Üniversitede bir ara "Sevgi yogası" kursuna gitmiştim. Hayata bakış açımı değiştirdiği söylenebilir. İsmini duyunca gözünüzün önüne elele tutuşup "lay, lay, lom, hayat güzel" şarkısı eşliğinde dönen insanlar geliyor olabilir. İsminin Sevgi yogası olması, aslında bunun bir meditasyon olduğunu, Yoga egzersizlerini içermediğini ifade ediyordu. Her hafta bir konu seçiliyor, bu öğretmen sorular soruyor, soruya konsantre olarak düşünmeden, sadece kendinizi beyninize gelen çağrışımlara bırakarak yaptığınız meditasyon sonra, herkes kendi deneyimlerini grupla paylaşıyordu. Böylece farklı kişilere, farklı konuların ne kadar farklı şeyler çağrıştırdığını da farketmiş oluyordunuz. Neyse, şimdi ben böyle yazınca kulağa pek hoş gelmese de ben çok yararını görmüştüm, tavsiye ederim.
Her seansın sonunda da, hocamız yoga felsefesini anlatır, bunu benimsetmeye çalışırdı. Büyük çoğunluğunu pek beğendiğim bu felsefede, vejetarjen beslenme anlayışından haz etmemiştim. Yine de besinin önemi üzerinde duran "ne yersek oyuz" yaklaşımından hoşlanmış, uygulamaya karar vermiştim. 1 yıllık emzirme tecrübesi sonunda kararımda durmuş sayılırım (otobur = ıspanak, etobur = inek).
Ne yersen mi O'sun, yoksa ne düşünürsen mi O'sun?
Konuyu dağıtmayayım. "Ne yersen O'sun" gazını almış, işlenmiş, zararlı şeyleri hayatımdan çıkartayım diye marketleri dolaşmaya başlamıştım. O günlerde bırakın pahalı olmasını, esmer pirinç, esmer şeker neredeyse yoktu. Böylece, her pilav yediğimde, ne rezalet bir şey yiyorum bak, yararı yok bunun, zararı var diye kendimi de, çevremdekileri de germiştim. Doğalı arayıp, yediğim zararlılara stes olurken yanaklarımda da minik minik kızarıklıklar çıkmaya başlamıştı. Sonra bunları da yediğim gıda boyalılara bağlamaya kalkışmıştım.
Sonra nasıl oldu bilmiyorum ama bir gün jetonum düştü. Yediklerimin, içtiklerimin zararına taktıkça, onlar hakkaten bana zararlı olmaya başlamıştı. Yediklerim hakkındaki düşüncelerim, onların kendisi kadar önemliydi. Aslında bu sadece yediklerim için değil tüm kullandıklarım için de geçerli.
Bunu farkettiğimden beri
doğal'cılığı abartmamaya çalışıyorum.
Yer temizleyici örneğindeki gibi kolayca ve bütçem dahilinde yapabileceğim bir şeyse bunu uyguluyorum. Ama henüz bir değişiklik yapamadığım bulaşık makinesi deterjanı için kendimi yemiyorum.
Geriye dönük araba koltuğundaki gibi bir kere uğraşıp, masrafa girip, senelerce kullanacağım bir şeyse, ya da güvenlik riski içeren, ani ölüm riskini dramatik etkileyen bir değişiklikse uğraşıp yapıyorum. Taksiye binmek zorunda kaldığımızda "aman kaza olmasın ölecek çocuk" diye düşünmüyorum.
Seneler sonra bir markette bulup sevinçle aldığım esmer pirinç gibi, düdüklüde saatlerce pişmeyip, ev ahalisi tarafından ucundan tadılıp bırakılıyorsa, ben de almayı bırakıyorum. 2 sefer pirinç pilavı yapıyorsam, 1 sefer bulgur yapıyorum. Eve esmer ekmek alıyorum. Beyaz ekmek aldığımda da zararlı bu diyerek değil, "aman bu meret de pek lezzetli ama" diye düşünerek yiyorum.
Plasebo Etkisi
"Plasebo" kelimesini , ilk kez Ilgaz'a hamile kalmadan önce kadın doğumcumdan duymuştum. Ben iş geliştirme uzmanlığının yanı sıra hobi olarak "
wikipedia doktoruyum". Eşim tarafından tahsis edilen diploma ile, uzmanlığını wikipedia'da yapmış bir doktorum. İşim şu; birimizde bir hastalık belirtisi oluşunca, semptomları ile internette arar, bir hastalık ismi bulur, sonra bunu wikipedia'dan okur, doktora öyle giderim. Sonra MR, tetkik falan sonrası aynı teşhis çıkınca, ben demiştim o kadar masraf ettik diye şişinirim. Şunu şunu eksik söyledi, buna da dikkat edin diye söylenirim. Şu ana kadar yanıldığım olmadı :P
Neyse, 18 yaşında tanısı konan Polikistik over sendromunu da araştırmış araştırmış, benim durumumda İnositol denen maddeden kullanılırsa iyi geleceğine hükmetmiştim. Yine de doktora sormadan ilaç kullanılmasına uyuz olduğum için, doktoruma sormuştum. O da inositol besin takviyesi, ilaç değil, içebilirsin bir zararı olmaz, hatta plasebo etkisi yapabilir demişti. Vaay, Plasebo etkisi, nedir acaba bu dedim, internette araştırdım ve afilli Plasebo'nun, bildiğimiz "psikolojik" olduğunu görüp hayal kırıklığına uğradım (olumlu anlamda, tersi de "Nosebo").
Kolay doğum için, kolay doğum hayal edin
Sonra daha detaylı araştırdım, tesadüfen konuyla ilgili GEO'da (vallahi prim almıyorum) bir makale de okudum, National Georaphic'in "Ağrı" belgeselini izledim ve bu plasebo etkisine saygım çok arttı. Kendi
doğumumun kolay olmasında, acı eşiğimin yüksek olduğuna inancımın dramatik etkisi olduğunu düşünüyorum. Halk arasındaki "korktuğum başıma geldi", "sakınan göze çöp batar" deyimlerinde de bu plasebo işinin parmağı var bence. Narkoz bulunmadan önce yapılan ameliyatlarda acının şokuyla ölen insanlar olduğunu okumuştum. Belki de bunlar o kadar kuvvetli acı duyunca, "aha öldüm" diye düşünüyorlar, ve ölüyorlardı.
Neyse, özetle elden geleni yapalım ama abartmayalım, endişeyi azaltalım ve iyi düşünelim diyecektim, konuyu biraz dağıttım. Çocuklarımıza da pozitif düşünmeyi öğretelim. Yedirdiğimiz şeyin yararından endişe ederek verirsek, çocuğun pozitif düşünme becerisini de olumsuz etkileyebiliriz.
Aşağıdaki makaleyi okuyun, bütün gün yediğiniz içtiğiniz, çocuğunuza verdiğiniz şeyler için bu zararlı, bu da zararlı diye düşünmeden önce iki kere düşünün: