneme,
yaşamımın 19 yılına tanıklık edebilmesine rağmen, kalanında da beni idare edebilecek donatıyla yetiştiren rahmetli babama,
her telefonunda bizi ne kadar güzel günlerin beklediğini, her geçen ay bebeğimizin ne kadar daha tatlılaşacağını ballandırarak anlatan kuzenim Somer'e,
her an yanımızda olamasalar da fotoğrafları ile onu seven, büyümesini takip eden akrabalarımıza, anneannelerimize, dayılarımıza, yengemize ve Ece'ye,
ta Londra'lardan telefon açıp "Ilgaz kakasını yaptı mı" detayında ilgilenen Göksu'ya,
benden iki buçuk ay sonra doğurduğu halde, benim onu motive etmem gerekirken, beni dinleyip motive eden, pohpohlayan ve Kitubi'yi yazmama teşvik eden Özlem'e,
hamileliğimin haberini aldığı andan itibaren her şeyi paylaşan ve her sorumu baştan savmadan cevaplayan Selin'e,
bebeklerinin eşyalarını Ilgaz'a layık görüp paylaşan Bora, Revington, Şimşek ve Makineci ailelerine,
lohusa depresyonu için daha hamileliğimde uyarıp, doğumdan sonra da periyodik yoklayan İdil'e,
kardeşi olarak sahiplenip Ilgaz'ı koruyan Yasemin'e
hamileliğim süresince bin türlü ahiret sorumuzu aynı yumuşak ses tonuyla yanıtlayabilen kadın doğum uzmanımız Alper'e,
hiçbir telefonumuzu yanıtsız bırakmayan çocuk doktorumuz Ayla'ya,
bizi arayan, ziyarete gelen, hediyeler getiren, gönderen  bütün arkadaşlarımıza, büyüklerimize,
telefon açamasa da, gelemese de iyi dileklerle bizi düşünen herkese (hayırsızın halinden hayırsız anlar :)

teşekkürü bir borç biliyorum.

Damla Doğan Altınören


Sonraki yazı lohusa depresyonu - bir son olarak doğum

del.icio.us | Digg This :: posted on Saturday, December 15, 2007 2:05:53 PM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [0]
 

 
 Saturday, December 08, 2007
Bazen kendimi ipin üzerinde yürüyen sirk cambazı gibi hissediyorum. Bir tarafa biraz fazla eğilsem, zarar görecek olan da maalesef ben değilim, canım oğlum.

İnce hesaplar daha hamilelik döneminde başlıyor. Zor durumlarda doktorlar bile yarar-zarar dengesine bakarak karar veriyorlar. Örneğin normalde antibiyotik kullanımı bebeğe zararlı görülüyor. Peki bundan tamamen kaçınmak mümkün mü? Eğer ateşli bir hastalık geçiriyorsanız, doktorunuz kullan diyorsa, içiniz cız ederek içmek zorunda kalıyorsunuz.

Asıl mücadele doğumdan sonra başlıyor. Mücadele derken kesinlikle bebeğinizle bir mücadeleden söz etmiyorum. Tamamen kendi kendinizle olan bu sessiz mücadelede, aklınızla, vicdanınız, endişelerinizle, soğukkanlılığınız birbirlerini yiyorlar.

İnsanların üremek ve yeni canlıyı korumak için bazı içgüdülerle doğduklarını düşünüyorum. Bu içgüdüler, sizi bebeğin ağlamaması ve mutlu olması için her şartta her şeyi yapmaya teşvik ediyor. Günümüz teknolojisi ve sektörünün yardımları ile, hele maddi imkanlar ve yardımcı olabilecek insan kaynağı da varsa,  bir bebeği mutlu tutmak için yapılabilecekler sonsuz. Peki bu mutlulukları maksimumda sağlayarak, onun için doğru olanı mı yapıyoruz?

