# 25 Haziran 2009 Perşembe

Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar disizindeki yazılar:
Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar - Haydi gelin birlik olalım
Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar - Blogcu kimdir? (Blog yazarlarına çağrı)
Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar - Çocuğuma ne faydası var?

Anneler, Babalar, Bloglar ve Markalar - Haydi gelin birlik olalım

Artık annelerin, babaların sözü mü geçecek nedir, markalar da toplumun geneline hitap edecek ortada ürünler yakalamaya çalışmak yerine, dönüp bize mi soracaklar, ne istiyorsunuz, size nasıl yardımcı olabiliriz diye? Çok güzel işler yapılmaya başladı benim ülkemde de, neden olmasın?

Bu yazı dizisini biraz annelere, daha çok da markalara yazıyorum.Bu nedenle, Kitubi okuyucularının alışkın oldukları dilden ve içerikten biraz farklı kalıyor olabilir. Amacım, dizi tamamlandığında, bloglarımızın iletişim gücünün farkına varmamız ve bu dizi aracılığı ile isteklerimizi markalara ulaştırmamız. Lütfen, yazılara yorum yazmayı ihmal etmeyin. Yazıları elimden geldiğince çok markaya ulaştırmaya çalışacağım.

Yazı 3 bölümden oluşacak, birinci bölümü, yazıyı yazmama esin kaynağı olan 4 girişimci markanın Kitubi'ye ulaşan çalışmalarına ayıracağım. Bloglar gibi birçok markaya çok buğulu, kontrolü imkansız (blogların dilinin kemiği yok) ve dolayısıyla da ürkütücü görünen, birçoklarının da daha ne olduğunu ve gücünü bile tam olarak hayal edemedikleri bir sosyal internet mecrası ile pazarlama cesaretinde bulundular, öncü oldular. Yazının ikinci bölümünde, hem Web 2.0'ı anlamaya ve kullanmaya çalışan markalar, hem de annelerimiz için dünyada neler olup bittiğini, yurt dışındaki pazarlama örneklerini, Türkiye'de benim izlediğim blog türlerini, bunları yazanlar nasıl insanlardır, ne motivasyonlarla yazarlar bunları anlatmaya çalışacağım. Yazının üçüncü bölümünde ise sadece bir anne olarak, markalardan istekte bulunacağım. O pazarlama bütçeleri ile hem çocuklarımız için çok nefis şeyler yapabiliriz, hem de mermer gibi sağlam markalar yaratabiliriz.

İşte dört yenilikçi marka, Tamek Kids, Cafe Crown, Milupa Aptamil ve Uno Büyümek:

TAMEK, http://www.tamekids.com/ sitesinin açılışını basın bülteni ile mail yolu ile ulaştırmış. Mail'de Kitubi'den söz edilmediğinden kredi kartım aracılığıyla gelen standart bir tanıtım mail'i sandım. Günler sonra maillerimi temizlemek amacı ile okunmamış mail'lerime göz atarken içinde bana meyve sepeti göndereceklerini belirttiklerini farkedince jetonum düştü. Adresimi gönderince gerçekten de çok güzel bir sepet geldi ve içinde çeşit çeşit meyve suları vardı. Ilgaz'a  daha çok meyve, daha az meyve suyu vermeye çalışsam da, özel zamanlarda aldığımız meyve suları için %100 Üzüm suyu ve Kan Portakalı Nar İçeceği'ni aklımın bir köşesine yazdım.

Cafe Crown'da kampanyayı yaymak için ağın kendi etki alanını değerlendirmek istemiş olmalı ki, bana takip ettiğim bloglardan Çocukla Hayat aracılığı ile ulaştı. Önce blogun yazarı Handem benden istemiş olduğu adresime bir küçük paket kahve promosyonu gönderdi. Sonra Cafe Crown'dan süslü bir kutu içinde bir kupa ve kahve numuneleri geldi. 3'ü biraradalar ilk çıktığında, yolda belde rahatlık olur diye değişik aromalı paketlerden denemiştik. O zamanlarda Cafe Crown'ı sıcak suya attığımda garip bir koku gelmişti burnuma. Bu numunelerle, kafamdaki kötü imajını silip, yerine güzel bir kahve tadını bırakmış oldu Cafe Crown. En çok karamellisini beğendim.

Milupa'nın iletişim ajansı kanalı ile Ayk Budur! detayında özelleştirilmiş bir mail geldi. İsmimi anneminkiyle karıştırmışlar ama olsun, bu vesile ile sitede ismimin (Damla Doğan Altınören :)) fazla geçmediğini farkettim. Ilgaz'ın ismini doğru yazmışlardı ya yeter. Beni bir organizasyona davet ettiler, çalıştığım için gidemedim. Gidebilsem takip ettiğim blogları yazan bir sürü insanla tanışacaktım tahminen süper olacaktı.

Son olarak bugün Uno'dan bir mail geldi. www.buyumek.com.tr 'yi yayına açtıklarını haber verirken, yazılarımdan Katı Gıdalar - Çiğnemeyi Öğretmek 'i bu sitede yayınlamak için izin istemişler. Ne yalan söyleyeyim çok hoşuma gitti. Hem yazdıklarıma değer verildiğini hissettim, hem de telif haklarıma.

Dört farklı yaklaşım, dört farklı çalışma, aynı mecra, aynı segment. Blog yazarlarına soruyorum, size ulaşan pazarlama aktiviteleri hangileri? Size ulaştıklarında bu markalar için neler hissettiniz? Onlar hakkında yazdınız mı, yazarken reklam yapıyor oluyor muyum diye tereddüt ettiniz mi? Markalara soruyorum, aktivitelere aldığınız tepki nasıl, emeklerinizin karşılığını alıyor musunuz? Yaptığınız, bizim haberimiz olmayan çalışmalar var mı?

Not: Özgür Anne'nin yazısını takip ettiğim için yakaladım. Bu konuda bir yazı yazdıysanız ya da yazarsanız yorumlara link'ini yazabilir misin?

Bu yazı ile ilgili gazete haberi için: Blogların gücü strateji yarattı

posted on 25 Haziran 2009 Perşembe 12:17:48 UTC  #    Yorumlar [5]
# 22 Haziran 2009 Pazartesi

Yemek yedirmedeki hatalarımı düzeltmekte çok zorlanıyorum. Bir küçük değişiklik oluyor, ve yaptığım planları unutup, yine onu yedi bunu yemedi diye endişelenmeye devam ediyorum. Başka bir şey ararken, 2 yaş civarı yemekle ilgili bir yazıya rastladım. Tekrar sürdürmekte istikrar göstermediğim çabalarımı hatırladım. Bozulmuş yemek düzenini düzeltme çabalarımla ilgili yazıyı bekleyenler de vardı. Hemen birkaç satır yazıvereyim dedim. Siz de aklınıza gelenleri ekleyin.

  • Eğer 2 yaş çocuğunuz sofrada 3-5 dakika oturarak kendi kendine bir şeyler yiyorsa, siz de, o da işinizi gayet iyi yapıyorsunuz demektir. Bir şeyleri düzelteceğim hevesiyle daha beter bozmayın.
  • Çocuğunuz aç olduğu için ve yemeği sevdiği için bir süre sakin bir şekilde duruyor, masayı bir çatışma alanı olarak gördüğü için değil. Beslenme bağımsızlığını ve yiyeceklere olan tutkusunu elinizden geldiğince teşvik edin. Ne yiyeceğini seçmesi için söz hakkı verin (peynirli sandviç mi, fıstıklı sandviç mi?). Yiyeceğini kendi kendine yiyebileceği formda sunmaya çalışın. Spagettisini elleriyle yemek istiyorsa yesin. İstediğinden daha fazlasını yemesi için zorlamayın (dikkati dağıldığında nazikçe yemeğe devam etmesini hatırlatabilirsiniz). Kendisinin böyle bir talebi olmadığı sürece ve yemeğin kalanını kaşıklayıvermesi için ona yardım etmeyin.
  • Ne yaparsanız yapın, yemeğini bitirdikten sonra masada oturmaya devam etmesi için zorlamayın. Diğerlerinin yemeğini bitirmesi için sofrada bekleme görgü kuralını öğreneceği günler de gelecek merak etmeyin. Eğer bu kuralı şimdiden zorlamaya çalışırsanız, mutlu bir yemek saatini riske atarsınız.

Bu yazıyı okudum da son günlerde her şeyi mi yanlış yapıyormuşum ne dedim. İyiki aramışım o diğer aradığım şeyi de buna rastlamışım.

Kitubi'ye E-posta ile Abone Olun

posted on 22 Haziran 2009 Pazartesi 13:03:11 UTC  #    Yorumlar [0]
# 18 Haziran 2009 Perşembe

Daha önce bir yerde daha okumuştum ama derli toplu elime geçince hemen yazayım dedim. Bu yazıdan "Practice climate control" paragrafının tercümesi:

"...Evet, konforlu bir yatak odası 22 derece olmalıdır, tabiki uyumadığınız zamanlarda. Aslında, ideal uyku ısısı 15,5 ile 21 derece arasındadır (60- 70 Fahrenheit). Vücut ısısındaki ani bir düşüşün ardından uykuya dalarız. Banyo yaptırmanın, çocukların uykuya dalmasını kolaylaştırmasının nedeni de budur aslında. Banyo çocuğunuzu rahatlatır ve onu ısıtır, sonra serin oda ıslak vücudunun ısısını düşürür ve çocuk uykuya dalar.

Çocuğunuzun odasını ısısını, yatağa yatırmadan en az bir saat önce düşürün. Eğer unutuyorsanız bir otomatik termostat alın. Her gece ısı düşecek ve sabah tekrar yükselecek şekilde ayarlayın... "

 

posted on 18 Haziran 2009 Perşembe 08:29:54 UTC  #    Yorumlar [0]
# 17 Haziran 2009 Çarşamba

Çocukla taşınmak gerçekten zormuş (Soyak Göztepe). Eski taşınmalarımızda bir 6 ay sürerdi yerleşmemiz çalışma temposunda. Şimdi mümkün mü o kolilerin aylarca ortada durması, her yer Ilgaz için tehlike dolu. Her şey çabucak yapılıp bitirilmek durumunda, ama hiç vakit yok.

Haftalardır ev aramayla başlayan Ilgaz'la ilgilenememe durumum, taşınma ve şansıma işin de yoğunlaşması ile had safhaya vardı. Babası ve benimle oynayamaması, okula gitmemesi, ablasının ayrılması ve herkes yorgun olduğundan yeterince yorulamaması gibi nedenlerle akşam uyuması 10-10:30'ları bulmakta. Sabahları da artık perdelerin inceliğinden midir, pencerelerin büyüklüğünden mi, yoksa yeni odasının heyecanından mı, saat 05:30'la 06:00 arasında uyanıp, pipi dansı yaparak güne başlamaktadır ki, uykusuz gecelerin kadını ben, 3 haftadır günde 4 saat uyku ortalamasıyla gezerken, toplantılar sırasında uyuyakalmamak için her nevi geyik muhabbetini teşvik etmekteyim. Final dönemlerimde bile böyle yorulduğumu hatırlamıyorum. Allahtan aile büyükleri var.

Peki madem durumun budur, ne işin var gecenin 12:30'unda taşınma yazısı yazmakla, te git yat derseniz, haklısınız. Seviyorum yazmayı, okumayı ve sizleri diyor, biramdan bir yudum daha alıyorum, şöyle yarı yerleşmiş eve bakıyor, bitmiş halini hayal ederek keyifleniyorum.

İş planı:

  • Tez zamanda, fazla uzatmadan işler yoluna koyula. Evdeki güvenlik açıkları kapatıla.
  • Çevre bölgede, düzgün bir yemek menüsü, şefkatli öğretmeni olan, mümkünse yıl sonu gösterisi falan yapmayan, sakin bir okul buluna.
  • Yaz okulları araştırıla.
  • Yaşıtlarından bir oyun grubu kurula.
  • Okul saatleri ağır gelirse, Ilgaz hasta olursa diye yakın çevrede oturan, hamarat bir sağ kol buluna.
  • Güncel bir bebek bakım kitabı ve hatta ev düzeni kitapçığı hazırlana.
  • Ilgaz'ı da alarak, Tan ziyarete gidile.

