# 30 Ocak 2010 Cumartesi

Olayın siyasi boyutuna girmeden yazmaya çalıştım bu yazıyı.

Hepimiz basından takip ediyoruz, Tekel işçileri özlük haklarına kavuşmak istedikleri için başlattıkları eylemi, 47 gündür sürdürüyor. Gece gündüz Ankara'nın soğuğunda eylemlerine büyük bir sabırla devam ediyorlar. Türkiye'de uzun zamandır direnişin bu kadar uzun sürdürüldüğü bir işçi eylemi olmamıştı sanırım.

Günler geçtikçe eyleme katılanların özel hayatları da evlerimize dahil oluyor, insanın içini burkuyor. Hele bir tanesi var ki dayanabilmek gerçekten olanaklı değil. Türk-İş Genel Merkezi önünde süren eyleme katılan Hüseyin Arslan, talasemi (Akdeniz anemisi) hastası olan kızını kaybetti, cenazesini Batman'da defnetti ve Ankara'ya eylemine kaldığı yerden devam etmek için geri döndü. Kendisine büyük bir saygı duyuyorum, aynı şeyi kendim yapabilir miydim bilmiyorum. Gazetelerdeki fotoğraflarına bakıyorum, gözlerde büyük bir acı, ama onurlu duruş sürüyor.

Ne yazık ki Arslan ailesi maddi olanaksızlıklar yüzünden oğulları Osman'ı da kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya. Tekel işçileri Osman Arslan'ı yaşatmak için kampanya başlattı. Yardım etmek isteyenler bağışlarını Vakıfbank'ın Batman şubesinde açılan ''00158007282394151'' no'lu hesaba yatırabiliyor.

posted on 30 Ocak 2010 Cumartesi 19:38:06 UTC  #    Yorumlar [1]
# 29 Ocak 2010 Cuma

Ilgaz bugün itibariyle kendi başına mouse kullanabilir hale geldi. Ben de epeydir yazmak istediğim bilgisayar ve televizyon karşılaştırmasını yapmanın zamanı geldi dedim. Eğitimlerde, kitaplarda, hatta sorularda televizyon ve bilgisayar hep aynı konu başlığında değerlendiriliyor. Oysa bana göre televizyon ve bilgisayar çok farklı iki şey.

Televizyon ve Bilgisayarın Benzer Yönleri:

  1. İkisinin de ekranları var. En temel benzerlikleri bu sanırım. Gündelik hayatımızda ufak gösterge ekranları dışında ekran kullanımı yaygın olan bir tek cep telefonları geliyor aklıma.
  2. İkisi de hareketsiz aktiviteler, kitap okumak gibi (Nintendo Wii sayılmaz).
  3. İkisi de kapalı ortamlarda kullanılıyor (Yazın balkona küçük televizyonu çıkartıp izlemek, parkta laptop'la oynamak sayılmaz), evde resim yapmak gibi.
  4. İkisi de elektrikle çalışıyor ve belirli bir seviyede radyasyon yayıyorlar, mikrodalga fırın ve elektrikli ısıtıcılar gibi.
  5. İkisine de başlayınca bırakmak zor.

Televizyon ve Bilgisayarın Farklı Yönleri:

  1. Televizyonun bir kumandası vardır. Bundan sesini kısıp açmayı ve kanal değiştirmeyi öğrenirsiniz. Bilgisayar kullanmayı öğrenmek hiçbir zaman bitmez. Sürekli karşınıza yeni programlar çıkar, işletim sistemleri yenilenir, sürümler değişir, sizin becerileriniz de onunla birlikte gelişir. Bilgisayar kullanmak bana göre aynı enstrüman çalmak gibi, fazladan bir dil konuşmak gibi beyinde kendine özgü prosesleri olan bir beceridir. Bence ne kadar erken tanışılırsa beyinde oluşturulacak prosesler açısından o kadar iyi olur. Televizyon bir şey değildir. Çocuğunuz ilk kez 60 yaşında televizyonla karşılaşsa, özel bir şey yapmasına gerek olmadan, zorlanmadan oturup izleyebilir.
  2. Televizyon tek yönlüdür. Size bir şeyler sunarlar, en fazla aralarında seçim yaparsınız. Bilgisayar bir dünyadır. Hele de sosyal web'in gelişimi ile bazen gerçek hayattan daha fazla ve daha hızlı interaktif ve sosyal olabilirsiniz.
  3. Televizyon düşüş trendindeki bir teknolojidir, dijitalleşme çabasında olsa bile, medya ve telekomünikasyon gibi tekel (hadi bilemediniz 5-10 el olsun) sektörlerin elinde olduğundan gerçek anlamda kişiselleştirilmesi ve sosyalleşmesi güçtür. Bilgisayar keşfinden itibaren aynı elektrik gibi her geçen gün biraz daha fazla işe yarar hale gelmektedir, hayatımıza yerleşmektedir, yükselen teknolojidir.
  4. Televizyon televizyondur. Bilgisayar para çekme makinesidir, yol bulma cihazıdır, hırsızlara karşı güvenlik önlemidir, tanı koyma aletidir...
  5. Televizyonda size sunulanlar her geçen gün çoğalmaktadır. Bilgisayarda (internette desek daha doğru olur) sizin sunabildikleriniz her geçen gün çoğalmaktadır.
  6. Televizyon eşinize dostunuza ulaşma bakımından en fazla düğün TV olabilir. Bilgisayar Gmail'dir, MSN'dir, Skype'tır, facebook'tur, twitter'dır ve hatta Nurturia'dır. Amerika'daki amca oğlu, ortaokuldan arkadaşınız, anneannenizdir (biz konuşuyuruz vallahi İzmir'deki anneannemle, dayımlar sağolsun).
  7. Televizyonda arama yoluyla bulabileceğiniz şey kaliteli şansınız yaverse bir BBC belgeselidir. Bilgisayarda arama yoluyla benim gibi wikipedi doktoru olabilirsiniz :P .

3 yaşındaki bir çocuğun bilgisayar karşısında geçireceği vakit elbette kısıtlanmalıdır ama televizyonla aynı klasmanda değerlendirilmemesi gerekir.

posted on 29 Ocak 2010 Cuma 12:14:59 UTC  #    Yorumlar [5]
# 27 Ocak 2010 Çarşamba

Bugün üye olduğum bir mail grubunda bir arkadaşımız, çocuğunun yuvasına bir şey bırakmak için gittiğinde, mutfağında sigara içildiğini yakaladığını yazdı. AYDO'da öyle şey olmaz. Bu vesile ile bir kez daha Ilgaz'ın Ekimden beri devam ettiği AYDO çocukevinden söz etmek istedim. Böyle bir anaokulu bulabildiğimiz için çok şanslı olduğumuzu düşünüyorum.

