# 28 Aralık 2008 Pazar

Küçük çocuklar sürprizleri sevmez. Düzenin, rutinlerin bu kadar önerilmesi de aslında bundandır (Sürpriz derken eve elinizde çikolatayla gitmenizi kastetmiyorum elbette :)) Sözünü ettiğim sürpriz türü, olağan hayatın dışına çıkılan durumlar. Bu minik arkadaşların sadece 2 kez bile olsa tekrarlanan her şeyi rutin kabul ettiklerini göz önünde bulundurursak, size son derece sıradan gelen bir durum, bebeğiniz ya da küçük çocuğunuz için bir sürpriz sayılabilir.

Akşam eve normal saatinizden geç gelmeniz, eve misafir gelmesi, tatile gitmeniz, o öğle uykusuna yatmışken o uyumadan önce evde olan birinin evden ayrılması, onun doktora götürülmesi. Onun her geçen gün daha büyüyen bir birey olduğunu ve sizinle ortak bir hayatı paylaştığını, ve hayatında neler olup biteceğinden haberdar olmayı hakettiğini ve istediğini unutmayın.

Haberdar olduğunuz değişikliklerden makul bir zaman önce onu bilgilendirin. Bahsi geçen konunun ne kadar sıradışı olduğuna bağlı olarak değişiklikten ara ara söz edin, detaylarına girin. Ayrıca sıradışı durum sona erdiğinde düzeninize dönebilmek için istisnalarda söz edin. Örneğin;

"Oğlum / kızım hani sen normalde yemekten sonra yatağına yatıp uyursun ya, bu seferlik, tatile gideceğimiz için, yemekten sonra hemen evden çıkacağız. Arabamıza bineceğiz, sen sütünü arabada içer uyursun, sonra biz Ankara'ya vardığımızda, teyzenin senin için hazırladığı yatağa geçiririz seni, biz de seninle aynı odada uyuyacağız, çünkü teyzenin evinde başka boş oda yok. Evimize dönünce yine yerinde yatarsın olur mu?" gibi.

Deneyin yararını göreceksiniz. Oğlumuz normalde kendisini babası veya benim dışımda bir kişinin yatırmasına kesinlikle izin vermez. Bir arkadaşımızın düğününe gitmeden bir gün önce, onun yattığı saatten önce ayrılıp düğüne gideceğimizi, onu ablasının yatıracağını,  o uyuduktan sonra eve gelip onu öpeceğimizi, sabah uyandığında evde olacağımızı anlattık. Giyinip süslenip o daha akşam yemeğini yerken evden ayrıldık, bize neşeyle "bay bay" yaptı. Sonra da hiç sorun çıkartmadan uyumuş.

Bir süredir bizde olan anneannesini yolcu etmek için kalktığımda "istisnai şekilde" uyuyordu. Bir gün önce anneannesi ertesi gün gideceğini söylemişti ama nasıl olsa uynamış olur düşüncesi ile vedalaşmadılar. Tersine ısrarlara rağmen onu uyandırdım ve anneannesini öpüp hoşçakal dedi. Eminim uyandığında onu bulamasa çok üzülecekti. Maksimum bir saatlik uyku için üzülmesine izin vermek istemedim.

Eğer çocuğunuz henüz konuşamıyorsa, bu olan biteni daha anlayamayacağı anlamına gelmiyor. Ilgaz konuşmaya başladı ve aylar önce konuşamadığı zamanlarda olan bitenleri anlatıyor şimdi.

Önemli bir şey de çocuğu kandırmamak. Dilimizde "çocuk gibi kandırmak" diye bir deyim var ve bence bu deyimin çıkış noktası çok yanlış. Çocuklar kandırılmamalı. Eğer çocuğunuza onun iyiliği için bile olsa yalan söylerseniz, bunu farkeder ve size olan güveni azalır, daha sonra söylediklerinize inanmaz. Ayrıca taklit ederek öğrendiği için, becerebilmeye başladığı zaman o da sizi kandırmayı deneyecektir. Kısa vadeli yatıştırmalar için küçük yalanlarla çocuğu kandırmak uzun vadede işinizi daha da güçleştirecektir.