Bu çevrede iyi yuva bilen var mı?

posted on 17 Haziran 2009 Çarşamba 21:46:57 UTC  #    Yorumlar [0]
# 16 Haziran 2009 Salı

Tan yaklaşık 2 haftalıkken bir türlü  mememden inmeyip sürekli emmek istediğinde öğrendim "büyüme atağı" tanımlamasını. Bendeki telaşı siz düşünün ey anneler! "Sütüm mü yetmiyor acaba, yok ben bu annelik işini kıvıramıyorum" ile başlayan, lohusa depresyonumun da etkisiyle ağlama krizlerine varan panik hali.

Oysa oğlum artan büyüme hormonunun etkisiyle hızlı büyüme evresine geçerek, sürekli emip, hem büyümek hem de benim sütümü çoğaltmak istiyormuş. Bu büyüme ataklarının bir tanesine de Tan 9. ayına girerken, bir hafta önce 4 gün süren bir uykusuzluk evresi ile yaşadım.

İnternette yaptığım araştırmaya göre büyüme, en başta beyindeki hipofiz bezi tarafından salgılanan  büyüme hormonu (BH), triod ve cinsiyet hormonu ile sağlanıyor. BH, bebeklerde 0-1,5 yaş arasında özellikle geceleri salgılanırken, belirli haftalarda salınımını artırıyor ve bebeklerde huzursuzluklara, özellikle geceleri sık uyanmalara neden oluyor. Fakat nedense doktorlar bu son derece önemli konuyu anne ve babalarla yeterince paylaşma gereği duymuyorlar. Bence bebek daha ilk rutin kontrolüne götürüldüğünde anlatılması gereken en önemli konu başlığı.  Almanya'da bebekleri yeni doğan ebeveynlerden, yalnızca bu konuda yazılan Oje, ich wachse adlı kitabı okumaları isteniyormuş. (Yazarlar: Hetty Ven de Rijt ve Frans X. Plooji. Almancası olan arkadaşlar belki ilgilenir ve kitabı bulurlar diye düşündüm)

BH, kan şekerini yükseltirken, vücuttaki yağ yıkımını artırıyor, kolestorol ve trigliseridi azaltıyor, protein sentezi ve hücre yapımını uyarıyor. En önemli etkisi kemik ve kıkırdak yapı üzerinde, yani boy uzamasında görülüyor. Bebeklerin yaşadığı değişimi bir düşünsenize. Hiç de kolay bir iş değil yaşadıkları.  4000 vakada bir görülen BH eksikliğinde ise boyda kısalık, beyinde hastalıklar, yüzde şekil bozuklukları gibi istemediğimiz sonuçlar doğurabiliyor.

İnternette bir doktor, "Bir gece yatıyorsunuz ve sabah kalktığınızda uçtuğunuzu görüyorsunuz. İşte bebeğinizin yaşadığı değişimde böyle bir şey" diye anlatıyor.
Gerçekten de  birkaç gün önce deyim yerindeyse "labut gibi yatan" bebeğiniz bir bakıyorsunuz gülümsüyor ya da emeklemeye çalışıyor.

Bebekler ilk 20 ayda 10 adet büyüme atağı geçiriyor, bu ataklar bebeğine göre  değişecek şekilde  5, 8, 12, 19, 26, 37, 46 ve 55. haftalarda görülüyor.  Bu dönemlerde bebeklere sakin, sevecen, taleplerini karşılayacak şekilde yaklaşılması  önerilirken, bebekteki huzursuzluklar nedeniyle "büyüme geriliği" diye adlandırılan ve yalnızca birkaç gün süren bu günlerde anne ile babalara paniğe kapılmamaları öneriliyor.

posted on 16 Haziran 2009 Salı 14:35:58 UTC  #    Yorumlar [4]
# 04 Haziran 2009 Perşembe

Geriye dönük araba koltuğu ile ilgili önceki yazılar için:

Geriye dönük çocuk araba koltuğu - Britax

Bebeğim neden arkaya dönük oturmalı?

Benim ve en azından Kitubi'yi takip eden ailelerden geriye dönük çocuk koltuğu arayanların Türkiye şartlarında temin edebildikleri iki ürün için yorumsuz iki mutlu çocuk fotoğrafı yayınlıyorum sizler için. Footoğraflarını bizlerle paylaşan Can'ın annesi Hande ve Ege'nin babası Ali'ye ne kadar teşekkür etsem azdır.