  • AYDO anadolu yakası için gayet merkezi bir yer olan E5'in dibinde merdivenköyde, Göztepe köprüsünden geçince, Halis Kurtça Kültür merkezinin olduğu sokakta. Çamlıca, Göztepe, Bostancı, Acıbadem gibi bir sürü semte ve minibüs yoluna çok yakın.
  • AYDO'nun iki kolay bulunmaz cevheri Atanur ve Aydanur Hanım kardeşler. Atanur Hanım Viyana Üniversitesinden mezun pedagog okulu yönetiyor.
  • Akademi ile pratiği birleştirmiş Atanur Hanım öğretmenlerini titizlikle seçip, çocuklara nasıl davranmaları gerektiği konusunda duruşlarından, ses tonlarına kadar yetiştiriyor. Bununla kalmayıp, ailelere de yardımcı oluyor. İstediğiniz sıklıkla danışma görüşmesi yapabiliyorsunuz. Sorunlara ürettiği çözümler ancak 20 yıllık okul yönetimi tecrübesi ve akademinin birleşimi ile elde edilebilir.
  • Okul AYDO ismini Aydanur Hanım'dan alıyor. Aydanur Hanım sürekli gencecik, pırıl pırıl öğretmenlerinin ve çocuklarının başında. Çocuklar uyurken onların yanında kitabını okuyor, Ilgaz Aydo teyzesinin hangi tür kitapları sevdiğini bize kitapçıda gösterebiliyor. O bizim kedimiz olduğu gibi Aydo teyzesinin de kedisi.
  • Kendisinin de 3 yaşında bir oğlu olan Banu öğretmen grup öğretmenleri, o da tüm gün tüm öğretmenler ve çocuklar ile birlikte, kendisinden de söz etmeden geçmemek lazım.
  • AYDO yıl sonu gösterisi yapmıyor. Bu tek başına Aydo'ya vermek için bir neden. Buradan çocuklar için doğru olduğunu düşündükleri şeyi uygulama konusundaki kararlılıklarını kestirebilirsiniz.
  • AYDO İstanbul'un ağır çalışma şartlarına uyumlu. Servis imkanı var. İdari izinlerde de çalışıyorlar. Akşam üzeri nöbetçi öğretmenleri bile gittikten sonra çocuklar Aydo ve Atanur teyzeleri ile oynayarak anne-babalarını bekliyorlar.

Hayatımın bu en yoğun döneminde, Ilgaz'ın AYDO'da emin ellerde olduğu iç rahatlığının, herkese kısmet olmasını dilerim. Domuz gribi korkularını bir kenara bırakıp artık çocuğunuzu sosyalleştime noktasına geldiyseniz, AYDO ile bir görüşün. AYDO ile ilgili daha birçok şey için:
AYDO'nun facebook grubu
AYDO'nun facebook hayran sayfası
Aydo mezunu çocuğu olan Ekmekçi Kız'un blogundaki yazı

posted on 27 Ocak 2010 Çarşamba 15:30:50 UTC  #    Yorumlar [5]

Psikoloji İstanbul, Nurturia üyelerinin "Olumlu Ebeveynlik Becerilerini" geliştirmeye yardımcı olmak üzere bir seminer düzenliyor (Anne-baba adayları da katılabilir). Seminer ücretsiz. Nurturia üyesiyseniz hemen kaydınızı yaptırın, dışarıdan katılıma kapalı ve 20 kişiyle sınırlı.
 
Seminer soru-cevaplarla tartışma ortamında olacak.

Olumlu Ebeveynlik Becerileri
Psk. Sevilay Kahveci ve Psk.Tolga Erdoğan
Tarih: 13 Şubat 2010 Cumartesi
Saat: 13:00-15:00
Yer: Psikoloji İstanbul Danışanlık Eğitim ve Araştırma Merkezi

Olumlu ebeveynlik, yanlış davranışları önlemek ve kendi kurallarınızı çocuğunuza en net ve anlaşılır şekilde öğretmek için ihtiyacınız olan yöntemleri sağlar. Bu workshop'ta olumlu iletişim yöntemlerini kullanmayı öğrenerek çocuğunuzun huzurlu bir ortamda yaratıcı gücünü geliştirme ve çocuğunuz için sağlıklı bir gelişim fırsatı bulacaksınız.

Psikoloji İstanbul Nurturia Grubu aracılığıyla da Psikoloji İstanbul'la temasa geçebilirsiniz.

posted on 27 Ocak 2010 Çarşamba 07:39:40 UTC  #    Yorumlar [8]
# 24 Ocak 2010 Pazar

Blogcu Anne'den Atta Çantası Mim'i gelmiş, kolaymış hemen yazayım dedim. Çantada bir şey yok.

Atta çantası dönemini kapandı. Öyle hazır duran bir çantamız yok artık. Akşam yemeğe dışarı çıktık, Gökhan arabanın buzlarını çözerken, sırt çantama Gökhan'ın cüzdanını, ev anahtarını, biz yemeğin üstüne kahve içersek de Ilgaz sıkılırsa diye bir ince kitap, bir takım kıyafet, bir de benim cep telefonumu koydum (toplam bir cüzdan, bir telefon). Ben bunları hazırlarken Ilgaz salondaki tüm koltukların minderlerini indirmiş tüm kitapları yerlere yaymış keyifle oynuyordu. Yeni topladığım odaya bomba atılmış gibi olmuştu, fazla oyalanmak istemedim, apar topar çıktım, ıslak mendili unutmuştum.

Tüm gün sokaklarda olma gibi uzun bir plan varsa, biraz kuru meyve, elma gibi yiyecekler, belki bir takım daha giysi, belki bir de ince battaniye alırım, peçete niyetine de bir rulo tuvalet kağıdı.

posted on 24 Ocak 2010 Pazar 20:33:16 UTC  #    Yorumlar [8]

Ilgaz 3 yaşında yaklaşırken üçüncü 2 yaş sendromumuzu aşmak üzereyiz. Umarım bu son olur. Nurturia'daki güncellemeler sayesinde bir sürü arkadaşımızın bu bataklığa düşmek üzere (mübalağa) olduğunu fark etmem beni bu vakit darlığında böyle zorlu bir konuyu yazmaya öncelik vermeye itiyor. Hem yazarken belki benim kafamda da oturur, böylece belki bu da bizim son 2 yaş sendromumuz olur?

2 Yaş Sendromu Nedir?

2 yaş sendromu, bebek arkadaşımız sizin bir uydunuz olmaktan çıkıp ayrı bir birey olma yolunda çabalarken çeşitli konularda size toslaması sonucu, sizin paniklemeniz, kontrolü elinizde tutma kaygılarınızla şefkat duygularınızın birbirine karışması, bunun sonucu olarak çocuğun da hala çok ihtiyaç duyduğu kontrolün sizin elinizde olduğunu hissedememesi (güvensizlik hissi) ile size garip gelen davranışlar göstermesi, sizin bu garip davranışları nasıl toparlayacağınızı bilememeniz sonucu bir öyle bir böyle davranmanız yüzünden çocuğun neler olacağını bilme (rutin) ihtiyacının karşılanamaması, bütün bunların sonucu olarak birlikte geçirilen kaliteli zamanların azalması bunun yerini yedirme, içirme, tuvalete götürme  (özbakım) gibi günlük işler geçirilen zamanların çekişmesinin alması, çocuğa yöneltilen olumsuz ifadelerin çoğalması, öncesinde çocuk beyninde kendisini alkış toplayan bir varlık olarak tanımladığı için bunların yerini kötü olanlar almasın diye sizi duymazdan gelmeye çalışması (pişkinlik) , sizin kendinizi daha da çaresiz hissetmeniz...

