# 28 Şubat 2010 Pazar

"İngiltere'de büyük tartışmalara neden olan kızamık, kızamıkçık, kabakulak aşısının otizme neden olduğunu ileri süren araştırma geri çekildi. Araştırmayı yapan doktorların meslekten men edilmesi söz konusu.

Lancet tıp dergisi, kızamık-kızamıkçık-kabakulak (KKK) aşısı ile otizm arasında bağlantı olduğunu ileri süren araştırmayı geri çektiğini açıkladı. "

Devamı

İngilizcesi

posted on 28 Şubat 2010 Pazar 14:58:20 UTC  #    Yorumlar [1]
# 25 Şubat 2010 Perşembe

Dün tesadüfen hamileyken 39,5 ateşle gittiğim kulak burun boğazcıya gittim. Bana o zaman da bazı doğal besinlerden önermişti ve ben hamile olduğum için böyle yaptığını düşünmüştüm. Baktım bu defa başka besinler de eklemiş listesine:

Tavuk Çorbası
Tavuk çorbasının gripte özellikle iyi geldiği, bağışıklığı güçlendirdiği düşünülüyor halk arasında. Hastalara neredeyse tüm ülkelerde tavuk çorbası verilmesi tesadüf olmasa gerek. Ben şu şekilde yapıyorum:

Malzemeler: Bütün tavuk (derisi ve kemikleriyle), 1 büyük patates, 2 havuç, yarım limon, 1 büyük soğan, 1 yumurta sarısı, tel şehriye (orta büyüklükteki tencereye 2 çorba kaşığı), tuz, sarımsak (tercihe göre)

Yapılışı: Tavuğu patates, havuç ve soğanla birlikte düdüklüde haşlayın. Tavuk etlerinin bir kısmını ne çok ince ne çok büyük didikleyin. Sebzeleri tuzlayıp limon sıkıp  yiyin. Soğanı sevmiyorsanız atın. Tavuk suyuna didiklenmiş tavukları ve 2 çorba kaşığı dolusu şehriyeyi atın. Tercihe göre sarımsağı ince doğrayıp ekleyin. Yumurta sarısını limon suyuyla çırpın, şehriyeler yumuşadığında, tavuğun suyundan alıp yumurta sarısına karıştırarak ekleyip yumurtayı ılıştırdıktan sonra (kesilmesin diye), karışımı ağır ağır tencereye ekleyin. Bir taşım kaynatın. Şifa olsun.

Zencefilli, Ballı Limonata
Rendelenmiş limon kabuklarını balla (1 yaşın altına bal önerilmiyor) ovun, üzerine ılık su ekleyin, süzün. Limon suyunu sıkıp ekleyin. İçine zencefil rendeleyip ılık ılık içirin. Zencefili fazla kaçırırsanız acı olacak ve çocuğunuz içmeyecektir, kararında bırakmak lazım.

Ayva Tatlısı
Ayva tatlısının özellikle koyu jölesi öksürüğe iyi geliyormuş. Elimin altında tarif yok ama, jölesinden tam olarak yararlanmak için ayvaları haşlayacağınız suda önceden çekirdek ve kabuklarını kaynatmanız gerektiğini biliyorum (reçel de böyle yapılıyor), asıl kıvamı çekirdekler veriyor. Bir de ayva tatlısını yaparken çok ağır ateşte pişirmeye dikkat ederseniz daha iyi kızardığını biliyorum. (cocukla.cocuk'dan tarif: http://www.cocuklacocuk.com/ayva-tatlisi)

Grip, Nezle ve Empati
Orta kulak iltihabı - yine
Çocuklarda Grip ve Nezle - Öksürük Çayı

posted on 25 Şubat 2010 Perşembe 13:57:42 UTC  #    Yorumlar [13]
# 20 Şubat 2010 Cumartesi

Grip, nezle, soğuk algınlığı, herhangisinden olduysak artık herkesle beraber biz de hastayız şimdi. Bu akşam üzeri kafamı kaldıramaz hale gelip de yattığım 3 saatlik kötü uykudan şakaklarım ağrıdan çatlar, burnum tıkalı ama akmaz, kulağım çıtırdar, gözlerimi açamaz halde kalktım. Akşamı zor geçirdim, Ilgaz'ı banyoya sokmadan önce iki aspirin içip, buharlı bir banyo yapayım dedim. Ne kadar iyi geldiğini anlatamam. Ilgaz'ı da yanakları al al olana kadar tuttuk ısınmış banyoda. Hem kendi halimden yola çıkarak, "eskiden" hastayken kendime nasıl baktığımı hatırlayarak da gripli çocuklara nasıl daha iyi yardımcı olabileceğimizi yazayım dedim unutmadan.

  • Hergün mutlaka bol buharlı banyo yaptırmak lazım. Banyoya sokmadan önce kettle kapağı açık çalıştırılabilir banyoda. Duşakabin varsa buharı içeride tutma konusunda başarılı. Ben kendim için bir tasa sıcak suya viks de koydum ama küçük çocuklara kullanılmıyor. Çocuğa banyodan önce sıcak ıhlamur, sonrasında da su verilebilir bol bol. Banyo sırasında okyanus suyu, serum fizyolojik sıkılabilir burnuna. Küvet varsa yarıya kadar doldurulur, çocuk ağzına burnuna kaçırarak sularla oynayıp rahatlarken burnu da açılır.
  • Okyanus suyu ya da serum fizyolojiği bir seferde hızlı bir şekilde sıkmak çok rahatsız ediyor insanı. Çocuğun bu işlemden kaçmasını normal karşılamak lazım. Ama hızlı sıkınca daha iyi etki ediyor o da bir gerçek.
  • Sıkarken başı biraz geriye yatırmak lazım. Dik işe yaramıyor.
  • İnsan bazen sabah çok kötü kalkıyor. Ben geçen sabah hiç konuşamıyordum. Uyanınca hemen ılık ıhlamur, ada çayı, bol bol su vermek iyi olur. Burnu kulağı açılsın diye kucağınıza oturtup ılık bir şey içirirken kitap okuyabilirsiniz alt değiştirme, üst giydirme gibi aksiyonlara girişmeden önce. Rahatlayınca bunları yapmak daha kolay olacaktır.
  • İnsan hastayken burnu tıkanırsa koku alamıyor. Özellikle sevdiği yiyecekler tatsız geliyor, bu şekilde yemek istemiyor insan sevdiği şeyleri. Tarçınlı, karanfil gibi kokulu şeylerin tadı biraz daha iyi geliyor. Meyve istiyor bir de insanın canı.

Bu Kitubi de olmasa işim gücüm hayıflanmak olacak ama hiç değilse yazınca hem içimi döküyorum, hem de işe yarar belki diye avunuyorum.

posted on 20 Şubat 2010 Cumartesi 20:35:07 UTC  #    Yorumlar [13]
# 17 Şubat 2010 Çarşamba

Psikoloji İstanbul Nurturia üyelerine özel dışarıdan katılıma kapalı ikinci bir seminer düzenliyor. Workshop'ta çocukların özellikle de 0-3 yaş döneminde yaşadıkları öfke ve ağlama nöbetleri ile ilgili farkındalıklarımızı arttırmak ve onlara bu konuda nasıl yardımcı olabileceğimizi öğrenmek hedefleniyor. Eğitim soru-cevaplarla tartışma ortamında olacak. Katılım 20 kişi ile sınırlı. 

0-3 Yaş Döneminde Öfke Nöbeti ve Ağlamalar
Uzm. Psk. Nilüfer Devecigil

Ebeveyn olarak çocuklarımızın  zor duyguları ile başa çıkmakta zorlanıyoruz. Bu workshopta bu duygu ve davranışların içimizde uyandırdıklarına bakacak ve bu anlarda çocuklarımıza nasıl yardımcı olacağımızı konuşacağız.

Tarih: 27 Şubat 2010 Cumartesi
Saat: 13:00-15:00
Yer: Psikoloji İstanbul Danışmanlık Eğitim ve Araştırma Merkezi (Şişli)
Katılım: 20 kişi ile sınırlıdır.
Ücret: 25 TL

Kayıt ve daha ayrıntılı bilgi için:
Psikoloji İstanbul Workshop "0-3 Yaş Döneminde Öfke Nöbeti ve Ağlamalar"

posted on 17 Şubat 2010 Çarşamba 19:38:14 UTC  #    Yorumlar [3]

Kullandığım hazır blog altyapısı Dasblog'un azizliği yüzünden yorumlar yayınlanmıyor zaman zaman. Siz yorumu yazmaya başladığınız anda, bir güvenlik kodu atanıyor ve eğer yorumu yazmanız zaman aldıysa, güvenlik kodunun süresi geçiyor. Siz "yorumu kaydet" dediğinizde, aslında sayfanın altında Dasblog size yeni güvenlik kodunu girmenizi söylüyor ama sizi sayfanın başına götürdüğü için siz bunu farketmiyorsunuz.

Yorumlarınızın kazaya uğramaması için lütfen yorum yazdıktan sonra, sayfanın altına inerek yorumunuzun yayınlanmış olup olmadığını kontrol edebilir misiniz? Yorumlara moderasyon yapmadığım için hemen yayınlanmış olması gerekir. Eğer yeni bir güvenlik kodu atanmışsa zaten yazdığınız metin text editör'ünün içinde duruyor ve yeni güvenlik kodu da yazıyor olur, güvenlik kodunu girdiğinizde yorum yayınlanacaktır.

Bu durumun epeydir farkındayım, benim bile bunu bilmeme rağmen arada farketmeden yayınlayamadığım yorumlarım oldu. Hatta bunu düzeltmek için bir süre önce Dasblog'un yeni versiyonunu yükledik ama bu sorun düzelmedi. Nurturia'ya ayırdığımız kaynaklardan tüketmemek için bu sorunun çözümünü bir süre daha ertelemek durumundayım.

Bu yazıyı da, Nurturia aracılığı ile Zeynep'in bir süre önce Kitubi'ye bu yüzden yorum bırakmaktan vazgeçtiğini öğrenmem üzerine yazmaya karar verdim (kahroldum). Bu sorun yüzünden yorum kaybım olduğunun farkındayım ama boyutunu kestirememişim.

Bugüne kadar yorumları kaybolan herkesten özür diliyor ve uçan yorumların tamamen bu nedenden olduğunun altını çizmek istiyorum. Kitubi'de her yorum bizim için çok değerli ve bugüne kadar spam'ler dışında tek bir yorum silmedim.

Güncelleme: Yazının peşine gelen tepkiler mefta yorumlarımızın çokça olduğunu gösteriyor. Durumun bu ciddiyette olduğunu farkedememişim. Yorumları uçan herkesten teker teker özür diliyor ve yeni uzun yorumlarınızı bekliyorum efendim. Güvenlik kodunun expire olma süresinin uzatılabildiğini tespit ettik. En azından süreyi uzatarak durumu iyileştirmiş olacağız. Eğer daha önceki yorumlarda özellikle söylemek istediğiniz ama içinizde kalan bir şeyler varsa özellikle bekliyoruz :)

posted on 17 Şubat 2010 Çarşamba 12:43:16 UTC  #    Yorumlar [4]
# 16 Şubat 2010 Salı

Bu çocuk bana bir şey mi anlatmaya çalışıyor?

2 yaş dönemi iletişim açısından zor bir yaş dönemi. Çocuk az konuşuyorsa kendisini iyi ifade edemeyebilir, iyi konuşuyorsa da onu gözümüzde biraz "büyütüyor" olabiliriz (bu yazıya başladıktan sonra geçen yazıya Eylem'in yorumu geldi, hepimiz ayrı ayrı yanı şeyleri yaşıyoruz diye düşündüm bir kez daha). Ama aynı zamanda bebekliğine göre sizden ve çevresinden çok daha fazla şey bekler durumdadır, kendi tercihleri olsun ister. Sonuç olarak bu yaş döneminde, belki de her yaş döneminde, çocuğun hareketlerinin bize ilk düşündürdüğünden farklı anlamları olabilir. Sıkıntısının ne olduğunu daha iyi anlayabilmek için de bazı kalıplardan sıyrılmaya çalışmak gerekiyor. Bu kalıpların başında "huysuz" geliyor.

Huysuz çocuk
"Bugün huysuz"
"Uyumadı o yüzden huysuz"
"Benim çocuğum huysuz, seninki melek"
"Çok huysuzluk yaptı"

Huysuzluk aslında fazla genel bir ifade. Kendinizi düşünün, mesela ben karnım açsa daha kolay sinirlenirim. Kötü bir haber aldıysam canım sıkkın olur. İstediğim bir şey olmamışsa hayal kırıklığına uğramış hissederim. Hayatımda henüz çözümü belli olmayan bir sorun varsa huzursuz olabilirim. Beni bir şey korkutuyorsa kendimi güvensiz hissedebilirim. Bir yakınım beklediğim saatte gelmediyse endişeli olabilirim.

İlle de genellenecekse, bütün bu saydıklarım ve aklıma gelmeyen diğerleri, moralimin bozuk olduğu, keyifsiz olduğum söylenebilir. Çocuğun huysuz olduğunu düşünmek bana sakıncalı geliyor. Çünkü "huysuz" bir niteliği, "morali bozuk" bir duygu durumunu ifade ediyor. "Huysuz" bir kişilik özelliği gibi kullanılıyor, "morali bozuk" daha çok dış etkenlerden kaynaklı geliyor kulağa.

Çocuk kendisini çok farklı nedenlerden dolayı kötü hissedebilir. Bebekken çocuğun modunu çok fazla etkileyen açlık, uykusuzluk gibi etkenler daha büyük çocuklar için daha az olsa da hala geçerli. Bunun yanında aynı yetişkinler gibi dış faktörler çocuğun moralinin bozulmasına neden olabiliyor. Hatta tek başına, ona bakan yetişkinin moralinin bozuk olmasından kaynaklı moral bozukluğu da olabiliyor. Eğer bu moral bozukluğu geniş bir zamana yayılmışsa, aşağıdaki durumlar ortaya çıkabiliyor.

Çocuğunuzun moralinin bozuk olduğunda dair emareler:

  • Uzlaşılmaz olabilir (2 yaşçıların genel özelliği olduğundan, 2 yaş sendromu deyip geçiliyor olabilir). Bazen bir şeye itiraz eder, onu yaparsınız başka bir şey bulur, onu halledersiniz bir şey daha bulur. Sanki size gıcık olduğu için sorun çıkartıyormuş gibi hissedebilirsiniz. Kendimiz böyle hissettiğimizde bunu "çatacak yer arıyorum" şeklinde ifade ederiz.
  • Alıngan ve kötümser olabilir. İşler istediği gibi gitmediğinde tersliklere karşı toleransı az olur. Hemen içli içli ağlamaya başlayabilir. Sizden bir şey isterken otomatik olarak bunu yapmayacağınızı varsayan bir üslupla (direk ağlayarak ya da şımararak) isteyebilir ve sizin de bu isteme şekli üzerine yapmak hiç içinizden gelmeyebilir. Ilgaz bir ara bunu sıkça yapıyordu ve biz kendimizi ilk sorgulamaya başladığımızda, çok kuralcı olduğumuzu, çocuğun istediklerini çok fazla reddettiğimiz için çocuk umutsuz bir şekilde istiyor diye yorumlamış ve çok üzülmüştük. Jetonumuz geç düşmüştü. Bazen sizden henüz istememiş olduğu bir şey için de bile ağlayabilir. Mesela ben Ilgaz'dan önce uyanmışsam, "ama ben senin yanında yatacaktım aaann-neee neee-deeen kalk-tın" diye vurgulu vurgulu ağlardı. İç parçalayıcı tabi.
  • Daha sık kabus görebilir (tek başına kabus morali bozuk anlamına gelmeyebilir, mesela yatmadan önce TV izlemesi de bu etkiyi yapabilir)
  • İştahı etkilenebilir, giydirmek, tuvalete götürmek, uykuya yatırmak, banyoya sokmak, banyodan çıkartmak, özetle ona yaptırmak zorunda olduğunuz şeyleri yapmakta zorluk çıkartabilir.

Çocuğunuzun moralinin bozuk olması hayatınızı güçleştirebilir:

  • Hasta ya da uykusuz olduğu zamanlara çok benzediği için, çocuğun hastalandığını anlayamayabilirsiniz. Huysuzluk yapıyor diye bütün akşam boğuşursunuz, yatırırsınız gece ateşi çıkar, tüh hasta oluyormuş çocuk, anlayamadım diye üzülürsünüz.
  • Eğer onunla boğuşmak sizi sinirlendirirse, kendinizi sakinleştiremezseniz, bu yedirme içirme, soyma, vs. işleri bütün zamanınızı kaplayabilir. O zaman birlikte iyi zaman geçirememeye başlarsınız. Bu sizi birbirinizden uzaklaştırır ve hepinizin moralinin daha da bozulmasına yol açar. Hem bunaltıcı zamanlar artmış, hem de eğlenceli zamanlar azalmıştır. Özellikle yatırmak güçleşmiş ve o yattıktan sonra size temizlenecek bir savaş alanı kalmışsa, kendinize ayırdığınız zamanda azalacak, dinlenemediğiniz için işler daha da sarpa saracaktır.

Çocuğun moralini düzeltmek için neler yapabilirsiniz?

  • Öncelikle huysuz, yaramaz, ya da bazı kibar insanların dediği gibi "aşırı hareketli" bir çocuğunuz olduğunu düşünmekten vazgeçin. Bu durum çocuğunuzun bir karakter özelliği değil, sadece içinde bulunduğu bir duygu durumu. Morali bozuk, düzelecek.
  • Bunu fark (ya da kabul) ettiğinizde muhtemelen duyacağınız ilk duygu suçluluk olacaktır. "Benim yüzümden böyle oldu". Bu duyguyu hemen kovalayın. Olumlu düşünmeye çalışın, "oh, çocuğum düzelecek". Belki bunu atlatınca duygusal olarak biraz daha güçlenecek, büyüyecek.
  • Moralinin bozuk olma nedenini kestirebiliyor musunuz? Düzeltebiliyorsanız en hızlı çözüm bu olacaktır. Düzeltilebilecek bir şey değilse de hemen moralinizi bozmayın. Şartlarımızı değiştiremeyebiliriz, ama şartların bizim davranışlarımızda yaptığı olumsuz etkileri azaltabiliriz. Çocuklar sanki şartlardan çok bizim davranışlarımızdan etkileniyor gibiler.
  • Morali bozuk diye huyuna gitmeye çalışmak işleri ters teptirebilir. Normalde tolerans göstermediğiniz bir şeye tolerans gösterirsiniz, buna da olumsuz tepki alırsanız, yaranamıyorum gibi hissederek daha kötü davranabilirsiniz. Ya da sizi toleranslı görerek, bakalım sınırlarımızı biraz test edelim diye daha zorlayıcı davranabilir. Biz çocuğu çok bunalttık diye kemerleri gevşetme moduna geçmiştik ve yalnız bizi değil, okuldaki öğretmenleri de test etmeye niyetlenmişti. Kurallarınız çocuğun yaşına göre katı kaldıysa yumuşatılabilir elbette.
  • Çocuğunuzun morali bozuksa, onunla ilgilenmek zor olduğundan ona önyargılı yaklaşmanıza yol açabilir. Şimdi yemeği vereceğim yemeyecek, üstünü giyinmeyecek gibi. Bu önyargıyı üzerinizden atıp birlikte geçirdiğiniz zamanın tadını çıkarmaya çalışın. Siz onunlayken her şeyi unutup keyif almaya başladıkça, onun da canını sıkan şeylerin üzerinde fazla durmamaya başladığını farkedeceksiniz.
  • Bunu kaç ayrı konu için önerdim bilmiyorum ama, bol bol dışarı çıkartın, temiz hava almasını ve hareket etmesini sağlayın.
  • Müzik çalın, birlikte tepinin dans edin.
  • Fış fış kayıkçı gibi, fiziksel temas, hareket, göz teması ve müzik içeren oyunlar oynayın.
  • Canının sıkıldığını hissettiğinizde onu anladığınızı belli edin, ona bunu "hay allah, yanıma mı yatmak istemiştin" şeklinde ifade edin. Ama ona acımayın. Tüh vahlar, yavrum benim zavalllıcık'lar onun da kendisini "Küçük Emrah" moduna bağlamasına yol açabilir. Bunun yerine "ne yapalım yavrum hayat böyle, gel biz hoplamamıza bakalım" tarzı bir yaklaşım daha uygun olacaktır. Aslında buna bir çeşit dikkat dağıtma da diyebiliriz ama "ben ne diyorum, bu kadın ne diyor" şeklinde bir etki bırakması pek iyi olmaz. "Canım sıkkın olursa, anneme, babama giderim, beni anlarlar, içimi açar, neşemi yerine getirirler" etkisi daha iyi olur :)
posted on 16 Şubat 2010 Salı 20:58:52 UTC  #    Yorumlar [9]

"International Journal of Obesity dergisinde yayımlanan, 3 yaşındaki 12 bin çocuk arasında yapılan araştırmaya göre, tam gün büyük anneleri tarafından bakılan çocukların aşırı kilolu olma riski yüzde 34 daha fazla..."

Haberin tamamı için

posted on 16 Şubat 2010 Salı 07:15:40 UTC  #    Yorumlar [7]
# 15 Şubat 2010 Pazartesi

Cumartesi günü Ilgaz'ın doğum gününü Psikoloji İstanbul'un Nurturia üyelerine özel olarak düzenlemiş olduğu workshop'ta ebeveynlik becerilerimizi geliştirerek değerlendirdik Gökhan'la birlikte. Bu seminerde öğrendiklerimizi uygulamamız ona verebileceğimiz en iyi hediyelerden biri olacak.

Bir ateşli doğum günü daha
Ilgaz bir kış bebeği olarak, 3. yaş gününü de ateşlenerek geçirdi. Bir gün öncesinde Aydo'da onun için hazırlanmış partide, önce uykudan yeni kalkmış olduğu için durgun olduğunu düşünüp, sonra anne, anne diye oyunu bırakıp yanıma gelmek istemesini özlediğine bağladıktan sonra, evde yere yatma eğilimini de gördüğümde artık 3 senelik bir anne olarak gece yattıktan sonra ateşinin çıkacağına bahse girebilir hale gelmiştim.

Bu defa ateş konusunda çok daha sakindik. Gece yarısı soyup ılık banyolara falan sokma gibi yorucu-gerici önlemlere girmedim. Akşam ateş düşürücü vermek için ateşini kontrol ederek bizim yatacağımız saate kadar beklemeye niyetliydim ama 24 civarında içi yanmış bir şekilde kalkıp su içince, o sırada vereyim dedim. Yine ertesi gün de halsiz görünmediği için 38 dolaylarında gezinen ateşini düşürmedim. Bitki çaylarını zaten her zaman severek içer. Ihlamurlu, ada çaylı öksürük kokteyllerini dayadık. İştahı olmadığını bildiğim için bu defa şifa yiyecekleri pişirmekle uğraşıp yedireceğim diye ne onu, ne kendimi yordum. Bu zamana kadar geçirdiğimiz en efendi ateşli günlerden birkaçı oldu. Öğlene doğru uykudan önce ateş düşürücüsünü vermenin uygun olduğunu babaannesiyle konuşup, babaanne ve dedesine teslim edip çıktık. O gece de bir kez daha ateş düşürücü verdik ve iki kez terden ıslanmış pijamalarını değiştirdik, su verip yatırdık. Pazar günü ateşi düşmüştü.

Geniş kapsamlı bir doğum günü partisi organize etmemiş olmamın da stratejik bir hareket olduğunu farkettim böylece. Cumartesi günü seminerden dönünce aile içinde mum üfletmek ve pastalı yanaklarından doya doya öpmek için eve yakın bir pastaneden pasta sipariş ettik. Pastacı da mum getirmeyi unutunca, yandaki tablo ortaya çıktı.