Ege, Antalya

Easy Combi (Karma Ltd)

Can, Antalya

Britax Fixway (Volvo Servisleri)

Başka ailelere yardımcı olmak için bu yazının altına araba koltuğunuzun markasını ve memnun olup olmadığınızı yazabilirsiniz. Eğer nadide geriye dönük koltuk sahibi ailelerdenseniz, çocuklarınızın araba koltuğunda fotoğraflarını gönderip, koltuk hakkında yorum yazarsanız, koltuk alacak anne babalar için çok iyi olacaktır (Çocuk ismi, sizin isminiz, yaşadığınız il). Malum çevremizde çok fazla görme imkanımız yok.

Geriye Dönük Koltuk Sevenler Dayanışma Grubu

posted on 04 Haziran 2009 Perşembe 19:17:18 UTC  #    Yorumlar [11]
# 01 Haziran 2009 Pazartesi

Tan büyümedi ki ama ben işe başladım.
 
Sabah 7.30'da kalktım, duş aldım, kahvaltımı yaptım, üzerimi giyindim, hafif bir makyaj, hatta vakit kaldı kuaföre gittim. Şimdi metrodayım işe gidiyorum.... 
 
Eee, ne var bunda her gün bunları yapıyoruz zaten demeyin. Ben evde 9 aylık oğlumu bıraktım ve neredeyse bir yılın ardından işe gidiyorum. Garip bir his hem de çok....

Günlerdir kendimi işe gitme durumuna hazırlamaya çalışıyorum. Eşim işten ayrıldığı için planlanandan önce işte olmak zorundayım. Oysaki Eylüle kadar ücretsiz izin almıştım.  Hayat o kadar basit ki, yeni durumlar olsa bile, bir canlı doğursanız dahi, eninde sonunda rutine dönmek zorundasınız ve aslında çocuk da bir rutin. Çünkü kim ne derse, çocuğu ulvi kelimelerle anlatsa da, o da üreme içgüdümüzün ürünü.
 
İşe başlamaya karar verdiğim 15 günden beri her gün geriye doğru sayıyordum, "Şu kadar gün kaldı, ne bakıcı ayarlayabildim, ne de Tan'a bir düzen kurabildim. Gündüzleri hala meme emip uyuyor, çok ağlayacak, ben ne yapacağım" diye... Eşim sürekli beni sakinleştirmeye çalıştı, her şeyin yolunda gideceğini söyledi.  Onu da üzdüm belki hayfılanmalarımla; sonuçta işinden ayrıldı. Ama iç seslerime bir türlü "dur artık lütfen" diyemedim, çünkü ben bir anneyim.
 
Ve işte beklenen gün geldi, işteyim ve bilgisayar başında haber okuyorum.  Bakıcı hafta sonunda bulundu. Tan onunla beraber sorunsuz bir-iki gün geçirdi. Sabah evden çıkarken anlattım ona "Oğlum ben işe gidiyorum, ablanı üzme, yemeklerini ye, güzelce uyu" dedim. Bana son iki haftadır yaptığı burnunu buruşturma mimiğiyle "bakarız" gibilerinden yanıt verdi. Vedalaşmayı daha fazla uzatıp da ağlamamak için hemen evden çıktım, canım yeniden mutfağa dönüp onu yeniden öpmek istedi ama yapmadım, Damla'nın deyimiyle "konuyu dramatize etmedim" kapıyı kapattım evden çıktım.

Yaklaşık 2 saat sonra eşim aradı, "Ben günde 10 kere seni arıyordum işteyken, sen niye aramıyorsun" dedi. Oysa bilse oturduğum yerde hep onlarla konuşuyorum aklımdan..

Öğrendim ki 5 dakikada yatağında uyumuş Tan efendi, "Oğlummmm tüm eziyetin bana mıydı?" Aman olsun o uyusun da benim çabalarım boşa çıksın. 

15.30'da süt iznimi de kullanarak bürodan çıkıp kuzuma sarılacağım ve "seni çok özledim tatlım, ama iyi olduğunu biliyorum" diyeceğim. 

Bana şans dileyin!

posted on 01 Haziran 2009 Pazartesi 13:51:31 UTC  #    Yorumlar [7]