Çok açıklayıcı oldu değil mi? Araya başka yazıların da gireceği 2 yaş sendromuna bir giriş yapmak istedim sadece. Bir taahhüt olsun ve gerisini getireyim diye. Özetle, çocuklarda 2 yaş sendromu diye bir şey yoktur. Çocuğun büyümesine adapte olamayan ebeveynler vardır. 2 yaş sendromu bir ebeveyn sendromudur ve bence önlenebilir, geçirilebilir. Evet,lütfen geçsin artık.

Not: Lütfen 2 yaş sendromu ile ilgili yazılarınızı yorumlara yazın, ben de ekleyeyim yazıların linklerine.

posted on 24 Ocak 2010 Pazar 13:26:34 UTC  #    Yorumlar [9]
# 22 Ocak 2010 Cuma

Aranızda izleyenler vardır, BBC'nin televizyon ve obezite ilişkisi üzerine bir belgeseli vardı. Televizyon izlediğimiz zamanlarda bir kanalda rastlamıştık.

Yemeklerin televizyon karşısında yenildiğinde tokluk hissinin gelmediği için daha fazla yemek yenilerek obezite riskinin sağlam şekilde arttığını ortaya koyan araştırmaları sunuyordu belgesel. Bir masada sakin sakin 2 dilim pizzayla doyan ergenlik çağındaki kızımız, annesi ile birlikte televizyonun karşısında aynı büyüklükteki pizzanın tamamını yiyiveriyordu bu belgeselde.

Bu akşam bu deneyi Ilgaz üzerinde yaptım, onayladım, TV kesinlikle obezite riskini arttırıyor.

Ilgaz normal kiloda bir çocuktur, hiç tombiş olmadı. En son kontrolünde doktoru göbeğine iltifat ederek, "oo yemeklerimizi güzel yiyoruz" şeklinde Ilgaz'a, kilosunun da yaşına ve boyuna göre çok iyi olduğunu bize ayrı ayrı belirtmişti. Yani fazlası da, eksiği de yoktur. Demek ki Ilgaz bu yediğinden fazla yese şişmanlayacak öyle değil mi? Ilgaz genel olarak akşam yemeklerinde fazla bir şey yemez. Bazen bir yemeği çok beğenir, çok da aç olur, oturur yer, bu durumları ayrı tutuyorum. Ama iki çeşit yemeğin ikisini de bitirecek kadar uzun süre sabredip sofrada oturamaz zaten. Oturduğu süre boyunca da genelde çöplenme şeklinde yer, biraz yemekten yer, salatanın suyunu içer, içinden bir şeyler seçer yer, öbür yemekten isteyip ondan biraz yer, birkaç kaşık yoğurt atar ağzına, hani rakı sofrasındaki mezelerden yer gibi.

Bu aralar "değişiklikler" çok hoşuna gidiyor. O gün her zamankinden farklı ayakkabı giymek gibi. Ben de artık büyüdü, bir "değişiklik" yapalım, DVD izlerken birlikte yemek yiyelim dedim. Bugün Aydo'yla tiyatroya gittiler ve öğlen uykusu uyuyamadı. Böyle günlerde akşam yemekleri pek eğlenceli geçmiyor. Televizyonun karşısına çilingir sofrasını kurdum ve Susam Sokağı DVD'sini açtım.

Ilgaz benim hayret dolu bakışlarımı da fark etmeden, kaşık kaşık çorbasını bitirdi, kasenin dibini sıyırdı. Sonra patates yemeğine geçti, kıymalarını falan da seçmeden tıkır tıkır hepsini yiyordu ki, DVD bitiverdi. Kalktı televizyonu kapattı ve tabaktaki yemeği bitirmedi. Tabakta az patates kalmıştı, eminim DVD bitmemiş olsaydı kalanını da yemiş olacaktı.

Hipnotize olarak yemiş olamaz, çünkü yemeğini kendisi yedi, ben ağzına yedirmedim. Yemeğin tadını mutlaka beğendi, beğenmediği yemeği yemeyecektir. Ama resmen doyduğunu anlayamadı işte. Ilgaz hayatında ilk kez bir şey izleyerek yemek yemiş oldu. Bu değişikliği pek sık yapmayacağız gibi duruyor.

Eğer sizin de veremediğiniz doğum kilolarınız ve televizyon karşısında yeme alışkanlığınız varsa, acil bırakmanızı öneririm. Güzel bir müzik eşliğinde mütevazi bir sofra gibisi yok, döke saça yiyen, sandalyeye inip çıkıp sizi huzursuz eden bir minik arkadaş eşlik etse bile.

posted on 22 Ocak 2010 Cuma 21:00:58 UTC  #    Yorumlar [6]
# 19 Ocak 2010 Salı

Yeni eve taşınınca, Ilgaz'ın odasına yeni bir kanepe ihtiyacı doğdu. Çocukla birlikte oturup kitap okuyabilmek, yanına oturtup giydirebilmek, kabus gördüğünde onun düzenini bozmadan odasında kıvrılıp uyuyabilmek için çocuk odasında kanepe çok kullanışlı oluyor.

Hem ekonomik hem de ufak olduğu için Ikea'daki Klobo kanepeyi seçtik, Ilgaz'ın kanepesi olarak. Ama Ikea'daki kanepelerin çoğunun tersine Klobo'nun kılıfı çıkartılıp yıkanmıyor. Ben de hem yıkanabilmesi için hem de odasına renk katabilmek için kılıf diktirmeye karar verdim. Benim niyetim, kumaşları alıp, evde annemle birlikte biçip teyelleyip terziye sadece dikişlerini çektirmekti. Ama annem ölçü alarak terzide diktirebileceğini iddia etti. Ben de yapma etme, oturtamazlar dedimse de gitmiş terziyle konuşmuş, terzi yaparım demiş, aralarında anlaşmışlar. Ölçüleri koltuğun kurulum talimatındaki resminin üzerine almış. Ortaya gayet başarılı bir sonuç çıktı. Aylardır yeni yıkanmış ütülenmişken bir fotoğraf çekeyim diye beklettikten sonra en sonunda olduğu haliyle yayınlamaya karar verdim.

Kumaşlar da Ikea. Aşağıdaki fotoğrafı Ilgaz çekti (konu mankeni ünlü kedimiz Sabri):

Sonra kanepeyi ters çevirerek arkasındaki iki yandaki cırtlı bölümü göstermek istedim. Gökhan'a arkasını çevirelim dedim. Ilgaz, "ben çevireceğim, ben çevireceğim" diye koştu. Aşağıdaki tablo ortaya çıktı:

Bu da cırtlı bölüm:

Bunlar da annemin aldığı, terzinin başarıyla diktiği ölçüler, diktirmek isterseniz:

posted on 19 Ocak 2010 Salı 14:35:41 UTC  #    Yorumlar [13]
# 17 Ocak 2010 Pazar

Bu güzel hikayemiz de Özge'den Amerika'dan geldi. Orada normal doğum ve sezaryen konusuna nasıl yaklaşıldığını göstermek açısından ayrıca önemli bir örnek. Özge'nin profiline buradan ulaşabilirsiniz.