Psikoloji İstanbul Nurturia Üyelerine Özel Olumlu Ebevenlik Becerileri Semineri
Seminer anne-baba sayısı alışılmadık şekilde homojen dağılmış süper katılımcıların da katkısıyla son derece interaktif geçti. Sevilay Hanım (Kahveci) ve Tolga Bey (Erdoğan) bize küçük oyunlar bile hazırlamışlardı, detaylarını vermeyeyim, bir sonraki grupta benzerleri uygulanacak olursa sürprizini kaçırmayalım.  Dinlediklerimden beni özellikle etkileyenler:

  • Çocukları motive ederken doğuştan gelen özelliklerini değil, çabalarını vurgulamalı (bu makaleleri de okumanızı öneririm bu konuda)
  • Çocuğun başaracağı şeyler adımlara bölünmeli ve çocuk uzaklardaki hedefe değil, bir sonraki adıma motive edilmeli
  • Ödül ve ceza yönteminin etkisizliği ve karakter gelişiminde olumsuz etkileri tartışıldı. Kitaplarda, kaynaklarda ödül-ceza olduğu da belirtilmeden o kadar çok ödül-ceza öneriliyor ki, bu  konu üzerinde durulması beni ayrıca memnun etti. Farkında olmadan uyguladığımız "ödül-ceza"lar hakkında bir tartışma başlatsak süper olur.
  • Bir anne'nin sorusu üzerine, öfke duymanın ya da öfkeli olmamızın belli olmasının kötü olmadığı ortaya çıktı. Örneğin, çocuğunuz sizin yüzünüze vuruyorsa, öfkelenmeniz son derece normaldir ve kendimizi ne kadar zorlasak da yüzümüz öfkelendiğimizi belli edebilir. "Öfke en doğal insan duygularından birisi sonuçta" dedi Tolga Bey. Düşündüm, çocuğun birinin yüzüne vurduğunda, onun öfkeleneceğini de bilmesi gerekiyor. "Ama eğer öfkelendiğiniz için siz de çocuğa bir tane patlatıyorsanız bu sorundur" dedi.
  • Seanslarda anne-babaların kendi sorunlarını farkedip, çözümü üzerinde düşünebilmeleri çok önemliymiş. Aile içindeki doğal ahengi bozmadan, anne-baba'nın robotik hareket etmesine yol açacak dikte öneriler getirmemeye çalışıyorlarmış. Bence bu pedagog seçerken çok önemli bir kriter olmalı.
  • Aile büyüklerinin çocuğa karşı hoşgörülü yaklaşımlarının, sürekli birarada yaşanmadığı ya da aşırıya kaçılmadığı durumlarda çocuk için rahatlatıcı, bunaldığında başvuracağı güvenli bir rahatlama (belki bir çeşit terapi :)) çemberi sunabileceği üzerinde duruldu. Bu yaklaşım çok hoşuma gitti. Benim kendi çocuğuma gayet katı olabildiğim bir konuda, ablam yeğenimle ilgili beni uyarmak zorunda kalıyorsa, ve bu tüm anneanne, babaanne, dede, teyze, hala... tayfası için geçerliyse, belki de bunu doğanın onlara biçtiği gerekli bir rol olarak düşünmeli, biraz rahatlamalıyız. Bırakın, anneanne karıştırılmasından rahatsız değilse, onun evindeyken onun çekmecelerini karıştırsın, en azından siz o müdahele etmeden etmeyin dediler.

Bana çok iyi geldi. Katılanlar yorumlarını bu gruba yazabilirler. Katılmayanlar da Psikoloji İstanbul'a grup aracılığı ile ulaşabilir ve sonraki seminerleri takip edebilirler.

(Seminerden fotoğrafları bana ulaştığında grupta yayınlayacağım)

posted on 15 Şubat 2010 Pazartesi 13:34:09 UTC  #    Yorumlar [12]
# 13 Şubat 2010 Cumartesi

 

posted on 13 Şubat 2010 Cumartesi 16:55:52 UTC  #    Yorumlar [10]
# 09 Şubat 2010 Salı

Bu yazı, Ilgaz'ın anaokulu Aydo Çocukevi yöneticisi, Viyana Üniversitesi mezunu pedagog, Dr. Atanur Mert'e ait. Anne Kalbi Dergisi Kış 2010 sayısında yayınlandı. Kendisinin izniyle yayınlıyorum.

Yazıyı okurken, yalnızca "çocuğa odayı toplatmak" gözüyle okumayın. Yazının içinde mekan düzenlemenin önemini, çocuğa zorunlu şeyleri dikte etmeden söylemenin en güzel yolunu, onun çabalarına saygı duymayı ve bunu ifade etmeyi, sorumluluk kazandırmayı, sınırları belirlemeyi, kararlara katılmasını sağlamayı, doğal sonuçları ile öğretmeyi, söylenmenin azarlamanın olumsuz etkilerini (ve etkisizliğini), övgünün nasıl yapılmasının uygun olduğunu ve belki saymadığım ya da okurken ayırt etmediğim bir sürü ebeveynlik becerisini bir konuya sığdırmış Atanur Hanım. Vakit ayırıp dikkatlice tekrar tekrar okumanızı öneririm.
--------------------------------------------------------------

ÇOCUK ODASINDA KARGAŞA

Çocuklar kargaşayı kısa sürede yaratırlar; fakat iş toplamaya gelince, bu hiç hoşlarına gitmez.Böylesi durumlarda anne-babalar, ya bir süre görmezden gelirler, ya da çocuklarının dağıttıklarını toplamak için onların ardından sürekli dolaşıp durur, söylenirler.

Bunlar yanlış yöntemler. Çocuklar yaptıklarının sonuçlarını taşımayı, sonuçlardan dersler çıkarmayı öğrenmelidirler. Ortalığı karmakarışık hale getirince, yeniden düzenlenmesi, oyuncaklarını dağıtan çocuğun üstlenmesi gereken bir sonuçtur.

Çocuk odasının düzenli kalabilmesi için birkaç öneri:

Çocuğun düzeni sağlayabilmesi için bir düzen sistemine gereksinimi var.
Farklı oyuncakların yerleştirilebilmesi için raf ve çekmecelerin yanı sıra kutular da işe yarar. Kutuları satın alabileceğiniz gibi, uygun büyüklükte, sağlam koliler kullanarak kendiniz de hoş oyuncak kapları üretebilirsiniz. Koliler, sevimli desenli, yapışkanlı duvar kağıtları ile kaplanarak güzelleştirilebilir ve daha sağlam bir hale getirilebilir. Çocuğunuzla birlikte yaparsanız, birlikte bir şeyler yaratmanın güzelliğini de yaşamış olursunuz. Yine çocuğunuzla birlikte oyuncakları sınıflandırıp uygun kutulara, raflara yerleştirebilirsiniz. Her şeyin kendine ait bir yerinin olması, çocuğun aradığını kolayca bulmasını sağlar; düzen duygusunun yerleşmesine yardımcı olur. Oyuncaklar kutulara rastgele konursa, bir kutuyu boşalttığında farklı oyuncaklarla karşılaşacağı için ilgisi dağılabilir ve aynı oyuncakla oynama süresi kısalabilir. Çocuğunuzu, ancak bir oyunu bitirip oyuncaklarını kaldırdıktan sonra diğer oyuna başlamaya alıştırın. Tabii bazen anlamlı bir oyun kurabilmek için farklı kutulardan, raflardan oyuncaklar gerekebilir.

Çocuğunuzla birlikte kararlar alın.
Doğum günleri, yılbaşı, derken yakınlarınızın diğer zamanlarda getirdiği hediyeler ve sizin rastgele aldıklarınız da eklenince, oyuncak miktarı, çocuğun üstbakışını kaybedebileceği kadar artar. Oyuncakların çok fazla olduğunu düşünüyorsanız, çocuğunuzla birlikte karar vererek, bir kısmını ortalıktan kaldırın. Bu tür düzenlemeleri tam da çocuğunuzla bir gerginlik yaşarken yapmayın. Hele çocuğunuzu cezalandırmak için ise hiç yapmayın. Yeterli bir süre geçtikten sonra (yine çocuğunuzla konuşarak) kaldırdıklarınızı ortaya çıkarıp, başka oyuncakları kaldırın.

Çocuğunuzdan yapabileceğinin üzerinde şeyler talep etmeyin.
Çok karışık durumda olan bir oda için, “Odanı topla!”, “Oyuncaklarını topla!” gibi talimatlar, çocuktan “fazla şey talep etmek” olabilir. Biz yetişkinler bile, evimiz çok karışıksa, nereden başlayacağımızı bilemeyebiliriz ve başlamak içimizden hiç gelmez.

Çocuğa, yapması gerekenleri küçük parçalara bölerek ve mümkün olduğunca somutlaştırarak söyleyin: “Önce artan temiz kağıtları, tutkalı ve makası yerine koyalım; sonra yere dökülen parçaları çöp sepetine atalım.”, “Arabaları kutusuna/rafa yerleştirelim.”, “Şimdi de tahta blokları ayıklayıp kutusuna koyalım.” gibi. Eğer çok fazla kargaşa varsa, “Tahta blokları ben toplayayım, sen de arabaları kaldır.” diyebilirsiniz. Sesinizde pazarlık tonu olmasın.

Çocuktan bir şeyi mutlaka yapmasını isterken, “Yapar mısın?”, “Koyar mısın?” gibi nezaket formülasyonları kullanırsanız, çocuk bunu kendine seçenekler sunulmuş gibi değerlendirip, istemediğiniz şıkkı seçebilir. “Yap!”, “Koy!” gibi ifadeler de otoriter talimatlar olduğu için, bu tarzı da tercih etmeyin. Onun yerine, (siz yapmayacaksanız da) “Yapalım.”, “Koyalım.” formülasyonunu kullanın. Çocuğunuzla konuşurken, beden diliniz ve ses tonunuz, birine bir şey söylediğiniz sırada o kişinin istediğinizi hemen yapacağını bildiğiniz zamanlardaki gibi olsun. Yani sesinizden çaresizlik, yakınma, şikayet, soru tonlaması (Yapalım mı?!) okunmasın. Sakin ve kendinizden emin bir tonda konuşun, ama buyurgan bir tonda değil.

Düzenlilik uğruna hemen, her şeyi ortadan kaldırmayın.
Çocuğunuz uzun uzun uğraşıp, güzel bir hayvanat bahçesi kurmuş olabilir. “Bunlar kalsın, yemekten sonra oynamaya devam edeceğim.” veya, “Dursun, babam gelince göstereceğim.” dediğinde, (eğer oyuncaklar çok fazla ayak altında değilse) bırakın oldukları yerde kalsınlar. Hatta bir öneri gelmeden de, kurulmuş oyuna beğeniyle bakıp, “Çok güzel olmuş; bir süre dursun, ben de seyredeyim.” diyebilirsiniz.

Sonuçları hissettirin.
Çocuklar, yol açtıkları kargaşanın sonuçlarını hissetmeliler ki davranışlarını buna göre düzenleyebilsinler. Bu yöntem, sürekli, “Eşyalarını topla!” söylenmelerinden etkilidir. Örneğin, bahçede arkadaşlarıyla top oynayacak, fakat topunu bulamıyor. Siz onun yerine topunu arasanız, yanlış davranışının sonucunu yaşamamış olur. “Gördün mü, bulamıyoruz işte. Keşke yerine koymuş olsaydın.” gibi (yumuşak bir tonla da olsa) söylenmek yanlıştır. Bırakın, çocuğunuz sadece yaptığının sonucunu yaşasın. Sonuç: o gün topsuz kalmak.

Çocuğunuza, davranışlarının sonucu ile doğrudan ilgili olmayan cezalar vermeyin.
“Eğer oyuncaklarını toplamazsan sana bir ay boyunca oyuncak almıyoruz!”.

Azarlamak, söylenmek, ve (çoğunlukla da yerine getirilmeyen) tehditler, işe yaramayan problem çözüm yöntemleridir. Bunlar, sorunları çözmediği gibi, çocukla ilişkimizi de bozar; çocukta sorumluluk duygusunun yerleşip güçlenmesini engeller.

Çocuğunuzu övün.
 

Çocuğunuza övgü sözleri söyleyin; başkalarının yanında methetmekten de çekinmeyin. Bunu yaparken “sahici” olun. Yani, övgüye konu olan şey sahiden yaşanmış olsun ve ses tonunuz gerçek ve içten bir övgüde nasılsa, öyle olsun. Örneğin, çocuğunuz odasını topladığında; yüzünüz, gözleriniz ve sesinizde sahici beğeni ışıltılarıyla onu övün. Ayrıca, oturup onunla bir oyun oynarsanız iyi olur. Çocuğunuz, yaptığınızı, “Sen odanı toplarsan, bende seninle oynarım.” gibi algılamasın. Odasını topladığı için çok mutlusunuz; mutlu olduğunuz için de canınız oyun oynamak istiyor.

Dr. Atanur Mert

posted on 09 Şubat 2010 Salı 21:40:37 UTC  #    Yorumlar [9]

Şu ana kadar aldığım en değişik Mim'i yanıtlıyorum. Sorular tema dışı olmakla birlikte Özgüranne'nin Anne'si hazırlamış olduğundan bir annelik karışmış olaya diye yanıtlıyor ve Ela'nın anneannesine saygılarımı sunuyorum :)

Kurallar:

  • Mimi gönderen bloga link veriyorsunuz.
  • Üç kişiyi mimliyorsunuz ve mimlediğiniz kişinin bloguna not bırakıyorsunuz. ("Ortaya bıraktım, isteyen alsın." demiyorsunuz.) Ayrıca olabildiğince bu konuda mimlenmemiş blogları seçmek için özen gösteriyoruz.
  • Mimlediğiniz blogların da linkini veriyorsunuz.

Sorular:

  1. Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?
  2. Seçim barajı kaldırılsın mı? Neden?
  3. Adayların belirlenmesinde nasıl bir yöntem uygulansın?
  4. Yargı bağımsızlığı sizin için ne anlam taşıyor?
  5. Beşinci soruyu siz belirlemek durumunda olsaydınız neyi öğrenmek isterdiniz?

1 - Aslında milletvekilinin dokunulmazlığı falan olsun istemiyorum. Ama dokunulmazlık olmazsa abuk sabuk davalarla işini gücünü yapamaz olurlar. Ama dokunulmazlık olunca da insanlar suçlarından arınmak için milletvekili oluyorlar. O zaman yargı hızlansın, milletvekilleri de abuk subuk suçlarından yargılansın. Tabi Özgür Anne'nin dediği gibi kürsü dokunulmazlığı korunmalı. Bir de bu durum tek taraflı olmamalı. Milletvekillerinin bir takım konularda dokunamama durumu da olması lazım. Mesela milletvekili kendi icraatları hakkında yazılanlara, söylenenlere karşı mahkeme açamamalı. Basın mensubu da işini yaparken açılan davalar yüzünden işini yapamaz durumda.

2 - Direk kaldırılsın. Oy verirken insanlar bir de barajı hesaplamasın, rahat oy versin. Sonra bir süre tanınsın, isteyen parti birleşsin, tekrar seçim yapılsın. Ya da oy verilirken 1., 2., 3. seçenek belirtsin insanlar, ağırlıklı ortalama hesaplansın. Partiler de, oy verenler de gerçek güçlerini öğrensin.

3 - Ben özelleştirme ve devletin küçültülmesi taraftarıyım. Bizde sivil çok güçsüz, devlet çok güçlü. Devlet denilen şeyde kaynaklar azaltılsa, sadece ülke yönetecek olanlarla sınırlansa, etki alanı azaltılsa, o zaman fırsatçılar aday olmayacak, daha idealist tiplere yer açılacaktır.