Bebeği kucaklamazsanız mutsuz olur, size güven duymaz. Fazla kucağa alırsanız kucak bebeği olur, kendi kendine oyalanamaz, kendine güveni oluşmaz.
Yeteri kadar yediremezseniz büyüyemez. Zorla yedirmeye kalkarsanız hiç yemez. Oyunla yedirmeye kalkarsanız doğru sofra alışkanlığı kazanamaz, belki de obez olur.
Sessizlikte uyutursanız, her çıta uyanır, dinlenemez. Gürültüde uyutursanız beyni yorulur.
Minikken gazı olur, sakinleştirmeniz gerekir, biraz palazlanınca oyundan kopmak istemez, uykuya direnir. Sakinleşerek uyuması gerektiğini düşündüğünüz bebeğinizin bağır çağır ağlarken uyuyakalmasını istemezsiniz. Biraz sallayayım dersiniz, iyi gelir, uyuyakalır. Üstüste 3 gün sallayarak uyutursanız sallanmaya alışır. Kucakta hafif sallayayım, ertesi gün yetmedi biraz dolaştırayım, sonraki gün dizimde. Doğumdan önce battaniyede sallanmaz çocuk derdim, ama ne yapayım, hayat kitaplardakinden farklıymış, dersiniz.

Bebek, anne-baba yatağında uyumamalıdır. Suyunu, mamasını biberonla içmeye alışmamalıdır. Uyku düzeni bozulmamalıdır. Yemek düzeni bozulmamalıdır. Ama  bu bebeğin keyifsiz anı, hasta zamanı, diş ağrıları olacaktır. Hem bebeğin, hem de anne babanın rahat bir soluk alabilmesi için istisnalar olmak zorundadır. İşte bu istisnaları sağlarken çok dikkat etmek gereklidir. Düzeni korumak adına keyifsiz çocuğu helak etmek doğru olmaz. Ama bugün alt diş, öbür gün üst diş derken çocuğun bütün düzenini alt üst etmemek de gerekir. Büyüklerimizin bir deyişi vardır "Hastalandığına yanmam (iyileşir), huyu değişir." Birçok ailenin kabusu kolik için bir broşürde okumuştum, "kolik geçicidir, uyku bozuklukları kalıcı".

Aile olarak kendiliğinden uyguladığımız bir akış var, dengeyi sağlamada çok işimize yarıyor ("-malıdır", "-ın" gibi emir kipleriyle kullandığım tüm yüklemler sadece bizim aile kararlarımızı yansıtıyor, sitenin kullanım şartlarına bakın) :

* İstisna kabul etmeyen konular: Bazı şeylerin istisnası olamaz. Bunlar güvenlikle ve sağlıkla ilgili risk alınamayacak konular. Örneğin, bebeği alt değiştirme masasında yalnız bırakamazsınız. Bebek kucağınızdayken sıcak bir şey içemezsiniz. Emerken uyuyakaldı, tüh kakasını da yapmış, altını uyanınca değiştireyim uyanmasın diyemezsiniz (fena halde pişik, tahriş olabilir, bir seferlik uyku için günlerce uykusundan olabilir). Yapılmaması gerektiğini bildiğiniz halde zorunlu olmadan yaptığınız şeylerden dolayı canı yanar ya da zarar görürse, kendinizi affedemezsiniz. Burada murphy kanunları geçerlidir. On kere dikkat edersiniz, bir kere ihmal edersiniz, o bir kerede şanssız bir'i bulursunuz.

* Temel alışkanlıklar: Bebekler doğduklarında dünya ve hayat hakkında hiçbir şey bilmezler. Her şeyi sizin düzeniniz ve ona uyguladıklarınızdan öğrenirler. Eğer bebeği dizinizde sallayarak uyutmaya alıştırırsanız, bunu beynine normal olarak yerleştirecektir. Onu yatağında uyutmaya çalıştığınızda, bunu normal dışı olarak değerlendirecektir. Eğer tatlı ile ödüllendirerek tuzlu yedirirseniz, tuzluları tatlı yemek için aşılması gereken kötü bir engel olarak görecek, fazla bulaşmadan geçmek için elinden geleni yapacaktır. Leb demeden leblebiyi anlarsanız, konuşmak için acele etmeyecektir. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Bu nedenle, hayata dair temel ve kalıcı olacak konuların bebek yetiştirmede ayrı bir yeri olmalıdır. Uyku düzeni, beslenme düzeni, iletişim kurma biçimi gibi. Bu konularda bebeğin, bitki formundan, yetişkin bir insana yumuşak geçişi sağlanmalıdır.