-----------------------------
O aralar çok yoğundum, doktora tezimi (kimya) yazmaya yavaştan başlamıştım, bir yandan da deneyler devam ediyordu. Bebeğimiz olmasına karar verdikten sonra açıkçası pek üzerinde durmadım, yani hamile kalmak vakit alabiliyor. Ben de zaten tezimi savunurken yeni hamile kalmış olmayı istiyordum, en ideali bu olurdu benim için. Ama öyle olmadı, 2 ay içinde hamile kalmıştım. Evde test yaptım ve ikinci çizgiyi görünce bir tuhaf oldum, inanamadım sanki, ertesi gün kan testi yapılınca kesinleşti miniğin varlığı. Hamileliğimin ilk üç ayı bulantılı geçti, çok da iştahsızdım, sanki hiç geçmeyecek gibi gelmişti bana, ama 4. aydan itibaren bulantılarım geçti ve bir iştah başladı ki sormayın. Gece yarıları kalkıp kahvaltı ediyordum, bir şeyler atıştırıyordum mutlaka.

İlk aylardaki bulantılar dışında hamileliğim rahat geçti. 4 buçuk aylıkken doktora tezimi savundum. Mezuniyetten sonra iş durumumuzdan dolayı başka bir şehire taşındık (Ağustos 2007). Taşınmak çok zordu ama arkadaşlarımızın yardımıyla yeni hayatımıza bir adım attık. Ben part-time hocalık yapıyordum, çalışmak çok iyi geldi, doğum gerçekleşene kadar işime devam ettim.

Beyaz Leke

Hamileliğim sırasında bizi panik yapan durumdan da bahsetmek istiyorum. Cinsiyetini öğrenmek için gittiğimiz randevuda ultrasona girdiğim zaman miniğin kalbinde beyaz bir leke (bright spot) tespit edildi. 'Echogenic cardiac focus' (kalpteki bir kasta kalsiyum fazlasından oluştuğu düşünülüyor, http://www.medfriendly.com/echogeniccardiacfoci.html) diye adlandırılan bu leke down sendromlu çocukların yüzde 15'inde bulunduğu için, genetik testlerimde hiçbir anormallik olmamasına rağmen doktor detaylı ultrason için bizi uzman doktora yönlendirdi. Biraz araştırınca genelde bu lekenin hamileliğin ilerleyen aylarında kaybolduğunu öğrendik. Ben çok endişelenmiştim. Eşim de ailelerimizde hiç down sendromlu biri olmadığını bana hatırlatarak teselli etmeye çalısıyordu. Detaylı ultrasona girince miniğin her bir tarafını ölçtüler ve hiçbir anormallik görmediler. Doktor istersek amniosentez yapabileceğini ama bu durumda 1/300 oranında bebeği kaybetme riskimin olduğunu ve down sendromlu bir bebek dünyaya getirme olasılığımın da bu beyaz lekeden dolayı 1/10.000'den 1/5.000'e çıktığını söyledi. Kendisi amniyosentezi yapmanın gereksiz olduğunu düşündüğünü de belirtti. Biz de amniyosentez riskini almamaya karar verdik. Daha sonra hamileliğimin 8. ayında tekrar ultrasona girmek istedim ve gördük ki bu beyaz leke kaybolmuş. Biz de rahatladık.

Doğum

Gelelim doğum maceramıza. 22 kasım gibi olur demişti doktorum. Ben hamile kalmadan önce de sonra da hep normal doğum istedim. Doğumdan dolayı bir korku da oluşmadı içimde. Ama epidural almayı istedim. 12 kasım sabahı garip bir hisle uyandim. O gün de öğleden sonra misafirlerimiz gelecekti. Aceleyle doktora gittik ve hiçbir açılma olmadığını ve doğuma daha vakit olduğunu söyledi. Annemin sayesinde eve geldiğimde pasta börekler hazırdı. Misafirler geldi, muhabbet, kahkaha yerindeydi. Saat 1 buçuk gibi hafif hafif adet sancısına benzer ağrılar hissetmeye başladım. Kimseye çaktırmıyorum, saat tutayım dedim, 15 dakikada bir olduğunu farkedince inanamadım. "Bebiş geliyooor" dedim içimden.

Bir süre sonra herkese biraz sancım olduğunu söyledim. Herkes gitti. Eşim işten geldi. Gece 10 gibi sancılarım sıklaştı. Doktoru aradık ve "2 dakikada bir sancılanmadan gelme" dedi. Sancımın şiddeti artınca ben gitmek istedim. İyi ki gitmişiz, çünkü odaya girene kadar da bir sürü zaman geçti. Hastane çok soğuktu (Amerika'daki klima olayını anlayamıyorum, kasım ortasında içerisinin sıcak olması gerekmez mi?) Odama geldim, hemen epidural istedim. Sonra biraz rahatladım. Karnım çok açtı ama bana yemek vermediler, yalnızca buz parçaları verdiler. Vakit geçiyordu ama açılmam çok yavaş ilerliyordu. Bebek de tam olması gereken pozisyonda değildi. Beni bir sağa bir sola döndürüp durdular, bu arada bebeğin kalp atışları düştü. Telaş hakimdi. Bana oksijen takviyesi yaptılar. Pozisyonumu değiştirdiler, sonra düzeldi. Diğer odalardaki bütün doğumlar gerçekleşmiş, bir ben kalmıştım. Doktor 13 kasım sabah 11 gibi sezeryan yapacaklarını söyledi. Artık bir an önce bebeğime kavuşmak istediğim için sezaryen olmak zorunda olmasına aldırmadım. Beni ameliyat odasına aldılar, epiduralin dozunu arttırdılar. Ben orada biraz panik oldum ya acı duyarsam diye, doktor da bana güldü.

Mavi örtüyü çektiler, eşimi de yanıma aldılar. Ve 5 dakika içinde içimden çıktığını hissettim. Derin'i gördüm. O kadar uyuşmuştum ki, çok sevinmiştim ama gülüyor muydum emin değilim. Kordon boynuna dolanık çıkmış, o yüzden düşmüş kalp atışları miniğimin. Hemen temizlediler, kundak yapıp koynuma soktular, o an hatırladığım sürekli konuştuğumdu, aslında göz kapaklarımı bile zor tutuyordum ama sürekli konuştum. Ne söylediğimi hatırlamıyorum. Derin de hiç ağlamadı, öyle dinledi anlarmış gibi. Sonra hemen Derin koynumda recovery odasına aldılar, yolda giderken gözlerimin içine baktı sanki görürmüş gibi, hiç sesi çıkmadı. Emzirme denemesi için yardımcı oldu hemşireler. Burada emzirmeyi çok önemsiyorlar, bebeği soyup koynuna koyuyorlar (annem bu arada panik tabii, "ay üşümez mi" diye). Sonrası emzirme denemeleri, minikle uğraşmakla geçti.

Doğumdan Sonrası

Benim de sezeryan sonrasında ağrım oldu. 2 gün sonra yardımla kalkıp kendi başıma yürüyebildim. Derin 1 günlükken yenidoğan sünneti oldu. Doğumdan 3 gün sonra eve geldik ve ağrım azalmıştı. Eve geldiğimde tartıldım ve Derin'in doğum kilosundan daha az kilo verdiğimi gördüm. Moralim çok bozulmuştu. Ama birkaç hafta icinde epey kilo verdim. Bir de ayaklarım feci şişmişti, sanki 100 kiloluk birisinin ayakları gibi ama 2 gün düzeldi. Benim emzirme çalışmalarım pek başarılı olamadı, pompalama çalışmalarıma rağmen sütüm Derin'in ihtiyaçlarına ancak 3 ay yetti.

Doğum öncesi ve sonrasıyla zor bir süreç, ben de normal doğumu yaşamak isterdim, ama elimden gelen bir şey yoktu. En önemlisi Derin'in ve benim sağlıklı olmamızdı. En önemlisi bebeğime sağ salim kavuşmuş olmamızdı. Ah bu öyle bir his ki, zamanla yaşadıkça, paylaştıkça, oğlumu tanıdıkça öyle bir hızla büyüyen bir his ki anlatamam. Sevginin, aşkın ötesinde, çok güçlü bir duygu. Bu yazıyı okuyan bütün anneler lütfen miniklerinizi benim için öpün. Herkese sevgiler...

posted on 17 Ocak 2010 Pazar 13:42:15 UTC  #    Yorumlar [7]
# 15 Ocak 2010 Cuma

Haiti batı yarımkürenin en fakir ülkesi. Nüfusun % 2'si bu depremde ölmüş olabilir. Birlemiş Milletler destek programıyla ayakta duruyorlardı, o çöktü. Hastaneler çöktü. Hapishaneler çöktü, tüm suçlular sokaklarda.

Haiti'ye neden yardım etmeliyiz?

Türkiye'den yardım kampanyası varsa bile biz göremedik.

 

Unicef ya da CARE'e yardım için, Google Checkout ile (Biz buradan Unicef'e yaptık):
http://www.google.com/relief/haitiearthquake/

Save the Children üzerinden kredi kartıyla:
https://secure.savethechildren.org/01/web_e_haiti_earthquake_10?source=hp_fb_haitidonate&WT.ac=hp_fb_haitidonate&dcsref=http://www.savethechildren.org/

posted on 15 Ocak 2010 Cuma 12:00:06 UTC  #    Yorumlar [7]
# 13 Ocak 2010 Çarşamba

Piyasada satılan giysilerin çoğunun çocuklarımız için uygun olmadığını düşünüyorum. Erkek çocuk annesi olarak daha şanslı olduğumu düşünüyorum bu konuda. Erkek çocuk giysileri daha düz, daha ergonomik. Özellikle kız çocuk giysilerinde düşük belli pantalonlar, beli daraltılmış kesimler, lycra'lı üstlere çok sık rastlıyorum. Bunlar rahat mı, gerek var mı?

Ilgaz'ın okulundan ihtiyaç olduğunda kısa süreli giydirmek üzere yelek istiyorlar. Yeleğin modeli tanımlı, önden açılıp kapanacak (rahat giydirilsin), kapşonlu olmayacak (geriye kaçmasın çocuk koştururken, sağa sola takılmasın), çok kalın olmasın. Son derece normal, düz bir iç mekan yeleği. Ne kadar dükkan varsa gezdim bulamadım. Ancak 2 yaşa kadar böyle modeller var. Daha büyükler için tavşanlı kapşonlar, yüksek yakalar, kocaman fermuarlar, bakar bakmaz rahat olmayan yelekler. En sonunda terziye diktirdim. Atanur Hanım neden böyle yelek istediklerini detaylı anlatmış, yurt dışında çocuk giysileri nasıl olmalı diye oluşumlar, konseyler bulunduğundan söz etmişti.

Ben de düşündüm, bir konsey olamayız belki ama, seçimlerimizle daha fazla dikkat edebilir, birbirimize doğru seçimlerde yardımcı olabiliriz. Bunun için Nurturia'da bir grup kurdum. Katılmaya ve paylaşmaya bekliyorum.

Çocuk Giysileri Nasıl Olmalı?

Amerika'da satılan Çin malı çocuk takılarında kadmiyum

posted on 13 Ocak 2010 Çarşamba 18:02:18 UTC  #    Yorumlar [7]
# 12 Ocak 2010 Salı

Ayk, casusluk yapmaktır!

Ne yapayım. Koca bir gün geçiriyor benden ayrı. Kendi kendine de bir şeyler söylüyor konu aralarında ama insan özellikle neşeli gördüğü bir gün istiyor ki, "ee oğlum nasıl geçti günün" diye sorayım hemen anlatsın ortaya karışık bir şeyler.

Bu akşam bir üçkağıtçılık yaptım. Ilgaz'a banyo sonrası, yatak öncesi dedim ki, "Ilgaz Sabri'ye (kötü kedi şerafettine benzeyen sarı bir oyuncak kedi) sor bakalım, bugün okula gitmiş mi?". "Haayır, gitmemiş, ama daha önce gitmiş" dedi. Peki ne yapmış sorsana dedim. Su tekerlekleri ile boya çalışmaları mı istersiniz, kağıdı dolduran daireler, neler neler. Benim sorduklarım kesmedi, kendi de sordu Sabri'ye, nasıl soracaklarını bilemediklerini ağzında yuvarladı, yanıtlarını verdi. Sonra kesmedi, Sabri'yi bıraktı, ellerini parmaklarını oynata oynata kendi yaptıklarını anlattı. Bugün hamurdan yaptığı yılanı (yani snake'i diye ingilizcesini de ekliyor), yarın onun her yerini yeşile boyayacağını, üstüne tutkal sürüp yapıştıracağını, bize göstermek için eve getireceğini, sonra onun ağzıyla anahtarı tutacağını, kafasıyla kapıyı açacağını, yok açmayacağını çünkü onun süs yılanı olduğunu, daha neler neler anlattı.

Bir kere daha sağolasın Sabri.

Bu arada Pratik Anne de Pratik annelik budur serisi başlatmış. Heyecanla bekliyoruz devamını.

posted on 12 Ocak 2010 Salı 22:19:09 UTC  #    Yorumlar [8]
# 11 Ocak 2010 Pazartesi

Associated Press araştırmasına göre, çocuklar için üretilen takılarda toksik olması nedeni ile kurşun kullanımı yasaklanınca, Çin'li üreticiler çözümü daha da zehirli bir metal olan kadmiyum kullanmakta bulmuşlar.

 

Haberin orijinali (ingilizce)

Anadolu ajansının haberi 

 

posted on 11 Ocak 2010 Pazartesi 12:51:25 UTC  #    Yorumlar [6]
# 10 Ocak 2010 Pazar

Nurturia'da yeni soruları takip etmek artık daha kolay. Sorular bölümünün RSS feed'i hazır.

1 - Eğer RSS okuyucu kullanıyorsanız okuyucunuzun adres bölümüne http://www.nurturia.com.tr/questions/rss adresini ekleyerek takip etmeye hemen başlayabilirsiniz.

2 - Bloglarınızda izlediğiniz blogları eklediğiniz bölüme http://www.nurturia.com.tr/questions adresini eklerseniz yeni bir soru sorulduğunda blogunuzda gösterilecektir.

RSS Nedir, Ne İşe Yarar?

Güncelleme: Gruplar bölümünün RSS feed'i de tamamlandı. Gruplar sayfasını ve kendi grubunuzu da RSS'le izleyebilirsiniz.

posted on 10 Ocak 2010 Pazar 10:51:16 UTC  #    Yorumlar [0]
# 08 Ocak 2010 Cuma

Kuyruk sokumu bölgesinde, insanın 4 ayaktan 2 ayağa geçmesi sonucu esnekliğini yitirdiği düşünülen kaynamış omurga kemikleri mevcutmuş. Bu iki kemiğin arası düşme, doğum (sanırım hızlı doğum, iri bebek doğumu gibi doğumlarda) gibi nedenlerle ayrılabiliyor ve bölgede ağrıya yol açıyormuş. Halk arasında kuyruk sokumu kırığı da deniliyor ama aslında bu bir kırık değil.

Doğumdan hemen sonra başladı. Hemşirelere sorduğumda normaldir demişlerdi. Yatarken ağrı hissetmiyordum. Otururken ve özellikle oturduğum yerden kalkarken çok canım yanıyordu. Bana ağrı kesici verdiler. Bir süre geçip de hafiflemeyince yeniden sordum, anlaşıldı ki epizyotomi olduğumu sanıp o yüzden normaldir demişler. Aslında ikisinin karışma ihtimali çok yok, dikişin o kadar ağrıyacağını sanmıyorum, bu sonuçta kemik ağrısı. Doktorumla konuşma imkanım olduğunda, hızlı doğumdan olabileceğini söyledi ve geçer dedi. Sanırım ağrıyı azaltmak için yamuk yumuk oturmaya başladım ve bu defa ağrı daha yaygın bir hale geldi. Ilgaz 3 aylık olduğunda hala çok sıkıntı çekiyordum. Konuyu ingilizce kaynaklardan epey bir araştırdım ve zamanla geçebildiğini, minder, steroid iğnesi, akupunktur gibi şeylerle ağrı tedavisi yapılabileceğini öğrendim. Öte yandan ağrının yavaş da olsa zamanla geçmesi bekleniyor ve ağrıdan başka bir zararı da yok gibi görünüyordu. Gerçekten de gitgide hafifliyordu.

Ben de Ilgaz 2 yaşına gelene kadar, ağrı gerçekten de gitgide azaldığı için doktora gitmedim. Bu zaman zarfında da kalça bölümünde bir oluk olan viscoflex yastığa oturdum. En sonunda artık geçmeyeceğine karar verip, biraz da Gökhan'ın ısrarlarıyla doktora gittim.

Ortopedist doçente sıkıntımı anlattım. Beni muayene edip MR istedi. MR sonucu çıktıktan sonra odasına gittim. Bir de baktım doktor yanına bir doktor arkadaşını daha almış iki doktor beni bekliyorlar. Durum ciddi herhalde diye düşündüm. Sonra doktor dedi ki, MR'ınız tertemiz, ödem falan yok. Ne ödemi olacaktı ki dedim, 2 yıl oldu doğum yapalı. Sonra beni yanındaki diğer doçent arkadaşına teslim etti ve çıktı.

İkinci doktor (bayan doktor) beni yeniden muayene etti. Muayene yer itibariyle biraz rahatsız edici bölgede olduğundan belki de kadın doktor daha uygun gelmiştir dedim. Doktor muayenesini tamamladıktan sonra sevinerek, "Evet, evet, çok bariz. Bu şekilde çok hastam oldu. Bu Koksigodini!" dedi. Ben kadının yüzüne öyle bir baktım ki, ismin garipliğinden rahatsız olduğumu düşünmüş olmalı. Aslında ben wikipedia doktoruyum ya, teşhisdeki heyecana sinirlendim biraz. Evet biliyorum diyemedim. Doğumdan beri ne kadar doktor tanıdık varsa, hiç muayene etmeden rahatlıkla aynı teşhisi koymaktaydı. Ben internetten tüm alternatif tedavileri öğrenmiştim. Hatta akupunktur sertifikalı anestezi uzmanı ablamız görüştüğümüz zamanlarda tedavi de yapmıştı, her birinden sonra birkaç rahat haftayı geçirmiştim. Muayenehaneye girdiğim andan itibaren de ilk olarak "doğumda başladı" ifadesini kullanmış, kuyruk sokumumda ağrı, otururken, oturduğum yerden kalkarken falan diye güzelce tanımlamıştım. Benim bulduklarımdan başka bir tedavi önereceklerinden ve derdime derman bulacaklarından ümidi kesmiştim. Bana steroid iğnesi önereceklerdi ama bunca ay bu ağrıyı çektikten sonra şimdi kortizonlu iğneyi olmak istemiyordum. Çok moralim bozulmuştu.

Sonra iki doktor biraraya geldiler. Aralarında uygun tedavi için fikir alışverişi yapmaya başladılar. İlaç tedavisinde hemfikir görünüyorlardı.

Teşhisi koyan bayan doktor, muayene eden erkek doktora, sen simit sevmezsin ama, ben simidin iyi geleceğini düşünüyorum dedi. Aralarında yarı anlaşılır yarı anlaşılmaz konuştular. Benim çıkarımıma göre bu medikal minder tayfasının bir tarafı düzelteceğim diye, başka bir tarafa bası yaparak orayı bozduğundan söz ediyorlardı. Ben zaten minder kullanıyorum dedim. O sizin kullandığınız gibi değil dediler ama simit değil de visco minder reçete etmeye karar verdiler.

İlaçları okudum, ağrı kesici ve kas gevşeticiydi, 2 haftalık bir tedavi. Ama bunlar ağrı kesici, 2 yıldan sonra geçmediyse etki edecek mi, tedavi edecek mi, etmezse ne olacak dedim. İyileşmeyi hızlandırıcı özelliği olduğunu, tedavi olmazsa iğne düşünülebileceğini, 3 hafta sonra kontrole gitmemi söylediler. Reçete ettikleri yastığı medikal malzeme deposuna sordum, benim kullandığımdan üstün yanı olan bir minder yoktu bu durum için.

İlaçları içerken ağrım kesildiği için tüy gibi oldum, kuyruk sokumumu unutup, temkinli davranmaya ihtiyaç duymadan oturup kalkmaya başladım. Bu arada minderden sıtkım sıyrılmıştı. Hem ilaçların rahatlama etkisiyle, hem de bunca zaman oturdum yeter dedim, kaldırdım attım. Yalnız aynı dönemde, ofiste kullandığım koltuğu iyice aşağı indirdim, artık resmen kaykılarak oturuyorum. Bunun vücudumun her yeri için çok daha rahat olduğunu farkettim. Boynum bükülmüyor, belim ağrımıyor, mouse kullanırken bileğim bükülmüyor. Yalnız karşıdan gelenler beni göremiyorlar.

İlaçları kesince ağrı hafiften tekrar başladı. Bu artacak herhalde yine dedim. Sonra geçenlerde aylardan beri kuyruk sokumumun ağrımadığını farkettim. İşte unutmuşum bile. Artık zaman mı geçirdi, minder mi kötü geliyordu, sandalyenin alçak olması mı yaradı, ilaçlar mı yaradı bilinmez. Ama bir daha da kimse beni minder kullanmaya ikna edemez. Çünkü doğumdan beri ara sıra oturduğum bölgede tahriş yaşıyordum ve bunun sebebini bir türlü bulamıyordum. Sanırım minder yüzünden ağırlığım hep bir bölgeye biniyordu. Minderi bıraktığımdan beri bu konuda hiçbir sıkıntım kalmadı.