Çocuğunuzu henüz kararlarınıza tam olarak dahil edemeseniz bile onu kararlarınızla ilgili doğru şekilde ve zamanında bilgilendirebilirsiniz. Bu davranış biçiminin  çocuğunuzun kararlarınıza saygı duyması ve onları kabullenmesi için çok yararı olacağını düşünüyorum.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 28 Aralık 2008 Pazar 18:52:49 UTC  #    Yorumlar [2]
# 21 Aralık 2008 Pazar

Bir süredir Benimle Oynar mısın Anne'nin mail grubunu takip ediyorum. Umarım biz de yakında çengelköyde bir grup oluşturabileceğiz (Bu tempoda nasıl yetişeceğinin üzerinde durmamaya çalışıyorum).

Bu yazımda, grup üyelerinden adaşım Damla Hanım'ın bir yazısını kendisinin izniyle paylaşıyorum. Epeydir değinmek istediğim birkaç konuyu birden kapsayan bu yazısını, gruptaki arkadaşlarımızdan birinin, çocuk doktorlarının alışveriş merkezine gitmemeleri ve top havuzlarının mikrop yuvası olduğu uyarısını paylaşması üzerine mail olarak atmıştı.

.....................

  1. Nereye kadar hijyen?
  2. Çocuk doktorlarının psikolojik danışma paradigması nereye kadar devam edecek? Ya söyledikleri doğru değilse?

Nereye Kadar Hijyen?

Çocukları hijyen şartlarda büyütmek tamam, ama kimi zaman evimizin havası kimyasallar açısından dışarıdaki havaya göre daha  kirli bile olabiliyor (ref. ev hava temizleme cihazları ile ilgili açıklamalar). Ayrıca doğal immunite cok onemli. İmmun sistem hücrelerinin öğrenmeleri gereken tonlarca bilgi var ve "Çocuk bu düşe kalka, hastalanarak büyür” terimi tam da bunun için. “Hastalanmıyor benim çocuğum, süper bakıyorum” demek, ileride bu koruduğunuz etkenlerle karşılaşmayacağı ve karşılaştığında hasta olmayacağı sonucunu sağlamıyor. Lütfen bu söylediklerimden de çocuklarınızı hasta edin temasını çıkartmayın. Siz nasıl yaşıyorsanız onlar da öyle yaşamaya alışsınlar demek istiyorum. Daha da kötüsü biz bir endüstri-gelişmekte olan ülke arası bir yerde yaşıyoruz ve çocuklarımızı çok da temiz bir geleceğin beklediği söylenemez. Genetik kodların bunlara yavaş yavaş alışması gerekiyor. Biliyor muydunuz,  genetik bilgilerimizi içeren DNA’mızın %90’ı junk DNA’dan oluşuyor ve bunları daha önce atalarımızın geçirdiği enfeksiyonlar ve kazanmış oldukları mutasyonlar ile edinmişiz. Belki de ortamla uyumlu çocuk yetiştirmek onların daha şanslı genoma sahip olmalarını sağlamak anlamına geliyor. Bu benim yaklaşımım ve bence en güzeli önsezilerimizin izin verdiği ölçüde çocuk yetiştirmek.