4 - Ben evin en küçüğüyüm. Ben küçükken babam bazı seneler kasaba sucuk yaptırırdı. O sucuklar kuruması için asılır, sonra yenirdi. Bir sene bu sucuklardan bir tanesi alttan ısırılmış. Biri geldi "Damla sen mi yaptın?" dedi. "Hayır "dedim. Öyle bir atmosfer oluştu ki, niyese benim yaptığım ama söylemediğim gibi bir kanı oluştu.  Annem dedi ki, "Damla sen git odana, doğruyu söylediğinde geri gelirsin, yalan sevmiyoruz". Gittim yatağa yattım, ranzanın alt katına, üst katın suntasına bakarak ne küfür biliyorsam sallıyorum içimden, pisler, eşşekler, boklar, kakalar, salaklar ..." Sonra babam, Evren ablam, Elif ablam geldiler yanıma. Babam çok tatlı bir sesle, "hadi kızım doğruyu söyle de gel içeri kızmayacağız" dedi. Ben de "tamam" dedim. "Ben yemedim" diye ekledim ama ben tamam der demez Damla doğruyu söyledi diye öyle şamata kopardılar ki duyulmadı ve konu kapatıldı. Bu olay benim içime işledi. Seneler sonra büyüdüğümde, bir gün sucuk ortadayken, "kim yemişti o ulen sucuğu, siz benim hakkımı yediniz" dedim. Ablam, "e-he e-he, biz yemiştik, sen küçüksün, sana çok kızmazlar diye sesimizi çıkarmadık" dedi :)

Yargı tarafsız olmazsa, bir kere suçlu dışarıda kalır, sonra suçsuz içeride kalır, ki içeride olanın dışarıda olsa ne iş yapacağına bağlı olarak, olayın hangi boyutunun daha zarar verici olduğu da tartışılır. En önemlisi, insanların yargıya güvenmeyerek, kendi sorunlarını kendilerinin çözmeye niyetlenmeleridir ki, o zaman kimse adaletten söz edemez. Kan gövdeyi götürür.

5 - Bölgesel doktor, öğretmen ihtiyaçları nasıl çözülür?

Başka bölge insanlarına zorunlu hizmet yaptırmak için harcadığımız kaynakları, neden bölge insanını doktor öğretmen yetiştirmek için kullanmıyoruz. Burslu okuttuğumuz bölge çocuklarına zorunlu hizmet koyabiliriz. Belki de bazı bölgelerin gelişmesi, bazılarının işine gelmiyor.

Mimliyorum: asliberry, primarima, annevebebisi

posted on 09 Şubat 2010 Salı 13:15:18 UTC  #    Yorumlar [3]
# 07 Şubat 2010 Pazar

Çocuğun 2 yaş döneminde bireyselleşip, benmerkezcilleşmesinden kaynaklı 2 yaş sendromu denilen değişimler:

  • Her şeye "benim" demesi, paylaşmaması
  • Her şeyi "ben" yapacağım demesi
  • Sınırları daha fazla zorlaması, sizi daha az dinlemesi

Bir de aslında her yaş döneminde görülebilen ve belki 2 yaş döneminde sadece daha kolay ortaya çıkabilen bazı durumlar var:

  • Başka çocukları ya da büyükleri ısırması, onlara vurması (en çok eşya paylaşımı sırasında yaşandığından, paylaşma sorunu ile karışabiliyor)
  • Çeşitli vesilelerle sorun çıkarması, özellikle özbakım dedikleri, anne-babanın önemsediği konularda. Üstünü giymeme, yemeğini yememe, tuvaletini söylememe ya da götürmek istediğinizde gitmeme.
  • Genel halinin hasta ya da uykusuz dönemlerde olduğu gibi olması huysuzluk yapması.
  • Her şeye itiraz etmesi, örneğin sizden henüz istememiş olduğu bir şey için bile "bu bardağı istememiştim" şeklinde içli içli ağlaması.
  • Duymazdan gelmesi, sizi umursamıyor gözükmesi.

Özellikle hayatınızda fazladan strese yol açan bir takım gelişmeler yaşanıyorsa hemen 2 yaş sendromu deyip geçmeyin. Hayatınızı ve davranışlarınızı etkileyen faktörleri, çocuğunuzun davranışlarını ve sizin ona karşı tutumunuzu gözden geçirin.

"2 yaş sendromu bu mu acaba?" diye düşündüğümüz ilk iki sıkıntılı dönemini ufak tefek tavır değişiklikleriyle "kolay geçirdik" şeklinde atlatmıştık. İlki 20 ay civarında, ikincisi tam yaş günü dönemindeydi. Sonuncu ve esaslı sendromumuz şöyle ortaya çıktı:

Taşınma aslında onu değil bizi etkilemişti
Taşınmadan önce Ilgaz bir okulda oyun grubuna giderdi. Yatılı bakıcımız vardı. Akşam işten dönünce Ilgaz yatana kadar onunla meşguldük. Hafta sonları Gökhan'ın zaman zaman çalışması gerekse de Ilgaz odaklı yaşar, bir yere gitmemiz gerekiyorsa onu da paket gibi her yere taşırdık. Taşınmadan yaklaşık 1 ay önce tuvalet eğitimine başladık (taşınmanın daha geç ve aynı semt içinde olmasını planlıyorduk). Son bir-iki hafta kazalar azalmıştı. Taşınma öncesi biraz ani şekilde yatılı bakıcımızla yolları ayırdık.

Taşınma sonrası 2 ay kadar babannesi ve dedesi baktı. Bu sürede anaokuluna gitmedi. İlk taşındığımızda çişini söylemeyi bıraktı, sonra biz sadece ıslattıklarını değiştirip, konunun takibini yapmayı bıraktık ve 2-3 gün içinde yeniden söylemeye başladı. Yoğun bir şekilde uğraştığımız projemizin açılışını hızlandırmaya çalışıyorduk bir yandan. Gökhan hafta sonları bölünmeden çalışabilmek için evden uzaklaşıyordu. Taşınmadan sonra haftalarca alışveriş ve yerleşme ile uğraştık. Ilgaz bir gün "tatilde İkea'ya mı gideceğiz anne" diye sordu.

Uzun görüşmeler sonrası bulduğumuz okul taşınıyordu
Ben öğle aralarında bölgedeki yuvaları geziyordum. Bir yuvada karar kıldık. Ilgaz'ı başlattık. Sabah babası bırakıyordu okula, yolunun üstündeydi, akşam benim çıkış saatimde servis getiriyordu. İkimiz de fiziksel ve zihinsel olarak oldukça yorgunduk. Gökhan hafta sonları evde yokken Ilgaz'la tek başıma ilgilenmek, alışveriş ve evle ilgili her şeyi halletmek zordu. Ilgaz'a karşı daha sabırsızdım. Okula ilk başladığında çiş kazaları oldu. Okuldan normal olduğunu söylüyorlardı. Sonra bir kaka kazası oldu. Ben bunun normal olmadığını düşündüm çünkü Ilgaz kakasını 18 aylıktan beri çok doğal bir şekilde tuvalete yapıyordu. Okuldan görüşme için randevu istedim. Biz görüşmeyi ayarlayana kadar kaza durumu ortadan kalktı (belki de sadece daha sıkı takip ediyorlardı). Okula başlayalı 1,5 ay olmuştu. Genel durumu görüşmek için randevu istediğimde biz de sizi arayacaktık dediler. Meğer okulun taşınma durumu ortaya çıkmış, yakında başka bir okul tutulmuş, bunu görüşeceklermiş. İster çekmeköydeki şubemizde, ister yeni okulda devam edin, bulunduğumuz okula dönme ihtimalimiz de var dediler. Gökhan da ben de beynimizden vurulmuşa dönmüştük. Neyseki okul seçerken görüştüğümüz ve iyi referans aldığımız bir okul daha vardı. Seçim yapmakta da zorlanmıştık başta. Bu okulu özellikle konumu ve kocaman bahçesi için tercih etmiştik. Bu avantaj ortadan kalkarsa taşınma gibi bir telaş içinde olmayan diğer okula geçirmek çok daha uygun olacaktı.

Yeni okulu ve tekrarlayan tuvalet kazaları
Ilgaz yeni okuluna başladı. İlk 2-3 hafta okulda her şey yolunda görünüyordu, sanki bu değişiklik daha iyi olmuştu. Islak çamaşır sayısı çoktu ama yeni ortam, bozulması normal, düzelir diye düşünüyorduk. Sonra bir gün okul yöneticisi telefonda, "yalnız çişini sorulmadan söylemiyor" dedi. Kaka kazası da olunca görüşmeye gittik. Bize bu tür durumların çocuğun duygusal sıkıntılarından kaynaklandığını söyledi (kendisi pedagog). Evde bir sorun tetiklermiş. Ben taşınma sonrası yaşadığımızı ve nasıl çözdüğümüzü anlattım. Ilgaz'ın genel olarak iyi olmakla birlikte, bazen hırçın davranabildiğini ve zaman zaman düşünceli olduğunu söyledi. Tüm bu değişiklikler olsa bile, Ilgaz'ın tuvalet eğitimi almış bir çocuk olduğunu, bu yüzden tuvalet konusunun vurgulanmaması gerektiğini, çişini uzun süre tutmasının uygun olmadığı için takip edilmesi gerektiğini söyledi. "Projenizden yoğunluğunuzdan kaynaklı olabilir, sorun ortadan kalkınca, çişini yeniden söylemeye başlar, altında yatan sorunu bulun" dedi. 

Ilgaz'ımıza ne oldu?
Ilgaz'la ilgili bir sorun vardı. Bu iyi verilememiş bir tuvalet eğitimi sorunu değil de, çocuğun mutsuz ve stresli olduğunun göstergesi ise çok önemli bir sorundu. Bu gerçek anlamda ilk kez başımıza geliyordu. Daha önceki okullarda da, bakıcımızın gözünde de Ilgaz, "her şeye süper hızlı adapte olan, neşeli, uslu, sorun çıkarmayan" bir "minik adam" dı (bir önceki okuldan kendi telaşları da işin içine girince yeterli bilgi akmadı belki diye düşünüyorum). Şimdi uslu oğlumuz tanımadığımız çocukların, insanların yanında okula sorunlu bir çocuk olarak başlamıştı. Biz o ana kadar bu tür durumların, ya ciddi sorunlardan, ya da ebeveynlerin yanlış davranışlarından ortaya çıktığını düşünürdük (hala da öyle düşünüyoruz).  Bizim moral bozukluğumuzla Ilgaz'ın genel tutumu da hızla bozuldu. Artık hafta içi birlikte oynamaya bile vakit kalmıyordu. Çıkardığı zorluklarla ancak günlük bakımını halledebiliyorduk. Bu yazdıklarımı o zaman bu bilinçle farkında değildik.

Işıldayan Anne-Babalar
Kaka kazaları sıklaştı. Sanırım internette alt ıslatma ve tuvalet eğitimi ile ilgili tüm türkçe ve ingilizce içeriği okudum. Ertesi gün doğum öncesi eğitimlerimizden beri tanıdığımız bir pedagoga gittik. Pedagoga yukarıdakileri okul yöneticisinin görüşü ile birlikte anlattık. O da bize bir başarı çizelgesi önerdi. Sadece evdeki zamanlar için Ilgaz'ın tüm gün yaptığı olumlu şeyler için çıkartmalar verecektik. Önerisi benim internette bulabildiklerimle örtüşüyordu. Ilgaz da çıkartmalara bayılırdı. Hepimiz moralimiz iyi bir şekilde oradan çıktık. Hemen çıkartmaları ayarlayıp ne yapacağımızı ona anlattık. İlk gün çok iyiydi, 2-3 kez çişini söyledi. Akşama doğru söylediği halde yetişemedi, buna çok morali bozuldu. Hafta sonunun kalanında kelimenin tam anlamıyla dağıttı. Hırçınlıkları devam ediyordu. Akşam okuldan almaya gittiğimde o gün kakasını yapmış olduğuyla ilgili olarak görüşürken kendimi önceki gece çok alkol almış ve ayılamamış gibi hissediyordum. Uzun bir konuşmanın özeti, "bırakın bu işleri, çocuğun derdini bulun" dedi. Bir de anne-baba olarak bizim "ışıldamamızdan" söz etti. Bu sorunlardan önceki halimi ve sonraki halimi düşündüm. Eskiden parlak bir yıldızsam, en son sönmüş volkan gibiydim. İşin kötüsü altında yatan en önemli neden de, "Ilgaz'ın bizim yüzümüzden mutsuz olduğu düşüncesi" gibi duruyordu. O akşam ben okul yöneticisiyle konuşurken Ilgaz da okuldan en son ayrılan ve o gün kakasını yaptığını gayet iyi bilen bir çocuk olarak dağılmış görünüyordu. Muhtemelen o da benim için aynı şeyi düşünüyordu. O akşam sonuncu 2 yaş sendromumuzun dip noktasıydı.

Gökhan'la kendi davranışlarımızı gözden geçirmeye başladık. Hem kendimize, hem birbirimize karşı çok ağır konuştuk. Bünyeyi suçluluk duygusu sardı (çocuğuna karşı duyulan suçluluk duygusundan daha ağır bir duygu yok sanırım, büyük konuşmayayım). Çocuğa karşı davranışlarımız hiç uygun değildi. Kendimizi çok zorlamaya, otomatik tepkilerimizi sorgulamaya ve değiştirmeye çalışmaya başladık.

Bir dönem fazladan ilgiye ihtiyaç duyması sonucu, Ilgaz bir süre uygunsuz davranmıştı. Bizim anne-baba davranışlarımız Ilgaz uygun davranışlar gösterdiği zamanlarda çok uygunken, uygunsuz davrandığı zamanlarda hangi davranışın uygun olduğunu bilmiyorduk. Buna bir de kontrolünü kaybetmenin paniği eklenince işler iyice beter olmuştu.

Okuyanları strese sokmamak için son durumu özetlemem gerekirse, çişini artık okulda da evde de takip etmeyi bıraktık. Kaka kazası olmadı uzun zamandır. Çişini eğer bir işe çok konsantre olduysa, ya da akşama doğru yoruldukça geciktiriyor. Bu da zamanla azalacak diye düşünüyorum ve dert etmek istemiyorum. Çünkü zaten baştan dert etmemeyi başarabilseydim, çıkış yolunu görebilseydim böyle olmayacaktı. Son durumda biz oğlumla artık çok güzel vakit geçirebiliyoruz, bu sorunların öncesindeki durumumuzdan daha iyi iletişim kurabiliyoruz. Hala gün içinde babasından ya da benden ekstra ilgi bekler gözüktüğünde ya da bir şey için mızırdandığında hafif stres hissedip, bir an önce daha az yoğun bir hayata kavuşmak için alternatif yollar düşünürken buluyorum kendimi. Ya da birbirimizin davranışlarını eleştiriyoruz o yattıktan sonra. Okulla görüşmelere devam ediyoruz.

Sizi daha fazla hikayeyle boğmamak için takip eden yazılarda hem kendi öz-eleştirilerimiz, hem de okul yöneticisinin yönlendirmeleriyle iyileşme döneminde öğrendiklerimizi kronolojik sıraya sokmadan yazacağım. Çocuğun çeşitli davranışlarının farklı anlamları, demokratik, ödül-ceza, molalar gibi farklı disiplin yaklaşımlarının pratikte sorun çıkartan yanları, yoğun zamanlara dair öneriler, tuvalet eğitimi ve alt ıslatma ile ilgili görüşlerim gibi konuları elimden geldiğince kısa ve derli toplu paylaşmaya çalışacağım bu kategori altında.

Önerilerinizi ve tecrübelerinizi yorum ve yazılarınızda bekliyorum.

Hatırlatma: Doktor, pedagog değilim. 2 yaş sendromu ya da çocuk disiplini üzerine uzun araştırmalar yapmadım. Yazdıklarım tamamen kişisel görüşlerim ve tecrübelerimden ibarettir. Farklı sorunlarda farklı yaklaşımlar gerekebilir.

posted on 07 Şubat 2010 Pazar 14:27:04 UTC  #    Yorumlar [14]
# 04 Şubat 2010 Perşembe

Şuna bakın hele,  bu bebeler 10 dakika içinde parçalarına ayıracaklar!

posted on 04 Şubat 2010 Perşembe 15:27:16 UTC  #    Yorumlar [6]
# 03 Şubat 2010 Çarşamba

Çocuklarda reddedilmenin IQ'yu düşürdüğünü ortaya koyan bir araştırma ile ilgili yazmıştım: Çocuklarda reddedilmek IQ'yu düşürüyor

Yeni bir araştırma ile çocuklarının yaşıtları tarafından reddedilebiliyor olabileceği ortaya konmuş. Reddedilen çocuklar, karşılarındaki kişilerin sözsüz ifadelerini (mimik, vücut dili gibi) okumakta zorlanıyor ya da okuyabilseler bile bunlara uygun şekilde tepki veremiyorlarmış.

"İnsanların bir numaralı ihtiyacı diğer insanlar tarafından beğenilmektir,"  "Fakat çocuklarımız kendi mahallelerinde birer yabancı gibiler." Toplum içinde nasıl davranmak gerektiğini anlamıyorlar ve hataları genellikle bilinçli değil," demiş Richard Lavoie isimli çocuk sosyal davranış uzmanı.

Çocuklar uygunsuz davranış gösterdiğinde onları azarlamak yerine, aynı hijyen ya da benzer konulardaki yaklaşımımızla eğitici olmamız öneriliyor.

Araştırmada incelenen sosyal sorunlu çocukların en az bir sözsüz iletişim alanında sorunları olduğu görülmüş: sözsüz ifadeleri okuyabilme, bunların sosyal anlamlarını anlayabilme ve bir anlaşmazlığın çözümü için alternatif çözümler üretebilme.

 

Makalenin tamamını (ingilizce) buradan okuyabilirsiniz: http://www.livescience.com/culture/children-social-rejection-100202.html

Makaleyi bahsi geçen uzman Lavoie'nin bir kitabından önerilerle bitirmişler. Bu önerilerin çocukta öğrenme güçlüğü olup olmadığına bakılmaksızın yararlı olacağını belirtmişler ( "It's So Much Work to Be Your Friend: Helping the Child with Learning Disabilities Find Social Success", Arkadaşın olmak zor iş: Öğrenme güçlüğü olan çocukların sosyal başarıyı yakalamaları için yardımcı olmak (Touchstone, 2006) )

  1. Çocuğa ne olduğunu sorun ve onu yargılamadan dinleyin.

  2. Çocuktan kendi hatasını bulmasını isteyin (Çocuklar genelde birinin sinirlendiğini anlarlar, ama buna kendilerinin yol açtıklarını anlayamayabilirler) .

  3. Çocuğun kaçırdığı işareti anlamasına yardım edin. "Emma senin sıranı alsaydı ne hissederdin?". "Yapmalısın" yerine "yapabilirdin" dilini kullanarak seçenekleri öğretin, "Emma'ya birlikte binmenizi önerebilir, ya da sen bindikten sonra salıncağa Emma'nın da binmesine izin verebilirdin".

  4. Çocuğun doğru seçimi yapabileceği hayali benzer bir senaryo uydurun. Örneğin, "Sen kum havuzunda kovayla oynadığın sırada Aiden da onu kullanmak istese ne yapardın?" 

  5. Son olarak, çocuğa "sosyal ödev" vererek bu yeni öğrendiği beceriyi uygulamasını sağlayın. "Şimdi paylaşmanın önemini öğrendin, yarın bir şey paylaşır ve bunu nasıl yaptığını bana anlatırsın."

posted on 03 Şubat 2010 Çarşamba 13:03:30 UTC  #    Yorumlar [0]
# 02 Şubat 2010 Salı

Ayk hızlı düşünmektir.

Küçükken işler daha basitti. Büyüdükçe çok fazla parametre girdi işin içine. Beklemediğim bir soru sorduğunda ya da bir şey istediğinde hızlı düşünmek zorundayım. Yanlış bir cevap, fazladan iki cümle, ses tonundaki bir tereddüt, bir sürü iş çıkartabilir başımıza.

Geçtiğimiz günlerde burnuna okyanus suyu sıkmak için davrandığımda, kaçmaya başladı. Bana da burnu da çok aşırı tıkalı gibi gelmemişti, biraz tedbir gibi sıkacaktım. Ben ısrarcı olurken Gökhan "bırak sıkma istemiyorsa" şeklinde müdahele etti. O anda burun spreyinin ilaçla eşdeğer olduğunu düşündüğüm için ve Gökhan'ın ısrarı ile bırakırsam daha sonra örneğin ilaç içmemek, aşı olmamak gibi konular için babasından medet ummasın diye zorla sıktım. Daha doğrusu sıkıca tutup, sıkmak zorundayız dedim, o da kuzu kuzu durdu ama sonra iş bitince biraz yaygara yaptı.

Kulak enfeksiyonu olunca sıkma iş ciddiye bindi. Sabah işe gitmeden önce sıkmak istedim itiraz etti. Ilgaz bunu sıkmak zorundayım dedim, "anne zorla sıkma" diye cevap verdi. Öyle de bir yetişkin tonunda, öyle ağırbaşlı söyledi ki, birden durakladım. "Ilgaz'cığım zorla sıkmam ki" derken birkaç gün önceki sahne geldi gözümün önüne. Cümlenin son kelimesini söyler söylemez "gerekirse zorla sıkmak zorundayım ama gerek yok çünkü sen bunun senin için yararlı olduğunu biliyorsun ve bana izin vermelisin" diye ekledim. İkna tonunda "hmm" dedi ve başını geriye doğru yatırıp işaret parmağıyla önce sıkılmasını tercih ettiği burun deliğini işaret etti.

posted on 02 Şubat 2010 Salı 19:53:49 UTC  #    Yorumlar [8]
# 01 Şubat 2010 Pazartesi

Ilgaz cumartesi gecesi, yine biz bu gribi de hafif geçirdi diye düşünürken, "kulağım ağrıyor" yakınmasıyla acile götürüldü ve bu kış ikinci kez orta kulak enfeksiyonu teşhisi kondu.

Orta kulak iltihabının belirtileri:

  • Öncesindeki 3-4 gündür öksürük ve burun akıntısı vardı.
  • Burun akıntısı artık koyu hale gelmişti, daha çok sabah öksürük ve kıvamlı burun akıntısı oluyor, gün içinde çok burnu akmıyordu.
  • Hapşırmıyordu
  • Ateşi yoktu (genelde oluyor sanırım)
  • Geceleri özellikle başı terliyordu (tabi ya burun tıkanıklığından, jetonum şimdi düştü)
  • Cumartesi uykudan uyandığında huysuzmuş (benim işim vardı, uyku saati öncesinde çıkmıştım, babasıyla kalmıştı). Sonra uzanıp başını koltuğa, yere koymaya başlamış. Sonra da babasının dizine koyup, kulağım ağrıyor demiş. Bunu söylediği noktaya kadar da epey sıkıntısı olduğunu ve konuşamayan çocuklarda başını bir yerlere yaslayıp huysuzlanma durumundan tahmin edilebileceğini düşünüyorum.

Orta kulak iltihabı neden oldu, nasıl önlenebilir?

Geçen yıl çok daha ağır gripler olduğu halde böyle bir şey olmamıştı. Bu yıl sadece iki kez hafif nezle şeklinde hastalanıp, ikisinin de peşine kulağına vurunca, doktorunu arayıp acaba bir Kulak Burun Boğaz doktoruna mı götürsek diye sordum. O da burnunu açamamışsınızdır, nezle olduğunda bol deniz suyu spreyi, zorunda kalınırsa çocuk otrivine'i sıkarak (doktor reçetesi ile ve belirli bir süre) burnunun açılması lazım dedi. Düşündüm, geçen yıl sadece oyun grubuna gidiyordu ve daha çok evde bakılıyordu. Hastalandığı zaman burnu da minik olduğundan hemen tıkanıyordu ve uyuyamıyordu. Biz resmen burnunu bütün gün okyanus suyu spreyi ile yıkıyorduk. Akşamları buharla doldurulmuş banyoda banyo yaptırıyor, bol bol sümkürmesini sağlıyorduk. Ihlamur içiriyorduk tüm gün. Bu sene okyanus suyunu sadece evde sıktık ve spreyi okula göndermedik, gerekli gibi gelmemişti. Uykusu da daha ağır olduğu için tıkalı olduğunu fark edemedik belki de. Çocuğa bakamadık özetle. Demek ki, hasta olduğunda kreşte de gün içinde sıkılması için tembihlenecek ve evde buharlı banyolara devam edilecek.

Orta kulak iltihabı ile ilgili bilgi: http://www.kbbhastanesi.com/egitimkonulari/otitismedia.htm

posted on 01 Şubat 2010 Pazartesi 09:25:33 UTC  #    Yorumlar [5]