Doğumdan sonra kuyruk sokumunuzda ağrı olursa neler yapabilirsiniz:

Hamileyseniz!!! : Eğer normal doğum düşünüyorsanız bu konudan doktorunuza söz edin. Tüm spor yaralanmalarında olduğu gibi :) bu durumda da yaralanmadan hemen sonra yapılabilecek bazı uygulamaların (soğuk uygulaması gibi) çok yararlı olabileceğini okumuştum. Sık görülmese bile hazırlıklı olmuş olursunuz.

  • Ağrı çok yoğunken fazla oturmamaya çalışın. İlk günlerde otururken minder kullanmanız yararlı olabilir. Ama bence uzatmamakta yarar var.
  • Bir-iki hafta sonra hala yoğunsa hemen bir doktora gidin. Emzirirken kullanılmasında sakınca olmayan ilaçlarla sizi müthiş rahatlatabilirler. O sıkışık günlerde çaresi olduğu halde bir de ağrıyla uğraşmanın hiç gereği yok.
  • Düzenli akupunkturun işe yarayacağını düşünüyorum.
posted on 08 Ocak 2010 Cuma 15:24:09 UTC  #    Yorumlar [2]
# 06 Ocak 2010 Çarşamba

Ayk, sana özel yeni yıl olmasıdır!

Bu akşam çam ağacını toplamaya başladım.

- Anne'cim şimdi yeni yıl başlıyomuş, bu ağaç kalsın (ağacın en alt bölümünden söz ediyor, diğerleri kalkmış o kalmış).
- Hadi sayalım o zaman 10'dan geri. 10,9,8,7,6,5,4,3,2,1, sıfııır. Yeni yılınız kutlu olsuun. Hadi öpüşelim (yeni yılı bitirip kaldıracağım ya son parçayı da).
- Şimdi dedemlerden senin için yeni yıl hediyeleri geldi, sadece senin için, çünkü senin yeni yılın bugün.

Babannesi ve dedesi balondan bardağa küçüklü büyüklü o kadar çok çeşit hediye almışlar ki, sanırım diğer insanların da aralarında hediyeleştiklerini farkedemedi. Yeni yılı kendi yeni yılı sandı. Hani doğum günleri kişiye özel ya.

Ben ağacı toplamaya başlamadan önce koltukların minderlerini boşaltmıştı. Oturamıyoruz ya da minderleri koyamıyoruz çünkü koltuklarda hayvanlar yatıyor (öyle ara sıra gelip yatıyorlar bizim koltuklara). Birisinde küçük kedi yatıyormuş efendim, birinde büyük köpek, öbüründe küçük köpek. Arada elimden tutup götürüyor, seviyoruz hayvanları, "hayır anne, tüyleri orada değil ki burada, orası ayağııı" diye düzeltiyor. Yeni yıl muhabbeti başlamadan önce sormuştum:
- Niye gelmiş ki bu hayvanlar bize, kim getirmiş onları evimize acaba, Allahallah? (kıs kıs gülüyor)
- Bize pasta getirmişler. Ama yemekten sonra yememiz için. Köpek çok yorulmuş pasta getirirken. O yüzden yatmış kanepeye. (aralarda her zamanki gibi vurguları, tekrarları da var, ...yorulmuş da o yüzden, pasta getirmiş çünkü...)

Sonra bu pasta olayını yeni yıla bağladı.
- Köpek de yeni yıl pastası getirmiş. Amaa yemekten sonra yememiz için getirmiş (biz hemen onaylıyoruz annemle). Doğru için getirmiş köpek, yemekten sonra için getirmesi doğru yaaani. Yarın da babamın doğum günü için bu ağacı süsleriz.

Ağacın kaldırılması, yeni yıl değil doğum günü olduğundan evin balonlarla süslenmesi konusunda anlaştık. Son zamanlarda pek bir konuda anlaşamıyorduk ama şeker Ilgaz'ımız sanırım yavaş yavaş geri geliyor. Gelsin çok özledik. Aslında şeker kısmın da bir yere gittiği yoktu da, bizim kafalar dağınık olduğundan bir köşede saklanıyordu sanırım. Kendimizi ufaktan toparlayınca o da tekrar efendi yarısını çağırmaya karar verdi. Bu konuyu ayrı ayrı, uzun uzun yazmak lazım. Yarın akşam o unutsa bile balonları şişirsem mi acaba?

Akşam ara ara söyledi senin yeni yılın diye, ben de saydım 10'dan geriye, o da geldi "Yenni Yıııl" deyip şap diye öptü yanağımdan. Güzel numara değil mi?

Not: Nurturia'da uzun zamandır çok heyecanlandığım Anı Defteri özelliği de yakında aktif olacak. Doğum anılarından, Ayk Budur'lara kısa-uzun güzel hikayeleri Nurturia'da da yazabileceğiz.

posted on 06 Ocak 2010 Çarşamba 22:07:32 UTC  #    Yorumlar [3]
# 05 Ocak 2010 Salı

"İngiltere’de yapılan bir araştırmada erkek çocukların dörtte birinden fazlasının, kızlarınsa yedide birinin, etraflarındaki yetişkinlerin konuşmalarını anlamalarını zorlaştıran televizyon sesi yüzünden konuşma güçlüğü çektiği açıklandı."

Haberin tamamını mutlaka okuyun

posted on 05 Ocak 2010 Salı 08:37:20 UTC  #    Yorumlar [4]
# 02 Ocak 2010 Cumartesi

Nurturia'da üye sayısı, üyeler ararası arkadaşlıklar ve haberleşme (güncellemelere yorumlar ve özel mesajlaşma aktif), yardımlaşma hızla artıyor. Biz de sizlerin önerileri ve ihtiyaçlarınız doğrultusunda geliştirmeye devam ediyoruz. Bu arada Nurturia'da çok güzel gruplar kuruldu. Bu gruplardan seçmeler:

Bebeklerimize ne yemekler yapalım?
Çocuk Kitapları, Dergileri
Çocuklu ev düzenleme sanatı
Gelişime katkıda bulunacak aktiviteler..
Hamileler grubu
İkiz Anneleri
İndirim fırsatları
Kıpır anneler ve cocuklarının etkinlik rehberi grubu..
Pozitif Doğum Hikâyeleri
Sadece Babalar
Uyku Sorunları

Bölgesel, yaş grubuna göre gruplar yanında ortak sıkıntılar ya da ilgi alanlarına yönelik gruplar da revaçta. Gruplardaki hareketlenme ile artan ihtiyaçları karşılamak üzere gruplardaki bazı özelliklere öncelik verdik.

Gruplarda Yeni Özellikler:

  • Soru soran ya da soru yanıtlayan üyelerimiz e-posta ile uyarı mekanizmasını fark etmişlerdir. Benzer bir mekanizmayı gruplar için kurduk. Artık (tercihinize bağlı olarak) yöneticisi olduğunuz grupta yeni konu açıldığında, ya da sizin tarafınızdan açılan veya yanıt yazdığınız konuya yeni yanıt geldiğinde e-posta ile haberdar ediliyorsunuz.
  • Grubunuza simge resim yükleyebiliyorsunuz. Bazı grup yöneticilerimiz bu özelliği fark ederek gruplarını özelleştirdiler bile.