Çocuk doktorlarının birinin dediği diğerini tutmuyor

Ya bir gün gelip de yumurta özürü gibi, pardon çocuklarınıza demir verin dedik ama demir yüklemesi yapılan çocukların zeka seviyeleri birkaç birim daha düşük çıkıyor (ref. pubmed) demeleri çok uzak gözükmüyor. Bu çok normal çünkü bilgi gelişiyor ve uzun süreli takip sonuçları bize yeni bilgiler ve görüşler kazandırıyor. Tıpkı çok kullandığımız ilaçların apansızın piyasadan kalkması gibi bir olgu bu. Ayrıca bu alışveriş merkezinden uzak tutun söylemi daha çok Amerikan ekolü çocuk doktorlarının söylemi gibi geliyor. Amerika’da yeşil alanlar alışveriş merkezinden daha fazla, bizde ise gidişat tam tersi yönde. Tercihimizi tabi ki doğal ortamlarda yaşamak üzere kullanıyoruz ama bence çocuklarımızın bizlerle birlikte sosyalleşmesinin önüne de geçmemek gerek. Onlarla birlikte alışveriş yapmak büyük zevk ve bunun onlar için de çok öğretici olduğuna inanıyorum. Yararları ve zararları kesinlikle tartışılmalı. Buradan da çocuğa özgü bir hayat mı yaşamalıyız, yoksa çocuğumuzu da kendi hayatımıza adapte ederek bir süre sonra herkesin ortaklaşa birçok zaman geçirdigi ve bu zamanlardan keyif aldığı bir yaşam şekli mi oluşturmalıyız sorusu aklıma geliyor.
Çocuk doktorları da psikolojik yönlendirme egitimi almadıklarına göre anneyi eğitme gibi bir güdülerinin  olmaması gerekiyor. Çocuk doktoru benim bildiğim kadarı ile çocuğun fizyolojik sorunları ile ilgilenir. Ve daha çok takip amaçlı olarak ilk yaş süresince ziyaret edilir. Alışverişe gitmeyin biraz doktorluk dışı bir tavsiye kısmına girmiş. Bunun da doğruluğu tamamen kisişel kuramlarca irdelenebilir.


Küçük toplar (pvc-plastik)üzerinde ne derece mikrobiyal ortam oluştuğuna dair doktorunuzun kesin kanıtı var mı? Varsa bu bilgiyi öğrenmek isterim. Yoksa enteresan bir bilimsel çalışma olabilir. Ne de olsa bakteriler plastik yerine halı gibi organik materyaller üzerinde daha fazla canlı kalabileceklerdir.

....................

Damla Hanım'a çok teşekkür ediyorum. Tatlı oğluna hitaben yazdığı yazılarını Oğlum Büyürken isimli bloğundan okuyabilirsiniz.

Bu yazıyı sevdiyseniz:

Bir denge sporu - ebeveynlik

Çocuk doktoru seçerken

 

posted on 21 Aralık 2008 Pazar 20:14:13 UTC  #    Yorumlar [0]
# 13 Aralık 2008 Cumartesi

Özgür Poyrazoğlu bu ayki (Aralık 2008) PCnet dergisinde "Blog Güncesi" başlıklı sayfasında Kitubi'yi yazmış. Ayın Blog'u olarak tanıttığı Kitubi için yazdığı güzel şeyleri okuduğumda çok sevindim. Derginin web sitesinde dergi içeriği yayınlanmadığı için link veremiyorum. Kısa bir alıntı yapmayı uygun buldum:

"...Siteye ilk girildiğinde de anlaşıldığı üzere araştırmaya meraklı bir yazarın kafasına takılanları araştırıp sonra da büyük bir ciddiyet ve disiplinle paylaştığı bir blogla karşı karşıyayız. Araştırmaya meraklı yazarın anne olmasıyla birlikte karşısına araştırılıp tecrübe edilecek o kadar çok konu çıkıyor ki; bulunan cevapların kendine saklanmayıp herkesle paylaşılması farz oluyor..."