Yukarıda sözünü ettiğim istisna rahatlıkları bebeğe sağlarken, bunun olması gerekenden gerekli bir sapma olarak yapıldığı unutulmamalıdır. Baştan düzeni sağlamak için ne kadar çaba sarfediyorsanız, bu sapmaları düzeltmek için de en az o kadar uğraşmanız gerekir. Ve bunu başarabilmek çok sabır ve sakinlik gerektirir.

Yatağında uyumaya alışmış bebeğinin gazı var, uyuyamıyor.
Ağlatılacak mı, hayır. Sakinleştir, kucakla, salla, uyut. Üç gündür aynı terane. Bebek hala gazdan mı uyuyamıyor? Olabilir, peki uyku düzeni ne olacak? Bozulur. Başka bir çözüm bulmalı. Bebeği yatır, yatakta pışpışla, karnını okşa, uyudu. Demek böyle de oluyor. Peki hep böyle mi olmalı? Hayır? Bugün gazı yok gibi, bütün gün rahattı. Pışpışlama bakalım. Olmadı. Ertesi gün tekrar...

Bu bebek kaç aydır kendi kendine oynarak uyuyordu, neden artık uyuyamıyor?
Diş mi? Ayrılık sendromu mu? Gaz mı? Hadi canım ne gazı, 9 aylık oldu, okula gidecek neredeyse...

Sonsuz bir iterasyonla, mehter takımı gibi, iki adım ileri, bir adım geri ilerlersiniz. Zaman zaman bebeğin sıkıntısıyla, kendi yorgunluğunuz biraraya gelince kontrolü kaybetmiş hissedebilirsiniz. Geri dönülemez bir noktaya ulaşmışsınız gibi gözükebilir. Onun daha bebek olduğunu ve öğrenmeye ne kadar açık olduğunu unutmayın. Zararın neresinden dönerseniz kardır. Kararlı ama anlayışlı olun.

* Aşırı korumaktan sakının: Bebeği her anlamda aşırı korumak, onun doğal ve sosyal şartlara karşı daha zayıf yetişmesine sebep oluyor olabilir. Basit örnekle, büyüklerimiz tarafından bazı oyuncaklarımız zararlı görülüp, ortalıktan kaldırılmaları öneriliyor. Oyuncakları kafasına falan vurup ağladığı, tırmanırken takılıp düştüğü olabiliyor. Bizse bu tür oyuncaklarla bizim kontrolümüzde oynamasını tercih ediyoruz. Aynı oyuncağı ikinci bir kez kafasına vurduğuna rastlamadım hiç :)

* Durup düşünün: Ebeveynlikte, özellikle bebek küçükken zaman sınırlıdır. Gün içinde her şey birbirini izler. Anne babalar bebeğin kısa vadeli sorunlarının peşinde koşmaktan durup düşünmeye fırsat bulamayabilirler. Her şeyi anlık düşünmek yerine, arada sırada tablonun dışına çıkıp geniş bakmaya çalışın. Tereddütte kaldığınız konularda arkadaşlarınızdan fikir alın, internette araştırın. Pratik bir çözüme ulaşabilirsiniz. Bu kadar uzun bir yazıyı zaman ayırıp  okuduğunuza göre fazla bir şey söylememe gerek yok aslında :)

* Çevresel faktörler: Konu bebekler olunca akıl veren çok olur. Sıkışık bir durumda, ne yapacağınız konusunda tereddütlü iken, derin bir nefes alıp düşünmek yerine, yanınızdaki ilk akıl verenin dediğini uygularsanız pişman olabilirsiniz. Tabi bunu söylerken  insanlara kulaklarınızı tıkayın demek istemiyorum. Öneriler farklı üsluplarda dile getiriliyor olabilir. Öneren kişi sizden farklı şartlara sahip, hatta belki çocuk yetiştirme konusunda tecrübesiz biri olabilir. Öneri ve eleştirileri, bu detayların çok üzerinde durmadan, çocuğunuzun yararını için sakin bir şekilde değerlendirmenizde fayda var. Çocuğun iyiliğini düşünüyorum derken bir konuyu biraz abartmış, ipin ucunu kaçırmış bile olabilirsiniz. Dengeyi sağlamak için en çok işe yaracak şey dışarıdan bir bakış olabilir.