Nurturia Hakkında Güzel Yazılar:

Bu arada Nurturia hakkında birçok blogda çok güzel yazılar yazıldı. Nurturia hakkında yazı yazan, bloglarında logo koyan ve link veren herkese destekleri için çok teşekkür ediyoruz. Bizim rastladığımız yazılar (atladıklarımız varsa lütfen kusura bakmayın, yorumlara ekler ya da mail atarsanız çok seviniriz):

http://www.webrazzi.com/2009/12/29/cocuklu-aileler-icin-sosyal-ag-ve-mikro-blog-platformu-nurturia/
http://blogcuanne.com/2009/12/21/pozitif-dogum-hikayeleri-grubu-nurturiada/
http://hulyanintunasi.blogspot.com/2009/12/nurturialastramadklarmzdan-msnz.html
http://sheenaninbebegi.blogspot.com/2009/11/nurturia.html
http://ilkhikayemiz.blogspot.com/2009/11/nurturiaya-uye-oldum.html
http://www.cocuklacocuk.com/secme-postlar/
http://ozguranne.blogspot.com/2009/11/nurturiaya-katldnz-m.html
http://babayizbiz.wordpress.com/2009/10/30/nurturia/   

posted on 02 Ocak 2010 Cumartesi 19:51:43 UTC  #    Yorumlar [0]
# 01 Ocak 2010 Cuma

Doğumdan Sonra Hayat Var mı Dizisinde:
Doğumdan Sonra Hayat Var mı? 
Doğumdan Sonra Hayat - Uyku
Doğumdan Sonra Hayat - Alışveriş
Doğumdan Sonra Hayat - Yardım İhtiyacı

Bebek Bakımı Nedir? Nasıl Öğrenilir?

Hamileliğinizde bebek bakımı denilen şeyin çerçevesi çok geniş görünüyor olabilir. Bir sürü konu arasında neyi okuyacağınızı da şaşırmış olabilirsiniz.

Bebek Bakımı ile ilgili 4 Not
1 - Aslında anne-babalık adım adım öğrenilen bir zanaat bence. Her dönem önünüzde farklı zorluklar vardır ve genelde bir sorunla uğraşırken bir sonrakine çok fazla konsantre olamazsınız. Benim önerim aynı araç kullanırken olduğu gibi, çok önünüze değil, görüş alanınızdaki daha ileri noktalara geniş açıyla bakmaya çalışmanız olur. Mesela biz katı gıdalara geçişte ya da tuvalet eğitiminde ilk 6 ayın verdiği güvenle hallederiz şeklinde bir rahatlık göstermeyip, sadece sıkıntılı görünen konuları araştırmak yerine o dönem gelmeden önce biraz daha derinlemesine araştırma yapmış olsaydık işimiz çok daha kolay olurdu.
2 - Bilgilerin güncelliği önemlidir. Eski bilgi ille de yanlış demek değildir. Ama yine de okuduğunuz bir kaynakta aklınıza yatmayan bir şeyler varsa yeni bir kaynaktan kontrol edebilirsiniz.
3 - Doktorlar ve kaynaklar farklı ekoller izlerler. Bir ekolün, doktorun, ya da metodolojinin bir konudaki önerisi size en doğrusu geliyorsa, o kaynağın tüm önerileri en doğrusudur anlamına gelmeyebilir. Bir kaynağın fanatiği olmamanızı, alıcılarınızı her zaman açık tutmanızı öneririm. Değişkenlikler sizi endişelendirmesin. Bilgiye ulaşmak, farklı kaynakları değerlendirmek, sakin ve serinkanlı bir tutum ve kendi şartlarınızı iyi değerlendirmek sizi doğru yola götürecektir.
4 - Zaman zaman bir kitapta okuduğunuz aklınıza da yatan öneriyi uygulamaya geçirmekte zorlanabilirsiniz. Kitaplarda tüm değişken şartlar çok detaylı bir şekilde tanımlanamayabilir. Hemen kitaplardaki gibi olmuyormuş diye bilgileri rafa kaldırıp alaylı usüle dönmeyin. Ana fikre hakim olup, durumu iyileştirmek için doğru zamanı kollayın. Kısa vadede çok kurtarıcı gözüken bir kısa yol sizi zamanla çok sıkıntıya sokabilir. Çok katı bir tutum da sizi strese sokabilir. Ebeveynlik bir denge sporudur.

Yuvarlak cümlelerden sonra gelelim işinize yarayacak bilgilere. Hamilelikte öğrenilmesi gereken konuların bir listesini aşağıda bulabilirsiniz. Bunların bazılarına belki de ihtiyaç olmayacak. Ama "aman Allah korusun yaklaşımı" yerine önceden fikir sahibi olmanız, hazırlık yapmanız, hem koruyucu olacak ya da başınıza geldiğinde erken farketmeniz ile zorlanmadan sıkıntıyı atlatmanıza yarayacaktır.

Hamilelikte Fikir Edinilmesi Gereken 13 Konu
1 - Emzirme: Süt üretilme ve salınma mekanizması, sütün yapısı ve içeriği, doğru emzirme şekli, emziren annenin beslenmesi, farklı emzirme pozisyonları, çatlaklar, sütün sağılması gerekli durumlar, sütün sağılması ve saklanması, göğüs şişlikleri, mastit. (Anne sütü kategorisindeki yazılara da göz atın), emzirme döneminde yapılmaması gerekenler (alınmaması gereken ilaçlar, biberon verilmemesi, su verilmemesi gibi)
2 - Alt Değiştirme: Alt değiştirme ürünleri, dikkat edilmesi gerekenler, yenidoğan kakası, çiş ve kaka yapma sıklıkları.
3 - Aşı ve vitamin takviyeleri
4 - Erkek bebekse yenidoğan sünneti
5 - Yenidoğan sarılığı
6 - Yenidoğanda ateş
7 - Yenidoğan algıları: neleri görür, duyar, anlar..
8 - Yenidoğan'ın uykusu, gece gündüz kavramı
9 - Bebeğin banyosu: Bunu herkes farklı yapmaktadır ve aslında bebeği yıkamak oldukça kolaydır. Kendinize bir stil belirlemeniz iyi olur. Esas olan üşür, su yutar diye bebeği yıkamaktan korkmamaktır.
10 - Uygun ortam şartları: Isı, ışık, ses gibi (örneğin fazla ısıtmamak, gece karanlıkta uyutmak, gündüz uykularında çok fazla sessizliğe alıştırmamak gibi)
11 - Bebeğin güvenliği (örnek: uygun uyku ortamı, ABÖS, araba koltuğu)
12 - Bebek ne zaman dışarı çıkartılabilir? (doğumdan itibaren)
13 - Yenidoğan kontrolleri

Bazı hastanelerde bu konularla ilgili çok güzel kitapçıklar, broşürler bulunuyor. Popüler hastanelerin çocuk ve kadın doğum bölümlerine bir uğrayabilirsiniz. Eşiniz ve doğumdan sonra yanınızda bulunacak kimselerin de bu bilgileri okumasını sağlayın. Öğrenin, kendinize güvenin ve destek alın.

Nurturia'da herkes birbirine destek oluyor. Siz de hamileliğiniz, doğum ve bebeğinizin bakımı ile ilgili takıldığınız her şeyi sorarak aynı yollardan geçmiş anne ve babalardan yardım alabilirsiniz.

posted on 01 Ocak 2010 Cuma 12:39:06 UTC  #    Yorumlar [2]