Yazıda ayrıca Kitubi'nin .Net platformunda yazıldığından, sadeliğinden ve işlevselliğinden de söz edilmiş. Bu vesile ile bir konuya daha değinmek istedim. Şu anda Kitubi'nin altyapısında açık kaynak kodlu bir yazılım olan dasBlog kullanıyorum, hatta onun da eski bir sürümünü. Kullanışlılık (okuyucu) açısından bazı eksikleri var. Ana sayfada son yazıya kadar indikten sonra önceki sayfalara gidilememesi, son yorumların ana sayfada derli toplu gösterilememesi gibi. Bu ve bunun gibi eksikleri gidermek üzere epeyden beri siteyi BlogEngine.NET'e geçirmek istiyorum. Sadelik ve işlevsellikten ödün vermeden elbette. Bu yazı ile birlikte Kitubi'nin altyapısını geliştirmek için gerekli motivasyonu da almış oldum. Özgür Poyrazoğlu'na çok teşekkür ederim.

 

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 13 Aralık 2008 Cumartesi 21:41:47 UTC  #    Yorumlar [5]
# 12 Aralık 2008 Cuma

Ölümle sonuçlanmış trafik kazası geçmişine sahip biri olarak linkteki haberi okuyunca araç güvenliği ile ilgili bir hatırlatma yapmak istedim. Emin olun biz de yola çıkmadan önce sadakamızı vermiş (keşke bir sadaka verseydiniz diyenler olmuştu inanılmaz şekilde), "Allah'ım sen kazasız belasız varmak nasip et" diye duamızı da etmiştik. Dua ile sadaka, kaza ve sonuçlarından korunmak için yeterli olmuyor, benden söylemesi. O zamanlar otomobillerin arka koltuklarında emniyet kemeri yoktu. Şimdi şehirlerarası otobüslerde bile var. İtalik yazılar haberden alıntı, ama vaktiniz varsa tamamını okumanızı öneririm.

Hamileyken emniyet kemerinizi takın:

"...Motorlu araç kazalarında ceninin ölümü annenin de ölümüne yol açabilir. Doğmamış çocuğunuza sağlayacağınız en güzel koruma üç noktalı emniyet kemerini kullanmanızdır. Bel hizasındaki şerit çıkıntı oluşturan hamile karnının alt kısmından, karına baskı yapmayacak şekilde geçmelidir. Omuzdan gelen şerit ise normal kullanımdaki gibi göğüs kafesi üzerinden çapraz ve normale göre daha gevşek şekilde geçmelidir. Emniyet kemerinin her iki şeridi de doğru kullanılıyorsa, cenin için hiçbir risk oluşturmaz. Hem annenin hem de bebeğin güvenliği sağlanmış olur...."

Bana bir şey olursa çocuğuma kim bakacak endişeniz varsa şehir içinde bile takın:

"...Çünkü ölümlü trafik kazalarının yüzde 80’i evinize 30-35 kilometre uzaklıkta ve 55-60 km/h hızın altında gerçekleşmektedir. Ayrıca trafik kazası ölümlerinin yüzde 35’i şehir içinde ve büyük olasılıkla günlük güzergahlar üzerinde meydana gelmektedir. Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM) Trafik Araştırma Merkezi Müdürlüğünce 1999 yılında Ankara’da trafik yoğunluğunun fazla olduğu 27 kavşakta gözlem yoluyla yapılan bir araştırmada, 40 bin 587 özel araç sürücüsünden 8 bin 557’sinin (yüzde 21,08) emniyet kemeri kullandığı tespit edilmiştir. Bu çalışmada, arka koltukta oturan hiçbir yolcunun emniyet kemeri kullanmadığı rapor edilmiştir. EGM kaza istatistiklerinde, 2001 yılında meydana gelen kazaların yüzde 88.79’unun yerleşim alanları içinde meydana geldiği ve yaralanmaların yüzde 66.03’ünün, ölümlerin ise yüzde 44.31’inin bu kazalar sonucu ortaya çıktığı görülmektedir...."