* Eşinizin yaklaşımı: Konu çocukları olunca eşler yeri gelir su sızdırmaz ikili olur, yeri gelir bir türlü hemfikir olamazlar. Anne bütün gün bebekle boğuşurken, baba çalışıyorsa, babanın eleştirileri anneye ağır gelebilir. Sonuçta bütün gün bebekle siz haşır neşirsinizdir ve detaylara hakimsinizdir. Ama unutmayın, eşiniz de bebek rutininden çıkıp, kafasını başka bir işe vererek dağıtma şansına sahip. Sizin farkına varmadan girdiğiniz kısır döngülerde onun bu dağılmış kafasınından da faydalanmak gerekir. Benzer şekilde babalar da annelerin kadınlık içgüdülerini, bebeğin hareketleriyle, sesiyle verdiği işaretleri okuma yeteneğini hafife almamalıdır.

* Alışveriş yaparken de dengeli olun: Bu kadar çeşit giyecek, oyuncak, envai türlü malzeme ailelerin beğenisine sunulmuşken ipin ucunu kaçırmak çok kolay. Listeniz dışındaki alışverişleri hemen almak yerine, gerçekten ihtiyacınız olup olmadığını, ya da çocuğunuza gerçekten yararlı olup olmayacağını ikinci bir kez değerlendirebilirsiniz. Kitaplar hariç.
 
Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun
del.icio.us | Digg This :: posted on Saturday, December 08, 2007 11:31:23 PM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [0]
 

 
 Tuesday, November 27, 2007
Bebeğimi aylarca sadece sıvılarla besledikten sonra, kaşıkla bir şeyler yedirirken kendimi garip hissetmiştim. Sanırım ona da en az benim kadar garip gelmişti bu tecrübe. Bebek pütürlü katı gıdalara da alıştıktan sonraki adımsa ona çiğneyebileceği yiyecekler vermek. Onun bu ilk gerçek lokmaları ile boğuşmasını izlemek çok eğlenceli. Eğlenceli olduğu kadar, boğazına yiyecek kaçması korkusu ile bir o kadar da stres verici.

Bebeğinize çiğneyebileceği yiyecekleri ne zaman vermeye başlayabileceğinizle ilgili doktorunuza danışmanızda yarar var. Benim tecrübelerime göre 7-8 ay civarı bunun için uygun. Çiğneme de öğrenilmesi gereken bir beceri olduğundan çok ertelememek gerektiğini düşünüyorum. Ana prensip bebeğiniz bir şeyler yerken her zaman başında durmak ve onu izlemek. Bebeklerin öğürme içgüdülerinin bizden daha kuvvetli olduğunu düşünüyorum. Ezilmemiş bir parça dilinin gerisine ulaşırsa hemen gözleri sulanıp öksürmeye başlıyorlar. Bu noktada çoğu zaman bebeği biraz öne doğru eğmek yiyeceklerin yerçekimi ile olmaları gerektiği yere ulaşmaları için yeterli oluyor. Yine de parçalı yiyecekler vermeden önce acil bir durumda ne yapmanız gerektiğini doktorunuza sormanızda yarar var. Boğulma riskine karşı, fındık fıstık, patlamış mısır gibi çeşitli yiyecekler ilk yıllarda yasak, bunların listesini de doktorunuzdan isteyebilirsiniz.

Ben bu yazımda, Ilgaz'ın çok sevdiği, bizim de yedirirken çok eğlendiğimiz bazı yiyecek ve tarifleri paylaşacağım.

Ekmek kabuğu, bebe bisküvisi:
En sevdiği diş kaşıyıcılar. Kendi elinde tutup namm, nımm diye mırıldanarak yemekten hoşlanıyor. Genelde katkısız tam buğday, tam çavdar ekmeklerini tercih ediyoruz. Kepekli ekmeklerin bebek bağırsaklarına iyi gelmediğini okumuştum. Artık (9 ay) sebze yemeklerini yedirirken, kaşığının ucuna minik bir parça ekmek içi koyuyorum, daha fazla sebzeyi şikayet etmeden yiyor böylece.

Karpuz ezmesi: Mevsimi biraz geçti ama belki manavlarda bulunabilir. Karpuzun çekirdeklerini çıkartarak keskin bir bıçakla çok ince bir şekilde kıyıyorum (domates ezmesi yapar gibi). Başlarda biraz sabırlı olmanız gerekiyor. Bir kase karpuzu yemesi bir saat sürebiliyor. Ama dişsiz damaklarla, minik ağzından suları akarak yemesini izlerken vakit nasıl geçiyor anlamıyorsunuz.

Muz parçaları: Hepsini ağzına tıkıştırmaya çalıştığından henüz kendi eline veremesek de, bizim elimizdeki parçalardan ısırarak yemeye bayılıyor. Özellikle suyu akmadığı, leke yapmadığı, tabak kaşık gerektirmediği için, dışarı çıktığımız zamanlar için favori meyvemiz haline geldi. Mama sandalyesi gerekmeden, her yerde iki arada bir derede, kucağınızda oturtup yedirebiliyorsunuz.

Buharda haşlanmış parmak sebzeleri: Haşlanıp blender'dan geçirilmiş sebzelerden ona da bana da fenalık geldi artık. Farklı sebzeleri ince ama parmaklarıyla tutabileceği büyüklükte doğruyorum. Düdüklü tencerede buharda pişiriyorum. Tencerenin içinde bir yandan biraz da uygun büyüklükte bölünmüş lazanya veya makarna haşlıyorum. Patates, havuç, kabak, karnıbahar, yeşil fasulye (çekirdekleri çıkartın) uygun sebzeler. Piştikten sonra sıcakken çok az tereyağ ekliyor, hatta bazılarını labneye batırıyorum. İlk verdiğimde sanırım kaygan olduları için kendisi tutmaya tereddütle yaklaştı. Tadını alınca işaret parmağıyla dürtükleyip yemeye başladı. Kendi elleriyle yemeye çalışması motor becerileri açısından da çok faydalı.

Labneli çiçek yemeği tarifi:
Malzemeler:
Birkaç karnıbaharın çiçek kısımları
Birkaç brokolinin çiçek kısımları
Bir çay kaşığı dolusu tereyağı
Bir tatlı kaşığı dolusu labne peyniri
Bir elmanın kabukları ***

Çiçekleri elma kabukları ile birlikte kaynayan suda yumuşayana kadar haşlayın. Süzüp elma kabuklarını atın. Çiçekleri tavada tereyağı ile birkaç kez çevirin. Altını kapatıp labneyi ekleyin ve karıştırın.

*** Annemden öğrendiğim bir yöntem. Lahana, karnıbahar gibi pişerken kötü kokan sebzeleri haşlarken elma veya kabuklarını ekleyin. Kötü kokuyu alıyor ve daha az gaz yapıyor. Bebekler meyve kabuklarını yiyemediklerinden, elma, armut gibi besleyici kabukları sebzelerini haşlarken ekleyip, sonra çıkartıyorum. Hem vitamininden faydalanıyorum, hem de yemeklerine lezzet katıyorum. Malum bebek yemeklerinde baharat kullanılmıyor. Su ile hazırlayacağınız muhallebi ve bitki çaylarında da su yerine meyve kabuğu kaynattığınız suyu kullanabilirsiniz.


del.icio.us | Digg This :: posted on Tuesday, November 27, 2007 12:19:45 AM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [2]
 