Ayrıca çocuğunuzun taklit ederek öğrendiğini göz önünde bulundurarak, ona örnek olmak için de takın. Kazalarda yaralanma riskini azaltmak için araç içinde serbest hareket edebilecek ağır cisimler bulundurmayın. Aracınızın içinin güvenliğini gözden geçirin. Alışveriş poşetlerinizi bagajda taşıyın. Bn kaza yapmam diye düşünmeyin. Eğer insiyatifiniz dahilinde olsaydı zaten adına kaza denmezdi. Şanssızlık halinde size hayat boyu acaba şöyle yapsaydık, sonucu böyle kötü olmaz mıydı sorusunu sorduracak bir durum oluşturmayın.

Güvenlik ile ilgili bu yazıya da bir göz atmanızı öneririm.

Bu yazı ilginizi çektiyse:

Bebeğim neden arkaya dönük oturmalı?

 

posted on 12 Aralık 2008 Cuma 15:52:08 UTC  #    Yorumlar [3]
# 10 Aralık 2008 Çarşamba
Evde bir kara delik var, dereceleri yutuyor. Hamileliğimin 7,5. ayında fena halde grip olduğumda dijital derecemizi bulamamıştık, 31 Aralık 2006 gecesinin bir yarısı (01 Ocak 2007 sabahı da denebilir) Gökhan'cığım nöbetçi eczaneden civalı termometre almıştı, yılbaşının ertesi de bayrama denk gelince bütün bayram bu dereceyle idare ettik. Kırk yılın başı bir ateşim çıktı (en son hatırladığım ilkokulda dişim apse yaptığında) şöyle ağzımın tadıyla bir ateşimi ölçemedim, her seferinde silkele, 5 dakika bekle, gözleri kıs oku.

Kulağa iyi yerleştirilmezse doğru ölçmüyor gerekçesi ile önermemişti doğum öncesi eğitimdeki çocuk doktoru. Biz de bu nedenle Ilgaz için dijital edinelim dedik bir tane. Dedesi Ilgaz'a yenisini hediye aldıktan sonra bir delikten çıktı eski termometre. Eskisinin pili bitmişti ki, Ilgaz'ın burnu akmaya başladı. Dereceyi aradık, şeytan aldı götürdü, satamadan getirdi. Yine civalıya talim. Üstelik kırılma halinde civa tehlikeli olduğu için önerilmiyor çocuklarda eski tip ateş ölçerler.

Annenizi Babanızı Kızdırmayın
Babamın selobant ahı tutmuş olmalı. Adamcağız eve destesiyle getirirdi bantı, ne zaman ona bir iş için lazım olsa, bir tane rulo bulunamazdı. Bir tane benim için bir yere koyun, ona bari dokunmayın derdi. Bir de "aldığınızı aldık yere koyun" derdi sürekli (becersem hayatımın kolaylığını sağlayacak olan, ancak bir türlü tam olarak uygulayamadığım, ve fakat kendi selameti için Ilgaz'a bir biçimde öğreteceğim öğretisidir).

Neyse, yuvaya başlaması ile burun akmasının sürekli hale gelmesi, "bu eve bir termometre alına" kararını zorunlu hale getirdi. Bebeğin bebeklikten çıkması ile koltukaltına dereceyi yerleştirip, yeterli süre bekletmek üzere fiziksel olarak veya ikna ile olarak zaptetmemiz güçleşince, kulak termometresi almanın mantıklı olacağına hükmettik. Bir Braun Thermoscan Ates Ölçer 4020 edindik.

Kurban Bayramlarında Yanarım

Pek doğru bir zamanlama olmuş. İki sene sonra yine kurban bayramında o zaman cenin olan Ilgaz efendinin, bu defa da bağımsız bünyesinde ateşler ortaya çıktı. İlk ölçüm biraz sorunlu olsa da, bak sesi dinle, kendin ölç, okuyalım birlikte şeklinde olaya ısıttık. Gece yatırmadan önce, gece o uyurken de ölçmemiz gerekeceğini, kusura bakmamasını ilettik. Değişik durumların öncesinde bilgilendirme ile olası arızalar (sorun çıkartmasına arıza yapmak diyoruz) önlenebiliyor. Ateşli, parasetamollü, uykusuz ama görece sorunsuz bir gece geçirdik. Bu akşam ateşin yükselmemesini umuyorum.

Filtreleri her seferinde değiştiriyor musunuz?
Bu arada kılavuzunda her ölçümde yeni filtre kullanımından söz ediyor. Çok anlamsız ve maliyetli geldi. Basit bir plastik gibi görünüyor. Filtreyi kaç kez kullanıyorsunuz? Temizlemeyi deneyen var mı?

Kafa Küt?
Umarım Tan'a da bulaşmaz. Ilgaz her fırsatta Tan'ı öpmek için elinden geleni yapıyor. Bu arada aklımızı okumaya başladı. Bugün ablam kapıya yakın Tan'ı emzirirken, kafası çarparmı diye düşünerek kapıya bakıyormuş, Ilgaz "Teyze, kafa, küt" demiş :) Geçen gün de o bir şey anlatırken, bunu nasıl hatırlıyor diye düşündüğüm sırada yüzüme bakıp "hatırlıyorum, hatırlıyorum" dedi.


posted on 10 Aralık 2008 Çarşamba 21:19:18 UTC  #    Yorumlar [2]
# 04 Aralık 2008 Perşembe

Televizyonla ilgili yazımda Ilgaz'ı 18 aylık rutin kontrolü sırasında pedagogun gördüğünden söz etmiştim. Yine aynı kontrolde pedagog Güzide Soyak bir oyun grubuna götürmemizi önerdi. İlgisini toplayabiliyor ve motor becerileri de iyi, eğer götürürseniz yararını görür dedi.

Yuva, kreş deyince hep 3-4 yaşların bahsi geçiyor. O nedenle aklıma gelmemişti Ilgaz'ı oyun grubuna vermek. Burada amaç bir otorite (öğretmen) eşliğinde diğer çocuklarla paylaşmayı öğrenmesiymiş. Biz yetişkinler ne kadar uğraşırsak uğraşalım, diğer çocuklardan öğreneceklerini öğretemezmişiz.

Çevremizde çocuğu olan ailelerle düzenli biraraya gelsek aynı işi görmez mi diye sordum. Onu da yapın, onun da çok yararı olur ama aynı şey değil dedi. Özellikle düzenli olması, bir öğretmenin aynı çocukları sürekli takip ederek belirli faaliyetleri yapmaya yönlendirmesi ile aynı etkiyi yapmazmış.

Bu çağdaki çocuklar için düzenin yararı biliniyor. Çocuklar aşağı yukarı 3 yaşlarına kadar başka çocuklarla oynama konusunda çok başarılı değiller. Ancak eğer aynı çocuklarla düzenli olarak biraraya gelirlerse, o çocuklarla oynayabilmeyi öğreniyorlarmış. Bunu daha önce okuduğumdan Güzide Hanım'ın söyledikleri daha da aklıma yattı.

Sonra yuva araştırmaya başladım. Araya tatil falan da girince Ilgaz 20 aylık oldu. Birçok yerin yaz programı da yoktu. Hangisine yuva, hangisine anaokulu, hangisine kreş, hangisine çocukevi deniyordu, araştırırken öğrendim, ama şimdi yine karıştırdım :) Neyse sonuçta, 3 yaş altını kabul eden kurum sayısı sınırlıydı. Aslında pedagog'un söz ettiği, yanında annesi ya da bakıcısıyla birlikte katılım sağlanan bir oyun grubu idi. Ancak bizim evimize yakın böyle bir yer yok, bakıcımız da araba kullanmıyor, ben de çalışıyorum. Cumartesi olanlar da duydum ama hem haftada bir gün yeterli olmayacak diye düşündüm, hem de cumartesilerimizi serbest şekilde planlayamayacaktık, gün bölünecekti.