 
 Thursday, November 08, 2007
Hamile kaldığımı öğrendiğimde doktorumdan duyduğum ilk tavsiye idi, "ilk 3 ayda bol bol su iç". O zamandan beri bol su içme tavsiyesini kaç kez duyduğumu sayamadım. Sadece su içerek hamileliğin birçok komplikasyonundan kurtulabilirsiniz. Suyun 9 yararını aşağıda sıraladım:

1 - Toksinlerin atılması: Hamilelikte, özellikle ilk üç ayında, plasenta henüz oluşmamışken, vücuttan toksinlerin hızla atılması gerekiyor. Bunu sağlamanın yolu bol su içmekten geçiyor (ilk üç ayda sık idrara çıkmanın amacının da toksinleri hızla atmak olduğunu okumuştum).

2 - Amniyotik sıvı miktarının korunması

3 - Artan kan hacmi için gereken suyun karşılanması

4 - Kabızlığın önlenmesi: Kabızlık hamilelikte sık yaşanan bir sorun. Lifli yiyecek tüketimi ile birlikte bol su içerek kabızlık sorununu hafifletebilirsiniz.

5 - Hemoroidlerin önlenmesi: Kabızlık sorunu hemoroidlere yol açabileceğinden dolaylı olarak hemoroidlerden de korunmuş olursunuz.

6 - Çatlakların önlenmesi: Çatlak oluşumunda genetik önemli. Ancak yeterli su alımı ile çatlaklardan korunabilir en azından oluşumunu azaltabilirsiniz.

7 - Soğuk algınlığı, ishal, idrar yolları enfeksiyonları gibi hastalıklardam korunmada, ve hastalık durumlarında su kaybının önlenmesi için bol su içmeye çok dikkat etmek gerekiyor.

8 - Ödem oluşumunun önlenmesi

9 - Erken doğum ağrılarının önlenmesi

Sütün ana maddesi su olduğu için, bebeği emzirirken de bol su içmeye çok dikkat etmek gerekiyor. O nedenle, su içmekten hoşlanmayanlardansanız bir an önce durumu kabullenip alışmaya çalışmanızda fayda var. Sürahinin içine hoşlandığınız aromalardan katmak alışmak için iyi olabilir. Limon, portakal, bergamut kabukları, tarçın veya vanilya çubukları, taze nane, fesleğen, az suda kaynatıp içeceğiniz suya ekleyeceğiniz kuşburnu, elma, ayva aklıma gelenler.

Hamilelik ve emzirme döneminde alınması gereken sıvı miktarı günde 2-3 litre. Bu sıvı alımının çoğunluğunu suyun oluşturması gerekiyor. Çay, kahve kola gibi içecekler ve bazı bitki çayları idrar söktürücü olduğundan su yerine geçmiyor. Zaten bunlardan hamileyken de emzirirken de fazla tüketmemek gerekiyor. Hamilelikte bitki çaylarını kullanırken de dikkatli olmak gerekiyor.

Evde, işyerinde her yere sürahiler, şişeler yerleştirmek faydalı olabilir. Dışarı çıkarken de yanınızda su almayı alışkanlık edinmelisiniz. Böylece su içmeyi hatırlarsınız ve kalkıp su almaya üşenmezsiniz. Sürahilerinizin temiz ve kapaklı olmasına dikkat edin. Açıkta bekleyen suda mikrop üreyebilir. Sabah uyanınca su içme alışkanlığınız yoksa bunu adet haline getirebilirsiniz. Son üç ayda mesaneye bası arttığı için idrara çıkma ihtiyacı artıyor. Bu dönemde zaten kötüleşen uykunuzu bölmemek için gerekli suyu içme işini geç saatlere bırakmadan halletmekte yarar var. Arada sırada gün içinde içtiğiniz sıvı miktarını not edip yeterli suyu alıp almadığınızı kontrol edebilirsiniz. Ancak, sürekli litre hesabı ile su içmeye kalkmak sıkıcı olabiliyor. Emzirme dönemi için de klasik tavsiye her emzirmede bir büyük bardak sıvı tüketmek.


del.icio.us | Digg This :: posted on Thursday, November 08, 2007 12:27:22 AM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [0]
 

 
 Wednesday, October 31, 2007
Çocuk doktoru seçimi bir süredir yazmayı planladığım bir konu. Dilek Hanım'ın sorusu üzerine öncelik vermeye karar verdim.

Hamileliğim süresince, diğer hamile ve doğurmuş arkadaşlarımla doktorlarımızın önerilerini konuştuğumuzda, "aman canım, bir doktorun dediği öbürününkini tutmuyor" şeklinde bir sonuca varmıştık. Bizim çocuk doğup da çocuk doktorlarımızın önerilerini konuşmaya başladıktan sonra görüyoruz ki, jinekolojistlerin görüş ayrılıkları, pediatristlerin görüş ayrılıkları yanında devede kulakmış. İki bebek için aynı aylarda gidilen kontrollerde emzik kullanımı sorulduğunda bir doktor emziğe karşı iken, diğeri şiddetle öneriyor. Yenidoğan bebek için bir doktor "ne kadar emmek isterse emzirin" derken, bir diğeri "15 dk ile sınırlayın fazlası oyundur, orası oyun yeri değil" diyor.

Tıpta farklı ekoller olduğunu ve  doktorun ekolüne göre hareket ettiğini duymuştum. Tıbbın çocuk sağlığı konusunda hızlı ilerlemesi ve değişmesi de belirleyici bir nokta . Bunların yanında doktorların dünya görüşleri ve çocuk yetiştirme tecrübelerinin de önemli rol oynadığı görüşündeyim. Bu nedenle, doktor seçerken, tıbbi bilgisi ve deneyimi yanında, dünya görüşü ve karakterine, literatürü takip edip etmediğine dikkat etmek iyi olur.

Karar verilmesi gereken bir başka ayrım, hastane (büyük ve yoğun olanları kastediyorum) ve muayenehane (aşırı yoğun olmayanlar) doktoru ayrımı. Bir arkadaşımın benzetmesi ile, büyük bir mağazadan alışveriş etmek ile küçük ama tanıdık bir dükkandan alışveriş etmek gibi bir fark var arada. Birincisinde genel için üretilmiş kalite standartlarından yararlanırsınız, ikincisinde özel muamele bulabilirsiniz.

Hastaneye gittiğinizde rutin kontollerinizde ve acil olmayan telefon görüşmelerinizde zamanınızın sınırlı olduğunu hissedersiniz. Bir kontrolde, ya da telefon açarak sorduğunuz bir konuyu, doktorunuzun hatırlayamaması doğaldır. Çünkü gün içinde birçok çocuk görüyor ve telefon konuşması yapıyordur. Ancak, diğer yandan hastanenin tüm hastaları için hazırlanmış materyallerden faydalanma imkanı bulursunuz. Doktorunuz fazla vaka gördüğünden olağandışı durumlarda daha hazırlıklı olur. Bunun yanında, hastane imkanları ile daha güncel bilgi ve tedaviye ulaşma imkanınız da olabilir. Doktorunuza ulaşamazsanız, doktorunuzla aynı ekipten bir başka doktor sizinle ilgili bilgilere ulaşıp yardımcı olabilir. Acil durumlarda da alışık olduğunuz standartlarla karşılaşırsınız. İkinci seçenekte ise, doktorunuz çok yoğun olmayan bir doktorsa ve eğer bir ekiple çalışmıyorsa, bilgi ve deneyimi kendi kişisel araştırma ve hasta tecrübeleri ile sınırlı olacaktır. Ancak, bu durumda da size daha fazla vakit ayırabilecek, çocuğunuzla ilgili detayları hatırlayacak ve daha fazla yakınlık gösterebilecektir. Sağlam hafızasıyla her şeyi hatırlayabilen yoğun doktorlar, tek tabanca çalıştığı halde çok sıkı araştırma yapan doktorlar da olabilir elbette. İstisnalar kaideyi bozmaz.


del.icio.us | Digg This :: posted on Wednesday, October 31, 2007 12:02:28 AM (GTB Standard Time, UTC+02:00)  #    Comments [0]