Biz de hiç göndermemek yerine, yanında refakat edemeyecek olsak da, eve yakın bir kreşe başlamasının iyi olacağına karar verdik. Yakın olması, hem daha 2 yaşını bile doldurmadan okula gideceğim diye trafikli yollara düşmemesi, hem de bir durum olduğunda hızlıca eve ulaşabilecek olması açısından önemliydi. Altunizade'deki Atlıkarınca Çocukevinin bir şubesi olan Arı Çocukevi evimize çok yakın. Sıcak havalarda oynayabilmesi için güzel de bir bahçesi var. Burasının uygun olacağına karar verdik. Ilgaz başladığında oraya devam eden ilk 2007'liydi, sanırım ondan sonra 1-2 çocuk daha başladı. Haftada 3 gün 10-12 saatleri arasında gidiyor. O ayrıldığında diğer çocukların öğle yemeği saati oluyor. O da eve gidip yemeğini yiyip mışıllar gibi uyuyor.

İlk gün babası okulda bekledi, sonra 3 kez de bakıcısı. Ilgaz okula girdikten sonra refakatçisini ne arıyor, ne soruyordu. Biz de refakatçisiz bir kreşin onun için uygunluğu konusunda rahatladık. Belki ablasının aşağıda beklediğinin güveni ile sorun çıkartmadan oynuyordur diye, son gün ablası(bakıcısı) eve gittiğini söyleyerek yandaki pastanede bekledi. Olur da ağlarsa ablası evden gelene kadar çok stres olur, bir daha gitmek istemez düşüncesiyle. O gün de ses çıkmayınca artık beklemenin gereksiz olduğuna hükmettik.

Şu ana kadar sadece iki kez okula gittikten sonra ablasını bırakmak istemediğini belirtti, öğretmeni onu ikna etmekte zorlanmadı. Ama diğer yandan bazı günler de okuldan geri gelmek istemedi. Genel olarak okula gitmekten çok mutlu. Yuvaya başlamamış olsa evimizi ziyaret eden kuzenine bu kadar sıcak davranır mıydı bilmiyorum. Öğretmeni aktivitelere bazen katıldığını, bazen katılmadığını, katılmak istemediğinde de genellikle yapbozlarla ilgilendiğini söyledi. Eğer karışık yaş grubu ile bir aktivite yapılıyorsa, kendi öğretmeni odadan çıkarsa o da elindekini bırakıp öğretmenin peşinden gidiyormuş. Yaşının gereği öğretmenine bağlanıyor diye düşündüm. Kaydırak gibi oyuncakların olduğu büyük oyun odasını ve bahçeyi çok seviyormuş. Zaten rahatça koşturabileceği evden daha güvenli bir ortamda oynamasının kaba motor becerilerine belirgin şekilde yararı oldu. Geçtiğimiz pazar onu parka götürdüm. Oyun grubu öncesinde 3 adımda bir tökezleyip düşen Ilgaz, uyku saatine yakın uykulu haliyle bile kendi başına kaydırağa çıkıyor, kayıyor, diğer çocukların kalabalığı içinde onlarla toslaşmadan oynayabiliyordu.

Önümüzdeki aydan itibaren yemekli olarak vermeyi planlıyoruz. Yine 3 gün yemeklerini de okulda yiyip öyle eve gelir. Zaten çoğunlukla yemeklerini kendi yiyor ama birisi onu izliyor tabi. Böylece başka çocuklarla birlikte, birisi kendisiyle birebir ilgilenmeden yemek yemeyi öğrenir. Hem de farklı ellerin pişirdiği yemeklerden de tadar, damak tadı gelişir, besin çeşitliliği artar diye düşünüyoruz.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 04 Aralık 2008 Perşembe 19:50:32 UTC  #    Yorumlar [6]